pub-6450042492155979 İRFAN AKDOĞANIN TÜM SİTELERİ: HZ ÖMERİN

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

HZ ÖMERİN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HZ ÖMERİN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ekim 2025 Salı

HZ ÖMERİN HAYATI

 HZ ÖMERİN HAYATI

https://www.youtube.com/watch?v=GEP3hOZ3TtM
Mü’minlerin Emiri Hz. Ömer Kimdir?
Hz. Ömer kimdir, İslam öncesi ve İslam sonrası hayatı nasıldır? Hz. Ömer (r.a), fil sûresinde bahsi geçen fil olayından 13 yıl sonra Mekke'de doğmuştur. Kendisinin naklettiği bir rivayete göre o, büyük Ficar Savaşından 4 sene önce dünyaya gelmiştir.
Hz. Ömer’in babası Hattâb b. Nufeyl’dir. Dedesi Nufeyl b. Abdü’l-Uzza, Kureyş kabilesinin hakem olarak başvurduğu kişilerden birisiydi. Annesi, Ebû Cehil'in kız kardeşi veya diğer bir rivayete göre Ebu Cehil’in amcasının kızı olan Hanteme'dir.
Hz. Ömer esmer tenli, gözleri iri, boyca uzun, iri yapılı ve ömrünün sonlarına doğru saçı dökülmüş bir kişiydi. Dişleri ince ve ahenk içerisindeydi. Sakalını sarıya boyar, başına da kına yakardı. Müsamahakâr bir yapıya sahipti.
Hz. Ömer’in İslam Öncesi Hayatı
Mekke’de doğan Hz. Ömer, çocukluk yıllarını ailesinin ve akrabalarının-dayılarının develerini-sürülerini güderek onlara yardımcı olarak geçirmişti. Nübüvvet öncesi Mekke’de siyasi ve dini hareketliliğin yaşandığı bir kabile ortamında büyümüştür. Ömer ibn Hattâb (ra), daha sonraları Arap yarımadasının dini ve ticari merkezi olan Mekke’de, diğer Kureyşliler gibi ticaret yapmaya başlamış, günümüz tabiriyle ithalât ve ihracat işleriyle uğraşmış, Mekke toplumunda önemli bir konuma gelmiştir. Ömrünün yarısını bu şekilde cahiliye de geçirmiştir.
Her ne kadar Kureyşte yaşayan herhangi bir genç gibi büyümüşse de, O’nu diğerlerinden ayıran farklı özellikleri de bulunmaktaydı. Bu özelliklerinden birisi; o çağda okuma yazmayı bilen sayılı insanlardan olmasıdır. Cahiliye döneminde Mekke devletinin sifare (elçilik) görevi onun elindeydi. Bir savaş çıkması halinde Hz. Ömer elçi olarak gönderilirdi. Onun verdiği bilgi ve raporlara göre Mekke devleti gerekli adımlarını atardı. Bunların yanında, kabileler arasındaki anlaşmazlıkların çözümünde de yine Hz. Ömer etkin bir şekilde rol alırdı. Onun verdiği kararlar, insanlar nezdinde tatmin edici olarak karşılanır ve dikkate alınırdı.
İslam’a girdikten sonra nasıl yüksek bir karaktere sahip idiyse, insanların işlerini görmekte, onlara yardımcı olmakta, sorunları çözmede hep önlerde yer almaya çalışıyorduysa; cahiliye devrinde de bu vasıflara sahip bir insandı. Esasında O, Hz. Peygamber (sav)’in şu sözüne tam da uyan birisiydi: “İnsanların cahiliyede hayırlı olanları, İslam’da da hayırlıdır.” (Buhari)
Hz. Ömer, İslâm’ı kabul etmeden önce her ne kadar sert biri gibi görünse de esasında, kalbinin derinliklerinde saklı olan yumuşak kalpliliğini ortaya çıkaran bazı olaylar yaşamıştı. İman etme sürecinin fitilini ateşleyecek olan bu olaylar, kendisinde derin izler bırakmıştır.
Birinci Olay
İslam’a girmeden önce Müslümanlara karşı Mekke reisleriyle Daru'n-Nedve’de bir araya gelirdi. İslam’ı karalama, bitirme, Hz. Muhammed (sav)’in itibarını yok etme, insanları İslam’dan uzaklaştırma maksadıyla yapılan toplantılara katılır ve zekâsı ile insanlara yön verirdi. Yine böyle bir toplantının olduğu sıralarda artık dayanamayıp kılıcını alarak, Allah Rasûlünü öldürmeye karar vermişti. Yolda onu gören Nuaym bin Abdullah nereye gittiğini sordu. Hz. Ömer, Hz. Muhammed (sav)’i öldürmeye gittiğini söyleyince, Nuaym onu fikrinden döndürmeye çabalayarak: “Sen önce aile eşrafınla uğraş. Enişten Said bin Zeyd ve eşi, yani kız kardeşin Fatıma Müslüman oldular” deyince, Hz. Ömer hızla kız kardeşinin evinin yolunu tuttu.
