pub-6450042492155979 İRFAN AKDOĞANIN TÜM SİTELERİ

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

25 Kasım 2025 Salı

İSLAMDA DOSTLUK

https://www.youtube.com/watch?v=8uCrKtjmrhs

İSLAMDA DOSTLUK
DOSTLUK: İnsanlar arasındaki samimiyet ve sevgiye dayalı bağlılık hali dostluk ikiye ayrılır.
1-Çikar ve menfaat için dostluk.
2-Allah için menfaat karşılığı olmadan kurulan dostluk. Dinimizin önem verdiği dostluk Allah için kurulan dostluktur. Kendisine fayda sağlamak için değil dostuna faydalı olmak için. Kendi çıkarı için değil, başkalarının çıkarı için ve sırf Allah’ın rızasını kazanabilmek için kurulan dostluktur. Nitekim Kuran-ı kerimde
MÜMİN MÜMİNİN VELİSİDİR DOSTUDUR BİRBİRLERİNE İYİLİĞİ EMREDER KÖTÜLÜKTEN MEN EDERLER
AYET: (Tövbe 71)''Mümin erkeklerde mümin kadınlarda birbirlerinin dostudurlar. Onlar iyiliği emreder kötülükten alıkoyarlar.''
Bu ayeti kerime bize dostluğun nasıl olması gerektiğini açık bir şekilde izah ediyor.
Mümin dostunun kötülüğünü istemez. Daima onun iyi olmasını ister.
Hem dünyada hem de ahirette dostunun mutlu ve huzurlu olmasını arzu eder.
Dostunun mutluluğu onunda mutluluğu dostunun kederi onunda kederidir.
İşte bu ayette mümin dostuna iyiliği emreder kötülüklerden alıkoyar denmesinin sebebi budur.
Çünkü dostunun iyi olmasını, kötülük yapmamasını ister.
İyi olursa hem dünyada hem de ahirette rahat edeceğini bilir.
Kötü olursa da hem dünyasını hem ahiretini kaybedeceğini bildiği için onu vazgeçirmeye çalışır.
İşte gerçek dost budur. Esasında Allah(cc) müminlerin birlik ve beraberlik içinde yaşamaları için kalplerini birleştirmiştir.
AYET:(Enfal.63)''Eğer yeryüzündeki her şeyi bağışlasan ve versen onların kalplerini birleştirip aralarını bulamazdın. Lakin Allah(cc) onların aralarını bulup kaynaştırdı.'' Yine başka bir ayet
AYET:(Ali imran.103)''Allah’ın ipine(İslam’a, Kurana) sımsıkı sarılın ayrılmayın ayrılığa düşmeyin. Allah’ın size verdiği nimetleri hatırlayın.
Düşman olduğunuz halde İslamiyet sayesinde aranızı buldu. Kalplerinizi birbirine bağladı.
Onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz ateş çukurunun kenarında idiniz.
Allah sizi oraya düşürmekten kurtardı.
Bunun gibi Allah size delillerini açıklar, umulur ki bu sayede hidayete ulaşırsınız.''
Bu ayetler bize gösteriyor ki menfaat için değil sırf Allah rızası için birbirine dost olmanın ilk yolu Müslüman olmaktan geçer.
Müslüman olmayanlarda dostluk yoktur.
Daha doğrusu menfaat için dostluk vardır. Avrupa’da yaşayan arkadaşlar çok iyi bilir.
Hiristiyan ve Yahudilerde acıma hissi dostluk kavaramı yoktur.
Yolda biri acından ölse kimse aç mısın diye sormaz. Ne akrabası ne arkadaşı.
Hiç kimse kimseye borç para vermez, kimse kimseye iş görmez. Kimse kimseye karışmaz
. Karı koca veya akrabalar aynı masada yerler fakat hesabı herkes ayrı ayrı verir. Velhasıl Allah için dostluk sadece İslam’da vardır.
AMERİKA İSLAM ÜLKELERİNİ BİRBİRİNE DÜŞMAN YAPMIŞTIR
Sayın okurlarım eğer müminler birbirine dost olmazsa ne olur. Bugün bildiğiniz gibi dünyada 50 ülke Müslüman ülkesidir. Ve hiçbiri birbirine dost değildir. Çünkü İslam düşmanları bin bir türlü hile ve oyunlarla bu İslam ülkelerini birbirine düşürmüşler. Sonra da parçalayıp yutmuşlardır. Yakın tarihimize bakalım. Amerika’nın uşağı olan Saddam İran’ı yıpratmak ve zayıflatmak için İran’a 10 yıldan fazla vurmuş onu zayıflatmış tabi Irak’ı da zayıflatmış binlerce İranlı ve Iraklı Müslümanın kanı akmış binaları yıkılmış bütün varlıkları yağmalanmış tabi bu arada İslam düşmanları bir taşla yüzlerce kuş vurmanın sevinciyle avuçlarını ovalıyor sevinç naraları atıyorlar. İşgal etmeyi kafaya koydukları İran’ın ve Irak’ın zayıflaması onlara sattıkları milyarlarca dolarlık silah v.b Amerikan uşağı Saddam’a son bir gaz vererek Kuveyt’i işgal etmelerini sağlıyorlar böylece Kuveyt’i koruma bahanesiyle Kuveyt’i işgal ediyorlar ve milyarlarca dolar haraç alıyorlar. İnsanların gözünden kaçan husus şudur Kuveyt hala işgal altındadır. Birleşmiş milletler şemsiyesi altında koruma bahanesiyle Kuveyt’in bütün gelirleri Amerika’nın kasasına akmaktadır. Daha sonra Kuveyt’i niçin işgal ettin diye Irak’a savaş açmışlar Ve işgal etmişlerdir. Kala kala İran, Türkiye, ve bir kaç İslam devleti kalmıştır. İşte bütün bunları bize Kuran-ı kerim 1400 yıl önceden haber veriyor.
AYET:(Enfal.73) ''İnkar edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda dost olmazsanız. Yeryüzünde kargaşalık, fitne ve büyük bozgunculuk çıkar.''
Evet ne diyor Kuran onlar yani kafirler birbirinin dostudur. Onların biz ayrıyız demelerine bazen çıkarları için birbirleriyle savaşmalarına aldanmayın. Onlar Müslümanlara karşı derhal birleşirler, yoksa haşa Allah yalan mı söylüyor. Aksini iddia etmek ayeti inkar değil midir? Ve Cenabı hak bakın şu ayette ayrıntı veriyor.
AYET:(Ali imran.118)''Ey iman edenler sizden olmayanı dost edinmeyin. Onlar sizi şaşırtmaktan geri kalmazlar. Sıkıntıya düşmenizi isterler. Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır. Sinelerinin gizlediği ise daha büyüktür. Size ayetlerimizi açıklıyoruz düşünürseniz.'' yine
AYET:(Ali imran.28)''Müminler müminleri bırakıp ta kafirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah’la ilişkisini kesmiş olur. Ancak onlardan sakınma haliniz müstesnadır. Allah size kendisinden korkmanızı emrediyor. Nihayet dönüş Allah’adır.''
Yine başka
AYET:(Nisa.144)'' ey iman edenler müminleri bırakıp kafirleri dost edinmeyin.''
GAVURDAN DOST DOMUZDAN POST OLMAZ
Sayın okurlarım görüyorsunuz değil mi Kuranı kerime uyan kurtuluyor uymayan helak oluyor. Saddam’ı örnek verdik peki Türkiye ondan farklı mı? sanki;
Türkiye en büyük yanlışı Amerika’yı dost edinmekle yapmıştır. Amerika’yla savaşacak mıydık ne yapalım yani adam güçlü dostu olmasak bizi hap gibi yutardı diyenler olabilir.
Onlara cevabı Kuran veriyor. Ne diyor yukarıdaki
ayette(aliimran.28)'' Onlardan sakınma haliniz müstesnadır.'' Ki bu uygulamayı bizzat peygamberimiz(sav) Medine’de Yahudilerle anlaşma yaparak ve Hudeybiye barış anlaşmasında örnek olmuştur.
Demek ki illa da savaşmamız gerekmiyor anlaşma yapabiliriz.
Burada yanlış olan bu ülkeleri dost edinmektir. Sırlarını paylaşmaktır.
Onlarla stratejik ortak olmaktır. İsrail’i ilk tanıyan ülke kimdir Türkiye niçin çünkü Amerika’dan birkaç milyar dolar karşılığında veya borcunun silinmesi karşılığında tarihi belgeler bir gün mutlaka gün yüzüne çıkacaktır.
İsrail’le ve Amerika’yla dostluğumuz bize son derece pahalıya patlamıştır.
Bütün İslam ülkelerin güvenini yitirdiğimiz gibi Amerika’nın yönetimimize müdahalesine izin vermiş olduk.
Askeri darbelerinin arkasında Amerika ve İsrail’in olduğunu artık herkes öğrenmiştir. 1980 öncesi gençlerin birbirini kırması.
1984 den beri tesadüf ki askeri darbeden hemen sonra
PKK belasının başımıza bela edilmesi ve
Türkiye’nin bölünme noktasına gelinmesi hep bu iki ülke İsrail ve Amerika yüzünden olmuştur.
Allah sana diyor ki kafiri dost edinme sen kafiri kanka yapıyorsun.
Allah(cc) diyor ki (Ali imran.118) yukarda geçti. Onlar sizi şaşırtırlar hata yaptırırlar
kafanızı karıştırırlar, sıkıntıya düşmenizi beklerler isterler ve sıkıntıya düşmeniz için ellerimden gelen her şeyi yaparlar.
Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır. Sinelerinde gizledikleri ise daha büyüktür yani size söylemedikleri ve niyetlerini gizledikleri daha korkunç planları vardır buyuruyor Allah(cc)
sen ne yapıyorsun Allah ta kimmiş haşa ben bildiğimi yaparım diyorsun ayetleri yok sayıyorsun, inkar ediyorsun ondan sonrada Allah belanı veriyor. Sen kendi belanı kendin veriyorsun Allaha suç bulma.
DOSTLUKLAR ALLAH İÇİN OLMALIDIR
Sayın okurlarım dostluk hakkında Peygamber efendimizin birçok hadisi mevcuttur işte birkaç tanesi
HADİS: Allah Salih kullarını dost edinir. Her kim insanların kızması pahasına Allah’ı dost edinirse Allah o kimseyi insanların nazarında yüceltir. Kimde Allah’ın gazabına rağmen insanları dost edinirse artık onu Allah’ın gazabından kurtarmak mümkün olmaz.(Tirmizi. züht.64)
Bu hadisten de anlıyoruz ki dostluklar Allah rızası için olmalı Allah’ın hoş görmediği dostluklar. Terkedilmelidir.
HADİS: Mümin sever ve sevilir. Sevmeyen ve sevilmeyen kimsede hayır yoktur.(Hakim,Tabarani)
HADİS: ''Allah için birbirlerini seven iki mümin buluştukları zaman biri diğerini yıkayan iki el gibidirler. Ne zaman iki mümin bir araya gelirse Allah birini diğerinden faydalandırır.(Ebu Mansur,Deylemi)
HADİS:'' Allah iyiliğini murat ettiği kimseye unuttuğunu hatırlatacak ve hatırında olanı yapmaya yardım edecek iyi ve Salih bir dost nasip eder.(Ebu Davut)
HADİS: ''Arşı azamın etrafında nurdan kürsüler vardır. Bu kürsülere öyle kimseler oturacak ki elbiseleri ve yüzleri nur gibi parlayacaktır. Bunlar ne peygamberdir nede şehit. Fakat bunlar Allah için birbirine dost olanlar. Allah için buluşup oturanlar ve Allah için birbirlerini ziyaret edenlerdir.(Nesei süneni kübra)
HADİS: ''Allah için dost olan iki kişinin Allah katında en sevimlisi arkadaşını daha çok sevendir.
HADİS:'' Allah(cc) kıyamet günü buyurur. Benim için dost olanlar nerde Onları benim gölgemden başka gölge olmadığı bu günde rahmetim altında gölgelendiririm. (Müslim)
ŞU YEDİ SINIF KIYAMET GÜNÜ ARŞIN GÖLGESİNDE GÖLGELENECEKTİR
HADİS: ''Yedi sınıf insan vardır ki Allah(cc) hiçbir gölge olmayan günde Arşın gölgesinde gölgelendirir.
1-Adaletli devlet reisi
2-Allaha ibadet eden genç.
3-Kalbi mescitlere bağlı kimse
4-Allah için seven ve Allah için kaynaşan iki kişi
5- Tenha yerde Allah’ı zikrederek gözleri yaşaran kişi
6-Zengin soylu ve güzel bir kadının tenha bir yerde gel zina edelim teklifini sırf Allahtan korktuğu için geri çeviren genç
7-Sağ elinin verdiğini sol eli duymayacak şekilde gizli sadaka veren kimse.(Buhari ve Müslim)
ALLAH İÇİN BİRBİRİNİ SEVENLER CENNETLİKTİR
HADİS: ''Allah için sevdiği dostunu ziyarete giden kimsenin yoluna Allah bir melek diker melek nereye gidiyorsun diye sorar. Adam falan dostumun yanına gidiyorum diye cevap verir. Onunla görülecek bir işin mi var diye melek tekrar sorar. Adam hayır der melek tekrar sorar ona bir emanet mi götürüyorsun. Diye sorar adam hayır der. O halde neden dostunu ziyaret ediyorsun diye sorar. Adam kendisini Allah için seviyorum da onun için gidiyorum der. Melek ona Allah(cc) seni bana cennetle müjdelemem için gönderdi sen arkadaşını sırf Allah rızası için ziyaret ettiğinden dolayı seni cennetle ödüllendirdi der.(Müslim)
HADİS: Allah katında en sevimsiz olanınız ise laf getirip götürüp dostları birbirinden ayıranınızdır.(Taberani)
ALLAHA İTAAT EDENLERE KARŞI SEVGİ ALLAHA İSYAN EDENLERE KARŞIDA NEFRET BESLEMDİKÇE KAMİL İMAN SAHİBİ OLAMAZSIN
AYET:(Şuara.100-101)''Bugün bizim için şefaat edecek kimse yoktur. Samimi bir dostumuzda yoktur.''
Abdullah bin Ömer:'' Ömrüm boyunca oruç tutsam hiç uyumadan geceleri ibadetle geçirsem.
Bütün malımı Allah yolunda harcasam. Ve bu hal üzere ölsem.
Fakat gönlümde Allaha itaat edenlere karşı bir sevgi, Allaha isyan edenlere karşıda bir nefret olmasa bütün bu yaptıklarımdan bir fayda göreceğimi sanmıyorum demiştir.
Fudayl(ra)'':Evet Firdevs cennetinde peygamber ve sıddıklarla bir arada bulunmak istiyorsun ama buna karşı hangi ameli işledin. Hangi şehveti arzularını kırdın. Hangi hiddetini yendin. Sana gelmeyen hangi akrabana gittin. Kardeşinin hangi kusurunu bağışladın. Hangi kardeşinle Allah için dostluk kurdun. Hangi musibetlere eziyetlere Allah için katlandın. Allah’ın hangi nimetine şükrettin. Allah için hangi fakiri doyurdun. Allah’ın hangi emrini yerine getirdin. Hangi yasağından vazgeçtin demiştir.''
YAPTIĞIN İBADETLER SENİN İÇİNDİR ALLAH İÇİN OLAN ONUN SEVDİKLERİNİ DOST DÜŞMANLARINIDA DÜŞMAN EDİNMENDİR
MUSA(AS)'' Allah(cc) Musa(as) sormuş ya Musa benim için ne yaptın. Musa (as) yarabbi senin için namaz kıldım, oruç tuttum, zekat verdim, ibadet ettim, Ya Musa bütün bunlar senin içindir binim için ne yaptın. Yarabbi senin emirlerini yerine getirdim yasaklarından kaçındım. Ya Musa onlarda senin içindir. Sen benim için ne yaptın. Yarabbi bilmiyorum her şeyin en iyisini bilen sensin, deyince Sevdiğini benim için sevip nefret ettiğini de benim için düşman ilan ettin mi? buyurmuştur.''
HZ. ALİ(RA)''Savaşın birinde kafirin birini yatırmış iman et yoksa canını alacam demiş.
Kafir iman etmemiş tam kılıcıyla adamı öldürecekken Kafir Hz Aliye küfretmiş ve yüzüne tükürmüş bunun üzerine Hz Ali kafiri öldürmekten vazgeçmiş.
Bunun üzerine kafir ya Ali niçin beni öldürmekten vazgeçtin demiş ona şu ibretlik cevabı vermiş.
Ey kafir iman etmediğin ve Müslümanlarla savaştığın için senin canını Allah için alacaktım.
Fakat bana küfredince nefsim kabardı. Nefsim için seni öldürmek istedim. Sonra Allah için yapılmayan hiçbir amel kabul değildir. Sözünü hatırladım ve bundan vazgeçtim.
Kafir bunun üzerine savaş meydanında düşmanını öldürürken bile Allah’ın rızasını arayan bir din. Batıl bir din olamaz. Diyerek iman etmiştir.
MÜCAHİD(RA): Diyor ki Allah için birbirini sevenler bir araya gelip güler yüz ve tatlı sözle buluştukları zaman, güz yapraklarının güzün dökülmesi gibi günahları dökülür. Demiştir.
FUDAYL(RA)'' Kişinin dostunun yüzüne şefkat ve merhametle bakması ibadettir demiştir.
EVGİSİZ HAYAT DÜŞÜNÜLEMEZ SEVGİYİ İSTEMEYEN VE İHİTYAÇ DUYMAYAN BİR CANLI DÜŞÜNÜLEMEZ
Muhterem okuyucum sevgisiz bir hayat düşünülemez sevgiyi istemeyen ve ona ihtiyaç duymayan bir canlıda düşünülemez.
Her kim benim sevgiye ihtiyacım yok diyorsa biliniz ki yalan söylüyor. Çünkü sevgi insanlara doğuştan verilen bir haslettir.
Sevgi topluma huzur ve kardeşliği getiren birleştirici bir unsurdur.
Kuran kalplerin sevgiyle birleşmesine önem verir. Müminin gönlü sevgi ile doludur. Kin ve düşmanlık kafirlerin hasletidir. Allah(cc) iman edenlerin kalplerini sevgi ile birleştirmiş onları bu sevgi ve bağlılıkla birleştirmiştir.
Nitekim (Enfal.63)''(veellefe beyne gulubihim)''Allah kalplerinizi birleştirmiştir.'' kalpleriniz arasında köprü vardır.
GENÇLER EMPATİ YAPIN KENDİNİZİ BÜYÜKLERİN YERİNE KOYUN
Sevgili gençler sizin için arkadaşın ne demek olduğunu biliyorum. Sizin yemek, su, hava ve hatta daha da çok arkadaşa ihtiyaç duyduğunuzu,
Kendi emsallerinizle nefsinizin ve şeytanın hoşuna giden işler yaptığınızı ve bu nedenle arkadaşlıktan ve arkadaşlarınızdan asla vazgeçmediğinizi ve vazgeçemeyeceğinizi biliyorum.
Vazgeçemediğiniz arkadaşlar namazında niyazında ehli iman, inançlı, müteassıp, sofu, Allahın emirlerini yapıp yasaklarından kaçınan arkadaşlar değil elbette böyleleri ile zaten arkadaş olmazsınız. Çünkü şeytan ve nefis asla buna müsaade etmez.
Sizin vazgeçemediğiniz arkadaşlar. Size hoşca vakit geçiren, sizi pohpohlayan, beraberce eğlendiğiniz, içki müptelası iseniz beraberce içtiğiniz, kumar müptelası iseniz beraberce kumar oynadığınız. Hovardalık yapıyorsanız beraberce hovardalık yaptığınız.
Velhasıl nefis ve şeytanın emrettiğini beraberce yaptığınız arkadaşlardan asla ayrılmak istemezsiniz. Bu nedenle sizlere biraz olsun yardımcı olmak maksadıyla
Dostluk konusunu işledim umarım en azından bir tek gence faydam olur ki bir tek genci uyandırabilirsem maksadıma ulaştım demektir.
Genç kendisini namaza, ibadete çağıran dine, ahlaka, Allah’ın emirlerine çağıran hiçbir arkadaşına bağlanmaz bağlanamaz çünkü nefsi ve şeytanı ona müsaade etmez.
YAŞLILAR BÜYÜKLER ALLAH YOLUNDA OLANLAR ASLA GENCİN DOSTU OLAMAZ ÇÜNKÜ NEFSİ VE ŞEYTANI BUNA MÜSAADE ETMEZ
Genç hele hele yaşlıları ve büyükleriyle asla dost olamaz. Büyükleri ile aralarında aşılması imkansız duvarlar vardır.
Büyükler ne kadar iyi niyetli olursa olsun. Ne kadar hoşgörülü olursa olsun, bu değişmez. Veya gençler büyüklerini ne kadar sayarsa saysın ne kadar onları severse sevsin. Büyüklerini anlamaya ne kadar uğraşırsa uğraşsın.
Gene sonuç değişmez. Çünkü geçlerin bilinçaltında yatan gerçek şudur.
Anam babam ve büyüklerim hep hatalı, hep kusurlu, aptal, kafası çalışmayan, yobaz, fırsatları değerlendiremeyen, geri zekalı, gerici, tutucu, bağnaz, statikocu,
dediğim dedik, inat, sinirli, asabi, anlayışsız, hoşgörüsüz, pis, cimri, yaşamasını bilmeyen, pinti, şüpheci, her şeyde kusur arayan, cesaretsiz ,korkak,
her şeyi kötüye yorumlayan, kendi yapamadıklarını çocuklara yaptırmak isteyen, zorba, gaddar, hain, kendi başarısızlığın görmeyen, kendi başaramadıklarını çocuklarından bekleyen, eğlenceden zevk almayan, zevksiz, kimseyi sevmeyen, acayip yaratıklar. Büyüklere asla güvenilmez. Asla sır söylenmez, asla dost olunmaz diye görür.
BABASI DÜNYANIN EN ZENGİNİ EN ÜNLÜSÜ OLSA BİLE ASLA GENÇ BABASINI BEĞENMEZ
Gencin babası doktor olsa küçük görür kafasını çalıştırıp da bir Profosör olamadı diyerek babasını eleştirir. Ben olsam hemen profösör olurdum diye düşünür.
Babası milyoner olsa gene beğenmez kafasını çalıştırıp ta milyarder olamadı ben olsam trilyoner olurdum diye düşünür. Kasabada yaşasa şehirde niye yaşamadı, milletvekili olsa niye başbakan olmadı, İstanbul’da yaşasa niye Paris’e yerleşmedi, velhasıl babası
Vehbi koç kadar Sakıp Sabancı kadar zengin olsa gene beğenmez nitekim onların çocukları gerçekten babalarını beğenmiyorlar. Babası cumhurbaşkanı olsa gene beğenmez.
Mutlaka onda bir kusur bulur. Kendini ondan yüksek görür. Her şeyi o biliyor babası hiç bir şey bilmiyor, o akıllı babası deli, o çağdaş babası gerici, o ileri görüşlü babası yobazdır.
BABASI GENÇ ÇOCUĞUNA NE KADAR İYİ DAVRANIRSA DAVRANSIN ASLA YARANAMAZ
Babası ne yaparsa yapsın çocuğuna yaranamaz onu çok sevip üstüne dişse ben süt çocuğu muyum, bebek miyim ne bu alaka diye rahatsız olur, sıkılır bunalır.
Babası onu serbest bıraksa bak beni büyüttü şimdi benle ilgilenmiyor beni sevmiyor diye düşünür. Babası arkadaş gibi davransa gene rahatsız olur.
Babasıyla her şeyi paylaşamadığı için gene memnun olmaz. Babası sert davransa dikdatör diye eleştirir, yumuşak davransa karı gibi adam diye düşünür.
Velhasıl babası veya büyükleri ne yaparlarsa yapsınlar nasıl davranırlarsa davransınlar asla gençlerle bağdaşamazlar aradaki aşılmaz duvarı aşamazlar.
Dünya kuruldu kurulalı da bu duvarı aşan çıkmamıştır. Peygamberlerde buna dahildir.
Birçok peygamberin çocukları babalarına iman etmemiş ona asi olmuştur.
Bunun tek sebebi vardır nefis ve şeytan. Bu azılı iki düşmanın en büyük sermayesi gençlerdir. İnsan şeytanı olan arkadaşları da kattığınız zaman gençlerin kurtulma şansı hemen hemen hiç yoktur
EY GENÇ HEVA VE HEVESLERİNİ, KÖTÜ DUYGULARINI KENDİNE İLAH EDİNME
Artık o genç nefsi emmaresine mahkum olmuştur. Artık o
AYET: (Casiye.23) ''Heva ve hevesine tapanlar,tanrı edinenler.''
AYET: (Furkan.43)''Kötü duygularını tanrı edinenler''sınıfına girmiştir.
Gencin artık dostları şehvet, şeytan, nefis, kötü arkadaşlardır.
Genç şehvetinin esiri olur. Şehveti için katlamayacağı hiçbir zorluk yapamayacağı hiçbir delilik, aşamayacağı hiçbir engel yoktur.
Şehveti için günlerce aç kalabilir, günlerce uykusuz kalabilir, her türlü eziyet ve çile her türlü rezillik ve kepazeliğe seve seve razı olur.
Şehveti için adam öldürür, hırsızlık yapar, hatta ve hatta şehveti için gözünü kırpmadan ölüme gider. Şehvetini kamçılayan sanatçılara tapar. Onların resimlerini başucundan ayırmaz.
Onları dinlemek ve seyretmek için her türlü fedakarlığa katlanır, her işini bırakıp onların konserlerine koşar. Milyarlarca lirayı ne yapar yapar bulur konserlere yatırır.
Sanatcıyı dinlerken kendinden geçer şehvetten bayılır kalır. Artık onun Allah’ı şehvetidir Ama aynı sanatçı mesela Ahmet Özhan şarkı söylerken gençler ona tapıyorlardı. Onu dinlerken kendilerinden geçiyorlardı.
GENÇLER NEFSİNİ COŞTURANLARA ŞEHVETİNİ ATEŞLİYENLERE TAPAR TAPTIKLARI TARKAN ŞARKI ÖYLEMEYİP İLAHİ OKUSA HİÇBİR GENÇ TARKANI BEĞENMEZ
Konserine gitmek ona sarılmak ona dokunmak için can atıyorlardı. Şimdi ne oldu Ahmet Özhan şarkı söylemeyi bıraktı ilahi söylemeye başladı.
Bir Allah’ın kulu genç onu dinliyor mu hayır. Niçin aynı adam olmaz; o şimdi şehvetimizi kamçılayan şarkı söylemiyor.
