pub-6450042492155979 İRFAN AKDOĞANIN TÜM SİTELERİ: HARAMDIR

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

HARAMDIR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HARAMDIR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Haziran 2026 Perşembe

İSLAMDA FAL HARAMDIR

 https://www.youtube.com/watch?v=T2DUOnjf8XU

KEHANET VE FALCILIK

وَعِندَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لاَ يَعْلَمُهَا إِلاَّ هُوَ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَا تَسْقُطُ مِن وَرَقَةٍ إِلاَّ يَعْلَمُهَا وَلاَ حَبَّةٍفِي ظُلُمَاتِ الأَرْضِ وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ:
AYET: “Gaybın anahtarları O’nun katındadır, onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı bilir. Düşen yaprağı, yerin karanlıklarında olan taneyi, yaşı kuruyu ki apaçık Kitap’tadır ancak O bilir.” (EN’AM SURESİ – 59. AYET)
Bugünkü konuşmamızda kehanet ve falcılıktan söz etmek istiyorum. Kitap ve Sünnet’te yeri olmayan ve akıl ile ilim ile de açıklanamayan şeylere “HURAFE” diyoruz.
İslâmiyet geldiği günden itibaren hurafelerle mücadele etmiştir. Kehanet ve falcılık da, İslâmiyet’in mücadele ettiği hurafelerdendir. KEHANET: “Gaybden haber verme işidir.” Bu işi yapana yani gaybden haber verene de “KÂHİN” denir.
Meşhur bilginlerden İbnü’I-Esîr:“Kâhin, gelecekte kâinatta meydana gelecek olaylardan haber veren ve gizli olan şeyleri bildiğini iddia eden kimsedir.” demiştir. Falcılık da kehanet gibi gelecekten haber verme yöntemlerinden birisidir. Falcı bu yöntemi kullanarak gelecekten bilgi verdiğini iddia eden kimsedir.
İnsan, tarihin her devrinde ve her toplumda geleceğe ait olayları önceden öğrenmek istemiştir. Kehanet ve falcılık insanın bu arzusuna bir cevap olarak ortaya çıkmıştır. Arapların Ezlâm (fal okları) Fars ve Rum’un tavla ve satranç oyunları, remilleri (nokta ve çizgileri) ve tencimleri (yıldızlardan bilgi alma) gibi şeyler, hep birer kehanet araçlarıdır. Geleceğin karanlıkları içinde saklanan mukadderatı görmeye insan zekâsının yetmediği zamanlarda, kişiler ve toplumlar için takdir edilmiş olan olayları öğrenmek maksadıyla böyle aslı olmayan vasıtalara başvurulmuştur. Bugün bile ilim ve teknolojinin ileri bir seviyede bulunduğu toplumlarda kehanete inananlar ve bunu sanat haline getirenler bulunmaktadır. Nitekim çeşitli toplumlarda her yılbaşında yeni yılın neler getireceği konusunda türlü türlü efsanelerin yayınlandığı görülmektedir.
Bu konuda bir başka isim de “ARRAF”’tır. Arraf, çalınmış olan eşyayı veya yitiğin yerini bildiğini iddia eden kimsedir. Bunlar, bu yolla çıkar sağlamakta, halk da bunlardan yitik ve çalıntı malları hakkında medet ummaktadır.
Araplar arasında fal okları (EZLAM) ile yapılan falcılık çok yaygın idi. Bu oklar üç parçadan ibaretti. Bunlardan birinde “YAP”, öbüründe “YAPMA” yazılı idi. Üçüncü ok da boştu. Bir iş yapmak isteyen veya yola çıkmayı düşünen kimse, bu işin ve bu yolculuğun kendisine yarar sağlayıp sağlayamayacağını bu oklarla anlamak isterdi. “Yap” yazılı ok çıkarsa, yapmak istediği işi yapar veya yola çıkardı. “Yapma” yazılı ok çıktığında, o işi yapmaz veya yola çıkmazdı. Boş olan okun çıkması halinde ise, yazılı ok çıkıncaya kadar fala devam edilirdi. İşte cehalet devri insanının anlayışı.
Şimdi önce bunlarla ilgili dinimizin görüşünü ortaya koyalım. Sonra da bunları yapmanın, yaptırmanın ve bunlara inanmanın ne olduğunu açıklayalım. Bütün bunlarda, insana gizli olan hususları bilme ve öğrenme çabası yatmaktadır. O halde insan gaybı yani kendisine gizli olan şeyleri bu ve benzeri vasıtalarla bilebilir mi? Önce bunun bilinmesi lâzımdır.
Gaybı yalnız Allah bilir, insanlar gaybı bilemezler. Bu husus hem Kur’an-ı Kerim’de ve hem de Peygamberimiz (SAV)’in sünnetinde ifade buyrulmuştur.
GELECEĞİ (GAYB)ANCAK ALLAH BİLİR AYETLERİ
Bu konudaki ayet-i kerimelerden bazıları şunlardır:
وَعِندَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لاَ يَعْلَمُهَا إِلاَّ هُوَ:
AYET: “Gaybın anahtarları O’nun katındadır. Onları, O’ndan başkası bilmez.” (EN’AM SURESİ – 59. AYET)
قُل لَّا يَعْلَمُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ الْغَيْبَ إِلَّا اللَّهُ وَمَا يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ:
AYET: “De ki, Göklerde ve yerde Allah’tan başka gaybı kimse bilmez.” (NEML SURESİ – 65. AYET)
AYET: “Gaybın anahtarları Allah’ın katındadır.” demek, izli olan ve duyu organları ile algılanmayan şeyleri yalnız Allah bilir demektir. Ay ve güneşin doğuş ve batış zamanları ile bunların tutulmalarını önceden bilip haber vermek gaybı bilmek değil midir? Gibi bir soru akla gelebilir.
Evet, ay ve güneşle ilgili bu bilgiler gayb bilgileri değildir. Çünkü Kur’an-ı Kerim şöyle buyurur:
الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ:
AYET: “Güneş ve ay bir hesaba göre hareket etmektedir.” (RAHMAN SURESİ - 5. AYET)
İnsanlar güneş ve ayın hareketleri ile ilgili hesabı iyi yaparlarsa, daha doğrusu yapabiliyorlarsa onları izleyebilirler. Bugün ise bu yapılmaktadır. Ancak tarihte bunun yapılamadığı devirler olmuştur. Nitekim Peygamberimiz (SAV)’in Ramazan Hilâli ile ilgili şu açıklamaları bunu ifade etmektedir. Şöyle buyuruyor:
HADİS: “Biz ümmî bir topluluğuz, ne yazı yazmasını bilir ne de (yıldızların seyrini) hesabını anlarız. (Bize lâzım olan ) bir ay, kâh şöyledir, kâh böyledir.” Hadisi rivayet eden İbni Ömer (RA): “Peygamberimiz (SAV), bu ifade ile bazen ay yirmi dokuz, bazen da otuz gündür demek ister gibi mübarek parmakları ile işaret buyurmuştur.”
Peygamberimiz(SAV), ayın hesap ile belirlenemeyeceğini söylemiyor. Ancak biz şu anda böyle sağlıklı bir hesap yapamayız buyuruyor.
Hava değişimleri ile ilgili bugün yapılmakta olan tahminlerin de gayb ile bir ilgisi yoktur. İnsan bilgisinin ulaşma imkânı bulunan çeşitli metot ve aletlerle öğrenilebilecek şeyler gayb değildir. Hava tahmin raporları da böyledir. Önceden böyle bir tahmin yapan kimse gaybı biliyor denemez. Ama bunun dışında, kişinin ne zaman öleceği, gelecekte başından neler geçeceği ve ne gibi olaylarla karşılaşacağı hususları gayb ile ilgilidir ve bunları yalnız Allah bilir. Bunu peygamberler de melekler de bilemezler. Ancak peygamberler ve melekler Allah’ın kendilerine bildirdiği kadarını bilir, bildirmediğini bilemezler. Çünkü Allah Teâlâ bu bilgiye kimseyi ortak etmemiştir.
Mekke müşrikleri zaman zaman Peygamberimiz (SAV)’den gayb ile ilgili hususlarda bilgi istiyorlardı. Allah Teâlâ onları bu konuda uyarmasını Peygamberi (SAV)’e emretmiştir

قُل لاَّ أَقُولُ لَكُمْ عِندِي خَزَآئِنُ اللّهِ وَلا أَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلا أَقُولُ لَكُمْ إِنِّي مَلَكٌ

إِنْ أَتَّبِعُ إِلاَّ مَا يُوحَى إِلَيَّ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الأَعْمَى وَالْبَصِيرُأَفَلاَ تَتَفَكَّرُونَ:
AYET: “(Ey Muhammed) De ki: Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size ben bir meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyarım.” (EN’AM SURESİ - 50. AYET)
Görülüyor ki, Allah Teâlâ Peygamberi (SAV)’e üç şeyin kendisinde bulunmadığını söylemesini istiyor. Bunlar da, Allah’ın hazinelerinin yanında olmadığı, gaybı bilmediği ve melek olmadığı hususlarıdır. Peygamber olması, gaybı bilmesini gerektirmez. Başka bir ifade ile gaybı bilmemesi, peygamber olmasına zarar vermez. Ancak Allah tarafından kendisine bildirilmiş olanları bilebilir. Bir başka ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur:
قُل لاَّ أَمْلِكُ لِنَفْسِي نَفْعاً وَلاَ ضَرّاً إِلاَّ مَا شَاء اللّهُ وَلَوْ كُنتُ أَعْلَمُ الْغَيْبَ لاَسْتَكْثَرْتُ مِنَ الْخَيْرِ وَمَا مَسَّنِيَ السُّوءُ إِنْ أَنَاْ إِلاَّ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ:
AYET: “(Ey Muhammed) De ki: Ben kendi kendime Allah’ın dilediğinden başka ne bir menfaat elde etmeye ne de bir zararı önlemeye malik değilim. Ben eğer gaybı bilseydim daha çok hayır yapardım ve kötülük denilen şey yanıma uğramazdı. Ben inanacak bir kavme müjde veren ve onları uyaran bir peygamberden başka biri değilim.” (A’RAF SURESİ - 188. AYET)
Peygamberimiz (SAV),kendisinin gaybı bildiğini söyleyenleri, daha doğrusu bilmesi gerektiğine inananları daima uyarmış ve gaybı bilmediğini söylemiştir. Muavviz kızı Rübeyyi (RA) şöyle diyor: “Ben gelin olduğum günün kuşluk vaktinde Peygamberimiz (SAV), düğünüme gelmişti. O sırada bazı kızlar def çalarak, babalarımızdan Bedir Savaşı’nda şehit olanların hatıralarını anıyorlardı. Kızlardan birisi: “İçimizde bir Peygamber (SAV) vardır ki, 0, yarın ne olacağını bilir.” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz (SAV): “Kızım öyle söyleme. Bundan önce söylediğin gibi söyle.” buyurdu ve bunun yanlış olduğunu bildirdi.”
Kıyametin ne zaman kopacağı gayb ile ilgili bilgilerdendir. Nitekim Kur’an-ı Kerim şöyle buyurur
يَسْأَلُكَ النَّاسُ عَنِ السَّاعَةِ قُلْ إِنَّمَا عِلْمُهَا عِندَ اللَّهِ وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ تَكُونُ قَرِيباً:
AYET: “Sana, ne zaman kopacak diye kıyamet vaktini soruyorlar. De ki: Onun bilgisi yalnızca Rabbimin katındadır.” (AHZAB SURESİ – 63. AYET)
GAYBI ALLAH BİLİR HAKKINDAKİ HADİSLER
Zaman zaman bazı kimseler insanların bilgisizliğinden yararlanarak çıkar sağlamak için kıyametin kopacağı zamanı bildiklerini iddia ederler. Hâlbuki Peygamberimiz (SAV), bu konu ile ilgili kendisine sorulan soruları, ya cevapsız bırakmış, ya da soruyu sorana daha çok ilgilenmesi gereken noktaya dikkatini çekmiştir. Bu konuda hadis kitaplarında mevcut hadis-i şeriflerden üç tanesini nakletmek yararlı olacaktır.
HADİS: Birinci hadis-i şerif: Ebû Hureyre (RA) anlatıyor: “Peygamberimiz (SAV)’e bir adam gelerek: “Ey Allah’ın Resulü, kıyamet ne zaman kopacak?” diye sordu. Peygamberimiz (SAV): “Emanet zayi olduğu zaman kıyameti bekle.” buyurdu. Adam tekrar sordu: “Emanetin zayi olması nasıl olur?” dedi. Peygamberimiz (SAV):
HADİS:  “İşler ehil olmayan kimselere verildiği zaman, kıyameti bekle.” buyurdu.”
İkinci hadis-i şerif: Enes bin Mâlik (RA) anlatıyor: “Bir adam peygamberimize gelerek: “Ey Allah’ın peygamberi, kıyamet ne zaman kopacak?” diye sordu. Peygamberimiz (SAV): “Sen kıyamet için ne hazırladın?” buyurdu. Adam:“Ey Allah’ın Resulü, ben kıyamet için çok namaz, oruç ve sadaka hazırlamadım. Ancak ben, Allah’ı ve Peygamberini severim.” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz (SAV): “O halde sen, sevdiklerinle beraber olacaksın.” buyurdu.”
Üçüncü hadis-i şerif: Ebû Hüreyre (RA) anlatıyor: 
HADİS: “Bir gün Peygamberimiz (SAV) açıkta oturuyordu. Yanına birisi gelerek: “İman nedir?” diye sordu. Peygamberimiz (SAV): “İman, Allah’a, meleklerine, Allah’a kavuşmaya, peygamberlerine ve öldükten sonra dirilmeye inanmandır.” buyurdu. Adam: “İslâm nedir?” dedi. Peygamberimiz (SAV): “Allah’a ibadet edip O’na hiçbir şeyi ortak koşmaman, namazı kılman, farz olan zekâtı vermen ve Ramazan ayı orucunu tutmandır.” buyurdu. Adam: “İhsan nedir?” diye sordu. Peygamberimiz (SAV): HADİS:“İhsan, Allah’a sanki O’nu görüyormuş gibi ibadet etmendir. Sen Allah’ı görmüyorsan O seni görüyor.” buyurdu. Adam: “Kıyamet ne zaman?” dedi. Peygamberimiz (SAV): “Bu konuda sorulan, sorandan daha bilgili değildir.” buyurdu.”
Görülüyor ki, ilk iki hadis-i şerifte Peygamberimiz (SAV), kendisine kıyametin zamanı ile ilgili sorulan soruya cevap vermemiş, asıl ilgi gösterilmesi gereken noktaya dikkat çekmekle yetinmiştir. Üçüncü hadis-i şerifte ise bu konuda kesin bir bilgiye sahip olmadığını ifade etmiştir.
İşte ayet-i kerime ve hadis-i şerifler gaybı, kıyametin ne zaman kopacağını, gelecekte insanın ne gibi olaylarla karşılayacağını Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceğini ifade etmektedir. Kehanet ve falcılık bir nevi gaybden ve gelecekten haber vermektir ki, bu ayet-i kerime ve hadis-i şeriflere göre mümkün değildir. Böyle olunca bunu sanat haline getiren kimseler, yani kâhinler ve falcılar, insanları aldatmakta ve bu yolla çıkar sağlamaktadırlar.
Bu konuya diğer konulardan farklı olarak ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerde fazla yer verilmesinin iki sebebi vardır. Birincisi, İslâmiyet’ten önce cehalet devrinde halk gelecekten bilgi almak için gaybden haber verdiğini iddia eden kâhinlere başvuruyor, yapmak istedikleri her hangi bir iş veya yolculuk için falcılara gidiyor, fal baktırıyorlardı.
Muâviye İbnü'I-Hakem es-Sülemî (RA) diyor ki: “Ben Peygamberimiz (SAV)’e: “Ey Allah'ın Resulü, bir takım şeyleri biz cahiliyet devrinde yapıyorduk, kâhinlere gidiyorduk.” dedim. Peygamberimiz (SAV): “Artık kâhinlere gitmeyin.” buyurdu. Ben: “Teşe’ümde bulunuyorduk. (Yani şom tutuyorduk)” dedim. Peygamberimiz (SAV):
“Bu sizden birinizin içine uğursuzluk olarak sinen bir şeydir. Sakın size mani olmasın, sizi işinizden geri bırakmasın.” buyurdu.