İman Nuru Hz. Ömer’in Yüzünde Beliriyor
Vardığında onlar Taha sûresini okuyorlardı. Hz. Ömer okuduklarını istemiş, fakat kız kardeşi vermeyi reddince kardeşini ve eniştesini hırpalamıştı. O sıralarda Habbab bin Eret de onlara Kur’an öğretmek maksadıyla orada bulunuyordu. Hz. Ömer gelince saklanmıştı. Kız kardeşi ve Eniştesi Habbab bin Eret’i saklandığı yerden çağırarak Müslüman olduklarını Hz. Ömer'in yüzüne karşı söyleyip kendilerini müdafaa ettiler. Bunları duyan Hz. Ömer yumuşayıp az evvel okumuş oldukları Kur’an’dan kendisine de okumalarını istemiştir. Okunan Kur’an Hz. Ömer’i derinden etkilemiş ve imanın nuru yüzünde belirmeye başlamıştı. Bunun üzerine kendisini Resûlüllah (Sav)’e götürmelerini istedi. Vardığında Hz. Peygamber’in huzurunda Müslüman oldu. Bu kısım diyalog şeklinde yazılırsa olay daha tesirli olur
İkinci Olay
Hz. Ömer’in Müslüman olmadan önce etkilendiği bir diğer olay da şöyledir: “Hz. Ömer’in yakın akrabalarından Leylâ bint Ebî Hasme (r.a.)'den gelen bir rivayette, kocası Amir b. Rebi'atu’l-‘Anzî ile birlikte Habeşistan'a gitmişti. Leylâ'nın anlattığına göre, Hz. Ömer (ra)’in hicretten etkilenmesi şu şekilde olmuştur: “Hicret için eşyalarımı topluyordum. Eşim, Amir b. Rebî'a bir iş için dışarıya çıkmıştı. Henüz Müslüman olmamış olan Ömer (ra), bize geldi. Biz onun elinden çok çekmiştik. Fakat o sırada Ömer bir yerde durup bizi seyrediyordu. Bir ara lafa girdi:
-“Abdullah'ın annesi! Gidiyor musun?" dedi. Ben
-"Evet. Sizler bizi çok rahatsız ettiniz ve bize çok zulüm ettiniz. Biz artık Allah'ın topraklarından birine gideceğiz. Umarız orada bu zorluklardan kurtuluruz.” dedim. Bunun üzerine Hz. Ömer
-“Allah sizinle beraber olsun” dedi. Sesi titriyordu ve yüzü ağlamaklıydı. Belli ki Mekke’den ayrıldığımıza çok üzülmüştü.
Bu konuşmadan sonra Amir, gereken eşyaları getirince kendisine dedim ki,
- "Abdullah'ın babası! Keşke Ömer'i görseydin. Bizim hicret edip Mekke’den ayrılmamıza nasıl da üzülüyordu zavallı. Az evvel buradaydı."
Amir, benim, onun Müslüman olmaya meyilli olduğunu sezip sezmediğimi sordu. Ben “evet” dedim. Amir dedi ki:
-"Biraz önce gördüğün adam var ya, Hattâb'ın eşeği bile Müslüman olur ama o (Ömer) Müslüman olmaz.” dedi.”
Üçüncü Olay
Taberani ve İmam Ahmed’in Müsnedi’nde Hz. Ömer'in etkilendiği başka bir olaydan daha söz edilmiştir. Bu olayı Hz. Ömer (r.a.)’in kendisi dile getirmiştir. Diyor ki:
-“Ben, İslâmiyet'i kabul etmemiş olduğum sıralarda bir gün, Rasûlullah (sav)'ı rahatsız etmek için evden çıktım. Oraya vardığımda Rasûlullah (sav) namaza kalkmıştı ve Hakka sûresini okuyordu. Ben arkasına geçtim ve onu sessizce dinlemeye çalıştım. Kur’ân-ı Kerim'in etkisi bütün vücudumu sarmıştı. Kendi kendime diyordum ki;
-Bu adam mutlaka bir şairdir. Nitekim Kureyşliler ona şair lakabını takmışlardı. O sırada Rasûlullah'ın mübarek ağzından şu kelimeler çıktı:
-"Şüphesiz Kur'ân, çok şerefli bir elçinin sözüdür. O, bir şair sözü değildir. Ne kadar az inanıyorsunuz."
-O vakit dedim ki, mutlaka bir kâhindir. Tam o anda Rasûlullah (sav) şu ayetleri tilavet ediyordu:
- "(O) bir kâhin sözü değildir. Ne kadar az düşünüyorsunuz. O, alemlerin Rabbi olan Allah tarafından indirilmiştir.”
-“Bu kelâmı dinledikten sonra İslâm kalbime yerleşmeye başladı.