Yusuf İslam diye adını değiştiren İngiliz sanatçı ilahi söylemeden Müslüman olmadan önce bütün dünya gençleri ona tapıyordu şimdi ne değişti aynı adam aynı ses fark şu önceden şehveti kabartıyor şehveti körüklüyor şehveti ateşliyordu şimdi ise Allah diyor.
Gençler Tarkan’a tapıyor değil mi Tarkan şarkı söylerken birden bire ilahi söylemeye başlasa kesinlikle eminim ki salonda bir tek genç kalmaz herhalde ne dediğim anlaşılmıştır.
GENÇLER BİZ ŞİMDİ KEŞKE DİYORUZ NE OLUR SİZDE YARIN KEŞKE DEMEYİN
Sayın gençler yanlış anlamayın biz gençken farklıydık demiyoruz.
Biz de aynı sizin gibiydik ama bizi uyaracak bize yol gösterecek kimse yoktu.
Yaşlanınca hatamızı anladık ama iş işten geçti.
Biz şimdi diyoruz ki bizim düştüğümüz hataya gençler düşmesin.
Gençler biz yaşlıları şöylede suçluyor tabi siz her türlü zevki tattınız her haltı işlediniz bıktınız şimdi bizim yapmamızı istemiyorsunuz.
Nefislerine öyle temize çıkarıyorlar. Peki diyelim ki öyle bizim kafamız tavana mı erdi, bize yaptıklarımız ne kazandırdı hiç. Biz diyoruz ki biz ateşe girdik çıktık yandık siz yanmayın.
Bizi ateşten uzaklaştıracak kimse yoktu yol gösteren örnek olan yoktu biz size örnek olmaya yol göstermeye çalışıyoruz.
Bizim yediğimiz kazığı sizde yemek zorunda mısınız? Ama maalesef kendi çocuklarımız başta olmak üzere hiçbir gence derdimizi anlatamıyoruz. gençler, içkinin, uyuşturucunun, şehvetin, sigaranın, kumarın ve bilumum kötülüklerin kurbanı oluyor en verimli çağlarını boşa geçiriyor.
Yıllar geçiyor arkaya bir bakıyorlar ki pişmanlık nedamet, üzüntü, günah, kırgınlık, kötülük, boş yıllar, boşa geçen ömür ve kötü bir son.
Gençler sizi canımızdan çok seviyoruz. Siz bizim geleceğimiz istikbalimiz, umudumuz her şeyimizsiniz.
EY GENÇLER NE OLUR İSTİKBALİNİZİ KARARTMAYIN KÖTÜ ARKADAŞLARA UYUP YOLDAN SAPMAYIN BİZ KENDİMİZİ ATEŞE ATTIK SİZİNDE YANMANIZI İSTEMİYORUZ ÇOKMU ŞEY İSTİYORUZ
Sizden tek bir ricamız var bizim düştüğümüz hatalara düşmeyin. Bizim yaptığımızı yapmayın. Size eğlenmeyin, müzik dinlemeyin, zevkinizden sefanızdan geri kalın demiyoruz.
Şehvetinizden tamamen vazgeçin arkadaşlarınızı tamamen terk edin demiyoruz.
Sadece ne olur bunlar sizin istikbalinizi karartmasın kötü arkadaşlar edinip kötü yola sapmayın şehvetiniz ve eğlenceniz sizi okulunuzdan, istikbalinizden etmesin gençlik tarlaya tohum atma yaşlılıkta hasat zamanıdır.
Bizim gibi yaşlanınca boş bir araziyle karşılaşmamak için toprağa tohum ekin toprağı kazıyın, sulayın, emek verin ki yaşlandığınızda ürün alın bizim amacımız o yoksa başka bir amacımız yok. Kötü insanları örnek alacağınıza niçin iyi insanları örnek almıyorsunuz.
Mesela fatih 9 yaşında Kuranı ezberledi. 22 yaşına kadar her türlü tahsili yaptı 22 yaşında İstanbul’u fethetti sizde öyle genç olun istiyoruz. Sizin de bir fatih olmanızı istiyoruz.
EY GENÇ ŞEHVET, NEFİS VE ŞEYTAN DÜŞMANINA KARŞILIK 4 SİLAHIN VAR
Ey genç kardeşim. Şehvetin varsa, nefsin varsa, şeytanın varsa, şeytan olmuş arkadaşların varsa Onları yok edecek 4 silahın var
1-AKLIN
2-İMANIN
3-VİCDANIN
4-İRADEN
İşte bu 4 silaha sarılarak kendini kurtarabilirsin. Şehvetin seni kudurttuğu zaman hemen iman silahına sarıl, ve ateş et, şehveti tam kalbinden vur. Bir kadına veya erkeğe tutulmuşsun onun için okulunu, işini, paranı, istikbalini her şeyini feda ediyorsun. Niçin 10 dakikalık zevk için değer mi düşün o 10 dakikalık zevk sana çok pahalıya patlayacak belki de hapislerde sürüneceksin belki de yuvan yıkılacak evinden, işinden,istkbalinden,şerefinden,haysiyetinden,okulundan,akrabandan,sevdiklerinden her şeyinden olacaksın değer mi, düşün bir kez değil bin kez düşün.
ELBETTE İSTİSNA KAİDEİ BOZMAZ İMANLI GENÇLERE MÜJDELER OLSUN
BİRBİRİNİZİ SEVMEDİKÇE İMAN ETMİŞ OLMAZSINIZ
Sayın okurum insan için en büyük kazanç ve mutluluk Allah’ın sevgisini kazanmaktır. Allah(cc) Zalimleri, fesatcıları, kafirleri, haddi aşanları, kibirlenenleri asla sevmez.
Buna karşılık takva sahiplerini tevbe edenleri sabredenleri, ihsan ve iyilik sahiplerini, birre ulaşanları, adaletli olanları, ibadetini yapanları, tevekkül edenleri, sever.
Allah’ın sevgisine ancak onun emirlerine uymak peygamberinin yolundan gitmekle ulaşılır.
AYET:(Ali imran.31)'' Deki eğer Allah’ı seviyorsanız. Bana uyunuz ki Allah’ta sizi sevsin, ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayan ve esirgeyendir.''
Müslümanın görevi sevgisini iyiye güzele ve meşru olana yöneltmektir. Sevdiğini Allah için sevmek sevmediğini de Allah için sevmemektir. Nitekim peygamberimiz(sav)
HADİS: Ruhum kudret elinde olan Allaha yemin ederim ki siz iman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız.
Yaptığınız taktirde sizi sevgiye ulaştıracak bir şey söyleyeyim mi. Aranızda selamlaşmayı yayın. Karşılaştığınızda birbirinize selam verin.(Müslim) görüldüğü gibi Allah için birbirini sevmenin iman alameti olduğunu
Peygamberimiz bize bildiriyor. Nitekim Allah kendisinin de sevdiği kula karşı çok şefkatli ve merhametli olacağını bakın şu ayetle bildiriyor.
AYET:(Maide.54)''Allah sevdiği ve kendisini sevenlere karşı çok şefkatlidir.''
İnsan oğluna sevgi doğuştan verildiği için sevmek için bahaneler arar.
SEVGİ SU HAVA TOPRAK KADAR HAYATİ BİR İHTİYAÇTIR
Çünkü sevgi su, hava, toprak kadar hayati bir ihtiyaçtır.
Sevgi olmazsa dünyanın düzeni yıkılır. Nasıl mı başta Cenabı hak yarattığı kulları sevmeseydi. Kulların bunca isyanına katlanmaz. Asi olduklarında bütün kullarını yok öderdi.
Biliyor musunuz ki Allah(ismi celalin anlamı(sevgidir) evet Allah(cc) sevgi demektir. Allah(cc) kullarını sevmeseydi.
Bunca verdiği nimetlere karşılık kulların daima kendisine isyan etmesine rağmen onların rızıklarını kesmiyor.
Onlara nimetlerini vermeye devam ediyor. Kullarını sevmese buna katlanır mı.
Yine cenabı hak dünya düzenini devam edebilmesi için bütün canlılara sevgisinden verdi. İşte bu nedenledir ki.
Vahşi bir aslan yavrusunun üzerine titrer bütün canlılar böyledir. Çünkü böyle olmasa nesil devam etmezdi bir ana çocuğu için seve seve canını verir.
Kaldı ki Cenabı hak karşı cinsler arasında da sevgi oluşturmuştur. Yoksa hiç tanımadığı bilmediği bir insanın kahrını niye çeksin değil mi?
Ama aralarına sevgi, merhamet, aşk, şehvet, ayrı kabiliyet, ayrı özellik koydu ki karşı cinsler birbirine muhtaç olsun birbirlerinin kahrını çeksin .
Görüldüğü gibi sevgi yaşamanın hayatın düzenin geleceğin Dünyanın Ahiretin ve tüm işlerin ana kaynağıdır. Sevgi olmadan hiçbir şey olmaz. sevgi en büyük güçtür.
CANLILAR BİRBİRİNİ SEVMEK İÇİN YARATILMIŞTIR
Sayın okurlarım. Bir delikanlı ve bir genç kızın aralarında sevgi bağı olmasa
Birbirlerine ayak bağı olacak birbirlerinin özgürlüklerini kısıtlayacak olan evliliği gerçekleştirirler miydi.
Birbirlerini hiç tanımayan iki yabancı bir yastığa baş koyarlar mıydı.
Kadın gece gündüz durmadan usanmadan kocasına hizmet eder miydi.
erkek akşama kadar çalıştığı ve kazandığı parayı karısına harcar mıydı.
Eğer Allah onlara evlat sevgisi vermeseydi
Bin bir zahmete katlanıp çocuk yetiştirirler miydi
Eğer evlatlara ana baba sevgisi vermeseydi
Yaşlı olan ana babaya evlat hiç bakar mıydı.
İşte neslin devamı için Allah(cc)İnsanlara karı koca evlat ana baba sevgisi vermiştir
ve bunlar birbirlerini menfaat için değil. Karşılıksız severler.
Bırakın menfaati onlar için kul köle olurlar canlarını seve seve verirler.
Ayrıca toplum düzeninin devamı için çok çeşitli sevgiler vardır.
işci, patron, öğrenci, öğretmen, memur, amir, küçük, büyük, birbirlerini severler.
Ayrıca aynı dinde olanlar, aynı vatanı paylaşanlar, aynı köyde, aynı mahallede, aynı şehirde oturanlar, aynı partiyi, aynı takımı tutanlar, hobileri aynı olanlar, aynı okula gidenler, aynı kursta okuyanlar, aynı filmi sevenler, aynı şarkıyı sevenler, aynı kahveye gidenler, hatta aynı araba kullananlar bu örnekleri çoğaltmak mümkün bu kişiler birbirlerini severler.
Çünkü canlılar birbirini sevmek için yaratılmışlardır. Bu sevgi sadece aynı aynı tip canlılar arasında değil ayrı canlılar arasında da mevcuttur.
Mesela insanlar köpekleri ve kedileri ve atları ve kuşları hemen hemen hayvanların çoğunu severler. Hayvanlarda buna karşılık mesela köpek ve kedi onu seven insanı hiç terk etmez, ölse bile sahibinin mezarında sahibinin başında bekleyip te ölen çok köpek ve kediye rastlanmıştır.
Sadece bu değil çiçek ve güllere sevgi gösterildiği zaman daha çabuk ve daha canlı renklerde açtıkları artık ispatlanmıştır.
RABBİM KALPLER ARASINA KÖPRÜLER KURMUŞ KAPLERİ BİRLEŞTİRMİŞTİR
Sayın okurlarım(Enfal.63)(ellefe beyne gulubihim)'' Kalpler arsında köprüler vardır.
Kalpler birleştirilmiştir. Şunu iyi bilmek lazımdır ki eğer karşınızdaki insanın sizi sevmesini istiyorsanız önce siz onu sevin.
Sizin kalbinizdeki sevgi onun kalbine nakşedecek köprü kurulacak oda sizi sevecektir.
Hani şimdiki tabirle elektriklenme olacaktır. Ancak çeşitli nedenlerle karşınızdaki size sevgisini belli etmeyebilir buna aldanmamalı sevgimizi karşımızdakine belli etmeliyiz ve onu sevdiğimizi söylemeliyiz.
Kim diyor bunu peygamberimiz işte
BİR MÜSLÜMAN BAŞKA MÜSLÜMANI SEVERSE ONA SEVGİSİNİ SÖYLESİN GÖSTERSİN
HADİS:''(iza ehebberreculu ihahu felyuhbirhu ennehu yuhibbehu)''Bir kimse din kardeşini severse sevdiğini ona bildirsin''(Ebu davut-tirmizi)
Görüldüğü gibi insan karşısındakine sevgisini belli etsin ki aradaki dostluklar pekişsin kalplerdeki kırgınlıklar şüpheler ortadan kalksın.
Bu hadisi şerife rağmen maalesef karı kocasına, koca karısına şımarır diye sevdiğini söylememekte böylece nice yuvalar boşuna huzursuz olmakta bazen de yıkılmaktadır.
Özellikle kadınlar seni seviyorum cümlesine çok önem vermekte bunu söylemeyen kocalarından soğumakta ve maalesef bu sözü söyleyen başka erkeklere kapılmakta ve yuvalarını yıkmaktadırlar.
O nedenle bilhassa erkekler lütfen peygamberimizin bu hadisi şerifini uygulayalım herkese ama bilhassa hanım ve çocuklarımıza onları sevdiğimizi söyleyelim ve ispat edelim.
Bugün psikologların en çok üzerinde durdukları şey çocuklara oyuncak, elbise hediye almaktan çok onları sevmemiz gerektiği üzerinde çok duruyorlar.
Çocukluğunda sevgi almayan sevilmeyen çocukların ilerdeki hayatlarında başarılarının imkansız olduğunu, aşağılık kompleksli, kişiliksiz, aşırı asabi, hastalıklı, başarısız topluma yük bireyler haline geldiklerini belirtiyorlar.
O halde gelin çocuklarımıza sevdiklerimize, arkadaşlarımıza, akrabalarımıza, hayvanlara bitkilere ve her şeye sevgimizi verelim sevgimizi belli edelim. Allah’ın bizi yaratmasındaki gayesi kendisine kul olmak ve kendisini sevmek olduğunu unutmayalım.
DOSTTA ARANMASI GEREKEN ÖZELLİKLER
Sayın okurlarım kişi dostluk edeceği kimselere dikkat etmelidir nitekim Peygamberimiz(sav)şöyle buyurur
HADİS:''(elmeru ala dini halilihi felyenzur ehedukum men yuhalıl)'' Kişi dostunun dini ve ahlakı üzerinedir. Öyleyse herhangi biriniz dostluk edeceği kimseye dikkat etsin'' buyurmuştur. Dostta aranması gereken özellikler şunlardır.
1-AKILLI OLMAK: 
Akıl sermaye ve asıldır. Ahmak olan kişinin dostluğu insana daima zarar getirir. Sonu dargınlık ve ayrılıktır.
Nitekim Hz Ali(ra)''Ahmak ve cahil ile arkadaşlık, dostluk etme. Ondan kendini koru.
Nice ahmaklar vardır ki dostlarını helak ederler.
Kişi dostu ile ölçülür. Bir şey için diğer şeyde kıstas ve ölçü vardır.
Kalpler buluştuğu zaman. Birinin diğerine tesiri vardır. Akıllı düşmandan korkma ahmak dosttan kork Ahmaktan uzaklaşmak Allaha yaklaşmaktır.'' demiştir.
Süfyani sevri: ise'' Ahmak olanın yüzüne bakıp durmak büyük hatadır. Demiştir.
Akıllı olmayan dost sana iyilik yapacağım derken sana kötülük yapar.
Toplum içinde seni mahcup duruma düşürür. Kendi seviyesine seni indirir. Toplum tarafından küçümsenmene sebep olur. İtibarını bitirir.
Toplumun sana olan saygınlığını bitirir. Yanlış anlaşılmana dedikodunun yapılmasına sebep olur. Ahmak dosttan kaçıp Akıllı düşmanla birlik olman senin için daha hayırlıdır.
2-GÜZEL AHLAKLI OLMAK: 
''Güzel ahlak bir dostta mutlaka aranmalıdır,
zira aklı başında nice insanlar vardır ki her şeyi olduğu gibi bilir anlar fakat kötü huylarını yenemediği, ahlakını güzelleştiremediği, nefsine ve şeytana yenik düştüğü, iradesine sahip olamadığı için.
Kızdığı zaman hiddetini yenemez. Şehveti kendine galip gelir.
Cimriliği veya korkaklığı üstün gelir. bile bile yanlış yola sapar.
Böyle bir dost insana büyük zararlar verir.
Söyle bana dostunu söyleyeyim sana kim olduğunu atasözünün gereği olarak. Onunla bir tutulmana sebep olur.
Zamanla sende güzel ahlakını yavaş yavaş kaybeder sende onun gibi olursun. O nedenle böyle insanlarla dost olunmamalı, arkadaş olunmamalı, böyle insanlarla oturulmamalı, sohbet edilmemeli, hemen onlardan uzaklaşmalıdır ki onun kötü ahlakı senin güzel ahlakını bozmasın.
Üzüm üzüme baka baka kararır demişler.
Aman sakın onun kararmış kalbine bakarak nur gibi kalbini karartma. Onu güzel ahlaklı yapabilirsen bu gücü kendinde görürsen ona yaklaş ancak ava giderken avlanmakta var bu işin içinde o nedenle avlanacağını anlarsan hemen uzaklaş nefsin sana böyleleri ile dost ol der.
Sakın nefsine uyma. Çünkü nefis daima kötülüğü emreder(Yusuf.53)
Şeytana da uyma çünkü şeytan da en büyük düşmanındır.
3-FASIK OLMAMAK: 
Günahları işlemekte ısrar eden fasığın dostluğundan da hayır gelmez. Günah işleyen kişinin dostluğuna güven olmaz. Çünkü o gayesine ulaşmak için her şey yapar. Nitekim Allah(cc) bizleri böylelerine karşı uyarmaktadır.
AYET:(Kehf.28)''Kalbi zikrimize kapalı olan heva ve hevesine uyakimseye itaat etme(ona güvenme dost kabul etme)''yine başka bir ayeti kerimede
AYET:(Taha.16)'' Zikrimizden(Kuran-ı kerim) yüz çevirip ancak dünya hayatına dönenlerden yüz çevir'' ve
AYET:(lokman.15)'' Bana yönelenlerin yolunu tut.'' buyurarak fasıklarla dost olmamız gerektiğini onlara itaat etmememiz gerektiğini, onlardan yüz çevirmememiz gerektiğini ve ancak Allaha yönelenlerle dost olmamız gerektiğini bize bildiriyor.
4-BİDAT SAHİBİ OLMAMAK :'
'Bidat sahibi olanlarla dost olmak doğru bir davranış değildir.
Hz Ömer(r.a) şöyle demiştir.'' Sadık kardeşlik bul ve arasında yaşa dürüst samimi arkadaşlar dostlar, genişlikte süs ve ziynet, darlıkta yedek sermayedirler.
Dostunun sana düşen işini güzel şekilde gör ki lüzumun da daha fazlası ile karşılaşasın.
Düşmanından uzaklaş her dosta bel bağlama, ancak emin olanları seç.
Emin olanlar Allahtan korkanlardır. Kötü insanlarla düşüp kalkma onlardan kötülük öğrenirsin.
Onlara sırrını verme ifşa ederler, yayarlar, işlerini Allahtan korkanlara danış ve onlarla istişare et.
Alkametul utaridi: Oğluna vasiyetinde şöyle demiştir.
''Oğlum arkadaşlık ihtiyacını duyduğun zaman kendisine hizmet ettiğin kimse seni hizmetçi mevkiine düşürmesin.
İzzeti nefsini koruyan arkadaşlığında sana şeref veren seni ziynetlendiren ve ihtiyaç anında sana yardım edenlerle düş kalk.
Hayr işlerinde sana yardımcı olan iyiliklerini söyleyen kusurlarını gizleyen kimselerle samimi ol. Kendisinden bir şey istediğin zaman veren,sustuğun zaman seninle konuşan, sıkıntılı olduğun zamanlarda yardımına koşanlarla buluş. Sözünü tasdik eden. İcabın da emrini yerine getiren. Tartışma esnasında seni tercih eden kimselerle sohbet et. Arkadaşlık dostluk edeceğin kişi şu iki kişiden biri olmalıdır ve bunlardan başkası ile arkadaşlık etmemelisin. Birincisi kendisinden din ve ahlak konusunda faydalanabileceğin kişi ikincisi ise din ve ahlak konusunda senden faydalanacak kişi
İNSANLAR 4 KISIMDIR
1-TATLI: 
Ondan ye çünkü yemekle ondan doyum olmaz.
2-ACI:
 acı yenmez
3- MAYHOŞ: 
o senden bir şeyler almadan sen ondan bir şeyler al
4-TUZLU:
 yalnız ihtiyaç zamanında ondan az bir şey al.
4 KİMSEYLE DOSTLUK YAPMA
1-YALANCI: 
Çünkü sen ona inanırsın aldanırsın. Zira o serap gibi uzağı yakın yakını uzak gösterir.
2-AHMAK:
 Ahmakla da dost olma çünkü sana karı dokunacak yerde zararı dokunur.
3-CİMRİ:
 Cimriyle de dost olma çünkü o acil olan ihtiyacını bile görmez.
4-KORKAK: 
Korkaklarda dost olma, çünkü o en küçük sıkışmada hemen seni satar.
3 TÜRLÜ DOSTLUK VARDIR
1-AHİRET DOSTLUĞU
2-DÜNYALIK DOSTLUĞU
3-SOHBET DOTLUĞU bu üçünü bir adamda bulabilirsen ne mutlu sana.
DOSTLUĞUN 6 TÜRÜ DAHA VARDIR
1-GIDA GİBİ DOSTLUK .:
 Gıda gibi dostluk: Vucut gıdasız olamayacağı gibi insanda böyle dostsuz olamaz.
2- İLAÇ GİBİ DOSTLUK: 
İlaç gibi dostluk: Bazı zamanlarda ihtiyaç olur. İmdadına yetişir.
3- HASTALIK GİBİ DOSTLUK: 
İnsan hiçbir zaman onu istemez ama bazen yakalanır.
4-AĞAÇLAR VE BİTKİLER GİBİ DOSTLUK:
 Bazısının hem gölgesi vardır hem de meyvesi vardır. Her şekilde sana faydalı olur. Ahiretini de dünyanı da kurtarır.
5-GÖLGESİ OLAN MEYVESİ OLMAYAN DOSTLUK
 Bazısı vardır gölgesi vardır meyvesi yoktur: Yani dünyalıkta sana faydası vardır ancak ahiretine faydası yoktur.
6-MEYVESİDE GÖLGESİDE OLMAYAN DOSTLUK Bazısı da vardır ki ne meyvesi vardır nede gölgesi vardır: Böylelerinden uzak durmalıdır. Sana dünyalık ta ahiretlik te faydası olmadığı gibi senin dünya ve ahiretine zarar verir.
DOSTLUK HAKLARI SEKİZDİR
Sayın okurlarım dostluk hakları sekiz tanedir.
1. DOSTLUK HAKKI DOSTLAR ARASINDA MAL İLE YARDIMLAŞMAK 3 DERECEDİR
 Dostlar arasında mal ile yardımlaşmak 3 derecedir.
A-DOSTLUĞUN EN AŞAĞISI İHTİYACI OLDUĞUNDA İSTETMEDEN DOSTUNUN İHİTİYACINI GİDERMEK 
En aşağısı dostunu hizmetçi kabul edip malının fazlasından onun ihtiyacını gidermek. Bir ihtiyacı olduğu zaman sende varsa istemesine hacet kalmadan hemen ihtiyacını temin edersin. Zira onu istemeye mecbur etmek dostlukla bağdaşmaz.
B- DOTUNU KENDİ SEVİYESİNDE TUTMAK 
Dostunu kendi seviyende tutmak. Onu mal ve servetine ortak gibi kabul edip icabında malını onunla paylaşmak.
C-DOSTUNU KENDİNE TERCİH EDİP ONUN İHİTİYACINI KENDİ İHTİYACINA TERCİH ETMEK 
Dostunu kendine tercih edip onun ihtiyacını kendi ihtiyacına tercih etmek. Dostluğun en üst seviyesi budur. Gerçek dostlukta budur. Eğer dostun hakkında bu üç şeyden hiçbirine sahip değilsen senin o kişiye dost olmadığın anlaşılır. Eğer bu 3 şeyde dostunda yoksa o senin dostun değildir. Hemen ondan uzaklaş kuru kuruya arkadaşlık yapmak. Ölülerle arkadaşlık yapmak kadar lüzumsuzdur. Borçlu ve sıkışık olduğun zaman bırak istemeden vermeyi istediğin halde param yok diyorsa Kendisinde yoksa bile başkalarından araştırıp senin işini görmüyorsa bu kişi senin dostun değildir. Hemen ondan uzaklaş. Özetlersek dost ya malının fazlasını sen ondan istemeden sana verir ki bu dostluğun en alt derecesidir. Ya kendinde olanı seninle paylaşır. Ya da seni kendine tercih eder. Bu üçü de yoksa o kişi senin dostun değildir. Ondan uzaklaş.
2. DOSTLUK HAKKI DOSTUNA YARDIM ETMEK: 
Dostluğun ikinci hakkı dostunun yardımına o istemeden ve kendi işini sonraya bırakarak koşmaktır. Ona yardım ederken de surat asmamak güler yüzlü olmak gerekir. Yoksa söylene söylene surat bir karış yaptığın yardımı dostunun burnundan getiren yardım geçerli değildir. Bu dostuna yardım değil zulüm olur.
HADİS: Peygamberimiz(sav) buyuruyor ki. Bilmiş ol ki Allah’ın yeryüzünde çok değerli kapları vardır. O kaplar kalplerdir.
Bu kalplerin Allah katında en sevimlisi günahlardan pak, dinde gayretli, ve dostlarına en yumuşak olandır. Dostlukta usul onun ihtiyacını kendi ihtiyacın gibi hatta daha mühim kabul etmen ve kendi ihtiyaçlarını unutmadığın gibi onun ihtiyaçlarını da araştırıp daima hatırından çıkarmamandır.
Onun müracaatına lüzum kalmadan yardımına koşman. Ve yardımda bulunurken kendine bir pay ayırman Yaptığın yardımı kabul etmesini lütuf saymandır.
Hatta yalnız ihtiyaçlarını gidermekle yetinmeyip önceliği ona vermelisin.
Hasan Basri(ra)'' demiştir ki ''Bizim dostumuz bize ailemizden daha sevimlidir. Ailemizi bizi dünyada arar Dostlarımız ise mahşer yerinde arar. Demiştir.''
Eğer bir dostunuzu 3 gün peş peşe görmediyseniz. Ziyaretine gidin işi varsa yardım edin. Hasta ise onunla ilgilenin.
Sayın okurum görüldüğü gibi dostluk öyle basit bir şey değil, lafta dost olmak başkadır gerçek dost olmak başkadır.
3.DOSTLUK HAKKI DİL: 