Cahiliye devrinin batıl inançlarından bazıları da şunlardır:
CAHİLİYYE DEVRİ BATIL İNANÇLARI
1- TIYERE: Bir yolcunun sefere çıktığı sırada önünden bir kuşun uçması uğursuzluk sayılırdı ve böyle bir durumla karşılaşan yolcu yolculuğundan vazgeçerdi.
2- HAME: Hâme, baykuştur. Bu kuşun bir evin üzerine konup da ötmesinin uğursuzluk getireceğine inanılırdı. Bugün bile cahil halk arasında böyle bir endişe vardır.
3- SAFER: Kameri aylardan Safer ayının uğursuz bir ay olduğu, bütün uğursuz işlerin bu ayda meydana geldiği düşüncesidir. Hâlbuki Safer ayının diğer aylardan hiçbir farkı yoktur. Diğer aylar zamanın bir dilimi olduğu gibi Safer ayı da zamanın bir dilimidir. Bu batıl akide de cahil halk arasında yaşamakta ve Safer ayında nikâhı yapmanın uğursuzluk getireceğine inanılmaktadır. Bu batıl inancı yıkmak için İslâm âlimleri mücadele etmişler. Hatta pek çok âlim özellikle bu ayda nikâh kıymışlardır.
4- GUL: Cahiliye Araplarının inancına göre Gûl, tenha ve ıssız çöllerde insana değişik suretlerde görünerek yolunu şaşırtır, sonunda onu helâk eder. Peygamberimiz (SAV) bunların aslı olmadığını, cehalet devri Araplarının batıl inançları arasında yer aldığını bildirmiş ve bunlara itibar edilmemesini öğütlemiştir.
Kehanet ve falcılık cehalet devri anlayışı olduğu gibi bazı tabiat olaylarından manalar çıkarmak da aynı şekilde cahiliye anlayışıdır ve gerçekle bir ilgisi yoktur. O cehalet devrinde ay ve güneş tutulmasının yeryüzünde önemli bir kişinin öleceğine veya öldüğüne, ya da büyük bir zarar olacağına inanılırdı. Peygamberimiz (SAV)’in oğlu Hz. İbrahim, vefat ettiği zaman tesadüfen güneş tutulmuştu. Halk, cehalet devrinden kalma bir anlayışla güneşin tutulmasını, oğlu Hz. İbrahim’in ölümüne bağlamışlardı. Peygamberimiz (SAV), bu yanlış akideyi ortadan kaldırmak için: “Güneş ve ay Allah’ın ayetlerinden iki ayettir. Bunlar hiçbir kimsenin ne ölümünden ne de yaşamasından dolayı tutulmazlar.” buyurdu.
Evet, kehanet ve falcılık konusuna ayet ve hadislerde fazlası ile yer verilmesinin iki sebebi olduğunu, bunlardan birincisinin halkın cahillik devrinden kalma bu konuda bir alışkanlıkları bulunduğunu ve bununla ilgili bazı rivayetleri nakletmiş bulunuyoruz. İkinci sebep ise; o devrin insanı peygamber denilince ondan bu çeşit şeyleri bekliyordu. Bazen ondan, gaybden haber vermesini bazen da sihir ve kehanet yolu ile tabiatı etkisi altına almasını arzu ediyorlardı. Onların bu arzu ve istekleri ile ilgili olarak İsrâ suresinde şöyle Allah, buyurur:
وَقَالُواْ لَن نُّؤْمِنَ لَكَ حَتَّى تَفْجُرَ لَنَا مِنَ الأَرْضِ يَنبُوعاً:أَوْ تَكُونَ لَكَ جَنَّةٌ مِّن نَّخِيلٍ وَعِنَبٍ فَتُفَجِّرَ الأَنْهَارَ خِلالَهَا تَفْجِيراً:أَوْ تُسْقِطَ السَّمَاء كَمَازَعَمْتَ عَلَيْنَا كِسَفاً أَوْ تَأْتِيَ بِاللّهِ وَالْمَلآئِكَةِ قَبِيلاً:أَوْ يَكُونَ لَكَ بَيْتٌ مِّن زُخْرُفٍ أَوْ تَرْقَى فِي السَّمَاء وَلَن نُّؤْمِنَ لِرُقِيِّكَ حَتَّى تُنَزِّلَ عَلَيْنَا كِتَاباً نَّقْرَؤُهُ قُلْ سُبْحَانَ رَبِّي هَلْكُنتُ إَلاَّ بَشَراً رَّسُولاً:
AYET: “Sen dediler, bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Veya senin bir hurma bahçen ve üzüm bağın olmalı; öyle ki, içlerinden gürül gürül ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi üzerimize gökten parçalar yağdırmalısın veya Allah’ı ve melekleri gözümüzün önüne getirmelisin. Yahut ta altından bir evin olmalı, ya da göğe çıkmalısın. Bize, okuyacağımız bir kitap indirmedikçe göğe çıktığına da inanmayacağız. De ki: Rabbimi tenzih ederim, ben sadece beşer olan bir peygamberim. (Bu istediklerinize benim değil, ancak Allah’ın gücü yeter.)”
(İSRA SURESİ – 90.91.92.93. AYETLER)
Evet, Kur’an-ı Kerim: “Gaybı yalnız Allah bilir.” diyor. Peygamberimiz (SAV) de gaybı bilmediğini ifade ediyor. Şimdi bu durumda bir kimse gelecekten haber almak ve ilerde karşılaşacağı olayları öğrenmek için kâhine, falcıya ve arrafa giderse durumu ne olur? Hz Peygamber (SAV) şöyle buyuruyor: “Kim kâhine veya arrafa (yitiğin veya çalınan malın yerini haber verdiğine inanılan kimseye) gider ve onun söylediğine inanırsa, o kimse, Muhammed (SAV)’e indirileni inkâr etmiş olur.”
Bir başka hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:
HADİS. “Kuş uçuran ve kendisi için kuş uçurulan, fala bakan veya baktıran, sihir yapan veya yaptıran bizden değildir. Kim bir falcıya gider de söylediğine inanırsa o kimse Muhammed (SAV)’e indirileni inkâr etmiş olur.”
Böyle gaybden haber veren kimselere gidip de onlara fal baktıran, yitik veya çalıntı malının yerini veya hırsızı haber vermesini isteyen kimse, onların haber verdiklerine inanacak olursa yaptığı ibadetin de sevabına eremez. Nitekim Peygamberimiz (SAV), şöyle buyurmuştur: “Her kim arrafa (çalınan bir şeyin veya yitiğin yerini haber veren kimseye) gider, ondan bir şey sorar da onun verdiği haberi doğrularsa, o kimsenin kırk gün namazı kabul olmaz. (Yani bu süre içinde kıldığı namazın sevabına eremez.)”
Peygamberimiz (SAV), inanan insanın böyle kâhin ve falcılara gitmesini hoş görmüyor. Çünkü kâhin veya falcı ilerde bu kimsenin başına gelecek kötü olaylardan söz ederse -ki bunu bilmesi mümkün değildir- ve fal baktıran da buna inanırsa morali bozulur, huzuru kaçar ve rahatsız olur. Böyle falına baktırıp ilerde kötü olaylarla karşılaşacağı kendisine söylenilen kimselerden pek çoğu bunalıma girmiştir.
Diğer taraftan, çalınan eşyanın ve yitik malın yerini haber verdiği iddia edilen arraf, kendisine başvurandan aldığı bilgiler doğrultusunda hırsız ile ilgili vereceği haber, bazı günahsız insanların suçlanmasına ve kötü zanda bulunulmasına sebep olacaktır. Hiçbir belge ve sağlıklı bilgi yokken bazı insanların suçlanması ve onlar hakkında kötü zanda bulunulması günahtır, vebaldir. Bu günah ve vebale arrafa veya falcıya giden de ortaktır. Bundan sakınılması lâzımdır.
Dinimiz insanlığı falcılık gibi kötü bir alışkanlıktan kurtarmak için istihareyi tavsiye etmiştir. İstihare, Allah Teâlâ’dan iyi, yararlı ve hayrın kolaylaştırılmasını dilemektir ki, insan girişeceği bir işin sonucu hakkında tereddüt ettiği sırada: “Allah’ım, şu giriştiğim işi yapmak veya yapmamaktan hangisi hakkımda yararlı ve hayırlı ise onu bana kolaylaştır.” demektir. İstihare, ibadet ve sevap işlemek gibi iyi olan işlerde yapılır, haram ve günah olan işlerde yapılmaz.
Cabir bin Abdullah (RA) anlatıyor:
SİZDEN BİRİNİZ BİR İŞE KARAR VERECEĞİ ZAAN İSTİHARE ETSİN
HADİS:  “Peygamberimiz (SAV), Kur'an’dan bir sure öğretir gibi, işlerimizin hepsinde bize istihare duasını öğretir, şöyle buyururdu: “Sizden biriniz (haram ve günah olmayan ) bir iş yapmaya karar verdiğinde (nafile olarak) iki rekât namaz kılsın. Sonra da şöyle dua etsin: “Allah'ım, sen bildiğin için, senden, hakkımda hayırlısını bildirmeni, kudretinle bana güç vermeni ve hayrın açıklanmasını senin büyük fazl-u kereminden isterim. Çünkü senin her şeye kudretin yeter, benim ise yetmez. Sen, her şeyi bilirsin, hâlbuki ben bilmem. Sen bütün gizli şeyleri en iyi bilensin. Allah’ım, Sen bilirsin, eğer (yapmayı düşündüğüm) bu iş benim dinim, yaşayışım işimin sonucu, dünyam ve âhiretim için hayırlı ise bunu bana takdir eyle, onu bana kolaylaştır ve bu işi bana mübarek eyle. Eğer bu iş benim dinim, yaşayışım işimin sonucu, dünyam ve âhiretim için kötü ise, zararlı ise bunu benden uzaklaştır, beni de ondan uzaklaştır. Hayır nerde ise onu bana takdir et ve onunla beni hoşnut eyle.”
Ne güzel bir tavsiye. Hiç kimseye başvurmadan yaratan Allah’a sığınıyor, O’ndan yardım istiyorsunuz. Yapmak istediğiniz işin hakkınızda hayırlı mı değil mi bunu kestiremediğiniz için, her şeyi en iyi bilen ve her şeye gücü yeten yaratandan gönlünüzün bu konuda rahatlamasını istiyorsunuz. Bundan daha doğal ne olabilir?
Böyle zamanlarda biz insanlar için istihare ruhumuzu kuvvetlendirir, gücümüzü artırır. Kararsızlık içerisinde bocalayan ve ne yapacağını kestiremeyen bir kimsenin, Allah’ın huzurunda el bağlayıp iki rekât nafile namaz kıldıktan sonra Cenâb-ı Hak’tan kendisini hayra ve mutluluğa sevk etmesini dilemekle hiç şüphesiz gönlünde bir hafiflik hisseder. Hayrın kendisine yöneleceğine inandığından, istihare ettiği iş hakkında kendisi için hayırlı tarafın tecelli edeceğine de emin olur. Böyle içtenlikle yapılan duanın kabul olduğunun en açık şahidi, istihare eden kimsenin istihare ettiği iş hakkında gönlünde bir genişlik duymasıdır. İstihare eden kimsenin gönlünde böyle bir genişlik olmazsa istiharesini yediye kadar tekrar etmesi de Enes bin Malik (RA)’tan rivayet edilmiştir. Peygamberimiz (SAV), Enes bin Malik’e:
HADİS:  “Ey Enes, bir işe teşebbüs etmek istediğinde o iş hakkında yedi defa istihare eyle. Sonra gönlüne o işle ilgili doğan şeye bak. Çünkü hayır, gönlüne doğan şeydedir.” buyurmuştur.
Sonucu hayır olduğu bilinen şeylerde istihare yapılmaz. Meselâ ilim öğrenmek ve bilinen bir sanatı benimsemek için istihare etmeye lüzum yoktur. Çünkü Kur’an-ı Kerim, kendisine ilim verilen kimseye çok hayır verilmiş olduğunu bildirmektedir.
Sanat da insanın geçimini sağlamak ve insanlara hizmet etmek için öğrenilir. Bunda da hayır vardır.
Konumuzu özetleyecek olursak şunu söyleyebiliriz: Dinimiz cahiliyet hurafeleri ile mücadele ettiği gibi falcılık ve kehanetle de mücadele etmiştir. Çünkü bunlar da hurafedir, bunların dinde yeri yoktur.İSLAMDA FAL HARAMDIR
İSLAMDA FAL BAKMAK VE BAKTIRMAK HARAMDIR
FAL: Gelecekten haber vermek, kişilik okuma sanatı demektir. Gelecekten haber vermek çok büyük yalandır Gaybı ancak Allah bilir. Falı yapan ve fala inanan dinden çıkmıştır.
GÖLERDE VE YERDE ALLAHTAN BAŞKA KİMSE GAYBI BİLMEZ  
AYET:’’ (Neml-65) Göklerde ve yerde Allahtan başka kimse gaybı bilemez.’’
 AYET: (Yunus- 20)’’ Gayb Allah’ındır
AYET: (Enam-59)‘’ Gaybın anahtarları onun yanındadır. Onları Allahtan başkası bilemez.
AYET: (Enam-50)’’ Muhammet deki ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Gaybıda bilmem.
AYET: (Araf- 198) ‘’ Eğer gaybı bilseydim, Daha fazla hayır yapardım. Muhterem müminler görüldüğü gibi gaybı, geleceği Allahtan başka kimse bilmez. Peygamberimizin dahi bilemediğini ayetlerde okuduk. Peygamberimiz ancak Allah’ın ona bildirdiği kadarını bilebilir. Bunu şu ayetten anlıyoruz.
 GELECEĞİ ALLAHTAN BAŞKASI BİLMEZ PEYGAMBERLERDE ALLAHIN İZİN VERDİĞİ KADARINI BİLİR
AYET: (Cin 26-27) ‘’ Gaybı bilen odur. Gizli bilgisini kimseye göstermez. Ancak razı olduğu resulune gösterir. Peygamberimiz de bu konuda buyurdu ki.
HADİS:’’ Gaybı ben bilmem. Allah bilir. Ben Allah’ın bana bildirdiği kadarını bilirim. Başka bilmem. Peygamberimize bile bildirilmeyen gaybı nasıl olurda falcılar bilir. Bu kesinlikle yalandır. İster yıldız falı olsun, ister, cin falı olsun, ister, şeytan falı olsun, El falı, Kahve falı, fasulye falı, taş falı, adı ne olursa olsun. Falın her türlüsü haramdır. Fal bakan da baktıranda şirk işlemiştir. Şirk işleyenlerin yani ayeti inkar edenlerin sonu da ebedi cehennemdir. Allah korusun. Geleceğin bize bildirilmemesi bize en büyük rahmettir. Yarın başımıza ne geleceğini bilsek düzen bozulur. Toplum bozulur. Hayat dururdu. Fala inanma falsızda kalma lafı kafirlerin sözüdür aman dikkat.
Bugün kenarda, köşede, neredeyse her mahallede çeşitli adlar altında kendilerine birtakım “masum” ve “modern” unvanlar takarak “meslek”lerini icra eden had ve hesaba gelmeyen falcılar kol geziyor.
“Falcılık kadar insan merakını, insan duygusunu istismar eden bir başka yol yoktur” desek, mübalağa etmiş olmayız.
Bu konuyu Peygamberimiz (a.s.m.) bir tek cümleyle ifade etmiş: “Kâhinler bir şey değildirler.” (Müslim, Selam 123) Yani geleceği okuduklarını iddia edenlerin sözleri boş, bir değeri ve bir anlamı yoktur.
İnanç noktasından bakıldığında fala baktırmak ve fala inanmak o kadar batıl ve tehlikelidir ki, Allah korusun insanı imandan bile çıkarabiliyor.
Bu konudaki birçok hadiste Peygamberimiz (a.s.m.), fal ve benzeri işlemlerin sonucuna inananların HADİS: “Muhammed’e indirileni inkâr etmiş sayılacağını, bunların cennete giremeyeceklerini, inanmayıp da bu işi yapanların namazlarının kırk gün kabul olmayacağını” haber verir.
Bu hadisler kesin bir tehlikeyi bildirdikleri halde dininde diyanetinde, abdestinde namazında olan kişilerin fala ve falcılara itibar edip onların kapılarını aşındırmaları ne kadar acı ve üzücüdür.
Falcılar gayb ve gelecek hakkında, insanın karakteri ve beklentileri üzerinde ahkâm kesmeye çalışırlar. Oysa geleceğin sahibi Allah’tır. Geleceği sadece ve sadece Allah bilir. Kur’an bu konuda der ki:
AYET: “Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır. Başkası onu bilemez.”
(En’am, 6/59)
AYET: “De ki: Allah’tan başka ne göklerde, ne de yerde hiç kimse gaybı bilemez.”
(Neml, 27/65)
AYET: “De ki: Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır veya ‘Ben gaybı bilirim’ demiyorum. Ben ancak bana vahyolunana uyarım.”
(En’am, 6/50)
Cebrail Aleyhisselamın, “Kıyamet ne zaman kopacaktır?” sorusuna Peygamberimiz:
HADİS: “Bu konuda sorulan, sorandan daha bilgili değildir.” diyerek, en büyük gelecek olan kıyamet hakkında bu kadar net bir cevap vermiştir. (Buharî, İman 37)
Gayb ve gelecek bilgisi Allah’ın elinde olduğuna göre, Allah’ın elçisi dahi Allah bildirmezse bilemeyeceğine, hiçbir İslam âlimi da gayb ve gelecek hakkında konuşmayacağına göre, falcıyı nereye koyarsınız? Yapıp durduklarına bir hak payı, bir inandırıcılık verebilir misiniz?
“Ama falcının dediği bazen çıkıyor” diyenler de yok değildir.
Aynı sözü bir ara bir sahabe de söylemiş, fakat Peygamberimiz ona güzel bir cevap vererek yol göstermiştir.
HADİS: “Bu söz cinlerindir. Cin bilgiyi kapar da dostunun kulağına tavuğun gıdaklaması gibi gıdaklar. Bu şekilde ona yüz yalandan daha fazlasını karıştırır.” (Müslim, Selam 123)
Bütün falcıların doğrudan cinlerle ilişkisi var mı, yok mu, ayrı bir konu, ama falcılık dine, imana aykırı bir uygulama olduğuna ve Peygamberimizin kesin kes reddettiğine göre, olayın şeytanî yönünün olduğu şüphesizdir.Şeytan da bir cin olduğuna göre, geleceği okuduğu iddiasında bulunan, gaybdan haber vermeye kalkan falcılar şeytanın elinde bir oyuncak haline düşmüşlerdir.
Hadisi şerif genel bir ölçüyü veriyor. Gerek kâhin, gerekse falcı veya medyum, tarotlar, hatta burçları okuyanlar, kendilerine hangi adı takmış olursa olsunlar, dinin izin vermediği bir konuda konuşuyor, hüküm veriyorlarsa, aynı kategoriye girerler. Söyledikleri bazen tutsa bile, bu yüz tane yalanın arasından çıkan bir doğrudur. Buna doğru demek bile su götürür. Yapanı da, yaptıranı da, inananı da tehlikeye sürükler.
Birer batıl inanç ve hurafe olan falcılığı İslam dini yasaklamasına rağmen, gerek Doğu’da, gerekse Batı’da, dünyanın her yerinde, tarih boyu insanlar kendilerini bu kötü alışkanlıktan kurtaramamışlardır.
İslam öncesi Cahiliye döneminde bazı fal çeşitleri vardı. Kum üzerine bazı çizgiler çizilerek bakılan bir fal türü vardı ki, buna hattü’rreml denirdi. Bunun yanında kelime ve isimlerle fal tutma, zarlarla fal açma, astrolojik fallar, koyunun kemiğine, kurbanın ciğerlerine bakarak fal açma, su falı, çay falı, kahve falı, bakla falı, kurşun dökme, tuz falı, balmumu falı, el yazısı falı gibi fal çeşitleri uygulanmıştır.
Bilim adamları da falcılığın birer huzursuzluk kaynağı olduğunu ifade ederler. Özellikle aile geçimsizliklerinin ve yakın akrabalar arasında düşmanlık tohumlarının ekilmesine sebep oldukların söylüyorlar.
İslâmiyet geldiği günden itibaren hurafelerle mücadele etmiştir. Kehanet ve falcılık da, İslâmiyet’in mücadele ettiği hurafelerdendir. Kehanet, gaybden haber verme işidir. Bu işi yapana yani gaybden haber verene de kâhin denir.
Meşhur bilginlerden İbnü’l-Esîr (H. 544-606, M. 1149-1210): "Kâhin, gelecekte kâinatta meydana gelecek olaylardan haber veren ve gizli olan şeyleri bildiğini iddia eden kimsedir."(demiştir. Falcılık da kehânet gibi gelecekten haber verme yöntemlerinden birisidir. Falcı bu yöntemi kullanarak gelecekten bilgi verdiğini iddia eden kimsedir.
İnsan, tarihin her devrinde ve her toplumda geleceğe ait olayları önceden öğrenmek istemiştir. Kehânet ve falcılık, insanın bu arzusuna bir cevap olarak ortaya çıkmıştır. Araplarin Ezlâm (fal okları) Fars ve Rum’un tavla ve satranç oyunları, remilleri (nokta ve çizgileri) ve tencimleri (yıldızlardan bilgi alma) gibi şeyler, hep birer kehânet araçlarıdır. Geleceğin karanlıkları içinde saklanan mukadderatı görmeye insan zekâsının yetmediği zamanlarda, kişiler ve toplumlar için takdir edilmiş olan olayları öğrenmek maksadıyle böyle aslı olmayan vasıtalara başvurulmuştur. Bugün bile ilim ve teknolojinin ileri bir seviyede bulunduğu toplumlarda kehânete inananlar ve bunu sanat haline getirenler bulunmaktadır. Nitekim çeşitli toplumlarda her yıl başında yeni yılın neler getireceği konusunda türlü türlü efsanelerin yayınlandığı görülmektedir.
Bu konuda bir başka isim de "Arraf’tır. Arraf, çalınmış olan eşyayı veya yitiğin yerini bildiğini iddia eden kimsedir. Bunlar, bu yolla çıkar sağlamakta, halk da bunlardan yitik ve çalıntı malları hakkında medet ummaktadır.
Araplar arasında fal okları (Ezlâm) ile yapılan falcılık çok yaygın idi. Bu oklar üç parçadan ibaretti. Bunlardan birinde "Yap", öbüründe "Yapma" yazılı idi. Üçüncü ok da boştu. Bir iş yapmak isteyen veya yola çıkmayı düşünen kimse, bu işin ve bu yolculuğun kendisine yarar sağlayıp sağlayamayacağını bu oklarla anlamak isterdi. "Yap" yazılı ok çıkarsa, yapmak istediği işi yapar veya yola çıkardı. "Yapma" yazılı ok çıktığında, o işi yapmaz veya yola çıkmazdı. Boş olan okun çıkması halinde ise, yazılı ok çıkıncaya kadar fala devam edilirdi.
İşte cehalet devri insanının anlayışı.
CEHALET DEVRİ ANLAYIŞ
Şimdi önce bunlarla ilgili dinimizin görüşünü ortaya koyalım. Sonra da bunları yapmanın, yaptırmanın ve bunlara inanmanın ne olduğunu açıklayalım. Bütün bunlarda, insana gizli olan hususları bilme ve öğrenme çabası yatmaktadır. O halde insan gaybı yani kendisine gizli olan şeyleri bu ve benzeri vasıtalarla bilebilir mi? Önce bunun bilinmesi lâzımdır.