İslam Tarihine adaleti ile damga vuran Hz. Ömer, Resûlüllah (sav)’ın en yakın dava arkadaşlarındandı. İslam davasının en sıkıntılı günleri olan Mekke döneminde Müslüman olmuştu. Şüphesiz, Hz. Ömer’in Müslüman olmasıyla İslam güç kazanmıştır. Tarihte eşine az rastlanır fedakârlık örnekleri sergilemiş, adaletiyle ön plana çıkmış, cesaretiyle Müslümanlara öncü olmuştur. O günlerde müşriklerin şiddetli baskılarından ötürü bazıları İslam’a girdiklerini açık açık söyleyemezken; Hz. Ömer hidayet bulduktan sonra, Mekke reislerinin teker teker kapılarına giderek İslam dinine girdiğini haykırıyordu.
Müslümanlar gizlice hicret ettikleri halde Hz. Ömer açıkça hicret ediyordu. Hicret edeceği gün Kâbe’ye giderek tavaf edip iki rekât namaz kıldıktan sonra oradaki Mekkelilere dönerek şöyle dedi:
-“Aranızda kim annesini evlatsız, çocuğunu yetim ve karısını dul bırakmak istiyorsa, şu vadinin arkasında karşıma çıksın!”
Bu sözlerden sonra Hz. Ömer oradan ayrıldı. Ancak hiç kimse cesaret edip onu takip edemedi. Hz. Ömer Medine’de de, Resûlüllah’ın tüm gazvelerine katılmış, Onunla beraber mücadele etmiştir.
Hz. Muhammed (sav) Döneminde Hz. Ömer
Hz. Ömer Müslüman olduktan sonra, her daim Hz. Peygamber’in yanında olmaya, O’nu gelebilecek tehlikelere karşı korumaya gayret ediyordu. İman etmesinden sonra şirke ve dolayısıyla müşriklere karşı öfkeleniyordu. Gerek Mekke gerekse Medine döneminde İslam davasının tam göbeğinde yer alma gayreti içerisindeydi.
Medine dönemi, savaşların yoğunlukta olduğu bir dönemdi. Hz. Ömer Bedir, Uhud, Hendek savaşları; Hayber’in fethi, Mekke’nin fethi gibi bütün savaşlara ve birçok seriyyeye iştirak etmiştir. Hz. Ömer, özellikle ilk savaş olan Bedir Savaşı’nda bir an olsun Hz. Peygamber’in yanından ayrılmamıştır. Rasûlüllah (sav) ile birlikte Allah’ın hükmü tüm dünyada uygulansın, insanların ferdî ve toplumsal hayatlarında,medeniyetlerinde ve devletlerinde Allah’ın dediği olsun diye ölünceye dek mücadele etmiştir.
Hz. Ömer’in Kişiliği
Hz. Ömer denildiği zaman akla, sert mizaçlı, etrafına korku salan, problemleri çözerken güç kullanan bir kişilik gelebilir. Bu yanlış bir algıdır. Zira Hz. Ömer sert mizaçlı bir insan olmasının yanında mütevazi ve yumuşak kalpli bir insandır. Onun sertliği Allah’ın dini hususundadır; İslam’a düşmanlık edenlere, İslam’ı olduğundan farklı göstermeye çalışanlara, korkaklara ve haramlara idi…
Dinin emirlerinin uygulanması noktasında son derece titiz ve tavizsiz olan halife Hz. Ömer, insanlara karşı oldukça mütevazı idi. Kimseye tepeden bakmaz, sade bir hayat sürerdi. Onu tanımayanlar, O arkadaşları arasında iken halifenin kim olduğunu anlayamazlardı.
Hz. Ömer’in kişiliğiyle alakalı bazı bilgiler:
Ömer, İleri görüşlü bir insandır
Siyasi zekâya sahip birisidir
Sorgulayıcı bir kimliği vardır
Cesur bir şahsiyettir
Kur’an ve Sünnete hâkim birisidir
Sorumluluk (mesuliyet) duygusuna sahiptir
Mütevazidir
Empati yeteneği güçlüdür
İnsiyatif alabilen bir kişiliktir
Ortak akla önem veren, istişare eden birisidir
Adil bir insandır
Askeri zekaya sahip bir liderdir
Hz. Ömer’in Mizah Anlayışı
Mizah, her toplumda o toplumun kültür, örf ve adetlerine uygun olarak yapılmaktadır. Bu sebeple bir toplumda mizah kabul edilen bir şey, başka bir toplumda mizah olarak görülmeyebilir. Dolayısıyla gerek Hz. Peygamber gerekse de sahabeler ile alakalı aktarılan bazı mizahsen olaylara gülmemek doğal karşılanmalıdır. Her ne kadar şaka olarak aktarılan bazı olaylar bize esprili gelmese de o toplumda bu şaka olarak kabul edilip gülünebilen bir durum olabilmekteydi.
Konunun bu bölümünde Hz. Ömer’in mizacı, yaptığı şakaları ve kendisine yapılan şakalar ele alınmıştır. Halife Ömer (ra) ile ilgili anlatılan şakalar, sadece hilafet süresiyle sınırlandırılmamış, hayatının herhangi bir döneminde geçen mizahi olaylara da yer verilmiştir.