Dostluğun 3.hakkı dildir. Dost gerektiğinde susmasını gerektiğinde konuşmasını bilmelidir. Susması demek dostunun huzurunda veya o olmadığı zamanda dostunun kusurlarını bilmezden gelmek. Ve onlardan hiç bahsetmemektir. Münakaşadan kaçınmak, işin iç yüzünü kurcalamamaktır.
Dostunu yolda gördüğü zaman nerden gelip nereye gittiğini niçin gittiğini sormaz gerçek dost.
Çünkü belki açıklamak istemez, belki yalan söylemeye mecbur kalır.
Dostunu yalan söylemeye mecbur bırakmak gerçek dostun işi değildir.
Dostun yalnızca sana söylediği sırrı aramızda kalsın dediği sırrı başkalarına söylemek ahlaksızlıktır. Emanete ihanettir.
Hatta öyle olmalısın ki zamanla dostunla aran açılsa bile hatta düşman bile olma durumunda kalsanız bile sana söylediği sırrı yine de söylememelisin.
Dostun hakkında duyduğun kötü sözleri ona söyleyip onu üzme. Dostunun kötülüklerini gizleyip iyiliklerini söyle. Eğer dostunun iyiliklerini başkalarına söylemiyorsan. Onu çekemiyorsun, kıskanıyorsun demektir ki dost dostu asla kıskanmaz. Hatta onun kendinden üstün olmasını ister. Dostunun ve aile efradının kusurlarını söylemek zaten gıybettir. Gıybet değil dostlar arsında herkes için haramdır ama dostlar arasında daha büyük haramdır. Gıybetten kurtulmanın iki yolu vardır.
GIYBETTEN KURTULMANIN İKİ YOLU VARDIR
A-EMPATİ YAPMAK Kendi halini düşünmektir. Kendinde bir kusur bulduğun zaman sen nasıl kendi kusurunu düzeltemiyorsan onunda kendi kusurunu düzeltemediğini düşünerek onu mazur görmelidir. Oda senin gibi bir insandır. Onunda senin gibi nefsi ve şeytanı var. Belki de onun kusurunun aynısı sende yok ama Belki de senin başka kusurların onun kusurlarından daha büyüktür bunu düşün. Onun kusurlarını değil kendi kusurlarını gözünde büyüt onun kusurlarını ise affet. İşte o zaman dedikodu yapmaktan kurtulursun. Nefsinin esiri olmazsın. Kusursuz insan olabilir mi?
B- KUSURSUZ İNSAN OLMAYACAĞINI KABUL ETMEK
Kusursuz dost arayanın dostsuz kalacağını kusursuz insan olmayacağını bilmendir. İnsanların iyilikleri olduğu kadar kusurları da vardır.
Aranan iyiliklerin kötülüklerden fazla olmasıdır.
Mümin, mümin dostunun daima iyiliklerini hatırlar.
Kötülüklerini unutur ki bu sayede sevgi ve saygı artar.
İnsanların daima kusurlarını araştıranlar, ahlaksız münafıklardır.
Mümin daima mazeretleri kabul eder. Münafık ise daima hataları araştırır.
Gerçek dost dostunun kusurlarını bağışlayandır.
Hiç kötülüğü olmayan hiç kusuru olmayan bir insan olamayacağı gibi hiçbir iyiliği olmayan bir insanda düşünülemez.
Her insanın mutlaka iyi bir tarafı vardır. Sen insanların iyi tarafını bul
Dostunun iyiliği bir nokta ise o noktayı görmen dostunu memnun eder ve o nokta kadar olan iyiliğinin artmasına sebep olursun. Böylece zamanla dostunun iyilikleri kötülüklerini geçer. Dostunun kötülüklerini ne kadar büyük olursa olsun görmemen dostunun kötülüklerini azaltmasına sebep olur.
Yoksa bir adamın kötülüklerini söylemek, yaymak, ifşa etmek, o kişiyi asla o kötülükten vazgeçirmez. Üstelikte aleniyet kazandığı için gizli yaptığı kötülüğü aşikare yapmaya başlar.
Ve başkalarına da örnek olur. O halde dostunun iyiliğini düşünüyorsan kötülüklerini kusurlarını gizle, iyiliklerini de yay anlat, böylece onu cesaretlendirmiş iyilikleri yapmaya teşvik etmiş olursun
Sayın okurlarım ne yazık ki bugün insanlar bırakın dostunun kötülüklerini gizlemeyi ve iyiliklerini yaymayı tam tersini yapmaktadırlar.
Yani dostunun iyiliklerini gizleyip görmezden gelmekte ve kötülüklerini bire bir katarak abartarak, ekleyerek, dramatize ederek ballandıra ballandıra anlatmaktadırlar.
Bunun sebebi nefis konusunda işlediğimiz gibi kendi nefislerini temize çıkarmak, kendi nefislerini haklı çıkarmak ve kendi egolarını tatmin etmektir. Kendi kusur ve hatalarını gizleyip, toplum nazarında itibar kazanmaktır.
Başkalarının kusur ve hatalarını söyleyerek ve yayarak onları toplumun nazarında küçük düşürmektir. Halbuki böyle yapanlar. Kendilerini küçük düşürdüklerinin farkında değillerdir.
Dostun hakkında kötü konuşmamak. Sana borç olduğu gibi Kalbinden de suizan( kötü düşünce) geçirmemen sana borçtur. Zira Allah(cc) suizannı yasaklamıştır.
AYET:(İsra.36)''İyi bilmediğin şeyin ardına düşme''
AYET:(Huccurat.12)'' Ey iman edenler zannın çoğundan kaçının zirazannın çoğu haramdır.'' buyurarak suizannı kesin olarak yasaklamıştır. Peygamber efendimizde
HADİS:'' Allah(cc) müminin mümine kanını, malını, ve ırzını haram kıldığı gibi aleyhinde kötü zanda bulunmayı da haram kılmıştır.''
HADİS: Suizandan son derece sakının zira suizan sözlerin en yalanıdır.'' Suizan insanı tecessüse yani kusur araştırmaya sevk eder. Zira Allah(cc) bunu da yasaklamıştır.(Huccurat.12)'' (ismuvvela tecessessü)''tecessüs etmeyin ''yani kusur araştırmayın buyurmuştur. Peygamberimiz(sav)
SUÇ VE KUSUR ARAŞTIRMAYIN BİRBİRİNİZE ARKA ÇEVİRMEYİN KARDEŞ OLUN
HADİS: Suç araştırmayın gözünüzle kusur araştırmayın. Birbirinize arka çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları kardeş olun(Buhari)
Gerçekte dost dostu hakkında sui zanda bulunmadığı gibi. Onun kusurlarını da araştırmaz.
Allah(cc) ayıpları örter, günahları bağışlar, kulunun kusurlarından vazgeçer.
Allah(cc) kendi yarattığı ve sayısız nimet verdiği kullarını bağışlıyor, kusurlarını gizliyor, günahlarını affediyor da
sen nasıl oluyor da kendin günahlara batmışken kendin kusurlu olduğun halde belki de karşındaki Allah’ın huzurunda senden üstün olabileceği halde kusurları bağışlamaz. Açığa çıkarırsın
Yoksa haşa onu sen mi yarattın sana ne; bu huyundan derhal vazgeç.
Bilmiş ol ki kendin için sevdiğini başkası içinde sevmedikçe bırak dost olmayı kamil bir Müslüman bile olamazsın.
Elbette ki dostun senden sırlarını, hatalarını gizlemeni bekler.
Böyle yapmazsan dostluğunuz biter. Senin dostunun sırlarını açığa çıkarman onu kıskandığını gösterir. Yalanın caiz olduğu yerler vardır.
Bunlardan biride dostunun kusurları konusunda yok böyle bir şey diyerek o kusurun onda olduğunu bile bile yalan söylemelidir. Nitekim Peygamberimiz(sav)
DİN KARDEŞİNİN AYPLARINI ÖRTEN KİMSENİN ALLAH DÜNYA VE AHİRETTE KUSURLARINI ÖRTER
HADİS: ''Din kardeşinin ayıplarını örten kimsenin Allah(cc) dünya ve ahirette kusurlarını örter.(İbni Mace)
HADİS: Bir kişi etrafına bakınarak sana bir söz söylediyse o söz sana emanettir. Emanete hıyanet etmemeli o sözü saklamalısın''(Ebu davut)
HADİS:'' Meclisler emniyet yeridir. Orada konuşulanlar harice çıkmaz. Ancak şu 3 meclis müstesnadır.
1-Haksız yere adam öldürülme konusu konuşulan meclis
2-Başkalarının ırzına taarruz için hazırlık yapılan meclis
3-Başkalarının malına tecavüz için hazırlanan bu konunun konuşulduğu meclis.(Ebu Davut)
AHMAK İLE DOSTLUK YAPILMAZ
Ahmak olanın kalbi ağzında, Yani ahmak sır saklayamaz her bildiğini olur olmaz yerlerde söyler.
Bu nedenle ahmak ile dost olmamak lazımdır.
Akıllı olanın dili kalbindedir. Alimin birine sırrı nasıl saklarsın demişler.
O haber vereni inkar eder. Haber almak isteyene de yemin ederek o sırrı saklarım demiştir.
Sana emanet edilen sırı göğsüne yerleştir. Öyle ki o göğüs o sırrın mezarı olsun.
Eğer dostun sana bir sırrını söylerse. O sırrı tamamen unut.
Dostuna sırrını söylemeden önce onu dene sır olmayan önemsiz bir şeyi büyük bir sırmış gibi ona aktar sakın kimseye söyleme diye de tembih et.
Sonrada aranız açıldığında o sırı söyleyip söylemediğine bak.
Eğer senle dargınken bile sırrını söylemiyorsa o senin gerçek dostundur.
Aslında en güzeli sırrını kimseye söylememektir.
YAVUZ SULTAN SELİM BEN SIRRIMI SAKLAMAZKEN SENDEN SIRRIMI SAKLAMAMI NASIL İSTERİM
Yavuz sultan selim mısırı fethedeceği zaman çok büyük hazırlıklar yaptırıyor sefere hazırlanıyordu. Fakat hiç kimse seferin nereye yapılacağını bilmiyordu.
En yakını olan sadrazam padişahım nereye sefer yapacağımızı bana bile söylemiyorsun yoksa benim sır tutamayacağımı mı zannediyorsun.
Bana güvenmiyor musun yok sa .
Diye sorunca padişah kızgınlıkla be hey sadrazam sen beni sırrını saklayamamakla mı suçluyorsun. Bana güvenmiyor musun ben sırrımı saklayamazsam senden ne hakla sırrımı saklamamı isterim.
Emin ol ben sırrını saklayan insanım demiştir.
Ne güzel bir cevap sen kendi sırrını saklayama söyle ondan sonrada başkalarından senin sırrını saklamasını iste, akıl işi değil.
Sen kendi sırrını saklayamayıp söylersen başkaları senin sırrını niye saklasın.
Onlara kızmaya ne hakkın var değil mi?
4 DURUMDA SANA KARŞI TAVRI DEĞİŞENLE DOST OLMA
1- Kızdığı zaman sana tavırları değişiyorsa
2-Menfaati olduğu zaman sana tavırları değişiyorsa
3-Şehvet hisleri galebe geldiği zaman tavırları değişiyorsa
4- Kalabalık bir ortamda sana karşı tavırları değişiyorsa o kişi dostun değildir ondan hemen uzaklaş. Gerçek dostlar kızdıkları zaman veya seninle araları açıldığı zaman bile iyiliğini söyler kötülüklerini açığa vurmazlar.
Gerçek dost olmayanlar ise iyiliğini gizler kötülüklerini açığa çıkarırlar.
Dostunun her sözüne itiraz etmemek lazımdır, susmak lazımdır.
Kötü kişiyle mücadele üzülmene iyi kişiyle mücadele küstürmene sebep olur. Nitekim peygamberimiz(sav)
HAKLI OLDUĞU HALDE MÜCADELEDEN VAZGEÇENE CENNETTE KÖŞK VARDIR
HADİS: ''Haksız olduğu halde mücadeleden vazgeçen kimseye Allah(CC) cennette kenar bir yerde ev inşa ettirir. Fakat haklı olduğu halde mücadeleden vazgeçene ise cennetin ortasında büyük bir köşk inşa ettirir(Tirmizi, İbni mace)
HADİS:'' Birbirinize arka çevirmeyin husumet beslemeyin, çekememezlik yapmayın, aranızı açmayın, Ey Allah’ın kulları kardeş olun. Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu mahrum etmez, onu terk etmez, kişiye kötülük olarak din kardeşine hakaret etmesi yeter.(müslim)
HADİS: ''Mücadeleyi terk edin zira onun karı azdır. Faydası az olduğu gibi dostlar arasına husumetin girmesi, ne sebep olur. Şüphesiz luzumsuz münakaşalar dostları azaltır. Husumeti çoğaltır.
Bir kişiye düşman olman karşılığında bin kişiye dost olacağını bilsen bile bin dostundan vazgeç.
Ama bir kişiye düşman olma. Velhasıl mücadelenin en büyük sebebi karşındakinin cehaletini ortaya koymak suretiyle onu tahkir edip kendisinin akıl ve fazilet ve şeref yönünden üstünlüğünü ortaya çıkarmak karşındakini küçük düşürmektir ki bu kibirdir.
Kendini üstün görme karşındaki küçük görmektir. Bu zaten dostluk değil düşmanlıktır.
HADİS: ''Kardeşinle mücadele etme onunla alay etme ve ona verdiğin sözden dönme(tirmizi)
HADİS:'' Siz mallarınızla herkesi memnun edemezsiniz öyle ise onları güler yüz ve güzel ahlakla memnun etmeye çalışın.(Taberani hakim.
Mücedele güzel ahlakın zıddıdır. Bu konuda o kadar hassas ol ki mücadele olacağını tahmin ettiğin konuyu dostuna sorma
. hatta dostun hadi kalk gidelim dediği zaman nereye gidiyoruz diye sorma.
Dostluğun hakkı hiç sormadan kalkıp beraber gitmektir.
4.DOSTLUK HAKKI KONUŞMAK:
 Dostluğun dördüncü hakkı konuşmaktır.
Kardeşlik, arkadaşlık, dostluk kötü sözlerden susmayı gerektirdiği gibi iyi sözleri konuşmayı da gerekli kılar. Muhabbeti arttıracak sözleri konuşmak dostluğun gereğidir.
Çünkü dost edinmekteki gaye ondan faydalanmaktır.
Mesela bir derdi olup olmadığını sormalı ve üzüntüsünü gidermelidir.
Neşeli hallerinde neşesini ve sevincini paylaşmalı ve onu dostunu söylemelidir.
Dostluğun manası neşe ve sevinci ,elem ve kederi, paylaşmaktır.
Nitekim Resulullah (sav)
SİZDEN BİRİNİZ KARDEŞİNİ SEVDİĞİ ZAMAN SEVGİSİNİ ONA DUYURSUN
HADİS: ''Sizden biriniz kardeşini sevdiği zaman sevgisini ona duyursun(Ebu Davut-Tirmizi) buyurmuştur.
Peygamberimizin karşınızdakine sevdiğinizi söyleyin buyurması sevginin ve dostluğun artması içindir. Siz karşınızdakine seni seviyorum dediğiniz zaman herhalde size düşmanlığı artmaz. Öyle değil mi. Aksine oda seni sever ve dostluğunuz artar. Sende karşındakinin seni sevdiğini anladığın zaman ona karşı sevgin iki kat daha fazla artar. Dostluğun gereğinden biride dostunun yüzüne karşı veya arkasından onun hoşlandığı isimle onu çağırmak veya anmaktır. Hz Ömer(r.a) buyuruyor ki 3 şey dostluğu pekiştirir.
ÜÇ ŞEY DOSTLUĞU PEKİŞTİRİR
1-selam vermek
2-mecliste yer vermek
3-sevdiği hoşlandığı bir isimle çağırmaktır.''
Kişi dostunun methedilmesini arzuladığı mecliste dostunu övmeli iyiliklerinden bahsetmelidir. Sevgiyi çoğaltmanın bir yolu budur. Bunun gibi aile efradını ,sanatını, işini, aklını, ahlakını, kıyafetini, şeklini, eserini bütün hoşuna gidecek şeylerini yalan katmadan ve abartmadan söylemendir. Bundan da önemlisi arkasından onun iyiliğine konuşulanları ona söylemendir. Konuşulması gereken şeylerden birisi de senin için yaptıklarına ve hatta yapmak istediklerine karşı ona teşekkür etmendir. Hz. Ali(ra) buyuruyor ki. ''Dostunun kendi hakkındaki samimi düşünce ve niyetlerine teşekkür etmeyen yaptığı iyiliklere de şükretmemiş olur.'' demiştir.
Sevgiyi ve dostluğu arttırmanın bir yolu da gıyabında ona karşı hazırlanan suikast karşılığında veya hakkında söylenen kötü sözlerde onu müdafaa etmektir. Dostluğun hakkı budur. Dostunu korumak ve ona yardımcı olmak için dostunun aleyhindeki sözlere karşı çıkacaksın. Karşı çıkmazsan veya sende onlarla birlik olup dostunun gıybetini yaparsanız. Bil ki dostunun ölüsünün etini yemiş olursun. Nitekim Allah(cc) (Huccurat.12)''Sizden biriniz ölü kardeşinin etini yemeği sever mi bunu çok çirkin, çok iğrenç buldunuz öyle değil mi? O halde mümin kardeşinizin arkasından hoşlanmayacağı şeyleri konuşma, arkasından dostunun aleyhinde asla konuşma, gıybetini yapma, yapanlara da asla müsaade etme. Onu savun, gıyabında dostunun seni nasıl anmasını istersen sende dostunu gıyabında öyle an. Senin hakkında konuşulduğu zaman dostunun nasıl seni savunmasından hoşnut oluyorsan. Sende onun gıyabında onun hoşlanacağı şeyleri söyle. Aleyhinde konuşulan dostunun perde arkasında dinlemekte olduğunu fakat senin onun orada olduğunu bilmediğini farz etsen o zaman nasıl konuşmak isterdin ve hangi sözlerini ona duyurmak isterdin. İşte dostunun gıyabında (arkasında)böyle konuşmalısın. Dostunun arkasından konuşurken seni duyduğunu farz et onun huzurunda nasıl konuşuyorsan arkasından aynı şekilde konuş hatta daha fazla onu överek konuş. Onun yerine kendini koy. Onun senin hakkında hangi konuşmasından hoşlanırsan sende onun hakkında öyle konuş. İşte bu kendisi için iyi gördüğünü başkaları içinde iyi görmektir. Kendisi için sevdiğini başkaları içinde sevmektir.
5. DOSTLUK HAKKI HATALARI AFFETMEK:
 Dostluk haklarından 5.cisi dostun hatalarını affetmektir.
Dostun işlemiş olduğu bir takım hata ve kusurları affetmek gerekir.
Dostun hatası ya dininde olur, ya dünyasında olur.
Dostunun dinde olan hatalarını ona nasihat ederek gidermeye çalışırsın.
Eğer isyan etmeye devam ederse onu yola getirebileceğine ve kendinde o hataya düşmeyeceğine eminsen onu hatalarından vazgeçirinceye kadar ondan ayrılma,
ama yola gelmeyeceğine inanıyorsan sende onun yaptığı hataya düşmekten korkuyorsan derhal ondan vazgeç. Ondan uzaklaş.
Dostunun sana karşı yaptığı hataları affetmeye gelince gerçek dost isen dostunun sana karşı yaptığı hataları affedersin
sana kötü bir söz söylediği zaman söyleyen iyi adamsa bağışla kötü adamsa karşına alma.
Dostunun hoşuna giden taraflarını al hoşuna gitmeyen taraflarını at.
Sevdiğin kimseyi aşırı sevme gün gelir sana düşman olur.
Kin ve nefret ettiğin kimseye de aşırı nefret duyma gün gelir dostun oluverir. Utanırsın
6.DOSTLUK HAKKI DUA: Dostluğun altıncı hakkı dostun için dua etmektir. Peygamberimiz(sav) buyurdu ki
HADİS: ''Bir kimse dostuna gıyabında dua ettiği zaman bir melek Allah(cc) sana da dua ettiğin gibi versin diye dua eder.''
HADİS:'' Kişinin kardeşi hakkında yapmış olduğu dua asla reddolunmaz.''
Sayın okurlarım gerçek dost dostu için daima dua eder.
Dua ettiği zaman aynı zamanda kendisine dua etmiş olduğunu yukarıdaki hadisi şeriften anlıyoruz. O halde hem kendimiz hem de dostumuz için dua etmeliyiz.
7.DOSTLUK HAKKI VEFALI OLMAK: Dostluğun haklarından yedincisi dostunu unutmamaktır.
Öldükten sonra dahi onu hatırlamak yad etmek peşinden dua etmek , rahmet göndermek, ruhu için kuran okumak ve hayır yapmak gerekir.
Muhtaç olduğun zaman sana yaklaşan, genişlik zamanında malına göz dikmeyen, yükseldiği zaman üstünlük taslamayan, senden ayrıldığında seni unutmayan, öldüğünde seni anan, dosttur gerçek dost.
8..DOSTLUK HAKKI DOSTUNA YÜK OLMAMAK:
Dostluk haklarından biride ona yük olmamaktır.
Dosta lüzumsuz tekliflerde bulunulmamalı, mümkün oldukça ihtiyacımızı ondan gizlemeli, ve elden geldikçe ondan bir menfaat mal, para, makam, mevki, v.b şeyler isteyerek dostu zor durumda bırakmamalıdır.
Dostluk sade olmalıdır. İnsanların aralarının açılması lüzumsuz külfet ve zahmetten kaynaklanmalıdır. Dostu bunaltmamalı onu zor duruma düşürmemeli, ona yük olmamalıdır.
Sayın okurlarım. Günah işlediğinizde, sizin affınızı dileyen, hata yaptığınızda sizin namınıza özür dileyen, sıkıntılı anınızda size yardım eden, ve size yük olmamaya çalışan kişilerdir sizin gerçek dostunuz.
Dostluk ve sevgi külfeti terk etmektir. Külfeti olmayanın sevgisi ve dostluğu, ağırlık vermeyenin, bunaltmayanın, bıktırmayanında muhabbeti daim olur.
İnsanlarla güzel geçinmek istersen ister dostun olsun ister düşmanın olsun. Hepsine güler yüzle karşıla herkese karşı zillete düşmeyen bir tevazu ve kibre varmayan bir vakar içinde ol .
HER İŞTE ORTA YOLU TUT
Her işte daima orta yolu tut.
Omuz başlarına bakma yüze göze bak,
iltifata layık olmayana iltifat etme kendini senden üstün görür ve seni küçümser.
Halk arasında bulun, mecliste tevazu ile otur, parmak çıtlatma, yüzüğünle oynama, sakalını, bıyığını, dişlerini ve en önemlisi burnunu karıştırma, sineklerle oynama, zorunlu olmadıkça öksürme, hele balgam atmak çok büyük terbiyesizliktir.
Sümkürme, gerinme, esneme, sözlerin düzgün, sohbetin faydalı olsun.
Güzel sözleri can kulağı ile dinle,
sürekli kendinden bahsedip durma,
süslenmekte aşırıya kaçma,
isteklerinde ısrarcı olma,
sırrını değil başkalarına ailene bile söyleme,
varlığını başta ailen olmak üzere kimse bilmesin.
Çünkü varlığın yani paran malın az ise küçük görürler hakaret ederler. Sana yardım etmezler.(sana işlerinin düşmeyeceğini anladıkları için)
eğer varlığın fazlaysa o zaman da ihtiyaçları hiç bitmez senin elindekini almak için her yolu denerler. Ellerinle işaret edip durma,
hiddetlendiğin zaman konuşma sakinleşince konuş,
BİR MECLİSE GİRDİĞİNDE SELAM VER İNSANLARI ÇİĞNEYİP GEÇME
Bir meclise girince mutlaka selam ver ve önündeki insanları çiğneyip geçme,
boş bulduğun yerde otur. Hususi mevki arama,
yollar üzerinde oturma, ama oturmak zorunda kalırsan gelen geçeni süzüp durma,
düşkünlerin, mazlumların elinden tut,
ayak takımları ile düşüp kalkma, zaruret olmadıkça onlarla oturma, insanlarla şakalaşma
Sayın okuyucum ölü olsun diri olsun, küçük olsun, büyük olsun, Alim olsun, cahil olsun, kadın olsun, erkek olsun, fasık olsun zahit olsun, köle olsun hizmetçi olsun, zenci olsun sarışın olsun, ne olursa olsun asla hiç kimseyi küçük görme.
Küçük gördüğün anda helak olursun. Şayet bir insanı kötü biri olarak görüyorsan.
Ne malum sen sonunda kötü ölürsün de o kişi düzelir iyi olarak ölür.
Ne biliyorsun onun imansız senin imanlı olarak öleceğini sana bildiren mi var.
Yoksa Allah’ın haşa sana böyle bir garantisi mi var.
Dünyalık bakımından da kimseye heves etme. Çünkü Allah katında dünyalıkların hiçbir değeri yoktur. Dünya ehline heves ettiğin an dünyayı gözünde büyütmüş Allah’ın nazarında ise küçülmüş olursun. Dünyalık elde etmek için dininden taviz verme. Böyle yapmakla dünyalık olanlarında gözünde küçülmüş hem dünya hem de dininden olmuş olursun.
Şayet dünyalıklarına nail olursan iyiyi verip kötüyü almış olursun ki bu alışverişte de aldanmış olursun. Onlara açıkça husumet besleme sonra müşkül vaziyete düşersin. Onların dini kaybolur.
Ancak bu gibilerin gayri meşru ve kötü işlerini gördüğün zaman onların bu kötü işlerine buğz et ve isyanları sebebiyle uğrayacakları ilahi azaptan dolayı onlara acı varacakları cehennem onlara yeter. Senin daha fazla kin tutmana lüzum yok.
Onların samimi olmayan sevgi, ilgi ve alakalarına bel bağlama.