Gaybı yalnız Allah bilir, insanlar gaybı bilemezler. Bu husus hem Kur’an-ı Kerim’de ve hem de Peygamberimizin sünnetinde ifade buyurulmuştur. Bu konudaki âyet-i kerimelerden bazıları şunlardır: "Gaybın anahtarları O’nun katındadır. Onları, O’ndan başkası bilmez." \ "De ki, Göklerde ve yerde Allah’tan başka gaybı kimse bilmez.’"’’ "Gaybın anahtarları Allah’ın katındadır" demek, gizli olan ve duyu organları ile algılanmayan şeyleri yalnız Allah bilir demektir. Ay ve güneşin doğuş ve batış zamanları ile bunların tutulmalarını on< eden bilip haber vermek cay bı bilmek değil midir? gibi bir soru akla gelebilir.
Evet, ay ve güneşle ilgili bu bilgiler gayb bilgileri değildir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de: "Güneş ve ay bir hesaba göre hareket etmektedir.’" buyurulmuştur. İnsanlar güneş ve ayın hareketleri ile ilgili hesabı iyi yaparlarsa, daha doğrusu yapabiliyorlarsa onları izleyebilirler. Bugün ise bu yapılmaktadır. Ancak tarihde bunun yapılamadığı devirler olmuştur. Nitekim Peygamberimizin Ramazan Hilâli ile ilgili şu açıklamaları bunu ifade etmektedir. Şöyle buyuruyor:
HADİS: "Biz ümmî bir topluluğuz, ne yazı yazmasını bilir ne de (yıldızların seyrini) hesabını anlarız. (Bize lâzım olan ) bir ay, kâh şöyledir, kâh böyledir." Hadisi rivayet eden ibn-i Ömer (r.a.): "Peygamberimiz bu ifade ile bazan ay yirmi dokuz, bazan da otuz gündür demek ister gibi mübarek parmakları ile işaret buyurmuştur:1’
Peygamberimiz, ayın hesap ile belirlenemeyeceğini söylemiyor. Ancak biz şu anda böyle sağlıklı bir hesap yapamayız buyuruyor.
Hava değişimleri ile ilgili bugün yapılmakta olan tahminlerin de gayb ile bir ilgisi yoktur. İnsan bilgisinin ulaşma imkanı bulunan çeşitli metot ve aletlerle öğrenilebilecek şeyler gayb değildir. Hava tahmin raporları da böyledir. Önceden böyle bir tahmin yapan kimse gaybı biliyor denemez. Ama bunun dışında, kişinin ne zaman öleceği, gelecekte başından neler geçeceği ve ne gibi olaylarla karşılaşacağı hususları gayb ile ilgilidir ve bunları yalnız Allah bilir. Bunu peygamberler de melekler de bilemezler. Ancak peygamberler ve melekler Allah’ın kendilerine bildirdiği kadarını bilir, bildirmediğini bilemezler, çünkü Allah Teâlâ bu bilgiye kimseyi ortak etmemiştir.
Mekke müşrikleri zaman zaman Peygamberimizden gayb ile ilgili hususlarda bilgi istiyorlardı. Allah Teâlâ onları bu konuda uyarmasını peygamberine emretmiştir. "(Ey Muhammed) De ki: Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size ben bir meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyarım."6
Görülüyor ki, Allah Teâlâ peygamberine üç şeyin kendisinde bulunmadığını söylemesini istiyor. Bunlar da, Allah’ın hazinelerinin yanında olmadığı, gaybı bilmediği ve melek olmadığı hususlarıdır. Peygamber olması, gaybı bilmesini gerektirmez. Başka bir ifade ile gaybı bilmemesi, peygamber olmasına zarar vermez. Ancak Allah tarafından kendisine bildirilmiş olanları bilebilir. Bir başka âyet-i kerimede şöyle bu-yurulmuştur: "(Ey Muhammed) De ki: Ben kendi kendime Allah’ın dilediğinden başka ne bir menfaat elde etmeye ne de bir zararı önlemeye malik değilim. Ben eğer gaybı bilseydim daha çok hayır yapardım ve kötülük denilen şey yanıma uğramazdı. Ben inanacak bir kavme müjde veren ve onları uyaran bir peygamberden başka biri değilim."7’
Peygamberimiz, kendisinin gaybı bildiğini söyleyenleri, daha doğrusu bilmesi gerektiğine inananları daima uyarmış ve gaybı bilmediğini söylemiştir. Mu-avviz kızı Rübeyyi’ (r.a.) şöyle diyor: "Ben gelin olduğum günün kuşluk vaktinde peygamberimiz düğünüme gelmişti. 0 sırada bazı kızlar def çalarak, babalarımızdan Bedir Savaşı’nda şehit olanların hatıralarını anıyorlardı. Kızlardan birisi: "içimizde bir peygamber vardır ki, 0, yarın ne olacağını bilir" dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz: "Kızım öyle söyleme. Bundan önce söylediğin gibi söyle buyurdu ve bunun yanlış olduğunu bildirdi.’"8’
Kıyametin ne zaman kopacağı gayb ile ilgili bilgilerdendir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: "Sana, ne zaman kopacak diye kıyamet vaktini soruyorlar. De ki: Onun bilgisi yalnızca Rabbimin katındadır."9 Zaman zaman bazı kimseler insanların bilgisizliğinden yararlanarak çıkar sağlamak için kıyametin kopacağı zamanı bildiklerini iddia ederler. Halbuki Peygamberimiz bu konu ile ilgili kendisine sorulan soruları, ya cevapsız bırakmış, ya da soruyu sorana daha çok ilgilenmesi gereken noktaya dikkatini çekmiştir. Bu konuda hadis kitaplarında mevcut hadis-i şeriflerden üç tanesini nakletmek yararlı olacaktır.
Birinci hadis-i şerif: Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor. "Peygamberimize bir adam gelerek:
HADİS: Ey Allah’ın Resulü, kıyamat ne zaman kopacak?" diye sordu.
Peygamberimiz: ’Emanet zayi olduğu zaman kıyameti bekle’ buyurdu.
Adam tekrar sordu: Emanetin zayi olması nasıl olur?’ dedi.
Peygamberimiz: İşler ehil olmayan kimselere verildiği zaman, kıyameti bekle’ buyurdu.""01
İkinci hadis-i şerif: Enes ibn-i Mâlik (r.a.) anlatıyor: Bir adam peygamberimize gelerek:
HADİS: Ey Allah’ın peygamberi, kıyamet ne zaman kopacak?’ diye sordu.
Peygamberimizden kıyamet için ne hazırladın?" buyurdu. Adam: Ey Allah’ın Resulü, ben kıyamet için çok namaz, oruç ve sadaka hazırlamadım. Ancak ben, Allah’ı ve Peygamberini severim, dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz: "O halde sen, sevdiklerinle beraber olacaksın" buyurdu."""
Üçüncü hadis-i şerif: Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor:
HADİS:  "Bir gün Peygamberimiz açıkta oturuyordu. Yanına birisi gelerek:
İman nedir? diye sordu. Peygamberimiz:
"İman, Allah’a, meleklerine, Allah’a kavuşmaya, peygamberlerine ve öldükten sonra dirilmeye inan-mandır" buyurdu. Adam:
İslâm nedir? dedi. Peygamberimiz:
"Allah’a ibadet edip O’na hiçbir şeyi ortak koşmaman, namazı kılman, farz olan zekâtı vermen ve Ramazan ayı orucunu tutmandır." buyurdu. Adam:
İhsan nedir? diye sordu. Peygamberimiz:
"İhsan, Allah’a sanki O’nu görüyormuş gibi ibadet etmendir. Sen Allah’ı görmüyorsan O seni görüyor" buyurdu. Adam:
Kıyamet ne zaman? dedi. Peygamberimiz:
"Bu konuda sorulan, sorandan daha bilgili değildir" buyurdu.""21
Görülüyor ki, ilk iki hadis-i şerifte Peygamberimiz kendisine kıyametin zamanı ile ilgili sorulan soruya cevap vermemiş, asıl ilgi gösterilmesi gereken noktaya dikkat çekmekle yetinmiştir. Üçüncü hadis-i şerifte ise bu konuda kesin bir bilgiye sahip olmadığını ifade etmiştir.
Değerli kardeşlerim, işte âyet-i kerime ve hadisi şerifler gaybı, kıyametin ne zaman kopacağını, geleçekte insanın ne gibi olaylarla karşılayacağını Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceğini ifade etmektedir. Kehanet ve falcılık bir nevi gaybden ve gelecekten haber vermektir ki, bu âyet-i kerime ve hadi-s-i şeriflere göre mümkün değildir. Böyle olunca bunu sanat haline getiren kimseler, yani kâhinler ve falcılar, insanları aldatmakta ve bu yolla çıkar sağlamaktadırlar.
Bu konuya diğer konulardan farklı olarak âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerde fazla yer verilmesinin iki sebebi vardır. Birincisi, İslâmiyetten önce cehalet devrinde halk gelecekten bilgi almak için gaybden haber verdiğini iddia eden kâhinlere başvuruyor, yapmak istedikleri her hangi bir iş veya yolculuk için falcılara gidiyor, fal baktırıyorlardı.
Muâviye İbnü’l-Hakem es-Sülemî (r.a.) diyor ki: Ben peygamberimize: ’Ey Allah’ın Resulü, bir takım şeyleri biz cahiliyet devrinde yapıyorduk, kâhinlere gidiyorduk, dedim. Peygamberimiz:
"Artık kâhinlere gitmeyin" buyurdu. Ben:
’Teşe’ümde bulunuyorduk’ (yani şom tutuyorduk) dedim. Peygamberimiz:
"Bu sizden birinizin içine uğursuzluk olarak sinen bir şeydir. Sakın size mani olmasın, sizi işinizden geri bırakmasın" buyurdu."5’
CAHİLİYYE DEVRİ BATIL İNANÇLARI
Cahiliyye devrinin batıl inançlarından bazıları da şunlardır:
1- Tıyere: Bir yolcunun sefere çıktığı sırada önünden bir kuşun uçması uğursuzluk sayılırdı ve böyle bir durumla karşılaşan yolcu yolculuğundan vaz geçerdi.
2- Hâme: Hâme, baykuştur. Bu kuşun bir evin üzerine konup da ötmesinin uğursuzluk getireceğine inanılırdı. Bugün bile cahil halk arasında böyle bir endişe vardır.
3- Safen Kamerî aylardan Safer ayının uğursuz bir ay olduğu, bütün uğursuz işlerin bu ayda meydana geldiği düşüncesidir. Halbuki Safer ayının diğer aylardan hiçbir farkı yoktur. Diğer aylar zamanın bir dilimi olduğu gibi Safer ayı da zamanın bir dilimidir. Bu batıl akide de cahil halk arasında yaşamakta ve Safer ayında nikahı yapmanın uğursuzluk getireceğine inanılmaktadır. Bu batıl inancı yıkmak için İslâm alimleri mücadele etmişler. Hatta pek çok alim özellikle bu ayda nikah kıymışlardır.
4- Gûl: Cahiliyye Araplarının inancına göre Gül, tenha ve ıssız çöllerde insana değişik suretlerde görünerek yolunu şaşırtır, sonunda onu helak eder. Peygamberimiz bunların aslı olmadığını, cehalet devri Araplarının batıl inançları arasında yer aldığını bildirmiş ve bunlara itibar edilmemesini öğütlemiş-tir.(l4)
Değerli kardeşlerim, kehanet ve falcılık cehalet devri anlayışı olduğu gibi bazı tabiat olaylarından manalar çıkarmak da aynı şekilde cahiliyye anlayışıdır ve gerçekle bir ilgisi yoktur. O cehalet devrinde ay ve güneş tutulmasının yeryüzünde önemli bir kişinin öleceğine veya öldüğüne, ya da büyük bir zarar olacağına inanılırdı. Peygamberimizin oğlu Hz. ibrahim, vefat ettiği zaman tesadüfen güneş tutulmuştu. Halk, cehalet devrinden kalma bir anlayışla güneşin tutulmasını, oğlu Hz. İbrahim’in ölümüne bağlamışlardı. Peygamberimiz bu yanlış akideyi ortadan kaldırmak için: "Güneş ve ay Allah’ın âyetlerinden iki ayettir. Bunlar hiçbir kimsenin ne ölümünden ne de yaşamasından dolayı tutulmazlar.""1 buyurdu. Evet, değerli kardeşlerim, kehanet ve falcılık konusuna âyet ve hadislerde fazlası ile yer verilmesinin iki sebebi olduğunu, bunlardan birincisinin halkın cahillik devrinden kalma bu konuda bir alışkanlıkları bulunduğunu ve bununla ilgili bazı rivayetleri nakletmiş bulunuyoruz. İkinci sebep ise-, o devrin insanı peygamber denilince ondan bu çeşit şeyleri bekliyordu. Bazan ondan, gaybden haber vermesini bazan da sihir ve kehanet yolu ile tabiati etkisi altına almasını arzu ediyorlardı. Onların bu arzu ve istekleri ile ilgili olarak teri sûresinde şöyle buyurulmuştur:
AYET: "Sen dediler, bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Veya senin bir hurma bahçen ve üzüm bağın olmalı; öyle ki, içlerinden gürül gürül ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi üzerimize gökten parçalar yağdır-malısın veya Allah’ı ve melekleri gözümüzün önüne getirtmelisin. Yahutta altından bir evin olmalı, ya da göğe çıkmalısın. Bize, okuyacağımız bir kitap indirmedikçe göğe çıktığına da inanmayacağız. De ki: Rabbimi tenzih ederim, ben sadece beşer olan bir peygamberim. (Bu istediklerinize benim değil, ancak Allah’n gücü yeter.)""61
Evet, Kur’an-ı Kerim: "Gaybı yalnız Allah bilir" diyor. Peygamberimiz de gaybı bilmediğini ifade ediyor. Şimdi bu durumda bir kimse gelecekten haber almak ve ilerde karşılaşacağı olayları öğrenmek için kâhine, falcıya ve arrafa giderse durumu ne olur? Bunu da Peygamberimizden öğrenelim. Şöyle buyuruyor: "Kim kâhin’e veya arrafa (yitiğin veya çalınan malın yerini haber verdiğine inanılan kimseye) gider ve onun söylediğine inanırsa, o kimse, Muhammed (s.a.s.)’e indirileni inkar etmiş olur."
Bir başka hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: "Kuş uçuran ve kendisi için kuş uçurulan, fala bakan veya baktıran, sihir yapan veya yaptıran bizden değildir. Kim bir falcıya gider de söylediğine inanırsa o kimse Muhammed (s.a.s.)’e indirileni inkar etmiş olur.""8’
Böyle gaybden haber veren kimselere gidip de onlara fal baktıran, yitik veya çalıntı malının yerini veya hırsızı haber vermesini isteyen kimse, onların haber verdiklerine inanacak olursa yaptığı ibadetin de sevabına eremez. Nitekim Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: "Her kim arrafa (çalınan bir şeyin veya yitiğin yerini haber veren kimseye) gider, ondan bir şey sorar da onun verdiği haberi doğrularsa, o kimsenin kırk gün namazı kabul olmaz. (Yani bu süre içinde kıldığı namazın sevabına eremez.)"""
Peygamberimiz, inanan insanın böyle kâhin ve falcılara gitmesini hoş görmüyor, çünkü kâhin veya falcı ilerde bu kimsenin başına gelecek kötü olaylardan söz ederse -ki bunu bilmesi mümkün değildir-ve fal baktıran da buna inanırsa morali bozulur, huzuru kaçar ve rahatsız olur. Böyle falına baktırıp ilerde kötü olaylarla karşılaşacağı kendisine söylenilen kimselerden pek çoğu bunalıma girmiştir.
Diğer taraftan, çalınan eşyanın ve yitik malın yerini haber verdiği iddia edilen arraf, kendisine başvurandan aldığı bilgiler doğrultusunda hırsız ile ilgili vereceği haber, bazı günahsız insanların suçlanmasına ve kötü zanda bulunulmasına sebep olacaktır. Hiçbir belge ve sağlıklı bilgi yokken bazı insanların suçlanması ve onlar hakkında kötü zanda bulunulması günahtır, vebaldir. Bu günah ve vebale arrafa veya falcıya giden de ortaktır. Bundan sakınılması lâzımdır.
Dinimiz insanlığı falcılık gibi kötü bir alışkanlıktan kurtarmak için istihareyi tavsiye etmiştir. İstihare, Allah Teâlâ’dan iyi, yararlı ve hayrın kolaylaştırılmasını dilemektir ki, insan girişeceği bir işin sonucu hakkında tereddüt ettiği sırada: "Allah’ım, şu giriştiğim işi vvyapmak veya yapmamaktan hangisi hakkımda yararlı ve hayırlı ise onu bana kolaylaştır." demektir. İstihare, ibadet ve sevap işlemek gibi iyi olan işlerde yapılır, haram ve günah olan işlerde yapılmaz.
Câbir Ibn-i Abdillâh (r.a.) anlatıyor: "Peygamberimiz Kur’an’dan bir sûre öğretir gibi, işlerimizin hepsinde bize istihare duasını öğretir, şöyle buyururdu: "Sizden biriniz (haram ve günah olmayan ) bir iş yapmaya karar verdiğinde (nafile olarak) iki rek’at namaz kılsın. Sonra da şöyle dua etsin: "Allah’ım, sen bildiğin için, senden, hakkımda hayırlısını bildirmeni, kudretinle bana güç vermeni ve hayrın açıklanmasını senin büyük fazl-u kereminden isterim. Çünkü senin her şeye kudretin yeter, benim ise yetmez. Sen, her şeyi bilirsin, halbuki ben bilmem. Sen bütün gizli şeyleri en iyi bilensin. Allah’ım, Sen bilirsin, eğer (yapmayı düşündüğüm) bu iş benim dinim, yaşayışım, işimin sonucu, dünyam ve âhiretim için hayırlı ise bunu bana takdir eyle, onu bana kolaylaştır ve bu işi bana mübarek eyle. Eğer bu iş benim dinim, yaşayışım, işimin sonucu, dünyam ve âhiretim için kötü ise, zararlı ise, bunu benden uzaklaştır, beni de ondan uzaklaştır. Hayır nerde ise onu bana takdir et ve onunla beni hoşnut eyle.’"20’
Ne güzel bir tavsiye. Hiç kimseye başvurmadan yaratan Allah’a sığınıyor, O’ndan yardım istiyorsunuz. Yapmak istediğiniz işin hakkınızda hayırlı mı değil, mi bunu kestiremediğiniz için, her şeyi en iyi bilen ve her şeye gücü yeten yaratandan gönlünüzün bu konuda rahatlamasını istiyorsunuz. Bundan daha doğal ne olabilir?
Böyle zamanlarda biz insanlar için istihare ruhumuzu kuvvetlendirir, gücümüzü artırır. Kararsızlık içerisinde bocalayan ve ne yapacağını kestiremeyen bir kimsenin, Allah’ın huzurunda el bağlayıp iki rek’at nafile namaz kıldıktan sonra Cenâb-ı Hak’tan kendisini hayra ve mutluluğa sevketmesini dilemekle hiç şüphesiz gönlünde bir hafiflik hisseder. Hayrın kendisine yöneleceğine inandığından, istihare ettiği iş hakkında kendisi için hayırlı tarafın tecelli edeceğine de emin olur. Böyle içtenlikle yapılan duanın kabul olduğunun en açık şahidi, istihare eden kimsenin istihare ettiği iş hakkında gönlünde bir genişlik, duymasıdır. İstihare eden kimsenin gönlünde böyle bir genişlik olmazsa istiharesini yediye kadar tekrar etmesi de Enes ibn-i Malik (r.a.) den rivayet edilmiştir. Peygamberimiz Enes ibn-i Malike: "Ey Enes, bir işe teşebbüs etmek istediğinde o iş hakkında yedi defa istihare eyle. Sonra gönlüne o işle ilgili doğan şeye bak. Çünkü hayır, gönlüne doğan şeydedir" buyurmuştur.’2"
Değerli kardeşlerim, sonucu hayır olduğu bilinen şeylerde istihare yapılmaz. Meselâ ilim öğrenmek ve bilinen bir sanatı benimsemek için istihare etmeye lüzum yoktur. Çünkü Kur’an-ı Kerim, kendisine ilim verilen kimseye çok hayır verilmiş olduğunu bildirmektedir.
Sanat da insanın geçimini sağlamak ve insanlara hizmet etmek için öğrenilir. Bunda da hayır vardır.
Değerli kardeşlerim, konumuzu özetleyecek olursak şunu söyleyebiliriz: Dinimiz cahiliyyet hurafeleri ile mücadele ettiği gibi falcılık ve kehânetle de mücadele etmiştir. Çünkü bunlar da hurafedir, bunların dinde yeri yoktur.
Fal Bakma:
Falcılık da kehanet gibi gelecekten haber verme yöntemlerinden birisidir. Falcı bazı yöntemler kullanarak gelecekten bilgi verdiğini iddia eden kimsedir.
KURAN-I KERİM FALCILIĞI KESİN DİLLE YASAKLAR
Kur’an-ı Kerim’de falcılık kesin bir dille yasaklanmaktadır.
يَا اَيُّهَا الَّذينَ آمَنُوا اِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالْاَنْصَابُ وَالْاَزْلَامُ رِجْسٌ مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
AYET: Ey imân edenler! Muhakkak ki içki, kumar, putlar ve kısmet için çekilen oklar şeytanın işinden olan murdar bir şeydir. Artık ondan kaçınınız ki, felâh bulabilesiniz(MAİDE 90)
Ayetin Açıklaması: Araplar arasında fal okları (Ezlâm) ile yapılan falcılık çok yaygın idi. Bu oklar üç parçadan ibaretti. Bunlardan birinde ''Yap", öbüründe ''Yapma" yazılı idi. Üçüncü ok da boştu. Bir iş yapmak isteyen veya yola çıkmayı düşünen kimse, bu işin ve bu yolculuğun kendisine yarar sağlayıp sağlayamayacağını bu oklarla anlamak isterdi. ''Yap" yazılı ok çıkarsa, yapmak istediği işi yapar veya yola çıkardı. "Yapma" yazılı ok çıktığında, o işi yapmaz veya yola çıkmazdı. Boş olan okun çıkması halinde ise, yazılı ok çıkıncaya kadar fala devam edilirdi.
Yıldız, kahve, bakla ve iskambil kağıdı gibi araçlarla yapılan falcılık tamamen batıldır ve dinen yasaklanmıştır. Falcıya, medyuma ve bakıcıya inanmak da dinimizce yasaklanmış davranış ve akidelerdendir.