Hz. Ömer’in Peygamberimize yaptığı şu şaka onun mizaha karşı olmadığını göstermektedir: Hz. Ömer bir gün Peygamberimizi Hz. Hasan ve Hüseyin’i iki omzuna oturtmuş halde görünce onlara:
- “Altınızdaki at ne kadar da kıymetlidir!” diye şaka yapar. Her ne kadar Hz. Ömer, Hasan ve Hüseyin’e hitap etmişse de Peygamberimiz de Hz. Ömer’e:
- “Onlar da çok iyi binicidirler” diye karşılık verir. (Tirmizî, Menakıb, 31)
Eğer Hz. Ömer şakanın yasak olduğu şeklinde bir anlayışa sahip olsaydı, dinin tebliğcisi Hz. Peygamber’e böyle bir şakayı yapmaz, O da, Hz. Ömer’in bu şakasına mukabele etmezdi.
Hz. Ömer aynı zamanda insan psikolojisinden çok iyi anlar ve yaptığı esprilerle gergin ortamı yumuşatmasını bilirdi. Bu özelliğini Hz. Peygamber’e yaptığı şu şakada görmek mümkündür: Hz. Ebû Bekir bir gün Hz. Peygamber’in huzuruna girmek için izin almak istedi. Fakat kapıda sıra bekleyenler olmasına rağmen Hz. Ebû Bekir’e ve daha sonra gelen Hz. Ömer’e de izin verildi. Hz. Ömer içeri girdiğinde Peygamberin çevresinde hanımları üzgün kederli ve sessiz bir şekilde oturuyorlardı. Bunun üzerine kendi kendine‚ ‘Mutlaka bir şey söyleyip Hz. Peygamber’i güldürmeliyim’ diyerek şöyle dedi: “Ey Allah’ın Resûlü! (Hz. Ömer kendi karısını kastederek) Hârice’nin kızını bir görseydin! Benden nafaka istedi. Ben de kalktım onun boğazını sıktım.” Bunun üzerine Hz. Peygamber güldü ve “Bunlar (kendi hanımlarını kastederek) da etrafımda gördüğün gibi, benden nafaka istiyorlar” dedi. (Müslim, Talâk, 29; Ahmed. Hanbel, el-Müsned, III, 328, 342;)
Hz Ömer'in Nükteli Cevabı
Bir gün Hz. Ömer itina göstermeden namaz kılan bir bedevîyi gördü. Bedevî namazı bitirdiğinde duasında:
-“Ey Allah’ım! Beni hurilerle evlendir” deyince Hz. Ömer:
-“Be adam! Hem mihri (bedeli) az ödüyorsun hem de kızların en iyisine dünür (talip) oluyorsun” dedi. (İbn Kuteybe, Uyûn, I, 236;)
Hz. Ömer burada nükteli bir cevap vermiştir. O bedevîye kıymetli, değerli şeylere ancak emekle ve bedel ödemekle ulaşılabileceğini ve özellikle de cennete girmenin bedelinin az olmayacağını öğretmek istemiştir.
Hz. Ömer bir câriyeye:
-“Beni hayrı yaratan, seni ise şerri yaratan yarattı” diyerek şaka yapınca câriye ağlamaya başladı. Bunun üzerine Hz. Ömer:
- “Korkma! Hayrı da şerri de yaratan Allah’tır” dedi. (el-Ebşîhî, Şihâbuddîn Muhammed, el-Mustatref fî kulli fennin mustazref, s. 755. Doğan, Raşid Halifelerin, s. 102.)
Hz. Ömer dini konularda fazla bilgisi olmadığı anlaşılan cariyeye şaka yapmak istemiştir. Zira hayrı da şerri de yaratanın Yüce Allah olduğunu herkes bilir.
Bilinmelidir ki Hz. Ömer, din konusunda ve devlet meselelerinde son derece ciddi birisiydi. İnsan onurunu ayaklar altına alan seviyesiz şakalara da son derece karşıydı.
Çok Gülenin Heybeti Azalır
Onun, Ahnef b. el-Kays’a söylediği şu sözler bu maksatla söylenmiştir: “Kim çok gülerse onun heybeti azalır, her kim de bir şeyi çok yaparsa onunla tanınır, her kim çok şaka yaparsa hatası çok olur, hatası çok olanın verası (takvası) az olur, verası az olanın hayâsı az olur, her kimin hayâsı yok olursa onun da kalbi ölür.” Bundan dolayı Hz. Ömer, mizah olmaktan çıkıp hicve varan ve insanları rencide ederek espri yapanlara müsaade etmemiştir.