24 Kasım 2025 Pazartesi

ABDURRAHİM KARAKOÇ ŞİİRLERİ

 ABDURRAHİM KARAKOÇ ŞİİRLERİ

https://www.youtube.com/watch?v=_VJVCDv1ZAc

Haberimiz Yok
Vermişiz sakalı yaban ellere
Çekip yoluyorlar, haberimiz yok!
Biz türkü söylerken esen yellere
Çarpıp-bölüyorlar, haberimiz yok!
Gülüp geçin dostluk(!) kardeşliğe(!) siz
Onların gözünde insan değiliz
Kemâli edeple su içerken biz
Islık çalıyorlar, haberimiz yok!
Ne bir itiraz var ne de sorumuz
Ötmüyor vatanda bizim borumuz
Küle dönüşüyor ümit kor’umuz
Her gün suluyorlar, haberimiz yok!
Öten borular var işin doğrusu
Coni’lerin, Mişon’ların borusu
Bizler mi? .. güdülen ahmak sürüsü!
Kafa buluyorlar, haberimiz yok!
Perde önü tuzak, arkası hile
Doluyorlar daim dinimi dile
Demedi mi Puşt’un oğlu Puşt bile?
Haç’ı soluyorlar, haberimiz yok!
İslâm’ı camide hapse tıktılar
Türkçe’nin üstüne limon sıktılar
Türk’e ait ne değerler yıktılar
Yıkıp gülüyorlar, haberimiz yok.
Bakın cadde, sokak Türk’ün şehrine
Takılır gözünüz Batı zehrine
Resimler, isimler onun mührüne
Şahit oluyorlar, haberimiz yok!
Hallaç gibi atıyorlar vatanı
Parselleyip satıyorlar vatanı
Bir yerlere katıyorlar vatanı
Bizden alıyorlar, haberimiz yok!
Hep, küheylan sanıp saldık üst kata
Katır özelliği geçti her at’a
Denmez buna gaflet, denemez hata
Yeme dalıyorlar, haberimiz yok!
Bu dertli Cemâli yazsın, söylesin
Deve kuşu nasihati neylesin
Allah sonumuzu hayır eylesin
Bizi siliyorlar, haberimiz yok!