8 Haziran 2026 Pazartesi

İSLAMDA İSRAF HARAMDIR

 https://www.youtube.com/watch?v=sW6BwwnvSB4

İSLAMDA İSRAF HARAMDIR

İsrafın Her Türlüsü Haramdır!
Ey bizleri ve bütün mevcudatı yoktan var eden, varlığından, rahmetinden haberdar eden Yüce Rabbimiz! Her türlü hamdimizi, şükrümüzü, senamızı, duamızı sana arz ediyoruz. Sen kabul eyle Allahım! Hz. Adem’den Hz. İbrahim’e, Hz. Musa’dan Hz. İsa’ya yeryüzünü şereflendirmiş bütün kutlu nebilere selam ve hürmetlerimizi arz ediyoruz.
Kıymetli Müminler!
Bugün sohbetimizde her birimizi çok yakından ilgilendiren, zaman zaman bu harama bulaşmak hususunda ihmalkâr davrandığımız, şayet dikkatli olmaz isek hem dünyamızı hem ahiretimizi hüsrana uğratacak bir konudan bahsedeceğiz. İsraf!
Kıymetli Kardeşlerim!
Sohbetimizde israfı tanımaya çalışacağız, bu günahtan sakınma yollarını öğrenmeye gayret edecek, bu konuda bir farkındalık oluşturmaya gayret edeceğiz. Rabbim bizlere ifade edebilmeyi, her birimize istifade edebilmeyi nasip eylesin.
Kıymetli Kardeşlerim!
Sözlükte “haddi aşma, hata, cehalet, gaflet” gibi anlamlara gelen seref kökünden türetilmiş olan isrâf genel olarak inanç, söz ve davranışta dinin, akıl veya örfün uygun gördüğü ölçülerin dışına çıkmayı, özellikle mal veya imkânları meşrû olmayan amaçlar için saçıp savurmayı ifade eder (Lisânü’l-ʿArab, “srf” md.)
Kur’ân-ı Kerîm’de israf kavramının dört farklı alanda kullanıldığı görülmektedir. Bazı âyetlerde israf şirk, küfür, zulüm, i‘tidâ gibi terimlerle din bakımından temel gerçek olan tevhid inancından sapmak, Allah hakkında ve diğer dinî konularda gerçekle ilgisi bulunmayan iddialar ileri sürmekle kalmayıp İslâm’a ve müslümanlara karşı kibirli, alaycı, inatçı, kaba, saldırgan olmayı ve yıkıcı davranışlar sergilemeyi ifade eder.
وَلَا تُطِيعُوا أَمْرَ الْمُسْرِفِينَ الَّذِينَ يُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ
AYET: "Yeryüzünde ıslaha çalışmayıp fesat çıkaran haddi aşmışların emrine itaat etmeyin." (Şuarâ 26/151-152). Bu ayeti kerimede Müsrif olarak Rabbimiz kendisine karşı gelen inkarcıların yani tevhid inancından sapmış olanları ifade ettiğini anlıyoruz. Bir başka ayeti kerimede ise Rabbimiz:
قَالُوا طَائِرُكُمْ مَعَكُمْ أَئِن ذُكِّرْتُم بَلْ أَنتُمْ قَوْمٌ مُّسْرِفُونَ
AYET: “Elçiler de, "Uğursuzluğunuz kendinizdendir. Size öğüt verildiği için mi (uğursuzluğa uğruyorsunuz?). Hayır, siz aşırı giden bir kavimsiniz" dediler.” (Yâsîn 36/19) Bu ayette de Rabbimiz “haddi aşan, aşırı giden” anlamında Müsrif kelimesini kullanıyor.
Bazı ayetlerde ise “bir kimsenin isyankârlığa saparak günahlara boğulmak suretiyle kendisine kötülük etmesi” anlamında kullanılmıştır. Rabbimiz Zümer Suresi 53. Ayetinde şöyle buyurur:
قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِن رَّحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
AYET: “De ki: "Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir." (Zümer, 39/53)
İsraf bazı âyetlerde, helâl kılınmış güzel nimetlerin haram sayılması (el-En‘âm 6/141; el-A‘râf 7/81) veya masum bir kimsenin haksız yere öldürülmesi (el-İsrâ’ 17/33) gibi dinî ahkâma muhalefet veya tecavüz anlamında geçmektedir.
Rabbimiz Enam Suresi 141. Ayetinde şöyle buyurur:
وَهُوَ الَّذِي أَنشَأَ جَنَّاتٍ مَّعْرُوشَاتٍ وَغَيْرَ مَعْرُوشَاتٍ وَالنَّخْلَ وَالزَّرْعَ مُخْتَلِفًا أُكُلُهُ وَالزَّيْتُونَ وَالرُّمَّانَ مُتَشَابِهًا وَغَيْرَ مُتَشَابِهٍ كُلُواْ مِن ثَمَرِهِ إِذَا أَثْمَرَ وَآتُواْ حَقَّهُ يَوْمَ حَصَادِهِ وَلاَ تُسْرِفُواْ إِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ
AYET: “ O, çardaklı-çardaksız olarak bahçeleri, ürünleri, çeşit çeşit hurmalıkları ve ekinleri, zeytini ve narı (her biri) birbirine benzer ve (her biri) birbirinden farklı biçimde yaratandır. Bunlar meyve verince meyvelerinden yiyin. Hasat günü de hakkını (öşürünü) verin, fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.” (Enam, 6/141)
وَلاَ تَقْتُلُواْ النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللّهُ إِلاَّ بِالحَقِّ وَمَن قُتِلَ مَظْلُومًا فَقَدْ جَعَلْنَا لِوَلِيِّهِ سُلْطَانًا فَلاَ يُسْرِف فِّي الْقَتْلِ إِنَّهُ كَانَ مَنْصُورًا
AYET: “Haklı bir sebep olmadıkça, Allah'ın, öldürülmesini haram kıldığı cana kıymayın. Kim haksız yere öldürülürse, biz onun velisine yetki vermişizdir. Ancak o da (kısas yoluyla) öldürmede meşru ölçüleri aşmasın. Çünkü kendisine yardım edilmiştir.” (İsra, 17/33)
Bir kısım âyetlerde ise kişinin kendine ait veya sorumluluğu altındaki mal ve imkânları gereksiz yere harcamasını ifade etmektedir. Rabbimiz Furkan Suresi 67. Ayetinde şöyle buyurur:
وَالَّذِينَ إِذَا أَنفَقُوا لَمْ يُسْرِفُوا وَلَمْ يَقْتُرُوا وَكَانَ بَيْنَ ذَلِكَ قَوَامًا
AYET: “Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik edenlerdir. Onların harcamaları, bu ikisi arası dengeli bir harcamadır.” (Furkan, 25/67)
İşte bu ayette hepimizin İsraf denilince aklına belki de ilk gelen manasını görüyoruz; harcamalarla ilgili olan İsraf.
Ancak aktardığımız üzere İsrafın pek çok alanda olabileceğini görmüş olduk. Şimdi maddeler halinde hangi alanlarda İsraf olmaktadır onu detaylandırmaya çalışalım.
İlk olarak hangi alanda olursa olsun İsrafın her türlüsünün Rabbimiz(c.c) tarafından yasaklandığını okuduğumuz ayeti kerimelerden anlamış olduk. Şimdi ise önemli bazı başlıklar çerçevesinde konumuzu ele alalım:
ZAMAN İSRAFI
وَالْعَصْرِ إِنَّ الْإِنسَانَ لَفِي خُسْرٍ إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْر
AYET: “Andolsun zamana ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak, iman edip de salih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka (Onlar ziyanda değillerdir).” (Asr, 104/1-3)
Sure zamana yeminle başlıyor. Asra yemin olsun ki… Rabbimiz(cc) bizim için çok önemli olan zaman kavramına yemin ederek dikkatimizi bu noktaya yoğunlaştırmamızı istiyor. Ardından ise çok genel geçer bir hüküm söylüyor: Muhakkak ki insan ziyandadır.
Bu genel hükmün hemen ardından bu hükümden istisna edilen dört madde sıralıyor. Elbette birincisi iman etmek, ikincisi salih amel işlemek, üçüncüsü hakkı tavsiye etmek ve dördüncüsü ise sabrı tavsiye etmektir. İşte bu dört maddeye uygun hareket edenler zamanı israf etmekten kurtulmuş olacaklardır. Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurur:
نِعْمَتَانِ مَغْبُونٌ فِيهِمَا كَثِيٌْ مِنَ النَّاسِ: الصِٰحَةُ وَالْفَرَاغ
“İki nimet vardır ki insanların çoğu onları değerlendirme hususunda aldanmıştır.” ( Buhâri, Rikâk, 1)
Özellikle de hayatın hızla aktığı bu dönemde, bu çağın bize dayattığı hızlı yaşa hızlı tüket gibi tamamıyla bu kapitalist siteme hizmet eden argümanlarla bizler maalesef zamanı gerektiği gibi kullanma noktasında pek çoğumuz aldanmış durumdayız. Elimizdeki telefonların, tablet ve bilgisayarların ve maalesef ki televizyonların programları arasında kaybolmuş bir haldeyiz. Zamanımızı dünyamıza da ahiretimize de fayda etmeyecek işlerle harcıyoruz, aslında harcananın tam olarak bizim olduğumuzu, bize verilen ve süresi belli olan ömrümüzün olduğunun farkına var varamıyoruz.
YEME-İÇMEDE İSRAF
Maalesef ülke olarak sınıfta kaldığımız bir konu da Yeme-İçmede yaptığımız israftır. Halbuki Rabbimiz (c.c) Araf Suresi 31. Ayetinde:
وكُلُواْ وَاشْرَبُواْ وَلََ تُسْرِفُواْ إِنَّهُ لََ يُُِبُّ الْمُسْرِفِيَن
AYET: “Yiyin için fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.” (Araf, 7/31)
Peygamber Efendimiz (s.a.v) ise biz ümmetini şöyle uyarıyor ve bize yeme içmedeki ölçüyü şöyle zikrediyor:
مَا مَلَََ آدَمِيٌّ وِعَاء شَرًّا مِنْ بَطْنٍ. بَِِسْبِ ابْنِ آدَمَ أُكُلََتٌ يُقِمْنَ صُلْبَهُ، فَإِنْ كَانَ لََ مَََالَةَ ف ث لُُ لِطَعَامِهِ
وَثلُُث لِشَرَابِهِ وَثلُُث لِنَفَسِهِ
HADİS: “Hiçbir kişi, midesinden daha tehlikeli bir kap doldurmamıştır. Oysa insana kendini ayakta tutacak birkaç lokma yeter. Şayet mutlaka çok yiyecekse, midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de nefesine ayırmalıdır.” (Tirmizî, Zühd 47)
2024 Gıda İsrafı Endeksi Raporuna göre, dünya genelinde her yıl 1,5 milyar ton gıda israf edilmektedir. Rapora göre, Türkiye’de her yıl 8,7 milyon tondan fazla gıda israf edilirken, Türkiye’de her yıl kişi başına 102 kilogram yiyecek de çöpe atılmaktadır. Gerçekleştirilen gıda israfının yüzde 60’ı yani 631 milyon ton gıda evlerde israf edilmektedir. Tüketicilerin kullanımına sunulan gıdanın yaklaşık yüzde 28’i hizmet sektöründe, yüzde 12’siyse perakende sektöründe israf edilmektedir.
Dünyada her gün 11 kişiden biri aç uyumakta ve 25.000’den fazla çocuk açlık ve yetersiz beslenmeden hayatını kaybetmektedir. İstatistiklere göre, her yıl dünyada 1,5 milyar ton gıda israf edilmektedir.
Dünyada 783 milyonu aşkın insan açlık çekmekte olup, 1 milyardan fazla insan obez, yaklaşık 3 milyar insan ise fazla kiloludur.
GİYİM-KUŞAMDA İSRAF
يَا بَنِي آدَمَ قَدْ أَنزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاسًا يُوَارِي سَوْءَاتِكُمْ وَرِيشًا وَلِبَاسُ التَّقْوَىَ ذَلِكَ خَيْرٌ ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ اللّهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ
AYET: “Ey Ademoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise verdik. Takva (Allah'a karşı gelmekten sakınma) elbisesi var ya, işte o daha hayırlıdır. Bu (giysiler), Allah'ın rahmetinin alametlerindendir. Belki öğüt alırlar (diye onları insanlara verdik).” (Araf; 7/26)
Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir hadisi şerifte şöyle buyurur:
إِنَّ اللَّهَ يُحِبَّ أَنْ يُرَى أَثَرُ نِعْمَتِهِ عَلَى عَبْدِهِ
HADİS: “Allah (cc), nimetinin eserinin kulunun üzerinde görülmesini sever.” (Tirmizi, Edep, 54)
عَنْ أَبي أُمَامَةَ قَالََ: ذَكَرَ أَصْحَابُ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَوْمًا عِنْدَهُ الدُّنْيَا فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “ألاَ تَسْمَعُونَ؟ ألاَ تَسْمَعُونَ؟ إنَّ الْبَذاذَةَ مِنَ الْإِيمَانِ إنَّ الْبَذاذَةَ مِنَ الْإِيمَانِ
Ebû Ümâme'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah'ın (sas) ashâbı bir gün onun yanında dünya nimetleri hakkında konuştular. Bunun üzerine Resûlullah (sas), “Duymuyor musunuz, duymuyor musunuz? Sadelik imandandır, sadelik imandandır!” buyurdu. (Ebu Davut, Tereccül, 1)
عَنِ ابْنِ عُمَرَ أنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “لا يَنْظُرُ اللَّهُ تَعَالَى إِلَى مَنْ جَرَّ ثَوْبَهُ خُيَلَاءَ
HADİS.“Yüce Allah (cc), kibrinden dolayı elbisesini yerde sürükleyen kimseye (rahmet nazarıyla) bakmaz.” (Müslim, Libas ve Ziynet, 42)
عنْ أَبِى سَعِيدٍ قَالَ: كَانَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) إِذَا اسْتَجَدَّ ثَوْبًا سَمَّاهُ بِاسْمِهِ عِمَامَةً أَوْ قَمِيصًا أَوْ رِدَاءً ثُمَّ يَقُولُ: “اللَّهُمَّ لَكَ الْحَمْدُ، أَنْتَ كَسَوْتَنِيهِ، أَسْأَلُكَ خَيْرَهُ وَخَيْرَ مَا صُنِعَ لَهُ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّهِ وَشَرِّ مَا صُنِعَ لَهُ
Ebû Saîd (ra) anlatıyor: “Resûlullah (sas) yeni bir elbise giydiği zaman sarık, gömlek ya da ridâ olsun o elbisenin ismini söyler ve şöyle dua ederdi:
HADİS."Allah'ım, sana hamdolsun! Bunu bana sen giydirdin. Senden bu elbisenin hayrını ve hayırda kullanılmasını istiyorum. Onun şerrinden ve şerde kullanılmasından da sana sığınıyorum." ( Tirmizi, Libas, 29)
EMEK İSRAF
İsrafın yapıldığı alanlardan birisi de insan ve emeğin zayi edilmesidir. İnsana, insanüstü bir değer verip onu yüceltmek israf olduğu gibi, onun kadrini ve kabiliyetini bilmemek de israftır.
Çocuklara önem vereceğiz diye, büyükleri ihmal etmek, onları horlayıp dışlamak israftır.
Bilgili ve becerikli insanları değerlendirmemek ve onları faydalı olamayacakları sahalarda çalıştırmak israftır.
İnsanların güç ve gayretlerini, haram olan yerlerde harcaması günah ve israftır.
وَأَن لَّيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَى وَأَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرَى ثُمَّ يُجْزَاهُ الْجَزَاء الْأَوْفَى
AYET: “İnsan için ancak çalıştığı vardır. Şüphesiz onun çalışması ileride görülecektir. Sonra çalışmasının karşılığı kendisine tastamam verilecektir.” (Necm, 53/39-41)
Abdullah b. Ömer’den nakledildiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Çalışana ücretini, teri kurumadan verin.” (İbn Mâce, Rühûn, 4)
Ebû Hüreyre’den (r.a.) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: 
HADİS: “Yüce Allah şöyle buyurur: ‘Kıyamet gününde karşısına bir hasım olarak dikileceğim üç çeşit insan vardır: Benim ismimi kullanarak söz verip sözünde durmayan kimse, hür bir insanı köle diye satıp parasını yiyen kimse ve bir işçiyi istihdam edip işini yaptırdığı hâlde ücretini vermeyen kimse.’” (Buhârî, İcâre, 10)
İnsanın görevi ve sosyal mevkii ne olursa olsun, kendi işini kendisinin görmesi, geçimini el emeği ve alın teriyle temin etmesi övgüye lâyık bir davranıştır.
Tüketime değil, üretime yönelik büyük-küçük her çaba övgüye lâyıktır. Her işini kendisi yapan kimselere, “Kimseye beş kuruş vermez, her şeyi kendisi yapar, pinti, cimri..” gibi birtakım ithamlar yöneltmek asla doğru değildir. Herkes yapabildiği işi bizzat yapmalıdır. Tamir ücretlerinin nerede ise yeni eşyâ fiyatları düzeyine çıktığı günümüzde, evde ocakta onarılması gerekli işleri bizzat yapabilmek hem ekonomik hem de faydalı bir meşguliyettir. Unutmamak gerekir ki, Hz. Peygamber de elbisesini diker, ayakkabısını tamir eder ve hayvanını bizzat sağar, ev halkına ev işlerinde yardımcı olurdu.
Günümüzde İslâm ülkelerinin, sahip olduğu ekonomik imkânları malesef kendi irâdeleri ve gayretleriyle değerlendirememekte olmaları, gelişmiş ülkelerin sömürgesi konumunda bulunmaları yürekler acısı bir durumdur. Tabiî bu durum, açıklamaya çalıştığımız hadislerin ne kadar önemli, isâbetli ve kapsamlı tavsiyeler içerdiğinin de göstergesidir.
KAYNAKLARIN İSRAFI
Kaynaklar bir ülkenin sahip olduğu yeraltı ve yerüstü zenginlikleri olan; denizler, akarsular, ormanlar, tarıma elverişli araziler, kara ve deniz hayvanları ile madenlerdir.
Lüzumsuz kullandığımız lamba, boşa akan su damlası, bahçede ve saksıda olması gerekirken koparılan çiçek, bir müddet sonra çer-çöp olan çelenk, çeşitli sebeplerle katledilen orman ve ağaçlar birer israftır.
Allah’ın insanlar için verdiği nimetlerin, olumsuz kullanımı israftır. Yapılan her israf, o nimetin elden çıkmasına neden olacaktır.
Dünyada her 10 kişiden 1'i temiz su kaynaklarına erişemiyor. Türkiye, üç tarafı suyla çevrili bir ülke olsa da tatlı su varlığı açısından zengin bir ülke sayılmıyor.
Ülkemizde enerji israfı göz ardı edilemeyecek bir derecededir. Kamu kurum ve kuruluşlarımız da dâhil olmak üzere evlerimizde, iş yerlerimizde, sokaklarımızda enerji israfı konusunda gerekli titizlik gösterilmemektedir. Hâlbuki israf edilen enerji, ülkenin kaynağının israfıdır.
Kıymetli Kardeşlerim!
Millet olarak son yıllarda ve özellikle bize yaşatılan pandemi dönemi sonrasında gittikçe artan bir israf daha var: 
İLAÇ İSRAFI
Yapılan araştırmalar, her 100 evden 80’inde bir ya da birden fazla türden ilaç bulunduğunu gösteriyor.
Bu ilaçların büyük bir bölümünü antibiyotikler, ağrı kesiciler, ateş düşürücüler ve romatizmal ilaçlar oluşturuyor. Evde bulunan bu ilaçların sadece beşte biri, gerçekten evde ilaç ihtiyacı olan bir hasta tarafından kullanılıyor. Geri kalan ilaçlar evde lüzumsuz olarak bulunuyor. Evde lüzumsuz olarak bulunan bu ilaçların ülke ekonomisine yıllık maliyetinin 8 milyon dolardan fazla olduğu tahmin ediliyor.
Bütün bu alanlar ve çok daha fazla alanlarda israf etmemeye özen göstermemiz gerekir. Çünkü hiçbir kaynak sınırsız değildir ve bir gün mutlaka tükenecektir.
Peki bizi israfa sürükleyen sebepler nelerdir? Neden israf ederiz? Şimdi bu sorulara cevap arayalım.
Kıymetli Kardeşlerim!
İsrafı hazırlayan sebeplerin başında tüketim arzusu vardır. Fıtrattaki mala düşkünlük arzunu frenlenmeye alıştırmadığımız sürece insan kendini israf içinde bulur.
زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاء وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاللّهُ عِندَهُ حُسْنُ الْمَآبِ
AYET: “Kadınlar, oğullar, yük yük altın ve gümüş, salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçimliğidir. Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah'ın katındadır.” (Ali İmran, 3/14)
Ancak bütün bu süslere karşı Müslümanca tavrın nasıl olacağını yine Rabbimiz bildiriyor:
قُلْ إِن كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَآؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُم مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُواْ حَتَّى يَأْتِيَ اللّهُ بِأَمْرِهِ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ
AYET: “De ki: "Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticaret ve beğendiğiniz meskenler size Allah'tan, peygamberinden ve O'nun yolunda cihattan daha sevgili ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyin! Allah, fasık topluluğu doğru yola erdirmez." (Tevbe, 9/24)
İsrafın bir başka sebebi sosyal çevredir; insanların birbirlerinden görerek etkileşimleridir. Diğer bir sebep "reklâm" unsurudur. Özellikle göze ve kulağa, ya da hem göze hem kulağa hitap eden reklâm araçları, tüketim ve israf ekonomisinin motorları gibidir. Yaz, kış, sezon sonu, yılbaşı, bayram vs. gibi kampanyalar…
Kredi kartlarının cazip dünyası, vadeli satışlar, düşük faizli tüketici kredisi gibi tüketimi kolaylaştıran pek çok etken israfa sebep olmaktadır.
Kıymetli Müminler!
Sonuç olarak yerini bulmayan bir tuğla parçası, yırtılıp atılan bir kâğıt, çöpe atılan bir ekmek (parçası), cam kırığı, hayvanın yemesi gerekirken çevreye atıp saçtığımız meyve kabuğu vs. bir israftır. Hayvana hayvan muamelesi yapılması gerekirken haddi aşarak, pek çok insana gösterilmeyen ilgiyi göstermek israftır.
İslâm’a göre, evrendeki her şey Allah’a aittir. İnsanların elde ettiği mal ve mülkün hepsi O’nundur. Yüce Allah insanla birlikte yeryüzü ve çevresinde, bütün canlılara yetebilecek ölçüde rızık ve nimet de yaratmıştır. Kâinattaki her canlının rızkı, Yaratan tarafından lütfedilmiştir.
Meşrû yollarla elde edilen mal ve servetin harcanması veya tüketiminde de meşru ölçüler çerçevesinde hareket etme zorunluluğu vardır.
İsraf, sadece fertlerin değil toplumların çöküşünde de en önde gelen etkenlerden birisidir. Verilen her nimetten sorguya çekilme yaptırımı, israfın önlenmesinde önemli bir etkendir.
Rabbimizin bizden istediği harcama ve tüketim dengesini veciz bir biçimde ifade eden şu ayeti kerime ile sohbetimizi sonlandıralım:
وَلاَ تَجْعَلْ يَدَكَ مَغْلُولَةً إِلَى عُنُقِكَ وَلاَ تَبْسُطْهَا كُلَّ الْبَسْطِ فَتَقْعُدَ مَلُومًا مَّحْسُورًا
AYET: “Eli sıkı olma, büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır ve çaresiz kalırsın.” (İsra, 17/29)
Rabbimiz bize her alanda olduğu gibi harcama ve kaynakları kullanma konusunda da israf ve cimrilik etmeden dengeyi koruyabilenlerden eylesin. Amin.