Hz. Ömer’in Adaleti ve Halifelik Dönemi
Hz. Ömer’in adaleti, insanlık tarihinde eşine az rastlanır türdendi. Hz. Ömer’in adaletinin sırrı neydi? Niçin insanlık bir daha onun gibisini göremedi? İşte Allah’tan korkan ve görevini layıkıyla yerine getiren bir halife ve insanlığa miras bıraktığı adalet örneği...Hz ömerin Halife Oluşu ve Emiru’l-Müminin Lakabının Verilmesi
Hz. Ömer'in hilafete getirilişi, diğer Raşid halifelerden farklı olarak Hz. Ebubekir’in kendisinden sonra Onu tayin etmesiyle olmuştur. hastalanınca, Müslümanların kendisinden sonra ihtilafa düşmesini istemeyip, bazı önlemler almak istedi. Sıkı bir araştırmaya girişerek sahabenin önde gelenleriyle istişare yaptı. Yönetim için sahabeleri tek tek gözden geçirdi. Hz. Ömer hakkında, Hz. Osman ve Abdurrahman bin Avf ile görüştü. Bir rivayete göre Hz. Ebubekir Ensar ve Muhaciri toplayarak onlara bir konuşma yaptı ve seçme haklarını talep etti. Bunun üzerine onlar da halife seçme haklarını Hz. Ebubekir’e verdiler.
Hz. Ebubekir tüm araştırmaları tamamladıktan sonra, İslam Devleti’nin sekreteri Hz. Osman'ı çağırarak ona bir emir yazdırdı “......Size halife olarak benden sonra...” deyip sözünü tamamlayamadan bayıldı. Osman (ra) Halifenin vefat ettiğini düşündü ve boş kalan yere kendi inisiyatifiyle “Ömer ibn'ul-Hattab" yazdı. Hz. Osman kendi adını yazabilirdi ama Hz. Ömer'i tercih etti. Burada, islami terbiyenin verdiği yüksek karakter örneğini görüyoruz. Hz. Ebubekir ayılınca, emri okumasını istedi. Hz. Ömer'in adının yazıldığını duyunca memnun oldu ve Hz. Osman’a hayır dualarda bulundu.
Hz. Ebubekir hastalanınca, namaz kıldırması için Hz. Ömer'i tayin etmiştir. Hz. Ebu Bekir’in vefatı üzerine Hz. Ömer’e biat edildi.
Hz. Ömer, Müslümanlarda ilk defa “Emiru'l-Mü'minin" (Müminlerin Emiri) sıfatını taşıyan liderdir. Bunu ilk kullananda Adiy bin Hatem’dir. İlk defa böyle bir hitap ile karşılaşınca şaşıran Hz. Ömer “bu isimde nereden çıktı” diye sorunca; “Hz. Ömer -Emir- biz ise -Mü'minleriz-” ifadesini kullanmıştı Adiy b. Hatem. Bundan sonra gelen halifeler de “Emiru'l Mü'minin" olarak anılmaya başlanmıştır.
Hz. Ömer’in Adaleti ve Sorumluluk Bilinci
Hz. Ömer adaletiyle ön plana çıkmış önemli bir liderdir. Hz. Ömer'in bir taraftan adaletin tesisi ve uygulanmasıyla, diğer taraftan da istikrar sağlamak üzere tavizsiz bir yönetim ortaya koymakla öne çıkmıştır. Onun, adaleti gözettiği kadar sertliğiyle de öne çıktığı bilinmektedir. Özellikle haklar, devlet malını kullanma, aile mensuplarını yönetimden uzak tutması hususunda tavizsiz ve zaman zaman sertleşen tutumuyla dikkat çekmektedir.
Hz Ömer halife olduktan sonra, insanların gönlünü kazanacak çok önemli icraatlara imza attı. Bazı uygulamaları kimi insanların tepkisine yol açtıysa da doğru olduğuna inandığı kararlarından geri adım atmadı.
Döneminde meydana gelen fetihler, yaptığı atamalarda gösterdiği hassasiyet, fethedilen bölgelerdeki arazileri ganimet olarak dağıtmayarak Müslümanlar için sürekli bir gelir haline getirmesi, döneminde artan haraç, cizye ve uşûr gelirlerini kurduğu divanlarla belirlediği kriterlere göre dağıtması, yargı teşkilatının şekillenmesi, sosyal sorunlarla ilgilenmesi, fethedilen bölgelerde kurduğu şehirlerle Arapların sosyal, siyasi, ekonomik ve kültürel hayatlarında meydana getirdiği değişimle öne çıkmıştır. Doğal olarak onun döneminde meydana gelen bu büyük gelişmelerin müspet ve menfi yansımaları da olacaktır.
Hz. Ömer'in adalet anlayışını şekillendiren önemli etkenlerden biri, Hz. Peygamber'le kurduğu ilişkidir. Müslüman olduktan sonra Hz. Peygamber'in yaşadığı gelişmelerin hemen hepsinde bulunmuş; hicretten sonra Allah Rasûlünün gazvelerinin hepsine katılmıştır.