Aydınlık
Gergin uykulardan, kör gecelerden
Bir sabah gelecek kardan aydınlık.
Sonra düğüm düğüm bilmecelerden
Bir sabah gelecek kardan aydınlık.
Gökten yağmur yağmur yağacak renkler
Daha hoş kokacak otlar, çiçekler
Ardından bitmeyen mutlu gerçekler
Bir sabah gelecek kardan aydınlık.
Vurulup ömrünün ilkbaharında
Kanından çiçekler açar yarında
Cümle şehitlerin omuzlarında
Bir sabah gelecek kardan aydınlık.
Işıklar dal-budak, her kolu İslâm
Gönüller, yürekler dopdolu İslâm
Tek ölçüsü İslâm, tek yolu İslâm
Bir sabah gelecek kardan aydınlık.
İzmir’in sağından, Van’ın solundan
Erzurum, Edirne, Hatay yolundan
Kapı kapı tekmil Anadolu’mdan
Bir sabah gelecek kardan aydınlık.
Abdurrahim Karakoç

BURADA
Sormayınız, görmeyiniz canlarım
Hakkınızı yeyip yutan burada.
Dinlisini, dinsizini dinlerim
Besmele'ye yalan katan burada.
Sofralara viski, havyar dizilir
Fiyatınız peçeteye yazılır
Sırtınızdan günde dört post yüzülür
Sizi soyup, sizi satan burada.
Simsar siyasetçi, doktor, avukat
İnsan avlıyorlar her gün her saat
Hızlı köşe dönmek en üstün sanat
Kan gölünde balık tutan burada.
Ortada kol gezerken kıtlıklar, yoklar
Burda betonlarla delinir gökler
Kontlar, şansölyeler, baronlar, dükler
Kirli yağan, eğri biten burada.
Yürekler acısı bir garip âlem
Rüşvetsiz imzaya yanaşmaz kalem
Pop müzik, şampanya, marlboro, salem
Gece gündüz keyif çatan burada.
Kız,kadın pazarı sokağı,yurdu
Homoseksüeller çığlaşan ordu
Ne ahlak kaygısı ne namus derdi
Hızlı doğan, erken öten burada.
Yazık... Siz beğenir,siz seçersiniz
En çürük köprüden siz geçersiniz
Bilirim her zaman çarnaçarsınız
Kör-kütük, zil-zurna yatan burada.
Hâlgidiş bu minval bu vaziyette
Sabun işkencede, su eziyette
Rağbet ne ilimde ne meziyette
Aydınlığa çamur atan burada.
Doğan bebek dost yemeye zorlanır
Düşündükçe içim dışım korlanır
Evlat seyiplenir, ana horlanır
Ana vatan yavru vatan burada.
(Beşinci Mevsim)
Abdurrahim Karakoç
DAHA NE KALDI
Devlet devlet diye naralar atıp
Devleti harcadık... Daha ne kaldı?
Millî duyguları ucuza satıp
Milleti harcadık... Daha ne kaldı?
Parti merkezleri kıblemiz oldu
Kirli-paslı giren tertemiz oldu(!)
Kazanan kesemiz, midemiz oldu
Ümmeti harcadık... Daha ne kaldı?
PKK 'Kürdüm' der, Kürtleri vurur
Alevî, Sünnî’den uzakta durur
Dindar, karşısında 'laik'i bulur
Vahdeti harcadık... Daha ne kaldı?
Nereye baktıksa hoş bakamadık
Bir düştük, bir daha hiç kalkamadık
Sarıldık dünyaya, bırakamadık
Ahreti harcadık... Daha ne kaldı?
Dilendik batıda, dağıttık şarkta
Ar-namus kalmadı ev ile barkta
Ekranda, sahnede, caddede, parkta
İffeti harcadık... Daha ne kaldı?
Sözleri, zehirli yılan ettik biz
Her şeyi her şeyi yalan ettik biz
Sevgiyi, dostluğu talan ettik biz
Hürmeti harcadık... Daha ne kaldı?
Şartlandık en câni arzular için
Koymadık tek mâni, arzular için
Üç günlük nefsânî arzular için
Cenneti harcadık... Daha ne kaldı?
Vurduk, çaldık-çırptık bin bir iş yaptık
Gözümüze, gönlümüze diş yaptık
Yöneldik israfa, gösteriş yaptık
Nimeti harcadık... Daha ne kaldı?
Saldılar batıya, bir batıl izden
Umutlar, hayaller kırıldı dizden
Sılayı aldılar ellerimizden
Gurbeti harcadık... Daha ne kaldı?
Zevk-safa içinde şah ile vezir
Biri 'hâkimim' der, birisi 'Hızır'
Bekledik bekledik gelmedi huzur
Mühleti harcadık... Daha ne kaldı?
Çağ delirdi... beden hasta, can hasta
Haram dolu, riya dolu her tasta
Akıl iflastadır, amel iflasta
Rahmeti harcadık... Daha ne kaldı?
Ahbaplık-komşuluk nerde erenler?
Duruyorsa haber versin görenler
Söyleyin söyleyin eski yârenler
Sohbeti harcadık... Daha ne kaldı?
Sünneti kaybettik, farzı kaybettik
Sahabeden miras tarzı kaybettik
Manevî talebi, arzı kaybettik
Kısmeti harcadık... Daha ne kaldı?
06.07.2000
(Parmak İzi)
Abdurrahim Karakoç

HAKKA KLAVUZ NESİL
Batılın önünde set
Hakk'a kılavuz nesil.
İlimde Ak Şemseddin
Kararda YAVUZ nesil.
Hakk'a kılavuz nesil...
Bir Aras'tır, bir Tuna
Tarih binmiş sırtına
Nefret yıkan fırtına
Sevgiye havuz nesil.
Hakk'a kılavuz nesil...
Her zalimin korkusu
Her çiçeğin kokusu
Yangını söndüren su
Yemeklerde tuz nesil.
Hakk'a kılavuz nesil...
Tevhidi kucaklayan
Canda canan saklayan
Zindanları aklayan
Her zulme maruz nesil.
Hakk'a kılavuz nesil...
Kalmasın engel artık
Del zırhları del artık
Çık ufuktan gel artık
Birliğe susuz nesil.
Hakk'a kılavuz nesil...
(Akıl Karaya Vurdu)
Abdurrahim Karakoç


Gün gelecek
Güneşin doğup battığı mekanlarda
Ve küfrün çığlık attığı mekanlarda
Bizim türkülerimiz okunacak.
Gün gelecek
Tomurcuklar taşacak kılıfından
Ve kılıçlar sıyrılacak kınından
Edepsizler edebini takınacak.
Gün gelecek
Ne zalimler kalacak, ne zulüm
Ve o günler yoldadır gülüm
Hak ayağa yekinecek.
Gün gelecek
İnsanlar yiyecek, ayılar bakınacak
Eğriler doğrulardan sakınacak.
Gönül kilimleri adalet üzre dokunacak
Namusluların yakındığı kadar da
Namussuzlar yakınacak.
(Gökçekimi)
Abdurrahim Karakoç

BİZ AYNI YERDEYİZ SİZ NERDESİNİZ
Türk’ün Türk’ten gayri dostu yok” derdik
Biz aynı yerdeyiz… Siz nerdesiniz?
Dönüp Yahudi’ye gönül mü verdik?
Biz aynı yerdeyiz… Siz nerdesiniz?
Söz: “Ne Amerika, ne Rusya, ne Çin”
“Her şey Türk’e göre ve Türklük için”
Boş çıktı be dostlar, boş verin geçin
Biz aynı yerdeyiz… Siz nerdesiniz?
Fikir, gaye dedik… Yeminler içtik
İşkenceden geçtik, ateşten geçtik
Fikri’yi, Seyfi’yi ahbap mı seçtik?
Biz aynı yerdeyiz… Siz nerdesiniz?
Elçibey’i biz satmadık çok şükür
Sevenleri aldatmadık çok şükür
Dansöz-mansöz oynatmadık çok şükür
Biz aynı yerdeyiz… Siz nerdesiniz?
Seyislik mi yaptık topal kırata?
Oklar mı taşıdık Kara Murat’a?
Kimdedir döneklik kimdedir hata?
Biz aynı yerdeyiz… Siz nerdesiniz?
Laiklerle Taksim’de mi birleştik?
Sırtınızdan KİT’lere mi yerleştik?
İslâm’da mı, ikrarda mı körleştik?
Biz aynı yerdeyiz… Siz nerdesiniz?
Nizam-ı Âlem’di özü dâvânın
Sarmıştı sevdası bizi dâvânın
İhlâstı ekmeği-tuzu dâvânın
Biz aynı yerdeyiz… Siz nerdesiniz?
Her hatada hikmet gören safdiler
Boş kalıba koşup giren safdiller
Destekçiye destek veren safdiller
Biz aynı yerdeyiz… Siz nerdesiniz?
Çıktı birileri Han otağından
Kemalizm’e indi Tanrı dağından
Tek emsal gösterin tevhit çağından
Biz aynı yerdeyiz… Siz nerdesiniz?
Kıyıma, sürgüne uğrayanlar kim?
Ülkücü bürokrat doğrayanlar kim?
Mecliste iktidar yağlayanlar kim?
Biz aynı yerdeyiz… Siz nerdesiniz?
Kula kulluk eski borç mu söyleyin
Köleliğe isyan suç mu söyleyin
Hür irade çok korkunç mu söyleyin
Biz aynı yerdeyiz… Siz nerdesiniz?
Tek hedef İlâ-yi kelimetullah
Şahide lüzum yok, biliyor Allah
“Beli” dedik durduk vallah ve billah
Biz aynı yerdeyiz… Siz nerdesiniz?
Benlikledir, kibirledir kavgamız
Kıblegâhsız kabirlerdir kavgamız
Baskı, şiddet, cebirledir kavgamız
Biz aynı yerdeyiz… Siz nerdesiniz?
Kara yama yakışmıyor beyaza
Bol tavizle girilecek bu yaza
Tansu’ya sadakat kaydı Ayaz’a
Biz aynı yerdeyiz… Siz nerdesiniz?
Tekrar tekrar soruyorum a dostlar
Gücenmeyin cevap verin ha dostlar
Biliyorum, biliyorum ya dostlar
Biz aynı yerdeyiz… Siz nerdesiniz?
28 Nisan1994
(Akıl Karaya Vurdu)
Abdurrahim Karakoç

HEPSİ BİZİM KESEMİZDEN
Müdür, Bakana yağ yakar
Tel parası kesemizden.
Teri bile şipir kokar
Gül parası kesemizden.
Kahvaltısı kaymakla bal
Sepet sepet muz, portakal...
Viski içer, yüzü al a
Yal parası kesemizden.
Hanım berberde kırıtır
Kızı terzide sırıtır
Her gün bir makam donatır
Çul parası kesemizden.
Fakir gelir ters ters süzer
Torpilliye fıstık ezer
Metres'ine mektup yazar
Pul parası kesemizden.
İskoç giyer, Salem içer
Sekreterle dalga geçer
Sık sık yolluk alır uçar
Yol parası kesemizden.
(Vur Emri)
Abdurrahim Karakoç

CILK
Nere bassan bataklığa batarsın
Fikir dinsiz, merak deli, dünya cılk.
Bozulmuş insanlar, Allah kurtarsın
Mide dinsiz, yürek deli, kafa cılk.
Kart öküzler bağlanalı batıya,
Cıvıklık bulaştı, birçok katıya.
Ne temele güven, ne de çatıya
Duvar dinsiz, direk deli, oda cılk.
İmanda nasipsiz, dinde fakirler
Akşam köşesinde küfür okurlar.
Zaman tezgâh olmuş, günah dokurlar!
Usta dinsiz, çırak deli, kalfa cılk.
At huysuz çıkarsa binilmez gardaş
Denecek çok söz var, denilmez gardaş
Açlıktan ölsek de yenilmez gardaş
Hoşaf dinsiz, börek deli, çorba cılk.
Çektiğimiz çile hesaba gelmez
Ay geçer, yıl geçer, yüzümüz gülmez
Toprakta bereket olur mu? .. Olmaz!
Kazma dinsiz, kürek deli, çapa cılk.
Kovuldu ülkeden ar, namus, hayâ.
Asrîleştik güya, uyduk modaya.
Beden açık, yüzde yedi kat boya…
Surat dinsiz, tarak deli, ayna cılk.
(Vur Emri - 1973)
Abdurrahim Karakoç

Sormuşsun "kimdir" diye, söyleyim, iyi tanı
İdrakin elverirse anlayıver hatanı
Her kim yıkmak isterse bu mübarek vatanı
Benim ölçüme göre ne Müslüman ne Türk'tür
Bu sözümden gocunan "Türkiyeli dümbük"tür!
Türküm diyemiyor da "Türkiyeliyim" diyor
Milletin aleyhinde olmadık haltlar yiyor
Arşa çıkar gerçeği ot kafalar bilmiyor
Bölücüler, hainler sırtımızda bir yüktür
Bu sözümden gocunan "Türkiyeli dümbük"tür!
Hakka talip kişide mazbut iman olmalı
Din için, devlet için verecek can olmalı
Gerçeğe göz yumanın beyni saman olmalı
Mao'nun veledleri ya boru, ya düdüktür
Bu sözümden gocunan "Türkiyeli dümbük"tür!
Sizdeki alerjiye makul bir sebep var mı?
Acaba evinizde zerrece edep var mı?
Ahlaktan dem vurmuşsun, o sizde acep var mı?
Kara cahilin dili, bedeninde büyüktür,
Bu sözümden gocunan "Türkiyeli dümbük"tür!
Vacip olduğu için bizler şeytan taşlarız.
Ve şeytan dostlarını gerekirse haşlarız
Tarlamıza sövenin, tohumundan başlarız
İnkarcının mayası, iki damla sümüktür
Bu sözümden gocunan "Türkiyeli dümbük"tür!
Coşkun lağım suları, aksa nereye çıkar?
Dağa saldıran fare, yıksa nereyi yıkar?
Yorum açık, her sözüm aynı kapıya çıkar
Türklüğün her düşmanı, ya yılan ya sülüktür
Bu sözümden gocunan "Türkiyeli dümbük"tür!
(Suları Islatamadım)
Abdurrahim Karakoç

BEN İNANMADIM
İki ayaklıydı, konuşuyordu
“İnsandır” dediler, ben inanmadım.
Kediye benzettim, artık yiyordu
“Aslandır” dediler, ben inanmadım.
Fala baktı, aynalara bakmadı
Hayalimde müspet iz bırakmadı
Başköşeye bağdaş kurdu, kalkmadı
“Mihmandır” dediler, ben inanmadım.
Her gün bir kılıkta gördüğüm oldu
Şüpheler beynimde kördüğüm oldu
Yaşını-başını sorduğum oldu
“Civandır” dediler, ben inanmadım.
Dedim, soyu kalsın, töresi nasıl?
Verdiği sözlerin firesi nasıl?
Şeytanla, Deccalla arası nasıl?
“Düşmandır” dediler, ben inanmadım.
Yediği arpaya hile katardı
Kızarsa yıldıza tekme atardı
Şeceresi katırdan da beterdi
“Safkandır” dediler, ben inanmadım.
Arada bir kürsülere çıkardı
Nara vurur yeri/göğü yıkardı
Uzak görür, uzaklara bakardı
“Bakandır” dediler, ben inanmadım.
Tapular kestirdi toprağa, ota
Ayırdı namına binlerce kota
Yediği naneye, kırdığı pot’a
“Destandır” dediler, ben inanmadım.
Özünü yokladım özünde nur yok
Dilinde edep yok, sözünde nur yok
Kalbinde itikat, yüzünde nur yok
“Sultandır” dediler, ben inanmadım.
7 Ağustos 1995
(Yasaklı Rüyalar)
Abdurrahim Karakoç



ÖLSE NEKİ KALSA NEKİ
Uzun boylu, kısa boylu
Ölse ne ki, kalsa ne ki?
Üç-beş yüz bin işçi, köylü
Ölse ne ki, kalsa ne ki?
Fark etmez ırgat, amele
Harç diye basın temele
Alt tarafı hepsi köle
Ölse ne ki, kalsa ne ki?
Hayatına küstü memur
Yediğini kustu memur
Altı memur, üstü memur
Ölse ne ki, kalsa ne ki?
Vurguncuya işlesin çark
Namuslular etmesin fark
Esnafın destesi beş mark
Ölse ne ki, kalsa ne ki?
Dulu,yetimi kim arar
İmhasına verin karar
Emekliler zaten zarar
Ölse ne ki, kalsa ne ki?
İşsizler sürülsün yurttan
Büyükler kurtulsun dertten
İnsanlar kemikten, etten
Ölse ne ki, kalsa ne ki?
Temizlensin sathı vatan
Sevinsin pusuda yatan
Vatandaş lüzumsuz zaten
Ölse ne ki, kalsa ne ki?
(Yasaklı Rüyalar)
Abdurrahim Karakoç

BU YOLDAN DÖNEN ALÇAKTIR
Çıktık Ötüken'den günün birinde,
Yıkandık Mekke'nin tevhid nurunda.
Hem dünde, bugünde, hemi yarında
İslâmlık Miraçtır, Ülkü sancaktır
Bu mübarek yoldan dönen alçaktır.
Yürüdük 'Nizam-ı Âlem' uğruna
Doğduk güneş gibi küfrün bağrına
Batılın elleri düştü böğrüne
İslâmlık rahmettir, Ülkü sancaktır
Bu mübarek yoldan dönen alçaktır.
Hep karaya kara, aka ak dedik
Korkaktan, millete fayda yok dedik
Hayat mücadele, ölüm hak dedik
İslâmlık cihaddır, Ülkü sancaktır
Bu mübarek yoldan dönen alçaktır.
Biz dava uğruna serden geçmişiz
Anadan, babadan, yârdan geçmişiz
İman denizine yelken açmışız
İslâmlık hedeftir, Ülkü sancaktır
Bu mübarek yoldan dönen alçaktır.
Engeller yıldırmaz Müslüman Türk'ü
Şüphesiz, inandık; söz verdik çünkü...
Kıyamete kadar yaşar bu ülkü!
İslâmlık sevdadır, Ülkü sancaktır
Bu mübarek yoldan dönen alçaktır.
(Kan Yazısı)
Abdurrahim Karakoç


Putları taşa tutmanın
Güç’lüğünü geç anladım.
Delileri avutmanın
Hiç’liğini geç anladım.
İhtiraslar dursun diye
Şehiri sığdırdım köye
Her bedenin ayrı şeye
Aç’lığını geç anladım.
“Safkan” dedikleri atın
Ünü büyük pek çok zatın
Bir yerde ilmin, sanatın
Piç’liğini geç anladım.
Hak’tan söz edersen eğer
Atılan taş sana değer
Doğruluk suç imiş meğer
Suç’luğunu geç anladım.
Su taşırken kalbur, file
Susmak gerekirmiş dile
Yazık... geç kalmanın bile
Geç’liğini geç anladım.
Abdurrahim Karakoç