GİRİŞ Yüce Allah insanı ve varlık âlemini yaratmış, insanın ve bütün varlıkların ihtiyaçları ile birlikte yeryüzü ve etrafını sayısız nimet ve rızıklarla donatmıştır.  Kâinattaki her canlının rızkını yaratan Allah, ihsan ettiği nimetlerin sayısal olarak tespit edilemeyeceğini, yani verdiği nimetleri sayamayacağımızı beyan etmiştir. Allah’ın kendisine ihsan ettiği nimetlerin tüketim ve harcamasında insana düşen vazife, cimriliğe düşmemek, nimeti vereni unutarak aşırılıkla israfa gitmemek, bu ikisinin ortasında iktisat yolunu yani orta yolu benimsemektir. Rabbimiz Kuran-ı Kerim’de sevdiği kulların özelliklerini beyan ederken şöyle buyurur: “Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik edenlerdir. Onların harcamaları, bu ikisi arası dengeli bir harcamadır.” Furkan, 25/67 َاستهال Tüketim Ne Demek? TDK'ye göre tüketim kelimesi anlamı şu şekildedir: - Tüketme işi - Üretilen veya yapılan şeylerin kullanılıp harcanması, yoğaltım, istihlak, üretim karşıtı. Tüketim: Mal ve hizmetlerin doğrudan doğruya insan ihtiyaçlarının karşılanması için satın alınmasıdır. Ayrıca tüketim, belirli bir ihtiyacın tatmin edilmesi için bir ürünü ya da hizmeti edinme, sahiplenme, kullanma ya da yok etme olarak da tanımlanabilir. Günümüzde tüketicilerin satın alarak kendilerini tanımladıkları metalar, çeşitli imajlar oluşturarak tükettirme amacına hizmet etmektedir. Helal ve Temiz Tüketim ؗ بن ر ِض َحـ َالا َطـيِه ْ اَ ْ من فِي ا َّ وا ِم َُلُ س ُ ن َّ ُّ َهن الن َٓيَن اَي Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan maddelerin helâl ve temiz olanlarından yiyin; ِن ي َطن ط َوا ِت ال َّشْ ُ خ ُ وا ُ ِع ب َّ َوَا تَت şeytanın peşinden gitmeyin, ن ٌ ي ٖ مب ُ و دٌّ ُ م َع َُْ ُ لَ ه َّ اِن çünkü o apaçık düşmanınızdır. Bakara Suresi - 168 ***** بن َحَالا َطيِه هّللاُ م َُُ من َر َزََ َّ وا ِم َُلُ ف ࣕ َ Artık Allah’ın size helâl ve temiz olarak verdiği rızıklardan yiyin روا ُ ُ َّنه َوا ْش َُ ي م اِ ْ ُ نت ْ َُ ن دو َن َت ه ِّللا اِ ْ ُ ُ عب ْ عَم تَ نِ ْ Eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız, Allah’ın nimetine şükredin. Nahl Suresi - 114 BİLİNÇLİ TÜKETİCİ MİSİNİZ? Bilinçli alışverişte amaç; heyecan ve dış etkilerle hareket etmeden akılcı davranmak, planlı alışveriş etmek, sağlıklı, güvenli, topluma ve çevreye duyarlı, kaliteli mal ve hizmetleri satın almak, huzur ve mutluluğu artırmak suretiyle daha iyi bir yaşam standardına ulaşmaktır. Bilinçli Tüketici Olmanın Yolları Bilinçli tüketici alışveriş öncesinde ve alışveriş sonrasında karşılaştıkları olumsuzlukları çözebilecek hak arama yolları hakkında bilgi sahibi olmalıdır. Alışverişe çıkmadan önce alınacaklar listesi yapar. Alacağı ürünler hakkında fiyat araştırması yapar. Alırken de tüketirken de israf etmez. Yerli ürünleri tercih eder. Reklam veya ilanların aldatıcı ya da yanıltıcı olma ihtimaline karşı dikkatli olur. Satın alacağı ürünün bir kusuru olup olmadığını kontrol eder. Satın aldığı ürünün faturasını veya fişini alır. (almadığımız her fiş & fatura vergi kaybıdır) Lüks Tüketim Nefsânî isteklerle ve bencil duygularla yapılan lüks tüketimi israf saymaktadır. Lüks tüketimin yaygınlaşma temayülü göstermesi bir yandan savurganlığı daha da arttırırken öte yandan sosyal dengeyi bozar. Ayrıca lüks tüketim dışa bağımlı bir ekonomide ithalât artışına, döviz kaybına, dış ticaret ve ödemeler dengesinin açık vermesine, dış borçlanmaya, devalüasyona, yerli üretimin sıkıntıya düşmesine ve enflasyonist baskılara yol açar. Diğer taraftan müsriflerin lüks tüketim alışkanlığı, imkânı kıt olanlarda öfke ve kıskançlık doğurarak sosyal huzursuzluklara sebep olabilir. ب ْ ر تَ ْ ِ ه بَذ ِل َوَا تُ ي ٖ سب ب َن ال َّ َي َن َوا ْ ٖ س ْ ِم ْ َوال ُ ه َّ بى َحق ل ر ْ ُ ق ْ ا ال ِت ذَ ل َوا ذيرا ٖ Akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma! ه ٖ ِ ه ن ِل َرب ي َطن ُ َو ََن َن ال َّشْ ِن طي ٖ خ َوا َن ال َّشيَن وا اِ ْ َٓ ُ ٖري َن ََنن ِ ه مبَذ ُ ن ال ورا ْ اِ َّ ََفُ Çünkü savurganlar şeytanların dostlarıdır. Şeytan da rabbine karşı çok nankördür. İsrâ Suresi - 26-27 Gösteriş Tüketimi Gösteriş tüketimi düşük gelirli insanların statülerini yüksek göstermek amacıyla yaptıkları pahalı harcamalarıdır.  Ayrıca yüksek gelirli insanların durumlarını daha iyi göstermek için yaptıkları gereksiz harcamalar da gösteriş tüketimidir. ؤ ِم ْ ُ ن ِس َوَا ي َّ م ِرئََٓن َء الن ه ْ ُ م َوالَ ْ و َن اَ ُ نِفق ْ ُ ِخ ِر ذي َن ي ۪ َوالَّ ال ْ وِم ا يَ ْ ْ ِنل ِن هِّٰلل َوَا ب و َن ب ُ ن Allah’a ve âhiret gününe inanmadıkları halde mallarını insanlara gösteriş için harcayanları da Allah sevmez. ن رين ۪ ََٓسن َء ََ ن فَ رين ۪ ََ ُ ن لَه ي َطن ُ ن يَ َُ ِن ال َّشْ ْ َو َم Bir kimsenin arkadaşı şeytan olursa, o ne fenâ bir arkadaştır! Nisâ Sûresi(4) 38. Allah Gösteriş İçin Harcama Yapanları Sevmez اَ ْ نِ َوا ه َم ْ ِنل م ب نتِ َُْ وا َصَدََ ب ِطلُ ُْ وا َا ت ُ َمن ل ذي َن ا ن ِس ٖ َّ ئََٓن َء الن ُّ َهن الَّ ِر َٓيَن اَي ُ نِف ُق َمنلَه ْ ُ ذي ي ٖ ۙى ََنلَّ ل ن ُ ؤ ِم ْ ُ ذ َوَا ي وِم يَ ْ ْ ِر ِن هِّٰلل َوال ب ِخ ل ا ْ ا Ey iman edenler! Allah’a ve âhiret gününe inanmadığı halde malını insanlara gösteriş yapmak için harcayan kimse gibi sadakalarınızı başa kakmak ve incitmek suretiyle boşa çıkarmayın. تَ ِ ٌل فَ َواب ُ َصنبَه نَ ب فَ َرا ٌ ُ ي ِه ت ْ ن َعلَ فَوا ْ ِل َص ُ َََمثَ ه لُ َمثَ فَ دا ْ َصل ُ َر ََه O kimsenin misali, üzerinde toprak bulunan düzgün ve yalçın bir kayadır; kayanın üzerine şiddetli bir yağmur yağmış, onu çıplak halde bırakmıştır. و َم َا ْ قَ ْ هِدي ال َا يَ ْ هّللاُ َو وا ُ من ََ َسب َّ ء ِم ي ى َش ْ ل رو َن َعل قِدُ ْ ٖر يَ ي َن ََنفِ ْ ال Bu gibilerin kazandıkları hiçbir şeyden istifadeleri olmaz ve Allah, inkârcı topluluğa hidayet vermez. bakara 264 اإلسراٍ İSRAF Sözlükte “haddi aşma, hata, cehalet, gaflet” gibi anlamlara gelir. İsrâf genel olarak inanç, söz ve davranışta dinin, akıl veya örfün uygun gördüğü ölçülerin dışına çıkmayı, özellikle mal veya imkânları meşrû olmayan amaçlar için saçıp savurmayı ifade eder.  İsraf, sahip olduğumuz nimet ve imkânları ölçüsüzce kullanmaktır.  Har vurup, harman savurmaktır. Hiç tükenmeyecek gibi bilinçsizce harcamaktır. İsraf Allah Teâlâ’nın bahşettiği nimetlere karşı bir nankörlüktür. ذي َن ۪ روا َو ََ َوالَّ ُ ُ قت ْ م يَ ْ وا َولَ ُ سِرف ْ ُ م ي ْ وا لَ ُ نفَق ا اَْ اِذ ِل ََ ََٓ ل من ي َن ذ َوا ن َن بَ ْ ََ Onlar, harcadıklarında ne isrâf eder ne de eli sıkı davranırlar; bu ikisi arasında orta bir yol tutarlar. Furkan / 67. Ayet İsraf, Sadece Sofralarımıza Hasredilemeyecek Kadar Kapsamlı Bir Kavramdır. Mesela akıl nimetini iman ve hikmetle buluşturamaması, insan için en büyük israftır. Şu kısacık ömrümüzün dünya ve âhiretimize faydası olmayan beyhude meşgalelerle heba edilmesi, zamanın israfıdır. Zararlı alışkanlıklarla zihnin ve bedenin tehlikeye atılması, sağlığın israfıdır. Sahip olduğumuz ilmi ve tecrübeyi insanlığın hayrına kullanmamak, bilginin israfıdır. Kendisinden yaratılıp beslendiğimiz toprağın, hayat kaynağımız olan suyun, her bir nefesimizde muhtaç olduğumuz havanın hoyratça kirletilmesi, tabiatın israfıdır. Gelecek nesillere mamur ve yaşanılır bir çevre bırakmamız gerekirken, bize emanet edilen yeryüzünü kötülüklerin esiri haline getirmek, yaşadığımız kâinatın israfıdır. Yiyin İçin Fakat İsraf Etmeyin! وا ُ وا َوا ْشَرب َُلُ د َو س ِج ْ َُ هلِ َم ن َد ْ م ِع ِزينَتَ َُْ وا ُ خذ ُ َم سِرفي ْ م ل ُ ْ ب ا ُّ ُ ِح ُ َا ي ه َّ يَن بَنى آ َد وا اِن ُ سِرف ْ ُ َن َوَا ت …“Yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah, israf edenleri sevmez.” A’râf 7\31 ***** Rasulullah buyurdu ki; ة ٍ َوَا َم ِخيلَ سَرا يِر إ ْ سوا في َغْ بَ ُ ْ وا َوال ُ دَ َّ َص وا َوتَ َُلُ "Yiyiniz, tasadduk ediniz, giyiniz. Fakat bunları yaparken israfa ve tekebbüre kaçmayınız.« Nesaî, Zekat 66, (5, 79). İnsan Malını Nereden Kazanıp Nereye Harcadığından Hesaba Çekilecektir! Bir hadis-i şerifte de şöyle buyruluyor: ُل هّللاِ  سو ُ ن َل َر ن َ ْ سل َل َع ْ ُ ى ي ه ل ِقيَن َم ِة َحت ْ و َم ا د يَ ْ ب ْ َ : َ َدَمن ِع ُل ََ زو يَ ُ ربَع أ ْ "Kıyamet günü, dört şeyden sual edilmedikçe, kulun ayakları [Rabbinin huzurundan] ayrılamaz: * Ömrünü nerede harcadığından, ُ نَنه ْ مِر ِه فِي َمن أف ع ُ ُ ن ْ َع  *Ne amelde bulunduğundan, ِ ِه ِم ِه َمن َع ِم َل ب ْ ن ِعل ْ َو َع  *Malını nerede kazandığından ve ن ْ َو َع نفَ َوفي َمن أ ْ ُ َسبَه َتَ ي َن ا ْ ن أ ْ ْ َمنِل ِه ِم ُ قَه nereye harcadığından, * Vücudunu nerede çürüttüğünden. ن ْ سِم ِه في َمن َع ْ َو ِج ُ به أ ْ Tirmizî, Kıyamet 1, (2419) Harcamalarımızda Ölçülü & Dengeli Olmalıyız İnsanlar da hayatın her alanında olduğu gibi, harcamalarında da ölçülü ve dengeli olmak durumundadırlar. ق ْ َ م ي ْ َ ول وا َ سِرفُ ْ ُ م ي ْ َ وا ل قُ َ نف َْ ا ا َ ن اِذ َ َّذي ما ً وا وال َ َ َ ن ذِل َك ق َ ي ْ َ ن ب َكا َ و روا َ ُ تُ “Rahman’ın kulları, harcadıkları zaman ne savurganlık ederler ne de cimrilik, bu ikisi arasında orta bir yolu tutarlar” Furkan, 25\67 ***** ِلَى إ ولَة غلُ ْ جعَ ْل يَ َد ََ َم ِق ََ َواَ تَ ْ ُ عن ُ Elini boynuna bağlı tutma (cimrilik yapma). سورا ُ ح ْ م َّ ومن ُ َد َملُ قع تَ ْ س ِط فَ بَ ْ ْ ط َهن َُ َّل ال ْ س ُ ب َواَ تَْ “Onu, büsbütün de açıp-saçma (İsraf da yapma), sonra kınanır, kaybettiklerinin hasretini çeker durursun.” İsra 17/29. Saçıp Savuranlar Şeytanın Dostlarıdır! ب َن َوآ ِت سَي َن َوا ْ ْ ِم ْ َوال ُ ه َّ ربى َحق ْ ُ ق ْ ا ال ِل َ سبي ذ ال َّ "Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver, ر ْ ِ ه بَذ ُ را َا ت بذي ْ َو تَ Gereksiz yere de saçıp savurma! ن َوا َن خ اِ َّ وا اِ ْ ُ ِري َن ََنن ه مبَذ ُ ْ ِن ال ال َّشيَنطي Çünkü saçıp savuranlar şeytanın dostlarıdır. را و ُ ِه ََف ه ن ِل َرب ي َطن ُ َو ََن َن ال َّشْ Şeytan ise Rabbine karsı çok nankörlük etmiştir." (İsra, 17\26-27) ****** Tefsirinde: “Savurganlar şeytanların dostlarıdır” ifadesi, “Kötü iş yapmak bakımından onlarla şeytanlar arasında bir benzerlik gerçekleşir” şeklinde açıklanmıştır (Râzî, XX, 193). Kaynak : Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 478 Abdest Alırken Bile Suyu İsraf Etmemeliyiz! َّضل  ه َو يَتَو ُ د، َو ع ْ ِ َس ر ب َّ سو َل هّللاِ َم ُ ن َر أ َّ Bir defasında Hz. Peygamber (s.a.s.) Sa’d’e uğradı. Sa’d bu esnada abdest alıyordu. Resûlullah (a.s.), (onun suyu aşırı kullandığını görünce); ٍُ ن َل  سَر ا ال َّ فقَ َمن هذَ "Bu israf nedir"? diye sordu. Sa’d şaşırarak; سَرا ٌٍ؟  ُضو ِء إ ْ و ُ ْ ن َل أفِي ال فقَ "Abdestte de israf olur mu?" dediğinde Hz. Peygamber de ر  ر َجن َه ن َت َعلى نَ ْ َُ ن م َوإ ْ ن َل نَعَ ْ ََ “Evet, hatta akmakta olan bir nehirde abdest alsan bile” şeklinde cevap verdi. İbn Mâce, Taharet, 48, I,.148; Ahmed, II, 221. İSRAF YAPTIĞIMIZ ALANLAR DÜĞÜNLERDEKİ İSRAF Kur’an-ı Kerim, aile kurma konusunda müminlerin birbirine destek olmasını ister Peygamberimiz de evlenmeye niyet edenlere Allah’ın yardımcı olacağını müjdelemiştir. İslâm’da esas olan, evliliği kolaylaştırmaktır. Nitekim “En bereketli nikâh, külfeti en az olanıdır. ”[İbn Hanbel, VI, 83.] şeklindeki nebevi ilkeyi unutmak, çoğu zaman maddi ve manevi zararlara neden olmaktadır. Gereğinden fazla yapılan düğün harcamaları, aileleri sıkıntıya sokmaktadır. Evlenmek isteyen gençler, düğün masraflarının makul ölçüleri aşması sebebiyle zorlanmakta, hatta evlilikten uzak durmaktadır. Düğünden sonra uzun süre borç ödemek, ailenin ilk yıllarını maddi sıkıntı ve huzursuzlukla geçirmesine sebep olmaktadır. Halbuki sadelikte asalet, tevazuda hikmet vardır. YEME - İÇMEDE İSRAF  Bir yanda açlığın, yoksulluğun ve sefaletin pençesinde kıvranan milyonlarca insan varken, saçıp savurmak, ihtiyaç olmadan harcamak, eskimeden atmak hayati bir hatadır. Mazlum insanlar ekmek ve su gibi en temel ihtiyaçlarından bile mahrum bir şekilde hayat mücadelesi verirken, artan bir tek lokmayı bile çöpe atmak insafa sığmaz. خ ْ َّ ت َوالن رو َشن ُ ع ْ ي َر َم ت َو َغْ رو َشن ُ ع ْ ت َم ن َّ َجن ن َشنَ ٖ ي اَ ْ ـَٓذ ه َو الَّ ُ و َن َو ُ يت ز ْ َوال َّ ُ ه ِلفن اُ َُلُ ختَ ْ م ر َع ُ من َن ْ َّ ر ز َوال ُّ َل َوال َّ ي َر َو َغْ ِهن متَ َشنب ُ ه ِ متَ َشنب ُ Çardaklı ve çardaksız bağları, değişik ürünleriyle hurmaları, ekinleri, birbirine benzeyen ve benzemeyen biçimlerde zeytin ve narları meydana getiren O’dur. و َم يَ ْ ُ ه َّ وا َحق تُ ل َم َر َوا ْ ا اَث ََٓ َمِر َٖٓه اِذ ن ثَ ْ وا ِم َُلُ ؗ ه ٖ َح َصنِد Her biri ürün verdiğinde ürününden yiyin; hasat günü de hakkını verin; ب ُّ ُ ِح ُ َا ي ه َّ اِن وا ُ سِرف ْ َوَا تُ ۙ في َن سِر ٖ ْ م ُ ْ ال fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez. En'âm Suresi - 141 EKMEK İSRAFI Rasulullah buyurdular ki: ََر َم ْ َ ب َز أ خْ ُ ْ ََر َم ال ْ َ ن أ ْ َم ُ فَ ََر َمه ْ َ أ ن َّّللاَ إ َّ ب َز فَ خْ موا ال ُ ُ َِر أ ْ ُ للُ ه “Ekmeğe saygı gösterin. Zira Allah, ekmeği hürmete değer kılmıştır. Kim ekmeğe saygı gösterirse Allah da ona ihsanda bulunur.”C. Sağir, h. no: 3050 **** Rasulullah buyurdu ki: ن أ ََ َل َمن َس ْ ر ِض َم ْ س َمن ِء واألَ ن بَ َرَن ِت ال َّ ْ ِم ُ ه َّ إن ب َز فَ خْ موا ال ُ ُ ِر ُ َ لَه غِفَر أ ْ ُ فَر ِِ ْ س قَ َط ِم َن ال ُّ “Ekmeğe hürmet ediniz zira ekmek göğün ve yerin bereketidir. Sofradan düşen kırıntıları alıp yiyen kişiyi Allah mağfiret eder” C. Sağir, h. No: 3052 SU İSRAFI  Su, hayatımızın kaynağı, toprağımızın bereketidir. Aziz dinimiz İslam, suyu ölçülü kullanmayı ve israf etmemeyi emreder. Nitekim Resûl-i Ekrem (s.a.s), bir sahabinin abdest alırken fazla su kullandığını görünce, “Bu ne israf!” diyerek onu ikaz etmiştir.  Sahabinin “Abdestte de israf olur mu?” sorusu üzerine “Evet, akan bir nehirde (abdest alıyor) olsan bile!” diye cevap vermiştir.[İbn Mâce, Tahâret, 48.] Peygamberimizin bu uyarısı, suyun ibadet maksadıyla bile olsa asla israf edilmemesi gereken nadide bir nimet olduğunu bize hatırlatmaktadır. ر ِض ْ اَ ْ ُ فِي ا نه َّ س ََن ْ نَ ر فَ َد ِقَ ء ب سََٓمن ِء ََٓمن نَن ِم َن ال َّ ْ ه ٖ ِ ب ب ن َزل ࣗ ن َه َواَْ ى ذَ ل ن َعل َّ َواِن رو َن نِدُ لَقَ Gökten uygun ölçüde su indirir, onu arzda (yeryüzünde) tutarız. Kuşkusuz bizim onu gidermeye de gücümüz yeter. Mü'minûn Suresi - 18 SON SÖZLERİMİZ  Tüketim ile insanların yozlaştığını görmekteyiz.  Tüketim kavramını ve bunun mekanı olarak da alışveriş merkezlerini, büyük mağazaları ve büyük marketleri görmekteyiz.  Sadece tüketmek için yaşayan, ahlaki, dini ve kültürel değerlerini kaybetmiş, markalara adeta tapan bireylerden oluşan bir toplum görmekteyiz.  Böyle bir toplumun sömürülmeye ve gerçek kimliğini kaybetmeye mahkûm olduğu da görmekteyiz.  Allah’ın bize verdiği her nimetin, hem imtihan vesilesi, hem de emanet olduğunu unutmayalım.  Nimetin bizi dünya ve âhiret mutluluğuna eriştirmesi için özen gösterelim.  Her işimizde insaflı, dengeli ve tutarlı davranalım.  Yeme içmemizde, giyim kuşamımızda, harcamalarımızda ihtiyaç fazlası ve lüksten kaçınalım.  Savurganlığın, her geçen gün kişiyi iflasa sürüklediğini ve Allah’ın rızasından uzakla