Hz. Ömer, Allah Resulü'nün terbiyesinde yetişmiş bir Müslüman olarak İslam'ın adalet vurgusunu ve bunun anlamını çok iyi biliyordu. Bu sebeple her adımında sorumluluk bilinciyle hareket ediyor; Allah'ın rızasını gözetiyordu. Mecusi bir mükâteb köle olan Ebû Lü'lüe tarafından hançerlenerek yaralandığı zaman kendisini ziyaret edenlere Allah'a hesap verememe ihtimalinden duyduğu korkuyu ifade etmesi, onun sorumluluk duygusunun bir tezahürüdür.
Abdullah b. Abbas bununla ilgili bir hatırasını şöyle anlatır: Ömer yaralandığı zaman onu ziyaret amacıyla yanına gittim. Orada kendisini övünce, "Beni hangi sebepten dolayı övüyorsun? Yöneticiliğimden dolayı mı, başka sebepten mi?" diye sordu. "Her şeyle!" dedim. "Keşke ne bir sevap, ne de bir günah olmadan bu işin içinden başa baş çıkabilsem!" dedi. (İbn Sa’d, Tabakât, III, 325.)Hz. Ömer’in Adaletinin Sırrı Neydi?
1) İstişareye Önem Verirdi: Hz. Ömer adalet noktasında, Allah Rasûlü’nden öğrendiği ilkeleri uygulayarak hedefini gerçekleştirmiştir. Bu ilkelerden biri istişaredir. Yönetime katılım, ortaya çıkması muhtemel eleştirileri azaltır. Hz. Ömer aldığı kararlarda, Müslümanlarla istişare etmeye önem verirdi. Özellikle görüşlerine değer verdiği insanlara danışarak karar vermesi dikkat çekici bir yönüdür. Konu ister fıkhî, ister siyasi, ister askeri bir iş olsun, her halükârda istişare etmeyi önemserdi. İstişarelerinde ortaya çıkan görüşleri değerlendirir; ondan sonra nihai kararını verirdi. Takvim başlangıcını belirlemesi ve divan teşkilatını oluşturması onun istişarelerindendir.
2) İşini İbadet Aşkı ve Sorumluluk Duygusuyla Yapardı: Hz. Ömer'in adalet duygusunu besleyen etkenlerden bir diğeri, yaptığı işi ibadet aşkıyla ve her hareketi için hesap vereceği duygusuyla yapmasıdır. Bunun için yaptığı işin hakkını verme hususunda oldukça titizdi. İşinden taviz vermez, yaptığını en iyi şekilde yerine getirmeye çalışırdı. Bu ciddiyeti aynı zamanda görevlendirdiği kişilerden de isterdi. Emrinde çalışan görevlilerin talimatları dışına çıkmalarını affetmezdi. Bundan dolayı onun emrinde çalışanlar, kendisine hesap verecekleri korkusuyla hata yapmamaya özen gösterirlerdi.
3) Verdiği Emirleri Denetlerdi: Hz. Ömer'in önemli bir denetimi de verdiği emirlerin yerine getirilip getirilmediğinin tespitidir. O, mutlaka görevlilerin kendilerine verilen talimatlara uymalarını isterdi. Keyfi uygulamalara müsamaha göstermezdi. Öte yandan görevlilerin attıkları her adımı kendisine bildirmelerini ve talimatları doğrultusunda hareket etmelerini isterdi.
"İslam toplumunun yeni bir süreçten geçtiği bu dönemde görevlilerin icraatının denetimi önem arz ediyordu. Hz. Ömer bu denetimi hem edinilen malların incelenmesi hem de icraatlar açısından yapmıştır. Tayin ettiği bir vali ya da komutanı görevden aldığında malındaki artışı tespit ederek fazlalığın nereden geldiğini sorardı. Hesabı verilemeyen mala el koyarak beytülmale katardı.”
Günümüzde, dünyanın dört bir yanından nice idareciler, devlet kademelerindeki görevlerinin ardından aşırı bir mal birikimine sahip olmaktadırlar. İşler rüşvetle çözülmekte, parası olmayanların işleri prosedürlere takılarak ilerlememektedir. İhalelerdeki yolsuzluklar, devlet malından aşırmalar, haksız kazançlar, rüşvetler görmezden gelinmekte ve hesabı sorulmamaktadır.
4) Halkın Huzurunda Valilere Yönelik Şikayetleri Dinlerdi: Hz. Ömer'in görevlilerle ilgili önemli bir uygulaması da mezalim mahkemelerinin ilk örneği sayılabilecek olan hac dönemindeki icraatıdır. Hac döneminde bütün valileri çağırır, insanların onlara yönelik şikayetlerini herkesin huzurunda dile getirmelerini sağlardı. Valiler halkın huzurunda şikâyet edilen ve muhakeme edilen insanlar durumuna düşmekten rahatsız olsalar da bunu yapmayı önemserdi.
5) Ümmetin Malını Hassasiyetle İdare Ederdi: Hz. Ömer'in adil bir yönetici olarak anılmasının önemli sebeplerinden biri beytülmali (devlet hazinesi) yönetmedeki hassasiyetidir. Hz. Ömer harcamaların sorgulanmasını ve denetlenmesini serbest bırakmış; kendisine sorulan sorulara cevap vermiştir. Kendisinin kişisel bir harcamasının ya da icraatının sorulmasını veya sorgulanmasını makul görmüştür. Böylece devlet malıyla ilgili kararları ve sorumluluk duygusu onun adil bir yönetici olduğu düşüncesini beslemiştir.