22 Kasım 2025 Cumartesi

İBRETLİK KISSALAR



https://www.youtube.com/watch?v=qheHvb9A6eM

İBRETLİK KISSALAR

SANA O MUCİZE YETMEZMİ
Hazret-i Alîden (r.a) rivâyet edilir. Evvelâ islâma gelen, Ebû Bekrdir (r.a). Hazret-i Resûl-i ekrem(s.a.v) ile ilk önce kıbleye durup, nemâz kılan Ebû Bekrdir. Ebû Bekrin (r.a) islâma geliş sebebi şöyle idi:
Hazret-i Ebû Bekr önceleri tüccâr idi. Sefer ve ticâret yapardı. Ekserî Şâma giderdi. Seferde iken, bir gece rü'yâ gördü ki, gökden ay inip, kucağına girdi. Ebû Bekr, iki eliyle onu kucakladı ve sînesine basdı. Uyandı. Yemlîhâ adında meşhûr bir râhib var idi. Ona varıp, rü'yâsını ta'bîr etdirdi. Râhib dedi ki,
- Sen nerelisin?
Ebû Bekr dedi;
- Arz-ı Hicâzdanım.
Tekrâr sordu:
- Ne iş yaparsın.
Ebû Bekr,
- Tüccârım, dedi.
Râhib dedi ki,
- Yâ Arabistanlı kişi. Bu rü'yâda, sana büyük müjdeler vardır. Ta'bîrini ister isen, ücretini ver, dedi.
Ebû Bekr (r.a) oniki dînâr çıkarıp, verdi.
Râhib dedi ki:
- O ay ki, gökden sana indi. Âhır zemân Peygamberidir. Yakınlarda zuhûr edecekdir. Sen Onun hayâtında iken vezîri olursun. Sonra halîfesi olursun. Yâ Arabistanlı kişi. Eğer ben sağ iken, Ona yetişir isen, bana haber ver. Ona varıp, buluşayım. Eğer ben dünyâdan gitmiş isem, selâmımı ona ulaşdırırsın. Ben Onun dînine girdim ve ümmetinden oldum. Beni âhıretde şefâ'atinden unutmasın.
Hazret-i Ebû Bekr (r.a),
- Bana bir mektûb ver, dedi.
Râhib, oniki satır bir mektûb yazıp, Ebû Bekre (r.a) verdi. O mektûbun mevzû'u şu idi.
(Esselâmü aleyke yâ Muhammed bin Abdüllah el Mekkî el Medenî el tehamî, salevâtullahi teâlâ aleyke ve selleme. Hakîkaten sen âhır zemân Peygamberisin! Ve Rabbilâlemînin Resûlisin. Bu mektûbu Ebû Bekr bin Ebû Kuhâfe ile sana gönderdim. Ma'lûm ola ki, ben sana îmân getirdim ve sana ümmet oldum. Ebû Bekr bana gelip, rü'yâsını ta'bîr etdirdi. O rü'yâ delâlet eder ki, Ebû Bekr senin vezîrin olur, sonra halîfen olur. Eğer ben sağ olup, hazretine yetişirsem, gelip önünde gâzâ ve cihâd ederim. Eğer yetişmezsem, âhıretde beni şefâ'atinden unutmayasın) diye mektûbu temâm etmişdir.
Hazret-i Ebû Bekr (r.a); ey rü'yâyı ta'bîr eden kişiye:
Eğer ta'bîr etdiğin gibi olursa, yüz altın dahi bende senin emânetin olsun, dedi.
Şâm seferini bitirip, Mekkeye geldi. Bu hâdiseden oniki sene geçdi. Hak sübhânehü ve teâlâ, hazret-i Muhammede(s.a.v) vahy eyledi. Bir gece o büyük Peygamber, Ebû Kubeys dağına çıkıp, gece yarısında dedi ki: Allahü teâlâya da'vet edenin da'vetini kabûl ediniz. Lâ ilâhe illallah, deyiniz. Ebû Bekr, serîr üstünde yatıyordu. Söylenilenleri işitdi. Eşhedü en lâ ilâhe illallah. Ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah. Birkaç gün sonra, Mekke sokaklarında, hazret-i Resûlullah (s.a.v)ile buluşdu.
Hazret-i Fahr-i âlem ona dedi ki:
- Ne olaydı, islâma geleydin.
Ebû Bekr (r.a) dedi ki:
Yâ Muhammed(s.a.v)! Peygamber isen mu'cize gösteresin.
Hazret-i Resûl-i ekrem(s.a.v), Ebû Bekrin göğsüne mubârek ellerini dayayıp, şöyle dıvâra yaslayıp, dedi ki,
- Sana o mu'cize yetmez mi ki, o rü'yâyı gördün. Yemlîhâ râhibe ta'bîr etdirdin. O zemândan on iki yıl geçdi. Ta'bîr edene on iki dînâr verdin ve yüz dînâr dahâ va'd etdin. Rü'yâyı ta'bîr eden, on iki satır bir mektûb yazıp, sana emânet verdi. Bunları bir-bir görüp, muttalî olup, mektûbda yazılan şudur, şudur deyip, takrîr buyurdular.
Ebû Bekr (r.a) işitip, parmak kaldırıp,
- (Eşhedü en lâ ilâhe illallah. Ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah). Ya'nî sen, o Peygambersin ki, Yemlîhâ râhib senden haber verdi, dedi.
Sen Nasıl İlim Sahibisin ki
İmam Gazali Hazretleri yurdundan, yuvasından, anasından ve babasından ayrılarak ilim tahsili için uzak yerlere gitmiş. Yıllarca ilim tahsil ettikten sonra memleketine dönmek için, onca yıldır okuduğu kitaplarını, not tuttuğu defterlerinide bir deveye yükleyerek, memleketine giden bir kervana da katılarak yola koyulmuş.
Yolda eşkiyalar kervanın yolunu keserler. Eşkiyaların aradığı para ve kıymetli şeylerdir. Yolculardan genç yaşlı, zengin fakir demeden azını çoğunu armadan işlerine yarayacak ne varsa almışlar. Sıra İmam Gazali'ye geldiğinde devesinde bulunan kitap ve defterleride almak isterler. İmam Gazali Hazretleri yalvarmaya başlar:
- Ne olur onları almayın. Ben onları senelerimi vererek elde ettim. Onlar sayesinde ilim sahibi oldum. Zaten sizin işinize de yaramaz.
Eşkiya reisi gülerek derki:
- Sen nasıl ilim sahibisin ki, elinden defterlerin alındığı zaman sende ilim namına bir şey kalmıyor.
Böyle söyler ve onun ders notlarını geri verdirir.
Fakat, eşkiya reisinin bu sözleri İmam Gazali'ye çok tesir eder ve bundan sonra okuduğu ilimleri defterlere değil, zihnine yerleştirir ve bütün dünyanın tanıdığı İmam Gazali olur.
SİZDEN FAZLA VEREN VAR
Hz. Ebu Bekirin halifeliği sırasında Medinede büyük bir kıtlık başgöstermişti. Halk ekmek yapmak için buğday bulamaz olmuştu. Hz. Osman da bu sırada Şam’a bir ticaret kafilesi göndermiş, oradan yüz deve yükü buğday satın alarak Medineye getirmişti. Bu miktar, halkın buğday ihtiyacını karşılayabilecek kadardı.
Bazı tüccarlar derhal Hz. Osmana müracat ettiler. Şamdan getirtiği bu buğdayı satın almak istediler. Buğdayın bir ölçüsüne 4 dinar veriyorlardı. Hz. Osman, “Sizden daha fazla veren var” dedi ve buğdayı hiç kimseye satmak istemedi. Tüccarlar bu durumda teklif ettikleri fiyatı artırdılar. Fakat yine Hz. Osmandan, “Sizden daha fazla veren var” cevabını aldılar. Nihayet buğdaya verebilecekleri en yüksek fiyatı verdiler. Fakat yine Hz. Osmanın ağzından “Sizden daha fazla veren var” sözünden başka bir laf çıkmıyordu. Bazıları onun bu tutumunu, fırsat düşkünlüğüne ve çok kazanma hırsına bağlıyordu. Konuyu Halife Hz. Ebu Bekire anlatmaya karar verdiler. Ondan Hz. Osmanla aralarını bulmasını istediler.
Halifenin huzuruna çıkarak durumu olduğu gibi anlattılar. Hz. Ebu Bekir anlatılanları sonuna kadar dinledi ve onlara, “ Bu işte bir gariplik var” dedi. “Bana öyle geliyor ki siz Hz. Osmanın sözünü iyi anlayamadınız. O, halkın ihtiyacını fırsat bilip ondan kâr ve çıkar elde edecek kimse değildir. Böyle davranışının mutlaka bir hikmeti vardır. Haydi beraber gidip konuyu bizzat kendisinden öğrenelim” dedi. Hep birlikte Hz. Osmanın yanına vardılar. Hz. Ebu Bekir tüccarların anlattıklarını Hz. Osmana söyledi. Ona malını niçin verilen fiyata satmadığını sordu. Hz. Osmanın bu soruya cevabı şaşırtıcıydı. Hz. Osman sadece Alllahın hoşnutluğunu kazanmak için buğdayı yoksullara ücretsiz dağıtacağını söyledi.



SU KADAR DEĞERİ YOK
Bir sene hacca gitmek üzere yola çıktı. Bağdât’a vardığında Halife Hârun Reşid bunun geldiğini haber aldı ve yanına çağırttırdı. Şakîk-i Belhî, halîfenin yanına geldi. Halîfe Hârun Reşîd sordu:
"Zâhid olan Şakîk-i Belhî sen misin?"
Şakîk-i Belhî;
"Şakîk benim ama zâhid değilim."dedi.
Halife nasîhat isteyince şöyle buyurdu:
"Aklını başına topla ve çok dikkatli ol. Allahü teâlâ sana Ebû Bekr-i Sıddîk’ın makâmını verdi ki, senden, onda olduğu gibi doğruluk istiyor. Sana Ömer-ül-Fârûk’un makâmını verdi ki, senden, onda olduğu gibi, hak ile bâtılı ayırmanı istiyor. Sana Osman-ı Zinnûreyn’in makâmını verdi ki, senden, onda olduğu gibi hayâ ve kerem sâhibi olmanı istiyor. Sana Aliyyül Mürtezâ’nın makâmını verdi ki, senden, onda olduğu gibi ilim ve adâlet istiyor."
Hârun Reşîd;
"Biraz daha nasîhat et."deyince,
Şakîk-i Belhî buyurdu ki:
"Allahü teâlânın Cehennem diye bilinen bir yeri vardır ve seni de oraya bekçi yaptı. Eline üç şey verdi. Bunlar mal, kılıç ve kırbaçdır. İnsanları bu üç şeyle Cehennem’den uzaklaştır. Muhtaç biri gelirse ona mal ver. Allahü teâlânın emirlerine aykırı davrananları bu kırbaçla edeblendir, yola getir. Başkalarına haksızlık edenlerin, haksız yere adam öldürenlerin karşısına bu kılıçla sen çık. Eğer bunları yapmazsan Cehenneme ilk gidecek sen olursun."
Halife biraz daha nasîhat istedi.
Şakîk-i Belhî buyurdu ki:
"Sen suyun menbaı, kaynağı gibisin. Senin vâlilerin, kumandanların da bu suyun kolları gibidir. Suyun menbaı saf, temiz, berrak olursa, suyun kolları da berrak olur. Suyun menbaı temiz olup, kollarda hafif bulanıklık olursa da zararı olmaz. Ama menbaı bulanık olursa, artık suyun kollarının saf ve berrak olmasını ümid etmek mümkün olmaz."
Hârun Reşîd;
"Biraz daha anlat"dedi.
Şakîk-i Belhî buyurdu ki:
"Düşün ki çölün ortasında kaldın, susuzluktan ölmek üzeresin. Birisi getirip bir içim su satsa bu suyu kaça alırsın?"
O da; "
Ne kadar istiyorsa onu verir, suyu satın alırım."dedi.
Şakîk-i Belhî buyurdu ki:
"Elinde su bulunan kimse, bu suya mukâbil senden servetinin yarısını istese, yine râzı olur musun?”.
Hârun Reşîd;
"Evet râzı olurum."dedi.
Şakîk-i Belhî buyurdu ki:
"Düşün ki servetinin yarısını verip satın aldığın suyu içtin. Bir zaman geçince bu suyu dışarı atmak ihtiyâcını duydun, fakat idrar yapamadın. Öyle ki ölecek hâle geldin. Birisi çıkıp dese ki, ben senin bu sıkıntıdan kurtulmana sebeb olurum, lâkin buna mukabil olarak mülkünün öbür yarısını isterim, dese ne yaparsın?"
Hârun Reşîd;
"Elbette râzı olurum. Ben o sıkıntıda iken servetimin ne mânâsı var?"dedi.
Bunun üzerine Şakîk-i Belhî buyurdu ki:
"O halde önce içtiğin sonra idrar yoluyla dışarıya attığın bir içim su kıymetinde bile olmıyan şu servetine sakın güvenme. Bir kimseye karşı bununla öğünme!"
Bu nasîhatlardan sonra Hârun Reşîd çok ağladı. Şakîk-i Belhî’yi hürmet ve saygı ile uğurladı.



SÜNNET AKÇESİ
Sultan Abdülmecid zamanında adamcağızın birisinin büyük miktarda borcu varmış. Elini neye atsa ters gidiyor. Zeyrek civarında, evine yakın bir dergaha gitmiş. Namazdan sonra Şeyh efendi, bu yabancıyı yanına çağırmış ve halini sormuş. O da:
"Efendi hazretleri, gırtlağa kadar borç içindeyim, neye elimi atsam kuruyor. Ne olur himmet!" demiş. Şeyh efendi:
"Evladım, sabah namazını 40 gün Yenicami'de kıl. Camiye gidip gelirken de 1000 adet istiğfar oku. Göreceksin, kırkıncı gün ne sıkıntın kalacak ne bir şey..."
Adam ertesi sabah başlamış. Tam 39 gün sabah erkenden Yenicami'ye namaza gitmiş. Kırkıncı gün sabah ezanı okunurken uyanmış, fakat Yenicami'ye nasıl yetişecek? "Eyvah. Bunu da mı berceremeyeceğim?" telaşıyla fırlamış. Abdest alıp, giyinip sokağa fırlamış. Koşturmaca esnasında biriyle çarpışmış. Başındaki fesi de yere düşmüş. Adamın gözü bir şeyi gördüğü yok. Karanlıkta kapmış yerden fesi, koşuşturmuş camiye. Ucu ucuna yetişmiş. Namazdan sonra da heyecanla, aşr-i şerifi de beklemeden çıkmış avluya. Kapı önüne oturmuş. Kendine kendine:
"40 namazı tamamladık. Bakalım denilen olacak ve ben rahatlayacak mıyım?" diye düşünmeye başlamış. Bir de ne görsün. Camiden çıkan insanlar büyük bir memnuniyet ifadesiyle bu adamcağızın önüne çil çil altınlar atmaya başlamazlar mı? Adam şaşkın. Altınları toplamış, saymış, tam borcuna yete cek kadar çıkmış. Kalkmaya hazırlanırken müezzin sokulmuş:
"Allah Müslümanlığını kabul etsin. Hak Dini seçmişsin. Sünnetliğini de topladın. Ancak bundan sonra bu başındakiyle namaza gelme. Başına fes giy" demiş. Adamcağız elini başına atmış ki... Bir de ne görsün? Başında papaz külahı.
Meğer namaza koştururken çarptığı bir papazmış. O esnada ikisinin de başındaki düşmüş. Bizimki kırkıncı sabahın hayaliyle acele edip, yerden eline geçirdiği papazın külahını kapmış yerden. Cami cemaati de, o adamcağızın başına bakıp bir papazın Müslüman olduğunu sanmışlar. O devirde adet, yeni müslüman olanlara teşvik için altın verilir ve buna "sünnet akçesi" denirmiş.

ŞÖFÖR VE ARABASININ LASTİĞİ
Sokaklarda sefâlet kol geziyordu. Kim kime yardım edecek, destek olacaktı? İşsizlik yaygındı. Çevresi de perişandı. Bir yanı yıkılmaya yüz tutmuş evceğizinin camından yola doğru ümitsizce bakarken bir taksinin kapının önünde durduğunu, içinden de bir yolcunun indiğini gördü. Demek ki taksi şoföründe az çok para olacaktı. Çünkü müşteri indirmişti. Bütün cesaretini ve ümidini toplayarak evden çıkıp yola koştu. Yaklaşıp direksiyon başında arabasını hareket ettirmek üzere olan şoföre seslendi. – Sakın beni dilenci falan zannetmeyin. Üç çocuğumla üç gündür aç beklemekteyim. Bu gidişle namusumu lekelenmemden korkmaya başladım. Allah rızası için yardımda bulunun. Ben açlıktan ölmeye razıyım. Fakat çocuklarımın çığlıklarına tahammül edemiyorum.
Beklenmedik bir anda gelen bu “Allah rızası için yardım” talebi zaten kıt-kanaat geçinen şoförü şaşırtmıştı. Düşünmeye başladı. Cebinde bir miktar parası vardı var olmasına; ancak bu parayı aylardır biriktiriyordu. Çünkü taksinin dört lastiği de kabaklaşmıştı. Onları değiştirmek için çırpınıyordu. Zaten akşamları eve gelince hanım da ikaz etmekten geri kalmıyordu:
– Ne zaman değiştireceksin bu lastikleri? Birazcık geç kalsan, aklıma kötü şeyler geliyor. Acaba bir kaza mı yaptı kabak lastiklerle?’ diye korku içinde bekliyorum.
O an için nefsi ve şeytan birlik olup vesvese vermeye başladılar:
– Sen zaten zor geçinen kimsesin. Yardım edecek durumda değilsin. Bas gaza, git yoluna!
Fakat imanı ve vicdanı da şöyle sesleniyorlardı:
– Para dediğin şey böyle gün için lazım olur. Belli olmaz Allah’ın rızasının nerede olduğu. Biriktirdiğin parayı bu muhtaç hanıma vermelisin. Tam yeridir. Çocukları aç durumda, Onu namusunu kirleterek, para kazanma zorunda bırakmamalısın.
Nihayet nefsini ve şeytanını yenmiş, cebindeki lastik parasını tümüyle kadıncağıza uzatarak:
– Al bacım, namusunla yaşa. Bu para bir müddet seni idare eder. Sonrasında da Allah başka sebepler halk eder! dedi. Minnet etmemek için de hemen gaza basıp oradan uzaklaşırken kadının:
– Sen benim ihtiyacımı karşıladın, Allah da senin ihtiyacını karşılasın! duasını duydu. Gün boyunca kulaklarında çınlayan bu duaya hep (amin) dedi.
Akşam eve gelince beklediği soruyla yine muhatap oldu.
– Hâlâ değiştirmemişsin lastiklerini...
– Bir lastikçiyle anlaştım. Yeni lastikler gelince hemen değiştirecek... diyerek geçiştirdi.
Bu geçiştirme işi birkaç gün devam etti. Bir akşam yine eve gelirken iyice sıkılmış, “Bu defa ne diyeceğim?” diye düşünürken beklenmedik bir durumla karşılaşmıştı. Hanım kendisine adres yazılı bir kağıt uzattı, sonra da şöyle dedi:
– Bugün bir lastikçi geldi, şu adresi verdi. “Yarın bana mutlaka gelsin, lastiklerini değiştireceğim” deyip gitti. Al şu adresi. Belli etmemişse de bunun izahını yapamamıştı. Çünkü böyle bir lastikçi ile konuşmamıştı. Merakla sabahı bekledi. İlk işi kağıttaki adrese gitmek oldu. Garipliğe bakın ki tamirciyi hiç görmemiş, buraya hiç gelmemişti. Elindeki kağıdı uzatınca bir şaşkınlık iki tarafta da yaşandı. Lastikçi:
– “Sen o musun?” deyip şoförün boynuna sarıldı, başladı hıçkıra hıçkıra ağlamaya. Sonra da şöyle devam etti:
– Tam üç gündür Resûlüllah Aleyhisselam rüyama giriyor ve bana, "Şu adresteki şoförün lastiklerini değiştir, ücret olarak da benim şefaatime nail ol" buyuruyor. Allah için söyle. Sen ne türlü bir iyilik ettin, nasıl bir hayır dua aldın ki Resûlüllah Aleyhisselam üç gündür beni ikaz ediyor, senin lastiğini değiştirmem için beni vazifelendiriyor?