3 Haziran 2026 Çarşamba

İSLAMDA SUİ ZAN(KÖTÜ ZAN) HARAMDIR


İSLAMDA SUİ ZAN(KÖTÜ ZAN) HARAMDIR
Suizan, birinin kötü bir iş yaptığını zannetmektir. Kalbe gelen kötü düşünce, o hâliyle suizan olmaz. Kalbin o tarafa kayması suizan olur. Mesela birinde bir kalem görünce, (acaba bu kalemi çalmış olabilir mi) diye sadece düşünmek suizan olmaz. Ama (çalmış olabilir) diye zannetmek suizan olur.

Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Suizan etmeyin. Suizan, yanlış karar vermeye sebep olur. İnsanların gizli şeylerini araştırmayın, kusurlarını görmeyin, münakaşa, haset ve düşmanlık etmeyin, birbirinizi kardeş gibi sevin, çekiştirmeyin. Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez, yardım eder. Onu, kendinden aşağı görmez.) [Buhari, Müslim]

Zan ile, başkasının kötü olduğunu kabul eden, onu gıybet eder, ona dil uzatır. Onu kötü, kendini iyi bilir. Bu da, helâkine sebep olur. (İhya)

Müslümanın bir işinde veya sözünde birçok küfür alameti ile bir iman alameti bulunsa, hüsnü zan edip buna kâfir dememelidir. Ama küfrü açıksa kâfir olur, tevil fayda vermez. (Bezzâziyye)

Bir menkıbe: Bir âlim talebelerine (Şafii mezhebinde alametlere bakarak kesin karar verilmez. Mesela bir köpeğin burnunda yoğurt bulaşığı varken evden çıktığı görülse, eve girince yoğurt çanağında köpeğin burnu kadar iz görülse, kesin olarak bu yoğurdu köpek yedi denemez) der. Talebenin biri, içinden (Bu kadarı olmaz) diye hocasına itiraz eder. Hocası, o gence, bir koyun kesip getirmesini söyler. O da koyunu keser. O arada sıkışır, evin kenarındaki ormanlığa kolları sıvalı ve kanlı bıçakla gidip hacetini def eder. Zaptiyeler, yeni öldürülmüş bir adamın katilini ararken bunun eli kanlı bıçakla ormana kaçtığını görürler. Hemen bunu yakalayıp getirirler. O gece karakolda kalır. Sabah mahkemeye çıkınca, hakim, (Bu genç, eli kanlı bıçakla kaçarken görülmüşse de, Şafii’de alametlere bakarak kesin hüküm verilmez. Bu genci serbest bırakın) diye karar verir. Genç, hocasına yaptığı suizannın cezasını çektiğini anlar.

Bir hikaye: Dağ evinde, kocası yeni ölmüş tek başına yaşayan hamile bir kadın, kendisine arkadaş olması için dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye başlar. Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmaz. Evcil bir hayvan haline gelir. Bir süre sonra kadının çocuğu doğar. Gelincik zarar vermesin diye çok dikkat eder. Bir gün birkaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak zorunda kalır. Gelincikle bebek evde yalnız kalmışlardır. Aradan biraz zaman geçer ve anne eve koşarak gelir. Gelinciği kanlı ağzındaki kanları yalarken görür. Anne çıldırmışçasına gelinciğe saldırır, hemen öldürür. O sırada içerden bebeğin ağlaması duyulur. Anne odaya girer. Odada beşiğin içindeki bebeğin yanında duran parçalanmış bir yılanı görür.

يَآاَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنِّ اِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ اِثْمٌ وَلاَ تَجَسَّسُوا وَلاَ يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللهَ اِنَّ اللهَ تَوَّابٌ رَحِيمٌ

AYET: (HUCURAT 12)“Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve gizli hallerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.”

اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ Ayetiyle Müminleri kardeş sayan yüce Allah, ayette kardeşlikle bağdaşmayan, sosyal ilişkileri olumsuz yönde etkileyen,dargınlık, kırgınlık ve huzursuzluklara sebep olan üç kötü huydan müminleri etkili bir şekilde sakındırmaktadır. Vaazımızda pek az müminin uzak durabildiği bu üç kötü huyu tahlil etmeye çalışacağız.
Muhterem Kardeşlerim Suizanda Bulunmayın.
“Suizan”, kötü zan demektir. Ayette zannın hepsinden değil çoğundan sakınılması emredilmekte ve zannın bir kısmının günah olduğu bildirilmektedir. Dolayısıyla zannın bir kısmı hüsnü zan yani iyi zandır ve günah değildir. İyi zan, sözleri, olayları ve davranışları iyiye yormak, iyi düşünmek ve iyi görmektir. “Kötü zan” ve “iyi zan” tabirleri Kur’an’da geçmektedir.

“Zan” kelimesi çok anlamlı kelimelerden biridir. وَظَنُّوا اَنْ لاَ مَلْجَأَ مِنَ اللهِ bir şeyi kesin olarak bilmek ve مِنْ عِلْمٍ اِلاَّ اتِّبَاعَ الظَّنِّ وَمَا قَتَلُوهُ يَقِينًا bir şey hakkında tahmine dayalı bilgi ve hüküm anlamlarında kullanılmıştır.

Tahlil ettiğimiz ayette yasaklanan ve günah olduğu bildirilen zan, ikinci anlamdaki zandır. Kelime Türkçe’ye de bu anlamda girmiştir. Zan, Allah ve insanlar hakkında söz konusu olabilir. Allah hakkında iyi zanda bulunmak farz, kötü zanda bulunmak haramdır.

وَيُعَذِّبَ الْمُنَافِقِينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِكِينَ وَالْمُشْرِكَاتِ الظَّانِّينَ بِاللهِ ظَنَّ السَّوْءِ عَلَيْهِمْ دَآئِرَةُ السَّوْءِ وَغَضِبَ اللهُ عَلَيْهِمْ وَلَعَنَهُمْ وَاَعَدَّ لَهُمْ جَهَنَّمَ وَسَآءَ تْ مَصِيرًا

“Böylece Allah hakkında kötü zanda bulunan münafık erkeklere ve kadınlara, Allah’a ortak koşan erkeklere ve kadınlara azap etsin, onların Müslümanlar için işledikleri kötü işler, kendi başlarına gelecektir. Allah onlara gazap etmiş, onları lanetlemiş ve onlara cehennemi hazırlamıştır. Orası ne kötü varış yeridir.
Yüce Allah;

قَالَ رَسُولُ اللّهِ: قَالَ اللّهُ تَعالى: أنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدِي بِي

“Ben, kulumun bana olan zannı üzereyim.”, Peygamberimiz ise (s.a.s.); “Ey insanlar! Âlemlerin Rabbi hakkında iyi zanda bulunun, çünkü Rab, kulunun zannı üzeredir.” buyurmuştur.

قَالَ رَسُولُ اللّهِ: إنَّ حُسْنَ الظَّنِ بِاللّهِ تَعالى مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ

"Allah Teâlâ hakkında hüsnü zan, güzel ibadettendir." 

İş, meslek, ticaret, teşebbüs ve sosyal faaliyetlerle bilimsel çalışmalardaki zanlar mubah; dürüst bir mümin hakkında iyi zanda bulunmak mendup, kötü zanda bulunmak ve bunu başkalarına anlatmak haram ve günahtır. Kötü zanda bulunulur, fakat bu zan başkalarına anlatılmazsa bu, doğru bir davranış olmamakla birlikte günah değildir. Peygamberimizin beyanı ile“iyi zanda bulunmak, kulluğun güzelliğindendir.”
Muhterem Kardeşlerim

يَآاَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوآ اِنْ جَآءَ كُمْ فَاسِقٌ بِنَبَأٍ فَتَبَيَّنُوآ اَنْ تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ

“Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın.”
Ayeti gereğince insanlar veya olaylar hakkında kanıta dayalı doğru bilgiye göre karar vermek ve gerçeği bulmak için araştırma yapmak gerekir. Başkaları aleyhinde konuşmak ve karar almak söz konusu olduğunda zan ile hareket edilmez, edilmemelidir. Çünkü zan, birçok kere isabetsiz olabilmektedir. Bu durumda zanna dayalı verilen hüküm ile iftira edilmiş ve vebale girilmiş olur. Bu nedenle kötü zan haramdır ve kaçınılması gerekir. Bilinmeyen bir kişi hakkında iyi zan vacip olmasa bile kötü zan caiz değildir. Bu itibarla kesin ve doğru bilgi elde edilemeyen durumlarda müminler hakkında iyi zanda bulunulması gerekir.
Peygamberimiz (s.a.s.);

إيًاكُمْ والظَّنَّ ، فإن الظَّنَّ أكذبُ الحدِيثَ

“(Kötü) zandan sakınınız, çünkü (kötü) zan, sözlerin en yalanıdır.” Buyurmuştur. Yalan söylemek ise büyük günahlardan

وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِ

“yalan sözden kaçının.”

وإنَّ الْكَذِبَ يَهْدِي إلى الفُجُورِ وإنَّ الفُجُورًَ يهْدِي إلى النارِ ، وإن الرجلَ ليكذبَ حَتى يُكْتبَ عنْدَ اللَّهِ كَذَّاباً

“Yalancılık yoldan çıkmaya (fucûr) sürükler. Fucûr da cehenneme götürür. Kişi yalancılığı meslek edinince Allah katında çok yalancı (kezzâb) diye yazılır". Ve münafıklığın alâmetlerinden biridir.