Hz. Ömer’in bu hassasiyetinin tam tersine bir mantık yerleşmiş vaziyette günümüz dünyasında. Öyle ki “Devletin malı deniz, yemeyen keriz veya yemeyen domuz” şeklinde atasözleri bile dilimize girmiştir. Devlete hıyanet etmeyi alışkanlık durumuna getirenlere göre devletin bitmez tükenmez malı vardır. Yolunu bulup ondan aşırmayan budaladır. Budalalık etmek istemeyen çaldıkça çalmakta, fakat hesabını soran da maalesef olmamaktadır. Hal böyle iken halk tüm bunlara rağmen, bu düzenden ve bu mantıkta olan idarecilerden Hz. Ömer’in adaletini beklemektedir. Varın içerisinde bulunduğumuz çelişkiyi siz düşünün…
6) Akrabalarını Yönetimde Ön Plana Almıyordu: Hz. Ömer, İslam Devleti’nin yönetiminde akrabalarını ön plana çıkarmazdı. Bu tavrı, yakınlarını kayırdığı şeklinde insanlardan gelebilecek muhtemel ithamları bertaraf etmiştir.
Ebu Lü’lüe tarafından yaralandığında, yarasının ölümcül olduğu kanaatine vardıktan sonra yerine birisini tayin etmesi istenmiş; hatta oğlu Abdullah b. Ömer teklif edilmişti. Ancak Hz. Ömer, o anda bile bu teklifi kabul etmemiştir.
Evet, Hz. Ömer (ra) böyleydi. Ümmetin malının bir kuruşunun bile hesabını yapardı. Ya bugün! Bugün devlet kademelerinde kayırma ve liyakatsiz kişilerin makamları kapmaları o kadar yaygınlaştı ki ve bu öylesine normal bir hal almış ki, normal bir memurluğa bile atanmak isteyenlere “dayın var mı? Dayın yoksa işin zor” şeklinde “torpilin yoksa memurluğu unut” manasında sözler toplumda almış başını gitmektedir.
En tepedekiler böyle davranıyorlarken alt tabakada oluşan ahlaksızlıkları siz düşünün…
7) Atiyye Divanı ile Müslümanlara Devlet Gelirinden Pay Veriyordu: Hz. Ömer kurduğu atıyye divanıyla bütün Müslümanların devlet gelirlerinden pay almalarını sağlamıştır.
Velid b. Hişam b. el-Muğire,
- “Ey Müminlerin Emiri! Ben Şam bölgesine gittim. Oranın idarecilerinin divan oluşturduklarını ve asker topladıklarını gördüm. Sen de divanı oluştur ve asker topla!” dedi. Hz. Ömer onun sözünü tuttu. Nesep ilmini bilen kişiler olan Akil b. Ebi Talib, Mahreme b. Nevfel ve Cübeyr b. Mut'im'i çağırarak onlara,
-“İnsanları derecelerine göre yazın” dedi. Onlar da yazdılar. Listeye Haşimoğullarıyla başladılar. Onların arkasından hilafet sırasına göre Ebu Bekir ve aşiretini, akabinde de Ömer ve aşiretini yazdılar. Ömer bu listeye bakınca şöyle dedi:
-“Vallahi böyle olmasını çok arzu ederdim. Ancak Peygamber’e (sav) akrabalığı esas alarak başlayın. Önce en yakın akrabayı, ardından da onu takip eden en yakın akrabayı yazın. Sonunda böylece Ömer’i, Allah'ın koyduğu sıraya koyarsınız." (İbn Sa'd, Tabakât,III, 275.)
 Halkın En Fakirinden Daha Fakir Bir Hayat Yaşamaya Çalışıyordu: Hz. Ömer'in icraatlarının önemsenmesi ve değerli görülmesinin sebeplerinden birisi de yaşantısıdır. Sade bir hayat yaşayan, insanların rahatlıkla kendisine ulaşabildiği, elbisesini yamayan, kendilerinden olan bir halifeydi. Beytülmaldeki malları Müslümanların malı olarak görür ve onu koruma hususunda azami gayret gösterirdi. Onunla görüşmek isteyen kendisini mescitte, orada değilse evinde bulabilirdi.
Hz. Ömer döneminde bir kıtlık yaşandı. Medine ve civarında oldukça etkili olan kıtlık sırasında insanlar gıda temininde sıkıntı yaşadılar. Bunu aşabilmek için eyaletlerden destek istedi. Bu kıtlıktan herkes etkilenmişti. O günlerde Hz. Ömer'in akşam yemeği, zeytinyağına bandırdığı ekmekti.
Bir gün kesilen bir devenin etinin güzel yerinden Hz. Ömer için bir parça ayırdılar. Et ona götürülünce eti nereden bulduklarını sordu.