TEK AYAKKABI
Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu seyretmekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı ama, küçük bir dükkân için yeterliydi. Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de güçlükle...
Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti. Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkândan dışarı fırlayıp:
- "Küçüüük!" diye seslendi." Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller bir hârika!"
Çocuk, ona dönerek:
- "Gerçekten çok güzeller!" diye tebessüm etti, "Ama benim bir bacağım doğuştan eksik".
- "Bence önemli değil!" diye atıldı adam. "Bu dünyada her şeyiyle tam insan yok ki! Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de akli veya vicdanı."
Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü:
- "Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi."
Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp:
- "Anlayamadım!. dedi. Neden öyle olsun ki?"
- "Çok basit!" dedi, adam. "Eğer yoksa, cennete giremeyiz. Ama ayaklar yoksa problem değil. Zaten orda tüm eksikler tamamlanacak. Hatta sakat insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükâfat görecekler..."
Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar, hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrine işaret ederek:
- "Baktığın ayakkabı, sana yakışır!" dedi. "Denemek ister misin?"
Çocuk, başını yanlara sallayıp:
- "Üzerinde 30 lira yazıyor" dedi, "Almam mümkün değil ki!"
- "İndirim sezonunu senin için biraz öne alırım!" dedi adam, "Bu durumda 20 liraya düşer. Zaten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder."
Çocuk biraz düşünüp:
- "Ayakkabının diğer teki ise yaramaz!" dedi, "Onu kim alacak ki?"
- "Amma yaptın ha!" diye güldü adam. "Onu da, sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım."
Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek:
- "Üstelik de öğrencisin değil mi?" diye sordu.
- "İkiye gidiyorum!" diye atıldı çocuk, "Üçe geçtim sayılır."
- "Tamam işte!" dedi adam. "5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 lira. O da zâten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım gitti!"
Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkâna girdi. İçerdeki raflar, onun beğendiği modelin aynıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek
- "Benim satış işlemim bitti!" dedi, "Sen de bana, bunu satsan memnun olurum."
- "Saka mı yapıyorsunuz?" diye kekeledi çocuk, "Onun tabanı delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder mi?"
- "Sen çok cahil kalmışsın be arkadaş..." dedi adam, "Antika eşyalardan haberin yok her hâlde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar. Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30-40 lira eder."
Küçük çocuk, art arda yasadığı şokları üzerinden atabilmiş değildi. Mutlaka bir rüyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rüya. Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kâğıt paralara göz gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek:
- "Bana göre 20 lira yeterli." dedi. "İndirim mevsimini başlattınız ya!"
Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu. Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip:
- "Babam hakliymiş!" dedi. "Sakat olduğum için üzülmeme hiç gerek yok! demişti."
Her rüzgar savuracak bir toz bulur,
Her hayat yaşanacak bir can bulur,
Her umut gerçekleşecek bir düş bulur
Bulunmayacak tek şey senin benzerindir

TÖVBE CAN BOĞAZA GELMEDEN YAPILMALIDIR
Bir terzi Allah dostlarından birine sorar:
-Peygamberimizin, "Allahü teâlâ, günahkâr kulunun tövbesini, canı gargaraya gelmeden kabul eder" hadis-i şerifi hakkında ne buyurursunuz?
Cevap vermeden o kimseye sorar mubarek zat.
- Mesleğin nedir?
-Terziyim, elbise dikerim.
-Terzilikte en kolay şey nedir?
-Makası tutup, kumaş kesmektir.
-Kaç senedir, bu işi yaparsın?
-Otuz senedir.
-Canın gargaraya geldiği zaman kumaş kesebilir misin?
-Hayır, kesemem!
-Bir müddet zahmet ç
ekip, öğrendiğin ve otuz sene kolaylıkla yaptığın bir işi, o zaman yapamazsan, ömründe hiç yapmadığın tövbeyi o zaman nasıl yapabilirsin? Bugün gücün yerinde iken tövbe et! O zaman belki yapamazsın, buyurdu.
... ve tövbe..
TÖVBESİ KABUL OLAN 100 KİŞİNİN KATİLİ
Ebu Said (r.a) anlatıyor:
"Resûlullah (a.s) buyurdular ki:
Sizden önce yaşayanlar arasında doksan dokuz kişiyi öldüren bir adam vardı. Bir ara yeryüzünün en bilgin kişisini sordu. Kendisine bir râhib tarifedildi. Ona kadar gidip, doksan dokuz kişi öldürdüğünü, kendisi için bir tevbe imkânının olup olmadığını sordu.
Râhib:
- Hayır yoktur! dedi. Herif onu da öldürüp cinayetini yüze tamamladı.
Adamcağız, yeryüzünün en bilginini sormaya devam etti. Kendisine âlim bir kişi tarif edildi. Ona gelip, yüz kişi öldürdüğünü, kendisi için bir tevbe imkânı olup olmadığını sordu.
Âlim:
- Evet, vardır, seninle tevben arasına kim perde olabilir? dedi. Ve ilâve etti:
- Ancak, falan memlekete gitmelisin. Zîra orada Allah'a ibadet eden kimseler var. Sen de onlarla Allah ibadet edeceksin ve bir daha kendi memleketine dönmeyeceksin. Zira orası kötü bir yer.
Adam yola çıktı. Giderken yarı yola varır varmaz ölüm meleği gelip ruhunu kabzetti. Rahmet ve azab melekleri onun hakkında ihtilâfa düştüler.
Rahmet melekleri:
- Bu adam tevbekâr olarak geldi. Kalben Allah yönelmişti, dediler.
Azab melekleri de:
- Bu adam hiçbir hayır işlemedi, dediler.
Onlar böyle çekişirken insan suretinde bir başka melek, yanlarına geldi. Melekler onu aralarında hakem yaptılar.
Hakem onlara:
-Onun çıktığı yerle, gitmekte olduğu yer arasını ölçün, hangi tarafa daha yakınsa ona teslim edin,dedi.
Ölçtüler, gördüler ki, gitmeyi arzu ettiği (iyiler diyarına) bir karış daha yakın. Onu hemen rahmet melekleri aldılar."
UN HALİNE DÖNEN KUMLAR
Allah erenlerinden Dinar oğlu Malik devrinde iki kardeş yaşamaktadır. Bu iki kardeşten biri yetmiş, diğeri de tam otuzbeş yıl ateşe taparak hiçbir muratlarına kavuşamadığını anlayan küçük kardeş bir gün ağabeyine dert yanar, der ki: "Ağabeyciğim!... Bu kadar yıldır ateşi ilah bilerek ona tapındık.
Fakat bakıyorum ki hiçbir dileğimize erişemedik. O yüzden bende ateşin ilah olmadığına dair bir şüphe uyandı. Bu şüphemde haklı olup olmadığımı araştırmak için seninle bir denemeye girişelim. Eğer ateş başkalarını yaktığı gibi bizi de yakarsa, kendisine bir daha asla tapınmayalım. Yok eğer yakmazsa ölünceye kadar ilahlığına iman ederek ibadetten geri durmayalım."
Bu karardan sonra iki kardeş bir ateş yakarlar. Küçüğün büyüğüne "Ateşe ilk önce elimizi hangimiz uzatacağız. Sen mi yoksa ben mi?" diye sorar. Ağabeyi, "Sen uzatacaksın" deyince küçük kardeş elini hemen ateşe yaklaştırır. Bakar ki ateş elini yakıyor, hemen çeker. Ardından da "Ey ateş!..." der "yazıklar olsun sana! Bunca yıldır seni ilah bildim ve o yüzden de sana taptım. Ağabeyine der ki: gel buna tapınmaktan vazgeçelim" diye yalvarıp yakarır. Fakat ağabeyi bir türlü vazgeçmez ve ateşe tapmaya devam eder.
Ağabeyi devam ededursun. Küçük kardeş bu denemeden sonra ateşe tapmaktan vazgeçer müslüman olmaya azmeder ve doğruca devrin büyük ermişlerinden Dinar oğlu Malik'e başvurur. O anda Malik de oturmuş halka vaaz vermektedir. Vaazını bitirdikten sonra başından geçenleri bir bir kendisine anlatır ve ben müslüman olacağım der.
Bunun üzerine Malik ateşperest adamı karşına oturtarak Kelime-i Şehadet getirttikten sonra kendisine İslam'ın şartlarını ve bütün umumi prensiplerini bir bir izah eder. Yanında bulunan ailesi de İslam'a girince orada bulunan halk, bu her iki ateşperestin imana gelişini sevinç gözyaşları arasında kutlarlar. Ardından da biraz aramızda kalın da, aramızda size biraz öteberi toplıyalım dediler. Fakat yeni imana gelen adam ben dinimi dünyalık hiçbir şeye satmam diyerek asla bir şey kabul etmeyeceğini belirtiyordu.
Daha sonra ailesini alarak şehrin kıyı mahallelerinden virane bir eve yerleştiler. Ne yiyecek, ne de içecek bir şeyleri yoktu. O gece Allah'a ibadet ve taat ederek sabahladılar.
Güneş doğup yeryüzüne ışıklarını yaymaya başlayınca günlük ekmek parasını kazanmak için bir iş bulup çalışmak gerekiyordu. Çünkü yaşamak için yemek, yemek için de çalışmak şarttı. Bu düşünceye daha ziyade kendini kaptıran kadındı. Yeni imana gelmiş bulunan adamın ise yemek içmek gibi bir dert umrunda bile değildi. Onun tek düşüncesi kainatın ortaksız yaratıcısı olan Allah'a biraz daha fazla ibadet edebilmekti. Bu yüzden de kendisini ibadetten alıkoyan bir şeye düşman kesilmişti. Bu ekmek parası için çalışmak mecburiyeti olsa bile.
Fakat yine de muhakkak ki ekmek parasını kazanmak için çalışmak gerekiyordu. Nitekim hanımı durumu açarak taşı gediğine koydu. "Bey efendi!" dedi. "Bugün şehre inin de belki bir iş bulup çalışırsınız. İnşaallah akşama kadar günlük nafakamızı kazanmış olarak dönersiniz." Bu ikaz karşısında kendisini taplayan adam şehre inip münasip bir iş aramaya koyuldu. Birçok kapı çalış iş aradı, fakat ekmek parasını kazanacak bir iş bulamadı. Ama her nedense buna pek üzülmüyordu. Zaten bütün dileği Allah'a amelelik etmekti. Onun için Camilerden birine kapanarak akşamak kadar bol bol Allah'a ibadete daldı.
Akşam olunca kendi namına Allah'a bol bol ibadet etme fırsatını bulduğundan dolayı sevinç, karısının karşısına da eli boş çıkacağı için de üzüntü içinde karışık duygularla döndü. Kapıyı açıp içeri girdikten sonra selam verip bir köşeye oturdu. Karısına da bütün gün çalıştığını fakat ücretlerini yarın alacağını ifade etti. Karı-koca geceyi aç açına ibadet ederek geçirdiler.
Sabah olunca tekrar iş bulmak için şehre inen adam ne yaptıysa yine bir türlü ekmek parasını kazanacak bir iş bulamadı. Bulamadı diye üzülecek değildi ya. Camiye girerek akşama dek bol bol Allah'a ibadet etti. O, sadece Allah'ına çalışıyordu. Tek üzüntüsü karısıydı. Zavallı kadıncağız artık açlığının son haddine gelmişti.
Akşam olunca yine eli boş olarak eve döndü ve karısına aynı mazereti uydurdu. Böylece o geceyi de aç olarak geçirdiler. Ertesi gün, günlerden Cuma idi. Cuma günü de hafta tatili dolayısıyla bütün iş yerleri kapalıydı. Onun için herhangi bir iş bulup da çalışmaya imkan yoktu. En iyisi camiye gidip Cuma namazı kılmaktı.
Eski ateşperest, yeni mü'min de aynı şeyi yaptı. Cuma vakti gelince doğruca camiye gidip iki rekat Cuma namazını gönül huzuruyla kıldı. Ardından da ellerini göğe doğru açarak Allah'a yalvarıp yakarmaya başladı. "Ey Rabbim!.." diyordu. "İslam dinin ve bu Cuma gününü yüzü suyu hürmetine gönlümden ailemin geçim sıkıntısını at. Çünkü bir iş bulup çalışamadığım için aileme karşı mahcubum. Korkarım ki açlıkları daha fazla sürerse ağabeyimin dinine dönerler."
Adam Cuma vakti camide dua ededursun. O sırada şehrin kenarında bulunan virane evinin kapısına biri gelerek kapıyı çalar. Karısı kapıyı açtığında bakar ki karşısında yakışıklı bir genç durmaktadır. Elinde mendille örtülü bir tabak bulunan genç tabağı kadına uzatırken "Bunu alınız ve kocanıza da bunun bu Cuma Allah (c.c.) için yaptığı ameleliğin ücreti olduğunu söyleyin. Çünkü böyle bir günde azıcık çalışmanın Allah (c.c.) katında ücreti çok büyüktür" der.
Kadın hemen tabağı alıp üzerindeki mendili açınca ne görsün ki! Tabağın içinde çil çil bin tane altın. Altınlardan birini alarak hemen çarşıya çıkıp bir sarrafa götürür. Sarraf altını daha eline alır almaz şaşırıp kalır. Hele tartıya koyunca hayreti büsbütün artar. Altın bildiğimiz altınlardan değildir. Hem çok ağır basmakta, hem de üzerindeki nakışlarından başka bir dünyaya ait olduğu anlaşılmaktadır.
Hayretini yenmek için kadına altını nereden bulduğunu soran sarraf hikayeyi olduğu gibi dinleyince durumu hemen kavrar ve kadına "Ben de Müslüman olacağım. Bana İslamiyeti öğretir misiniz?" der. Ardından da müslümanlığı kabul ederek kadına bin tane dünyalık altın hediye eder.
Öbür yandan genç Cuma namazını kılmış eve dönmektedir. Yine her zamanki gibi eli boş olduğu için, bu defa mendilini kumla doldurarak yiyecek bir şeyler getiriyormuş gibi yapar içinden de "Eğer karım ne iş yaptın dese, size un getirdim, diye cevap veririm" düşüncesini geçirir. Bu düşünceler içinde boynu bükük ve mahzun mahzun kapıya gelir. Tam bu sırada içeriden etrafa yemek kokularının yayıldığını farkederek elindeki kumla dolu mendili kapının dibine bırakıp sevinçli içeri girer.
Hoş beşten sonra karısından durumu sorup öğrenir. Ardından da sevinç gözyaşları içinde yüce Allah'a şükür secdesine kapanır. Bu arada kapıya çıkan karısı kum dolu mendili görüp de eline alınca bakar ki içi unla dolup taşmaktadır. Kocasının unu neden içeri getirmediğini sorunca o da durumu öğrenerek şükür secdesine kapanır.
Yüce Allah (c.c.) cümlemizi Cuma namazının faziletinden mahrum bırakmasın, amin...