أَرْبعٌ منْ كُنَّ فِيهِ ، كان مُنافِقاً خالِصاً ، ومنْ كَانتْ فيهِ خَصْلَةٌ مِنْهُنَّ ، كَانتْ فِيهِ خَصْلةٌ مِنْ نِفاقٍ حتَّى يَدعَهَا : إذا اؤتُمِنَ خَانَ ، وَإذا حدَّثَ كَذَبَ ، وإذا عاهَدَ غَدَرَ ، وإذا خَاصمَ فجَرَ

Abdullah İbni Amr İbni'l-Âs radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Dört huy vardır ki bunlar kimde bulunursa o kişi tam münâfık olur. Kimde de bu huylardan biri bulunursa, onu terkedinceye kadar o kişide münâfıklıktan bir sıfat bulunmuş olur:
Kendisine bir şey emânet edildiği zaman ona ihanet eder.
Konuştuğunda yalan söyler.
Söz verince sözünden döner.
Düşmanlıkta haddi aşar, haksızlık yapar."

8 Kasım 2025 Cumartesi

İSLAMDA ZİHAR HARAMDIR

 İSLAMDA ZİHAR HARAMDIR

https://www.youtube.com/watch?v=y01pH5EgPi8

İSLAMDA ZİHAR HARAMDIR
ZİHAR: Bir kimsenin karısına "sen bana anamın sırtı gibisin" diyerek, onu kendisine haram kılmasıdır. Zıhar : "zehr" kökündendir, kelime anlamı sırt demektir.
İslâm öncesi Arap toplumunda bir adam, karısının herhangi bir davranışına kızdığı zaman, ona, "sen bana anamın sırtı gibisin" derdi. Bunun üzerine karısı ona haram olurdu. Fakat bu boşanma sayılmazdı. Aralarındaki aile bağları kopmasa bile helal kabul edilmezdi. Ancak tam anlamıyla boşanmış da sayılamayacağı için kadın, başka bir yol seçemezdi.
Cahiliye dönemi toplum yapısı incelendiğinde, kadınların erkekler karşısında yok denecek kadar az imtiyaza sahip oldukları görülmektedir. Hele kocasının sudan sebeplere dayandırarak söylediği, "Sen bana anamın sırtı gibisin" sözüyle karşılaşan kadın, tamamen yalnızlığa terk ediliyordu.
Zıhar olayı, ilgili Ayetler nazil oluncaya kadar, cahiliye döneminde yaşandığı şekliyle devam etti. Bu Ayetlerin nüzul sebebi hakkında Havle Binti Mâlik bin Sa'lebe'den şu hadis rivayet edilmiştir:
HADİS: "Kocam Evs b. Samit bana zihar yaptı. Ben de Rasûlüllah (s.a.v)'a giderek durumu anlattım ve şikâyet ettim. Rasûlüllah (s.a.s) bana ısrarla, Allah'tan kork, Evs senin amcaoğlundur. Ona iyi davran" diye buyuruyordu. Nitekim bir müddet sonra hakkımda şu Ayetler nazil oldu:
 AYET: (Mücadele 1.)"Habibim, zevci hakkında seninle mücadele eden (nihayet halinden) Allah'a da şikâyet etmekte olan (kadın)'ın sözünü (umulduğu vecih ile) Allah dinlemiştir. Allah sizin konuşmanızı zaten işitiyordu. Çünkü Allah hakkıyla işitici, kemaliyle görücüdür’’.
İçinizden zıhar yapagelenlerin karıları, onların anaları değildir. Anaları kendilerini doğurandan başkası değildir. Şüphe yok ki onlar herhalde çirkin ve yalan bir laf söylüyorlar. Muhakkak ki Allah bağışlayıcı, çok bağışlayıcıdır.
Kadınlardan zıhar ile ayrılmak isteyip de sonra dediklerini geri alacaklar için birbiriyle temas etmezden evvel, bir köle azad etmek (lazımdır). İşte size bununla öğüt veriliyor. Allah ne yaparsanız, hakkı ile haberdardır.
Fakat kim (bunu) bulamazsa, (yine) birbiriyle temas etmezden evvel, fasılasız iki ay oruç (tutsun). Buna da güç yetiremezse altmış yoksul (doyursun). (Kefaretteki) bu (hafifletme) Allah'a ve peygamberine iman (da) sebat etmekte olduğunuz içindir. Bu (hükümler) Allah'ın (tayin ettiği) hadlerdir. (Bunları kabul etmeyen) kâfirler için ise elem verici azab vardır" (el-Mücadele, 58/1-4 bk.; İbn Kesir, Tefsir, İstanbul 1985, VIII, 8 vd).
Havle binti Mâlik bin Sa'l-ebe şöyle devam ediyor:
HADİS: "Ayet nazil olduktan sonra Rasûlüllah (s.a.s); "Kocan seninle temas etmeden evvel bir köle azad etsin" dedi. Ben de "Kölesi yok" dedim. Rasûlüllah, "Öyleyse iki ay oruç tutsun" dedi. "Yâ Rasûlüllah, o yaşlıdır, o kadar oruç tutamaz" dedim. Rasûlüllah (s.a.s): "Öyleyse 60 miskini doyursun"buyurdu. "Onun sadaka verecek birşeyi de yoktur" dedim. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.s): Ben ona altmış sa' hurma vereyim " buyurdu. "Bir altmış sa' da ben veririm." dedim. Rasûlüllah (s.a.s) "İyi yaparsın. Sen onun yerine altmış yoksulu doyur ve amcaoğlunun yanına git" buyurdu.
Zihar, cahiliyye döneminde talakın en ağır şekliydi. Çünkü ziharla zevce, ebedi haram olan anne gibi, ebedi haram kılınıyordu. Bu sebeple zihar yapan birisinin zevcesini tekrar alması hiçbir şekilde caiz değildi. İslâm bu hükmü geçersiz kıldı. Yine de kefaret verinceye kadar geçici bir haramlığa sebebiyet verdiğini kabul etti. Cahiliyet dönemindeki gibi onu kesin bir talak gibi görmedi.
Ulema, ziharın haram olduğunda ittifak etmişlerdir. Bu sebeple zihar yapmak caiz değildir. Üstelik yalan ve iftiradır. Zihar yapan kimse büyük günah işlemiş olur. Zıhar yapan kimseye, kefaret verinceye kadar zevcesine yaklaşması haramdır. Ve pişman olup zevcesini geri almak isteyenlerin de keffaret vermesi farzdır.
Hanefi, Mâlikî ve Hanbelîlere göre keffaret vermeden evvel her türlü yakınlık (öpmek, sarılmak vb) haramdır. İmam Sevrî ve İmam Şâfiî'ye göre değildir. Çünkü âyette yalnız "temas" zikredilmiştir. İmam Mâlik ise, cariyeye zihar yapmayı sahih görmüştür. Ayrıca fakihler, kadının kocasına zihar yapamayacağı hususunda görüş birliğindedirler. Zihar keffareti bir köle azad etmektir. Hanefîlere göre kölenin kâfir, Müslüman, erkek, kadın, büyük küçük olması önemli değildir. Ancak akıllı ve azalarının tam olması gerekir. Şâfiî ve Malikilere göre, azad edilecek kölenin mü'min olması şarttır.
Eğer köle yok ise, altmış gün aralıksız oruç tutulur. Hastalık ve yaşlılık gibi sebeplerden dolayı oruç tutmayan kimseler ise, altmış fakiri doyururlar. Şâfiî ve Mâlik'e göre ise bir fakire altmış gün veya her gün için yarım sa' verilmesi yeterlidir.
Fukaranın çoğunluğuna göre zıhar yapan kimse, kefaretini vermeden önce zevcesiyle münasebette bulunursa Allah (c.c)'a isyan etmiş ve günah işlemiş olur. Tövbe ederek, kefaretini verinceye kadar zevcesiyle yeniden temasta bulunamaz. Kefaretinde de artma olmaz.