ÜÇ SUAL BİR CEVAP
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'ye felsefecilerden bir grup geldi. Suâl sormak istediklerini bildirdiler. Mevlânâ hazretleri bunları Şems-i Tebrîzî'ye havâle etti. Bunun üzerine onun yanına gittiler. Şems-i Tebrîzî hazretleri mescidde, talebelere bir kerpiçle teyemmüm nasıl yapılacağını gösteriyordu. Gelen felsefeciler üç suâl sormak istediklerini belirttiler, Şems-i Tebrîzî;
-Sorun! buyurdu.
İçlerinden birini başkan seçtiler. Hepsinin adına o soracaktı.
Sormaya başladı:
-Allah var dersiniz, ama görünmez, göster de inanalım.
Şems-i Tebrîzî hazretleri;
-Öbür sorunu da sor! buyurdu.
O;
-Şeytanın ateşten yaratıldığını söylersiniz, sonra da ateşle ona azâb edilecek dersiniz hiç ateş ateşe azâb eder mi? dedi.
Şems-i Tebrîzî;
-Peki öbürünü de sor! buyurdu.
O;
-Âhirette herkes hakkını alacak, yaptıklarının cezâsını çekecek diyorsunuz. Bırakın insanları canları ne istiyorsa yapsınlar, karışmayın! dedi.
Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî, elindeki kuru kerpici adamın başına vurdu. Soru sormaya gelen felsefeci, derhâl zamânın kâdısına gidip, dâvâcı oldu.
Ve;
-Ben, soru sordum, o başıma kerpiç vurdu. dedi.
Şems-i Tebrîzî;
-Ben de sâdece cevap verdim. buyurdu.
Kâdı bu işin açıklamasını istedi. Şems-i Tebrîzî şöyle anlattı:
- Efendim, bana Allahü teâlâyı göster de inanayım, dedi. Şimdi bu felsefeci, başının ağrısını göstersin de görelim.
O kimse şaşırarak;
- Ağrıyor ama gösteremem, dedi.
Şems-i Tebrîzî;
- İşte Allahü teâlâ da vardır, fakat görünmez. Yine bana, "şeytana ateşle nasıl azâb edileceğini" sordu. Ben buna toprakla vurdum. Toprak onun başını acıttı. Hâlbuki kendi bedeni de topraktan yaratıldı. Yine bana;"Bırakın herkesin canı ne isterse onu yapsın. Bundan dolayı bir hak olmaz." dedi. Benim canım onun başına kerpici vurmak istedi ve vurdum. Niçin hakkını arıyor? Aramasa ya! Bu dünyâda küçük bir mesele için hak aranırsa, o sonsuz olan âhiret hayâtında niçin hak aranmasın?" buyurdu.
Felsefeci, bu güzel cevaplar karşısında mahcûb olup, söz söyleyemez hâle düştü.
VAKİT GELDİ
Cüneyd-i Bağdâdî, insanlara ilim öğretmek için bir meclis kurdu. Herkes bu sohbetlere gelip istifâde etmeye başladı. Bir gün hıristiyan fakat hıristiyan olduğuna dâir görünüşte bir alâmeti bulunmayan bir genç, Cüneyd-i Bağdâdî'nin sohbet ettiği meclise gelip, Cüneyd-i Bağdâdî'ye şöyle dedi:
"Ey üstâd! Hazret-i Peygamber buyuruyor ki:
"Müminin firâsetinden korkunuz. Çünkü o, Allahü teâlânın nûru ile bakar." Bunun mânâsı nedir?"
Cüneyd-i Bağdâdî bir müddet sustu. Sonra başını kaldırıp;
"Müslüman ol. Müslüman olmak zamânın geldi." buyurdu. Meğer o genç hıristiyan imiş. Hemen zünnârını kesip orada müslüman oldu.
İmâm-ı Yâfiî buyuruyor ki: "İnsanlar, bu hâdisede, Cüneyd-i Bağdâdî'nin bir kerâmeti var zanneder. Halbuki, bu hâdisede onun iki kerâmeti vardır. Birisi, o gencin hıristiyan olduğunu bilmesi, diğeri de, gencin, müslüman olma vaktinin geldiğini bilmesidir."
VAKTİ SAATİ GELİNCE
Müslümanlardan birinin yahûdî bir ortağı vardı. Ortağını ne kadar İslâma dâvet etti ise, müslümanlığı kabûl etmedi. Hattâ bu ortağına;
"Eğer müslüman olursan, malımın üçte birini sana veririm." dedi. Yahûdî yine kabûl etmedi.
O müslüman başka bir gün;
"Eğer müslüman olursan, malımın yarısını sana veririm." demesine rağmen yine kabûl etmedi.
Müslüman tüccar bir süre sonra;
"Eğer müslüman olursan, malımın üçte ikisini sana veririm." dedi.Yahûdî yine kabûl etmedi.
Müslüman tüccar artık ortağının müslüman olmasından ümidini kesmişti. O müslüman, bir gün Ebû Saîd Mîhenî'nin dergâhının yanından geçiyordu. Yahûdî ortağı da yanında idi. Bu sırada dergâha girdi. Ebû Saîd Mîhenî bu sırada sohbet ediyordu. Yahûdî ortağı da kendi kendine;
"Ben de mescide gireyim, bir dinleyeyim, bakalım neler anlatıyor. Onun halk arasında kabûl görmesinin sebebi nedir bir göreyim? Yahûdî olduğuma dâir üzerimde her hangi bir işâret olmadığı için beni nasıl olsa tanımaz." dedi. Yahûdî, gizlenerek mescide girdi. Bir direğin arkasına oturdu. Ebû Saîd Mîhenî sohbet esnâsında bir ara yahûdînin arkasında oturduğu direğe doğru dönerek;
"Ey yahûdî! Direğin arkasında ne kadar kendini gizlemeye çalışsan da gizlenemezsin." dedi.
Yahûdî gayri ihtiyârî ayağa kalktı. Ebû Saîd Mîhenî'nin yanına vardı. Ebû Saîd hazretleri ona müslüman olmasını söyleyince, bu dâveti kabûl edip, müslüman oldu.
Ebû Saîd hazretleri ona;
"Şimdi ortağının yanına git. Sana müslümanlığı öğretsin. İşler vakti zamânı gelince olur. Ondan önce olmaz. Zamânı gelince müslüman olmak için malın üçte birine, yarısına ve üçte ikisini vermeye hâcet kalmaz." buyurdu.
VERMEYİNCE MABUT NEYLESİN MAHMUT
Sultan Mahmut han, tebdili kıyafet yaparak bir kahveye girer. Yaşlı çaycıya herkesin tıkandı baba diye hitap ettiğini görüp, bu lakabın nereden geldiğini sorar. Çaycı anlatır:
-Bir gece rüyamda çeşmemin daha iyi akması için çomak sokup açmaya çalıştım. Çomak kırıldı, suyun akması iyice azaldı, uğraşırken temelli tıkandı, su hiç akmaz oldu. Bunu komşulara anlatınca, adım tıkandı babaya çıktı.
Sultan Mahmut han, vezire,
- Bir ay, her gün bu adama bir tepsi baklava getirin. Her dilimin altına bir altın koyun, diye talimat verir.
Ertesi gün baklava gelir. Çaycı, "Baklavayı satayım da üç beş kuruş alayım, der. Bir Yahudi baklavayı rayiç fiyattan daha aşağı alır. Baklavayı yerken altınları görür. Yahudi bir şeyler anlamaya çalışır.
Ertesi günü çaycıyı görüp,
-Sana baklava getiren olursa ben yine daha yüksek fiyattan alırım, der.
Yahudi her gün fiyatı artırarak almaya devam eder. Çaycı da, iyi para kazanıyorum diyerek baklavaya hiç dokunmadan satar.
Bir ay sonra, baklava getirme işi biter. Sultan, çaycı epey zenginlemiş diye düşünür. Padişah kıyafetiyle, çaycının yanına gelir. Çaycıda bir değişiklik olmadığını anlayınca,
- Baklavaları ne yaptın? diye sorar.
O da, hiç birini yemeden sattığını söyler. Hazineden bir miktar altın vermek üzere, çaycıyı saraya davet eder. Sonra,
- Şu küreği al, altınlara daldır, kürekte ne kadar altın kalırsa hepsi senin olsun, der.
Çaycı heyecanlanır, daha çok altın almak için küreği daldırır. Aksine ters daldırdığı için küreğin üstünde bir altın kalır. Sultan:
- Demek nasibin bu kadarmış, der.
Daha başka imtihana tabi tutarlar. Hiç birinden netice alınmayınca, sultan der ki:
-Vermeyince Mabut, neylesin sultan Mahmut!
SEN YETERKİ ALLAH DE
Aşıktı delikanlı. Sevgilisinin isminden başka bir şey bilmediğinden mi, konuşmaya mecali olmadığından mı bilinmez, arkadaşı anlatıyordu onun halini:
- Gözleri günlerdir uyku görmedi efendim, diyordu, yemiyor, içmiyor, işi gücü, gecesi gündüzü havası suyu o kız oldu sanki. Ne desem kar etmiyor, son bir çare diye geldik size. Halbuki sen bir garip çobansın, o padişahın kızı, davul bile dengi dengine dedim ya, dinlemiyor efendim, ama herhalde aşkın gözü kördür diye de buna diyorlar, değil mi efendim…
İhtiyar adam bu esnada gözlerini dikmiş, iskeletinin üstüne deriden bir zırh giydirilmişcesine zayıf, çelimsiz, saçı sakalına karışmış, uzaklara dalıp dalıp giden, gözlerinde aşktan gayrısı kalmayan diğer çobanı süzüyordu. Sonra bir ah çekti, yüzünü nefes almadan konuşmasını sürdüren delikanlıya çevirip tebessüm etti.
- Kolay evlat kolay, dedi, çaresizseniz çare sizsiniz. Ve tane tane anlatmaya başladı.
İki genç çobanın, çökmek üzere olan bu dağ kulübesinde dertlerine derman aradıkları ihtiyar adam, aslında padişahın bütün dertlerini paylaştığı, her meselesini danıştığı bir bilge idi. Yıllar önce padişah kendisini tanıyıp sevdiğinde bir tek şey istemişti ondan; burada yaşamaya devam edecekti ve kimsecikler bilmeyecekti kim olduğunu. O günden beri de bu kulübede yaşıyor, gelen geçene ikram edip, gül alıp gül satıyordu. Padişahın kızının aşkıyla eriyip muma dönen genç çoban ve yanındaki kadim dostu nereden bilsindi bu garip ihtiyarın padişahın gönlüne sultan olduğunu.
Aşık genç, ihtiyar adamın anlattıklarını dinledikten sonra, her şeyin bittiği anda başlayan son ümide sımsıkı sarılanların o saf ve tertemiz teslimiyetiyle:
- Sahiden bu kadar kolay mı efendim, dedi, yani o mağarada elimde tesbih , kırk gün Allah dersem sevdiğime kavuşabilir miyim, onunla evlenebilir miyim?
- Evet , dedi bilge, kırk gün o mağarada gece gündüz Allah diyeceksin, kırk gün sonra padişahın kızı senindir.
İki dost hemen yola çıktılar, aşık çobanın yüzüne kan, dizlerine derman, yüreğine yeniden can gelmişti. Arkadaşına sarılıp, elinde tespih, gönlünde aşk, yüzünde ümit çiçeklerinden örülme bir tebessüm, mağaranın yolunu tuttu. Gelir gelmez hiç vakit kaybetmeden diz çöktü, dualar etti, gözlerini kapattı, kalbini padişahın kızına bağladı, eline tesbihini aldı ve dudakları kıpırdamaya başladı: Allah, Allah, Allah…
Günler günleri padişahın kızının hayaliyle tespih taneleri gibi kovalayadursun, mağaranın yakınındaki köyleri bir söylenti çoktan sarmıştı. Herkes birbirine karşı dağdaki mağarada gece gündüz Allah diyen gençten bahsediyordu. Cami çıkışında ihtiyarlar, çeşme başında kadınlar, tarlada işçiler, top oynarken çocuklar, herkes onu konuşuyordu:
- Şu karşı mağarada bir genç varmış, kendini Allah’a adamış, gece gündüz durmadan Allah diyormuş, Allah Allah …
Aşık dostunun ne halde olduğunu merak eden genç çoban, mağaraya geldiğinde üç hafta geride kalmıştı bile. Bizimkinin gözleri kapalıydı, dudaklarının da kıpırdamadığını görünce, uyuyakaldı herhalde diye düşündü. Tespih tanelerinin parmaklarının arasında dolaşmaya devam ettiğini görünce de, bu nasıl uyku diye sordu kendine. Bu sırada gözlerini açan genç adam , karşısında arkadaşını görünce, günlerdir yalnızlığıyla paylaştıklarını birbiri ardınca anlatmaya başladı: Kırk günün yarıdan fazlası geçmişti, o durmadan Allah diyordu, ama ne padişahın kızı vardı, ne bir haber, ne bir ümit kırıntısı… Acaba, diyecek oluyor, yutkunuyor, hayır diyor, tespihine bakıyor, bir kalp gibi atan sağ el işaret parmağını sabitlemeye çalışıyor, avuçlarını sıkıyor, gözleri doluyordu. Vedalaştılar. Ay ışığında dostunun gözlerine yayılan başkalık dikkatini çekmişti genç çobanın.
Aşık çoban yeniden eline tesbihini aldı, gözlerini kapattı, boynunu neye bağlayacağını bilemediği kalbine doğru büktü, dudakları kıpırdamıyordu artık, sustu gece, mağaranın duvarları sustu, tükendi her şey, hiç tükendi, an bitti, sadece bir söz kaldı: Allah…
Kırk günün dolmasına üç-beş gün kala, mağaradaki dervişin namı bütün ülkeyi sarmış, nihayet sarayın koridorlarında konuşulur olmu ştu. Meselenin aslını merak eden padişaha, bu insanların bir yerde sürekli kalmadıklarından, bulundukları mekana bereket getirdiklerinden, ne yapıp-edip bu dervişi ülkelerinde yaşamaya ikna etmeleri gerektiğinden uzun uzun bahsetti başveziri . Ne yapması gerektiğini artık bilen padişah, nasıl yapması gerektiğini bilemediği bütün zamanlarda yaptığı gibi, dağ kulübesinin yolunu tuttu. Hürmetle diz çöktü bilge ihtiyarın önünde. Derdini anlattı, derman diledi. Sarayının yanına bir saray yaptırmaktan, o dervişi veziri yapmaya, sancak-tuğ vermeye kadar saydığı her şey, bilgenin:
- Hünkarım , gönül erleri mala-mülke, makama-mansıba itibar etmezler, demesiyle son buldu.
Kaderdi bu, padişahlarla köleleri aynı eteğin önünde diz çöktürür, birinin derdini diğerine derman eyler, ikisini de aynı tebessümle bahtiyar ederdi. Güldü ihtiyar:
- Neden kerimenizin nikahını teklif etmiyorsunuz sultanım, dedi.
Şaşırma sırası padişaha gelmişti.
- Nasıl yani, diyebildi, bu şerefi bize lütfederler mi, kabul ederler mi?
Kırkıncı günün güneşi batmak üzereydi genç aşığın mağarasının üstünden… Padişah ve ihtiyar bilge en önde, arkalarında vezirler, onların arkasında halktan meraklı bir kalabalık ve en arkada da olup bitenlere bir mana vermeye çalışan aşık çobanın arkadaşı, mağaraya doğru yürümeye başladılar. Bu arada bizim aşık kendinden öylesine geçmiş, tespihiyle öylesine bir olmuştu ki, gelenler içeri girseler ve bir tesbihten başka bir şey bulamasalar şaşırmazlardı.
Padişah edepte kusur etmemeye çalışarak içeri girdi, ellerini birbirine bağladı, duyulması güç bir sesle;
- Efendim , dedi, sizi ziyarete geldik.
Yavaşça başını çevirdi aşık , sonra bütün vücuduyla döndü, gözlerinde en ufak bir şaşkınlık emaresi yoktu, sapsarı bir heykel gibiydi. Herkes heyecan içinde. Vezirler, halk, genç çoban, mağara, tespih, sessizlik, duvar… Hatta güneş bile batmaktan vazgeçmiş, kafasını mağaranın içine doğru uzatarak olan biteni görme telaşındaydı.
Padişah meramını anlattı, türlü tekliflerde bulundu. Ne saray, ne vezirlik, ne tuğ ne de sancak, hiç birinde gözü yoktu dervişin.
- Efendim , diyebildi en son, sessizce, benim bir kızım var efendim, zat-ı alinize layık değil belki, ama lütfeder nikahınıza alırsanız bizi bahtiyar edersiniz…
Kırk günlük çile nihayet bitmiş, olmaz denilen olmuştu. İşte aşık maşukuna kavu ş acak , murad hasıl olacaktı. Bizimkinin arkadaşı sevinçten ağlıyordu. Soru ve cevap sanki bu soru sorulsun, cevabı verilsin diye yaratılmıştı. Sessizlik ilk defa bağırmak, haykırmak istiyordu ve bütün gözler genç adamdaydı.
Usulca doğruldu oturduğu yerden, etrafını şöyle bir süzdükten sonra, gözlerini padişahın gözlerine dikti, sarhoş gibiydi. Kendinden emin bir ifadeyle:
- Hayır , dedi, kızınızı istemiyorum.
Birden ortalığı bir sessizlik kaplayıverdi. Padişah mahzundu, halk hayret içindeydi, vezirler şaşkınlıkla birbirine bakıyor, bilge tebessüm ediyordu. Aşık çobanın genç arkadaşı yaşlı gözlerini silip, birden ileri atılarak bozdu sessizliği. Dostunun yanına geldi, kulağına eğilip:
- Sen ne yapıyorsun, dedi, kırk gündür bu çileyi ne diye çektin sen, neyi reddettiğinin farkında mısın?
Güldü aşık çoban gözleriyle ihtiyar bilgeyi arayarak:
- A dostum, dedi, ben kırk gün padişahın kızı için Allah dedim, Allah padişahla vezirlerini ayağıma getirdi. Ya bir de Allah için Allah deseydim…
YEDİĞİN İÇTİĞİN HARAM OLUNCA
Bir gün Yahyâ Efendi hazretleri Sahn-ı semân Medresesine gitmek için yola çıkmıştı. Yolda atının yularını bir papaz tuttu ve;
-Ey âlim zât! Ey Yahyâ Efendi! Size bir suâlim var. Bu müşkül işi bana îzâh edin. Soracağım şeyin cevâbı acabâ dîninizde var mıdır? Her sene yeni defter tutulmayıp, gidiyor. Ölen kalan kim bilinmeden ölmüş bir gayr-i müslimden devletçe haraç isteniyor? Bu nasıl iştir. Bu şekilde hareket dîninizde var mıdır? dedi.
Yahyâ Efendi bunları duyunca;
-Hayır. Dînimizde ölmüş bir gayr-i müslim vatandaştan haraç alınmaz. Sonra çok fakir kazandığıyla güç geçinen kimseden ve çok yaşlı olanlardan da haraç alınmaz. Bunlar affolunmuşlardır. Sultânımız ona muhtaç değildir, dedi.
O zaman papaz;
-Efendi şunu iyi bil ki, bizden ölen kimsenin bile haracını isteyip, her yıl alırlar. Bunu ben size soruyorum. İslâm dîni bunun alınmasını istiyor mu? Ne olur bunu Sultan Süleymân Hana arzedin, haber verin, sorun? dedi.
Bunları işiten Yahyâ Efendi celâllendi ve din gayreti ile medreseye vardı. Ders yapma dan önce hemen kalem kâğıt istedi ve Sultan Süleymân Hana hitâben;
“Ey cihân sultanı Süleymân Han! Şimdi sana saltanat haram oldu. Zulmün ölen kişilere kadar uzandı demek. Halbuki böyle bir zulmü senin ecdâdın yapmamıştı. Bu mudur din gayreti? Bak, müminleri bir kâfir ilzâm ediyor, susturuyor, çâresiz bırakıyor.” diye yazdı.
Sonra da sevdiği birine bu mektu bu verip Sultana gönderdi. Mektup, Kânûnî’nin eline ulaştığında, Kânûnî ona nazar edip okudu. Rengi değişip, kalbini bir üzüntü kapladı. Tahtından indi ve bir adamını Yahyâ Efendiye göndererek geleceğini bildirdi. Çok geçmeden saltanat kayığına binip Yahyâ Efendinin dergâhına vardı. Hürmetle selâm verip yaklaştı ve;
- Ağabey! Bu mektup da nedir? Bunu bize siz mi gönderdiniz? Ey güzel haslet sâhibi! Nedir suçumuz? Bize bunu beyân edip açıklayınız? Biz de işin hakîkatını bilelim. Saltanat bana neden haram oldu? Kime zulmeyledim? diye sordu.
O zaman Yahyâ Efendi hazretleri ona;
-Pâdişâhım! Bu ne iştir. Defterleri her sene niçin yenilemezsiniz? Ölmüş olan gayr-i müslimlerden memurlarınız haraç toplarlar. Böyle ele geçen mal sana hiç helal olur mu? Bu senden beklenmez. Yediğin, giydiğin haram olunca, elbetteki saltanat da sana haram olmuş demektir, dedi.
Hayretler içinde kalan Kânûnî;
-Hâlimi Allahü teâlâ biliyor ki, bu söyledikleriniz den zerrece haberim yoktur, dedi.
Yahyâ Efendi de;
-O halde bu gaflet nedir? Yarın Allahü teâlânın huzûrunda buna vereceğin cevap ne olur. Memurların gayr-i müslim malı alırlar. Bu kâfir hakkı, kul hakkı olur. Ergeç Allahü teâlânın huzûruna çıkacaksın. Yakanı kâfirin eline vereceksin. Netîcede korkarım Cehennem ateşine atılırsın. Cihân pâdişâhının kâfirle birlikte gelmesi lâyık mıdır? Bu mudur din gayreti, bu mudur îmân gayreti? Kullara zarar verene, inletip ağlatana Allahü teâlânın rızâsı yoktur. Sana yolların en hayırlısı gösterilmişken, buna Resûlullah efendimiz hiç rızâ gösterir mi? Yaptığın işler yanlıştır. Niçin adâletle işlerini görmezsin? Dîninin bildirdiği yola gitmezsin? Şunu iyi bil ki, ey cihân pâdişâhı! Şöhret zînetinin hepsi burada bu dünyâda kalır. Bu apaçık bir iştir. Eğer adâletle bir iş yaptıysan, sana kalacak odur, buyurdu.
Kânûnî Sultan Süleymân Han bu sözleri işitince ağladı ve vezîrine emredip;
-Her sene evleri teker teker sayın. Gayr-i müslimlerden ölen kalanları yazın. Haraç hesâbını iyi tutun. Hazîneye haram para getirmeyin. Şunu iyi bilin ki, buna kesinlikle rızâm yoktur, diye ferman etti.
Sonra da Yahyâ Efendi hazretlerine dönüp;
-Sen bizim doğru yolu gösteren rehberimizsin. Gaflet uykusundan bizi uyandırdın. Bu sebeple Allahü teâlâ senden râzı olsun. Suç bizdeymiş, dedi.
Yahyâ Efendi de ona;
-Ey cihân pâdişâhı! Tövbe edin ki, Allahü teâlâ affetsin. Bir daha gaflette kalıp zulüm etmeyiniz. Doğru yolu bırakıp eğri yola gitmeyiniz, buyurdu.
Kânûnî ona;
-Ağabey! Şimdi artık bizim tahta geçmemize izin var mıdır? diye sordu.
O zaman Yahyâ Efendi, Kânûnî’nin elinden tutup;
- Evet şimdi çıkabilirsin, buyurdu.
Z HARFİYLE BAŞLAYAN HİKAYELER
ZAHMET BUYURDUNUZ TA RESULALLAH
Bir Türk subayı şiddetli bir çarpışma esnasında vurulmuş, ağır yaralanmış, kanlar içinde yere serilmiştir. Yanında birkaç askeri vardır, yaralarından kanlar fışkırmakta, son anlarını yaşamaktadır.
Birden:
-Beni ayağa kaldırınız, der.
Askerler şehidlikle şereflenmiş sevgili kumandanlarının bu son arzusunu yerine getirirler, mecalsiz vücudunun kollarına girerler ve ayağa kaldırırlar.
Mübarek şehid, kısık bir sesle Kelime-i Şehadet getirir ve sonra:
- Zahmet buyurdunuz Ya Resulullah! diyerek son nefesini verir.
ZAYIFLAMA İLACI
İmam Şafiî Muhammed b. İdris Hazretleri anlatıyor:
Eski zamanda pek şişman bir kral varmış. Şişko kral zeki hekimlerden birinden kendisini zayıflatacak ilaçlar talep etmiş. Doktor onu görünce şöyle demiş:
- Allah seni ıslah etsin! Ben ilerisini gören bir doktorum. Sana bakınca anladım ki, senin ancak bir aylık ömrün kalmış! İlacın sana bir faydası olmaz ki!
Bunun üzerine kral, söylediklerinin doğru olup olmadığını anlamak için hekimi hapsettirir. Kral da bu süre içinde halktan gizlenir. Fakat içini öyle bir üzüntü sarar ki, bir ay içinde iyiden iyiye zayıflar.
Bir aylık zaman geçince kral sağ salim ortaya çıkar ve hapisteki hekimi de yanına çağırır. Der ki:
- Yalanın ortaya çıktı. İşte ben ölmedim. Bu yalanın sebebiyle seni fena halde cezalandıracağım. Hekim ise telaşlanmadan cevap verir:
- Allah kralı ıslah etsin! Ben geleceği bilmede Allah'ın en düşük kuluyum. Fakat ben anladım ki, senin şişmanlığını gidermenin tek ilacı, ancak keder ve üzüntüdür. İşte bu sebepten dolayı, sana söylediğimi söyledim!
Bunun üzerine kral onu serbest bırakır ve kendisine iyiliklerde bulunur.
İmam Şafiî bu hikayeyi şu maksatla anlatmış: 'Fazla dert ve tasa, bedeni zayıflatan ve solduran şeylerdendir.' (Tabii ki sıkıntıdan fazla yeme durumu hariç)
Yine o şöyle derdi:
'Sana dininden bilgi verecek bir alimin ve beden durumundan bilgi verecek bir doktorun bulunmadığı bir memlekette oturma
ZÜLKARNEYN VE HÜKÜMDAR
Zülkarneyn (a.s), ölüm endişesi ve nefs engelini aşmaya çalışan bir kavme uğradı. Oradaki insanların elinde dünya serveti namına bir şey yoktu. Rızıklarını sebzeden temin ederlerdi. Sebzelerini korumakta çok ihtimam gösterirlerdi. Ayrıca bu kavimde herkes kendi mezarını kazar, hergün mezarını temizler ve ibadetlerini burada yapardı. Zülkarneyn (a.s.), bunların hükümdarlarını çağırttı.
Hükümdar:
"Ben kimseyi istemiyorum. Beni isteyen de yanıma gelir." dedi.
Zülkarneyn (a.s.), bu söz üzerine hükümdarın yanına giderek:
"Ben seni davet ettim, niye gelmedin?" dedi.
Hükümdar:
"Sana bir ihtiyacım yok, olsa gelirdim." cevabını verdi.
Bunun üzerine Zülkarneyn (a.s):
"Bu haliniz nedir? Sizdeki bu hali kimsede görmedim." deyince hükümdar:
"Evet biz altın ve gümüşe kıymet vermiyoruz. Çünkü baktık ki, bunlardan bir miktar, bir kimsenin eline geçerse, bu sefer daha fazlasını isteyecek ve huzuru bozulacak. Onun için dünyalık peşinde değiliz." dedi.
Zülkarneyn (a.s):
"Bu mezar nedir? Neden bunları kazıyor ve ibadetlerinizi burada yapıyorsunuz?" diye sordu.
Hükümdar:
"Dünyalık peşinde koşmamak için bunu böyle yaptık. Mezarları görüp de oraya gireceğimizi hatırlayınca, her şeyden vazgeçeriz." dedi.
Zülkarneyn (a.s.):
"Niçin sebzeden başka yiyeceğiniz yoktur? Hayvan yetiştirseniz, sütünden, etinden istifade etseniz olmaz mı?" dedi.
Hükümdar:
"Midelerimizin canlı hayvanlara mezar olmasını istemedik. Bitkilerle geçimimizi sağlıyoruz. Zaten boğazdan aşağı geçtikten sonra hiç birinin tadını alamayız." diye cevap verdi.
Osman Nuri, Mesnevi Bahçesinden Bir Testi Su