27 Ekim 2025 Pazartesi

İSLAMDA KUMAR HARAMDIR


İSLAMDA KUMAR HARAMDIR
Kumar bağımlılığı /Patolojik kumar bağımlılığı nedir?
Yaşadığımızda çağda kumar oynama davranışı çok yaygındır. Eskiden belirli yerlerde gerçekleştirilen kumar oynama davranışları teknolojinin olumsuz bir getirisi olarak artık internet üzerinden de gerçekleşmektedir. İnsanlar sanal kumar bağımlılığı da geliştirmektedir.Günümüzde pek çok kişinin kumar olarak nitelendirilebilecek oyunlara yöneldiğini görmekteyiz fakat kumar oynayan her birey için kumar bağımlısı ifadesi kullanılamaz. Bazı bireyler kumarı bir eğlence aracı olarak görürler ve istediklerinde durdurabilirler.
Kumar bağımlılığını beynin dürtü kontrolünde etkili olan bir bölgesinde yaşanan bir bozulma neticesinde bireylerin kumar oynama dürtülerine mani olamaması olarak tanımlayabiliriz. Kumar bağımlısı bireyler, eylemlerinin sonuçları olumsuz olsa da kumar oynamaya devam ederler. Bireysel, ailesel ve işle ilgili sorunlara yol açsa ve işlevselliklerini bozsa dahi kumar oynamayı kontrol edemezler, tekrar eden kumar oynama davranışlarına katılmak istemezler ve üzüntü, suçluluk duygularını yaşarlar.
Fakat daha sonra kontrolsüzce kumar oynama davranışını sürdürürler. Kazandıklarında ya da kaybettiklerinde bunu iyi şansa, kötü şansa, oynadıkları ortama, kendi yeteneklerine bağlarlar ve her defasında yeniden oynamak için sebepleri vardır. Kumar bağımlılığı genel kanının aksine iradesizlik ya da ahlaki açıdan zayıflığın bir göstergesi değildir. Kumar bağımlılığı bir rahatsızlıktır. Kumar bağımlılığı bir dürtü kontrol bozukluğu sorunur.
Kumar bağımlılığının kişilerin maddi durumları ile alakası yoktur her ekonomik çevreden bireyde kumar bağımlılığı gözlenebilmektedir. Kumar oynayanların hepsi patalojik (hastalık derecesinde) kumar bağımlısı değildir. Patolojik kumar bağımlılığı tedavi aracılığıyla düzelebilmektedir. Patalojik kumar bağımlıları sürekli bir biçimde kumar oynarlar ve oynayamadıkları zamanlarda da akıllarında devamlı kumar oynama düşüncesi vardır. Kişiler kendilerine engel olamazlar. Sürekli daha fazla parayla kumar oynarlar, her kaybedişinde bir dahaki sefere kazanacağını söyler ve yeniden oynarlar.
Kumar bağımlılığı nasıl başlar?
Kumar bağımlılığı farklı bakış açılarıyla açıklanır. Bu açıklamalardan ilki, kumar oynayan kişilerin duruma hakim olduklarına dair yanlış düşünceleri vardır. Bu çarpık ve hatalı düşüncelerle oynamaya devam ederler. Oyunu kendilerinin kontrol edebilceğine inanırlar. Bu çarpık düşünceler risk alma davranışlarını arttırır.
İkinci bakış açısına göre, kumar bağımlısı kişiler kumar oynadıkça ve tesadüf eseri kazandıkça bu onlar için bir ödül anlamına gelir. Bu ödülün hep daha fazlasını almak için oynarlar. Üçüncü bakış açısına göre, kişiler hayatlarında yolunda gitmeyen işlerden, sıkıntılardan kurtulmak amacıyla kumara yönelirler. Son bakış açısına göre ise, kumar bağımlılığının nedeni beyindeki mekanizmalarda (serotonerjik ve noradrenerjik) yatmaktadır. Bu görüşü kanıtlayan nörobiyolojik çalışmalarda yapılmıştır.
Kumar bağımlılığı, bireylerin kumardan kazanç elde etmeleri ile başlamaktadır. Kişiler kazandıklarını gördüklerinde daha çok kazanmayı hayal ederek tekrar oynar. Kazandıkça kendisine güveni artar. Şanslı olduğuna, yetenekli olduğuna inanmaya başlar. İstediği kadar kazanamadığında bu kez hırslanır ve daha büyük paralarla oynamaya başlar.
Bireyler kaybettikçe oynarlar çünkü bir dahaki oyunda kazanacaklarına ilişkin iyimser duygular taşırlar. Bu durumda kişi elindeki her şeyi kumarda kaybedebilir. Bu kaybetme dönemidir. Kaybetme dönemini tükenme evresi izler. Aile yaşamında, iş hayatında sorunlar artar ve kişiler daha fazla para için yasadışı olaylara girişebilirler. Son evrede kişi kaybettiklerini kovalamaktan vazgeçer.
Kayıpların yerine konamayacağı anlaşılınca kişide depresyon ve intihar düşünceleri/ girişimleri olur. Kişi bu bağımlılıkla birlikte diğer bağımlılıklara da açık hale gelir. Bir madde ya da davranışa karşı kişinin bağımlılık geliştirmesi, o madde ya da davranışın kişide dopamin hormonu salgılatmasına ve bunun oranına bağlıdır. Sanal kumar bağımlılığının bu denli yaygınlaşması ve kişilerin internet üzerinden oynadıkları kumarın sonuçlarını hemen görmeleri onlarda hazza yol açmakta ve daha sık oynamalarına sebep olmaktadır.
Kumar bağımlılığının DSM-5 tanı ölçütleri (belirtileri) nelerdir?
Sayılan belirtilerden dört ya da daha fazlasının 12 ay içerisinde kişide gözlenmesi ve kişinin tekrarlayan şekilde işlevselliği bozacak derecede kumar oynaması kumar bağımlılığı rahatsızlığına eğilimli olduğuna işaret eder. Kesin bir tanı konması için kişinin bir uzmanla görüşmesi gerekmektedir.
Düzensiz bir biçimde kumar oynamak
Kumar oynamakla sıkça meşgul olmak
İstenen seviyede heyecan duymak için (Tolerans) daha fazla parayla kumar oynamak
Kumar oynamayı durdurma (Çekilme) esnasında yaşanan sıkıntı ve sinililikten kurtulmak için yinelenen başarısız çabalar
Yaşamın temel alanlarında kumar oynanması
Üzüntülü ve mutsuz ruh halinden kurtulmak için kumar oynamak
Kaybettiklerini geri kazanmak için yeniden kumar oynamak (kaybettiklerini kovalamak)
Kumarla ilgili önemli ilişkilerde bulunmak
Kumar oynamak için bir başkasına güvenmek
Kumar bağımlılığı testi
Kumar bağımlılığında dışarıdan bir madde alımı olmadığı ve fiziksel bir belirtisi bulunmadığı için yapılacak medikal testlerle ve fiziki gözlemle bu bağımlılığı anlamak mümkün değildir.
Kumar bağımlılığını nasıl anlayacağınızı merak ediyorsanız, kendinizin, eşinizin ya da bir yakınınızın kumar bağımlısı olduğunu düşünüyorsanız South Oaks Kumar Tarama Testi (SOKTT), Kumar Oynama Motivasyonları Ölçeği (KOMÖ), Kumar İle İlişkili Düşünceler Ölçeği ( KDÖ) ve Kumar Semptomları Değerlendirme Ölçeği (KSDÖ) gibi ölçekler bulunmaktadır. Bu testler kumar bağımlılığı ile ilgili fikirler verir. Bunun yanı sıra aşağıdaki 10 sorunun çoğuna “evet” yanıtını veriyorsanız da kumar tutumunuzun problemli olma ihtimali yüksektir. Kumar bağımlılığı tanı ve tedavisi için bir uzmana başvurmanız gerekmektedir.
Sürekli oyun oynamayı düşünüyorum.
Zannettiğimden daha fazla para kaybediyorum.
Genellikle kaybettiklerimi geri kazanmak için oynuyorum.
Ne kadar para ile kumar oynadığımı saklarım.
Kumar oynamanın hayatımdaki her şeyden daha önemli olduğu durumlar oldu.
Kumar için sıklıkla borç alıyorum.
Kumar oynamak için para teminimi yasal olmayan şekilde gerçekleştirdim.
Kumar oynamayı bırakmayı ya da azaltmayı denedim ama başaramadım.
Bırakma denemelerimin sonucunda mutsuz oldum.
Kumar özel hayatımı ve iş yaşamımı olumsuz etkiledi.
Kumarın Kişiye zararları
Alkol ve sigara gibi maddelere karşı bağımlılık geliştirme olasılığı artar
Kumarda sürekli kazanma hırsı içerinde olduğundan bu hırs onun kendine ve etrafına zarar vermesine sebep olur.
Kumar bağımlılığı yüzünden ilişkileri bozulur.
Kendisini illegal bir dünyanın içinde bulur ve fiziki zararlara uğrayabilir.
Ciddi maddi kayıplar yaşar.
Kişilerin kumar bağımlılıklarından önceki kişilikleri değişmiş gözüyle bakılır. Bağımlılıkları yüzünden ahlaksız, yalancı, güvenilmez damgası yerler.
Depresyon, intihar düşünceleri ve girişimleri, cinsel işlev bozuklukları gibi rahatsızlıklar kumar bağımlılığına eşlik eder.
KUMARIN AİLEYE ZARARLARI
Maddi kayıplar ve bu kayıpların yol açtığı psikolojik sorunlar ortaya çıkar.
Boşanma ve aile içi şiddet yaşanabilir.
İstismarlar daha çok yaşanır.
Kumar bağımlılığından tamamen kurtulmak mümkün mü?
Kumar bağımlılığı bir hastalık mı? Kumar bağımlılığına eşlik eden rahatsızlıklar nelerdir?
Kumar bağımlılığından gerekli tedavileri uygulayarak ve bu tedavilerin yanı sıra sürdürülen terapi yoluyla tamamen kurtulmak mümkündür. Kumar bağımlısı kişilere iradesiz kişiler olarak bakılmaması gerekir. Kumar bağımlılığı da diğer madde bağımlılıklar gibi bir bağımlılıktır. Dolayısıyla kumar bağımlısı bireylerin bu davranışları bir sağlık sorunu olarak olarak ele alınmalıdır. Kumar bağımlısı kişi tedavi olmayı kendisi istemeli, kumarın olumsuz etkilerini fark etmelidir ve yakınları kişiye sosyal destek sağlamalıdır.
Kumar bağımlılığı beyinle ilgili bir hastalıktır. Beynin ödül ve ceza sistemi denilen bölgesi etkileniyor ve bunun neticinde kişi sürekli ve tekrarlayan bir biçimde bu davranışı gösteriyor. Kumar bağımlıları kazandıklarında beyinlerindeki ödül merkezi uyarılıyor ve dopamin ortaya çıkıyor. Bu kişiye haz veriyor.Bağımlı olan kişiler artık bu dopamin hazzına tekrar tekrar ulaşmak istiyor ve kumar oynama davranışını kontrolsüzce sürdürüyor. Bu da bağımlılığa giden yolunu açıyor.
Kumar bağımlılığına, diğer madde kullanım bozuklukları,alkol kullanım sorunu, dürtü kontrol bozukluğu, aşırı yemek yeme bozukluğu, kompulsif alışveriş,duygudurum bozukluğu, anksiyete, depresyon, dikkat eksikliği ve kişilik bozuklukları gibi çeşitli psikolojik rahatsızlıklar eşlik etmektedir. Bunun yanı sıra bağımlıların yaşadıkları yüksek stres onların migren, mide krampları, tansiyon, unutkanlık gibi fiziksel- duygusal rahatsızlıklar yaşamalarına neden olabilmektedir.
Yukarıda sıralanan ruhsal bozukluklar kumar bağımlılığının sebebi olabildiği gibi sonucu da olabilirler.
Kumar bağımlılığı genetik mi?
Bakıldığında herkes kumar bağımlısı olabilir fakat kumar bağımlısı olmanın risk faktörleri vardır. Ailede kumar oynanıyorsa aileden görerek, kumar oynanan bir arkadaş ortamı varsa o gruba dahil olmak için ya da kumar bağımlılığına genetik bir eğilim olabilir. Kumar bağımlılığı genetik bir hastalıktır. Genetik faktörler de riski arttırır. Kumar bağımlılığı ile ilgili makalelerde ve yapılan çalışmalarda kumar oynama bozukluğu olan bireylerin ailelerinde de yüksek derecede kumar oynama bozukluğuna rastlanmıştır. Madde kullanım bozukluğuna sahip ebeveynlerin çocukları kumar oynama bozukluğu ve dürtüsellik açısından yüksek riskli grupta yer almaktadır. Genlerle ilgili yapılan çalışmalar bazı genler ile tekrarlayan bağımlılık davranışları arasında bir ilişki olduğunu ortaya koymaktadır. Şunu da unutmamak gerekir ki risk faktörleri bağımlılığı arttırabilir ya da risk faktörü yoksa azaltabilir ama bu risk faktörleri tamamen etkli değildir.
Eşim kumar oynuyor ne yapmalıyım? Eşimi kumardan nasıl kurtarabilirim?
Eşiniz kumar bağımlısı ise bu sizlerin de ciddi stres ve bu stres neticesinde de sağlık problemleri yaşamanıza neden olacaktır. Kumar bağımlısı kişilerin eşlerinde, depresyon, güvensizlik, şüphe takıntısı, sinirlilik gibi rahatsızlıklar gözlenir.Kumar bağımlısı bireylerin ailelerinde istismarlar normal ailelere göre çok daha yüksektir.
Eşinizi kumar bağımlılığından kurtarmak için sadece sizin çabalarınız, onunla konuşmanız ve onun deneme yapması yeterli olmayacaktır. Öncelikle eşinizin bu bağımlılığını kabul etmesi ve tedavi olmaya istekli olması gerekmektedir. Kumar bağımlılığının kesin tanı ve tedavisi için bir ruh sağlığı uzmanına başvurmak gerekmektedir. Düzenli bir şekilde terapilere katılması ve kumar bağımlılığında kullanılan ilaçlar kullanılmasıyla eşiniz bu durumu atlatacaktır. Eşiniz tedaviye istekli olsa dahi bunun hem onun için hem de sizin için zorlu bir süreç olacağını başta kabullenmeniz gerekmektedir. Ruh sağlığı uzmanının yönlendirmesiyle ya da sizin taleplerinizle aile danışmanlığı almak da eşiniz ve tüm aileniz için faydalı olacaktır. Bu süreçte bağımlı kişiye sağlanacak sosyal destek çok önemlidir.
Kumar bağımlılığı tedavisi
Kumar bağımlılığı tedavisinde diğer bütün bağımlılık türleri gibi kişilerin bağımlı olduklarını kabul edip, bu bağımlılıktan kurtulmak istemesi gerekmektedir. Kişilerin kumarın kendi hayatlarını ve çevresindeki insanların hayatlarını nasıl etkilediğini farkına varması gerekmektedir. Aksi halde hiçbir tedavi başarılı olamaz. Bireyler hayatını yeniden yapılandırmaya hazır olmalıdır. Eski alışkanlıklarını terk etmeli, kumar oynadığı yerlere gitmemeli, kumar oynamaya gittiği arkadaşlarıyla görüşmeyi bırakmalıdır.
Kumar bağımlılığının tedavisinde ilaçlar ve psikoterapi sürecinin birlikte yürütüldüğü bir tedavi planlaması yapılır. Kumar bağımlılığı terapisinde ruh sağlığı uzmanının danışan için uygun olduğunu düşündüğü terapi yaklaşımları kullanılır. Çoğu zaman birden fazla yaklaşımdan yararlanılır. Genellikle davranışsal terapiler ve bilişsel davranışçı terapilerden yararlanılır. Kumar bağımlısı kişinin hayatını olumsuz anlamda etkileyen bu problemin kökenleri incelenir. Bireyin davranışına neden olan etmenler ortadan kaldırılmaya çalışılır.
Bireyin kumar oynama riskini arttıran etmenler üzerinde durulur, bunlar ortadan kaldırılmaya çalışılır. Kumar bağımlısı bireyler, yaşadıkları zorluklar ve üzüntüler karşısında tekrar kumar oynamaya yönelirler. Bu gibi acil durumlar için plan yapılır. Bireyin ailesi de terapi sürecine gerekli görülen yerlerde dahil edilir. Kumar bağımlılığının tedavisinde psikoterapi kısmında EMDR terapisinin de etkisi büyüktür.
Kişiyi kumar oynamaya iten sebepler arasında travmatik olaylar varsa EMDR terapisi ile kişinin bu travmalarla ve kumar bağımlılığının yarattığı travmatik yaşantılarla yüzleşmesi sağlanır ve bu travmalar işlemlenir. Kumarı çağrıştıran uyaranların kişi üzerindeki etkisinin yok olması sağlanır. Kişi yeterince güçlenince de terapist ile birlikte bir gelecek şablonu planlanır.
Kumar bağımlılığının tedavisinde kullanılan ilaçlar
duygudurum düzenleyici ilaçlar, antidepresanlar (SSRI ve SNRI, seratonin ve dopamin hormon dengesini sağlayan ilaçlar) ve opioid antagonistleri kullanılır. Naltrekson ve Nalmefen değerlendirilen opioid antogonistler; paroksetin, fluvoksamin,sitalopram, bupropion ve essitalopram da antidepresanlardandır. Duygudurum düzenleyicisi olarak da karbamazepin, topiramat ve lityum kullanılır. Bu ilaçlar kişilerin belirtilerini azaltmaya yardımcı olduğu gibi kumar bağımlılığı ile ortaya çıkan hastalıkları da gidermeye yardımcı olur. Antidepresanlar kişinin kumar oynamasında etkili olan dürtüsünü azaltmaya ve kontrol altına alınabilir hale getirmeye yardımcı olur.
Kumar bağımlılığının tedavisinde destek grupları da önemlidir. Kişi destek gruplarına ruh sağlığı uzmanı vasıtasıyla ulaşabilir. Tedavi olunan merkezin destek grupları olabilir. Bu gruplar aynı ya da benzer sorunları yaşayan bireylerden oluşur ve kişiler birbirleriyle deneyimlerini paylaşarak yalnız olmadıkları duygusunu hissederler.
TARİHTE KUMAR
Gerek Kur’an gerekse hadislerde kumar ilke olarak yasaklanmış, nelerin kumar olduğu tek tek sayılmayıp kumar yasağı belli birkaç örnek üzerinde gösterilmiştir. Dolayısıyla bundan kumarın yalnızca zikredilen çeşitlerinin yasak olduğu sonucu çıkarılamaz. İslâm dini kumarı yasaklarken bunun belli nevilerini değil götürdüğü sonucu hedef almıştır. Dinin bu yasağının iyi anlaşılabilmesi, hem kumar yasağının dayandığı gerekçelerin bilinmesiyle hem de kumarın yapısal analizinin yapılıp onun benzeri işlemlerden farkının belirlenmesiyle mümkün olur. Nitekim tarihsel süreçte fakihler, Kur’an ve Sünnet’te ilke olarak geçen kumar yasağını kendi dönemlerinde yorumlamaya ve yasağın kapsamını belirlemeye çalışırken hem konuya ilişkin dinî emir ve yasakların ortam ve amacını, hem de içinde yaşadıkları toplumda salgın bir hastalık halini alan kötü alışkanlıkları ve bunların yol açtığı olumsuz sonuçları göz önüne almışlar, bu zeminde kumar kapsamına sokulabilecek işlem türlerini ve bunların dinî hükmünü açıklamaya çalışmışlardır. Doğrudan kumar oyunlarının yanı sıra at ve ok atma yarışı, güvercin uçurma, güreş ve yüzme gibi esasında câiz olan olayların sonuçları üzerinde bahis tutuşmanın ve bu yolla kazanç sağlamanın câiz görülmeyişi, başta Hanefîler olmak üzere fakihlerin önemli bir bölümünün kur‘ayı hak kazandırıcı bir işlem olarak görmemesi de kumar yasağını ihlâl etme endişesinden kaynaklanır (Serahsî, VII, 75-76; XV, 7-8; Kâsânî, VI, 206; İbn Kudâme, IV, 43; IX, 468, 472, 484; Şemseddin er-Remlî, VIII, 168). Konuya ilişkin olarak belirlenen ölçü ve yaklaşımlar dikkatle incelendiğinde İslâm’daki kumar yasağının Câhiliye’deki şekliyle veya sınırlı sayıdaki birkaç kişi arasında cereyan eden şans oyunuyla sınırlı olmadığı, günümüzde çeşitli isim ve tanıtım altında sürdürülen ve kurumsallaşan, ancak önceden belli olmayan bir sonuca ve şansa bağlı olarak müştereken bahisleşme içinde kazanmayı veya kaybetmeyi konu edindiği için kumar mahiyetinde olan çekilişler, şans oyunları ve yarış sonuçları üzerinde bahis tutuşma gibi yaygın uygulamaların da bu kapsamda olduğu anlaşılır. Elde edilen gelirin hayra harcanması veya tertipleyenler tarafından kamu yararına pay aktarımı yapılması bunların dinî hükmünü değiştirmez. Kazanan veya kur’a isabet eden şahsa verilmek üzere katılımcıların her birinin ayrı ayrı bedel koyması veya bir bedel vaadinde bulunması kumar sayılırken böyle bir ödeme yahut vaadin üçüncü şahıslar tarafından ve tek taraflı olarak yapılması katılımcılar bu amaçla ayrıca ödeme yapmadığı sürece kumar sayılmaz. Birincisinde şansa veya bilinmez bir sonuca bağlanmış karşılıklı olarak kazanma ve kaybetme söz konusu iken ikincisinde katılımcıların dışındaki bir şahıs veya kurum tarafından yapılmış teşvik amaçlı bir ödüllendirme söz konusudur.
KUMAR NEDİR?
Abdullah b. Ömer ve bir grup tâbiîn âlimi, âyette geçen meysir lafzının içeriğini oldukça geniş tutarak kazanma ve kaybetme riski taşıyan her oyunun, çocukların oynadığı ceviz oyununun bile kumar olduğunu söylemiştir (Âcurrî, s. 75-82). Hanefîler’den Cessâs, âyetteki meysirin satranç ve tavla ile veya her türlü kumarla açıklandığını kaydettikten sonra onu, bilinmez bir sonuca yahut kur‘aya bağlanan her türlü haksız mal kazanımını kuşatacak bir genişlikte anlar ve bu mahiyetteki işlemlerin yasak oluşunun gerekçesi sayar (Aḥkâmü’l-Ḳurʾân, IV, 128). Mâlikî fakihi Ebû Bekir İbnü’l-Arabî ise kumarı ilke olarak haram görmekle birlikte âyetteki meysiri Câhiliye döneminde mevcut olan, fakat daha sonra gitgide yok olan özel bir kumar çeşidi olarak anlamıştır (Aḥkâmü’l-Ḳurʾân, II, 656).
Hadislerde de kumar, gerek meysir adlandırmasıyla gerekse o dönemin bazı kumar türlerinin ismi verilerek yasaklanmış, kumar aletlerinin ticareti, bu yolla kazanılan para ve kumar oynayanlar ağır bir dille kınanmıştır (Şevkânî, VIII, 106-119). Bu yasağa esasında teşvik edilen at yarışlarının kumar şeklini alması da dahildir (a.g.e., VIII, 91-94). İslâm hukukçuları kumarın haram oluşu üzerinde kural olarak ittifak etmekle birlikte âyet ve hadislerin bu kesin tavrını hukukî kalıpta ifade etmeye ve konuya normatif bir açıklama getirmeye çalışmışlardır. Klasik dönem fıkıh literatüründe kumarı ifade için meysir ve kımâr kelimeleri çok defa eş anlamlı olarak kullanılmakta olup Cessâs kımârı karşılıklı risk (muhatara) üzerine temlik (Aḥkâmü’l-Ḳurʾân, II, 4; III, 127), Serahsî mal kazanımının şansa/riske bağlanması şeklinde (el-Mebsûṭ, VII, 75; XI, 18; XVII, 42; XX, 139), Cürcânî ise yenenin yenilenden bir şey almayı şart koştuğu bir oyun türü olarak tanıtır (et-Taʿrîfât, “ḳımâr” md.).
Fıkıh literatüründe kumar iki açıdan ele alınır. Bir yönüyle kumar toplum ve Allah hakları, yani genel ahlâkın korunması, münker ve haram bir işin toplumda yayılmasının önlenmesi kapsamında ele alınmış, kumar oynama şahitliğin kabulünü engelleyen ve kamu düzenini ihlâl ettiği için muhtesip tarafından engellenmesi gereken kötü bir davranış olarak görülmüştür (Şâfiî, VII, 54; İbn Kudâme, X, 150-151). Bu açıdan kumar, kişinin adalet vasfını düşüren ve ta‘zîr cezasını gerektiren bir suç sayılmıştır. Diğer taraftan özellikle ilk dönem metinlerinde kımâr kelimesi muhatara, garar, cehalet, ayb gibi kelimelerle birlikte kullanılarak bazı hukukî işlemlerin hukuka aykırı biçimde risk ve belirsizlik taşıdığına işaret edilmiş ve işlemin geçersizliği ve adem-i cevâzı için mesnet yapılmıştır (Şâfiî, III, 64, 232; VI, 223; VII, 134; Sahnûn, III, 423; IV, 28, 40, 84, 106, 413; Müzenî, s. 81; Cessâs, III, 127; Bâcî, IV, 246; Serahsî, XI, 153). Bu anlayışın sonucu olarak şahıs haklarının korunmasının öncelik taşıdığı muâmelât hukukunda para ve mal değişiminden selem ve şirket akdine, mal bölüşümünden icâre ve davaya kadar faiz yasağının kapsamına girebilecek veya sonucu belirsizlik taşıdığı için gararlı alışveriş olarak görülebilecek olan birçok işlem türü, şans ve tesadüfe bağlı bir kazanç içerdiği ölçüde bir tür kumar olarak görülmüş ve yasaklanmıştır (Şâfiî, IV, 235; VI, 223; Serahsî, XV, 102; XXIX, 158; Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, III, 1490; Kâsânî, VI, 51; Osman b. Ali ez-Zeylaî, IV, 131). Câhiliye devrinde yaygın münâbeze, hasât, mülâmese gibi bazı alışveriş türlerinin İslâm döneminde yasaklanışının bir sebebi de onların bir nevi kumar oluşudur (Osman b. Ali ez-Zeylaî, IV, 48; İbn Âbidîn, V, 65-66). Özellikle bu açıdan dinin kumar yasağı, fıkıhta genişletici bir yoruma tâbi tutularak rızâ unsurunun yeterince bulunmadığı hukukî işlemlerin iptali, haksız kazançların ve beklenmedik hak kayıplarının önlenmesi, akidlerde bilinmezliğin giderilmesi, açıklık ve güvenliğin sağlanması yolunda temel bir argüman olarak kullanılmış, böylece muâmelâtta hâkim diğer ilkelerle birlikte borçlar hukukunun genel çizgisini belirleyen bir bakış açısı oluşturmuştur.
EY İMAN EDENLER ŞARAP, KUMAR, DİKİLİ TAŞLAR VE ŞANS OKLARI ŞEYTAN İŞİ PİSLİKTİR(MAİDE 90-91)
İslâm dininde inanç ve ibadet esaslarının yanı sıra ferdin beşerî ilişkilerinin ve sosyal hayatının belli ölçüler ve düzen içinde olması, kötülüklerden korunması da önemlidir. Bunu sağlamak için de Kur’an’da ve hadislerde davranışlarda hâkim olması gereken temel hukuk ilkelerine ve ahlâkî değerlere sıkça atıfta bulunulmuş, kötü davranışlardan belirli örnekler yasaklanmıştır. Bu amaca yönelik olarak getirilen düzenlemenin dinî metinler kadar insanlığın ortak sağduyusuna ve kolektif şuuruna uzanan kökleri vardır. Kazançta karşılıklı rızânın esas alınması, kötü alışkanlıkların kınanması ve irade eğitimine ağırlık verilmesi, haksız yollarla mal kazanmanın ve zamanı boşa harcamanın, bunun uygulama örneklerinden biri olarak da kumarın yasaklanması böyledir.
Kur’ân-ı Kerîm’de, “Sana şarap ve kumar hakkında soru sorarlar. De ki: Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için birtakım faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günahı faydasından büyüktür” açıklaması ile kumar kınanmış (el-Bakara 2/219), daha sonra inen bir âyette de kesin bir yasaklama getirilmiştir: “Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar) ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Onlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan, şarap ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak istiyor. Artık -bunlardan- vazgeçtiniz değil mi?” (el-Mâide 5/90-91). Âyette geçen “meysir” kelimesi, ilk planda Câhiliye’de yaygınlığı bulunan kumar âdetine atıf şeklinde görünürse de şarap yasağında olduğu gibi burada örnek üzerinden bir davranış türünün ve ortak illete sahip benzer çeşitlerin yasaklanması kastedildiğinden İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu âyetteki meysiri kumar olarak açıklamıştır. Öte yandan Kur’an’da kumarın şarapla birlikte zikredilmesi, içki ve kumarın insanlığın yakasını kurtarmakta zorlandığı iki temel kötü alışkanlık olduğuna da işaret eder. Dinin amelî hayata ilişkin hükümleri konulurken insan davranışlarında mubah oluş esas alındığından hangi tür davranışların serbest ve helâl olduğunun sayımı yapılmayarak sadece sınırlı yasaklamalar getirilmekle veya davranışların sakıncalı yönlerine işaret edilmekle yetinilmiştir. İslâm’da oyun ve eğlencenin ilke olarak helâl görülüp diğer bazı yasaklamalarla birlikte kumar yasağının getirilmesi böyledir. Bunun için de kumar genel serbestlikten istisna edilmiş bir yasaklamadır. Günah ve yasak oluşu Allah’ı zikretmekten ve namazdan alıkoyması, insanlar arasında düşmanlık doğurması, zulüm ve haksızlığa sebebiyet vermesi gibi gerekçelerle açıklanmıştır.
Kumar kelimesi Türkçe’ye Arapça’daki kımârdan (aş.bk.) geçmiştir. “Şans ve becerinin birlikte veya tek başına söz konusu olduğu bir olay yahut yarışmanın ya da belirsiz bir olayın sonucu üzerine bahse tutuşma ve bu yolla kazanç elde etme” şeklinde tanımlanabilen kumar, türü ve şekli toplumlara ve dönemlere göre değişiklik gösterse de esas itibariyle haksız kazanç, mal ve zaman israfı, irade zafiyeti ve toplumsal çözülme gibi bir dizi olumsuzluğa yol açtığı için dinler ve temel ahlâk öğretileri tarafından yasaklanmış ve kınanmıştır. İslâm dininin temel yasaklarından biri de kumar yasağıdır.
Hemen her toplumda farklı şekillerde de olsa yaygınlığı bulunan ve insanlık tarihinde kökü hayli eskilere kadar uzanan kumar Kuzey Afrika, Mısır ve İran gibi bölgelerin yanı sıra İslâmiyet öncesi Hicaz-Arap toplumunda da hem eğlence hem kazanç aracı olarak yaygındı. Câhiliye döneminde kumar yoluyla kazanç sağlamaktan utanan soylu Araplar onu eğlence için oynar ve kazandığını fakirlere dağıtırken çoğunluk kumarı mal kazanma amacıyla oynar, hatta kumara olan düşkünlükleri sebebiyle bütün mal varlığını ve aile fertlerini tehlikeye attıkları olurdu. En yaygın usul “meysir” adıyla anılan, üzerinde pay ve risk değerleri yazılı, her birinin ayrı ismi olan belirli sayıdaki ağaç çubukların çekilmesi şeklindeydi ve âdeta kurumsallaşmıştı (hayli karmaşık görünen bu usul hakkında geniş bilgi için bk. Mahmûd Şükrî el-Âlûsî, III, 53-65). Ancak Araplar arasında Akra‘ b. Hâbis gibi meysiri kınayan ve yol açtığı olumsuz sonuçlara dikkat çekenler de vardı.