-“Ey Müminlerin Emiri! Bugün kestiğimiz deveden.” dediler. Bunun üzerine
-“O devenin güzel yerini kendim yiyip de kemiklerini insanlara yedirdiğim takdirde ne kötü bir yönetici olurum! Bu tası kaldırın ve bize başka yemek getirin!” dedi.
Bunun üzerine ona ekmekle zeytinyağı getirildi. Eliyle ekmeği bölüp yağa bandırdı. Sonra da görevliye
-“Ey Yerfâ! Bu tası Semğ'deki aileye götür! Üç günden beri onlara bir şey vermedim. Onların aç kaldıklarını zannediyorum. Tası onların önüne koy!” dedi. (İbn Sa'd, Tabakât,III, 290.)
Hz. Ömer, idareciliğin kendisine yüklenmiş ağır bir yük ve Allah'a hesap verme hususunda kendisini sorumluluk altına sokan bir mükellefiyet olduğunun bilincindeydi. Bu düşünceyle görevini ifa etmeye çalışıyordu.
Hz. Ömer ile ilgili bu örnekler incelendiğinde akla ister istemez dünün ve bugünün idarecilerinin lüks yaşantıları, bunlara mukabil halkın belli bir bölümünün ise belki kuru bir ekmeğe muhtaç olduğu gelmiştir. İnsanoğlu bunları düşünmekte haksız da sayılmaz. Zira günümüzde idareiler ile halk arasında öyle bir uçurum var ki; halkından bihaber olarak yaşayan idareciler kendilerine halktan bu yönde şikayetler geldiğinde bunu abartı olarak görmektedirler. Öyle ya; lüks mekanlarda, lüks sofralarda, lüks eşyalar ve arabaların içinde yaşayanlar, halkın içerisine karışamamış, halktan biri olamamış olanlar elbette ki “evimize ekmek götüremiyoruz” diyenlerin sözlerini abartılı bulacaklardır…
HZ ÖMERİN ADALETİ
Hz. Ömer'in adalet anlayışının istikrara rağmen değil, istikrarla birlikte var olduğunu, bu anlayışın istikrarı beslediğini ve geliştirdiğini söyleyebiliriz. Bunun da özellikle yükseliş dönemi olarak zikredilebileceğimiz bir sürecin parçası olduğunu hatırlatmak gerekir. Kuşkusuz adalete rağmen istikrar sağlanmışsa orada baskı ve zulüm kaçınılmaz olur. Hz. Ömer zulüm konusunda çok hassas olan bir yöneticidir. (Yetkin Düşünce, Sayı 2)
Hz. Ömer’in adaletinin sırrı ile ilgili özellikle şu hususa da temas etmek istiyoruz:
En önemli etkenlerden birisi İslam Medeniyetinin hâkim olduğu bir toplum olması ve devletin anayasasının Kur’an olmasıydı. Günümüzdeki gibi beşerî düzenlerin hâkim olduğu düzenlerde böyle bir adaleti tesis edebilmek imkânsızdır. Çünkü insan nefis sahibidir. Allah’ı ve ahiret gününü hesaba katmayanlar ya kendi menfaatlerini, ya da kendi gruplarının, partilerinin veya akrabalarının menfaatlerini önceleyecek düzenlemeler yapacaklardır. Ancak Allah (cc) adına hareket edenler, Allah (cc) kime ne pay veriyorsa, kime ne gibi haklar veriyorsa; hak sahipleri arasında parti, grup, akraba ayrımı yapmadan vermeleri gerekenleri verirler. Haddi zatında Yüce Allah, herkesin Allah’ı olduğuna göre, kulları arasında adaletsizlik yapmaz. O halde Allah (ac)’ın adaletini uygulayanlar hata etmezler ve adalet ile hükmetme de zirveye çıkabilirler.
Ömer’in Adaletinin Kaynağı Kur’an’ı Kerim’dir. Hz. Ömer hüküm verirken Allah’ın kitabı ile hüküm verirdi. Onun başkanı olduğu devletin yönetiminde işler Kur’an’ı Kerim’e göre belirlenirdi. Kur’an’ın hükümleri birebir tatbik edilir, orada bulunamayınca Hz. Peygamber’in sünnetine danışılır, orada da bulunamayınca içtihat edilirdi.
Hz. Ömer (ra), Hz. Peygamber (sav)’in şu buyruğuna uymaya azamî önem verirdi:
تَرَكْتُ فِيكُمْ أَمْرَيْنِ لَنْ تَضِلُّوا مَا تَمَسَّكْتُمْ بِهِمَا كِتَابَ اللَّهِ وَسُنَّةَ نَبِيِّهِ.
“Size iki şey bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarıldığınız sürece asla yolunuzu şaşırmazsınız. Bunlar, Allah’ın kitabı ve Allah’ın nebisinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)
O halde günümüzde Hz. Ömer’in adaletini tesis edeceğini iddia edenlerin yönetimlerinde bağlı oldukları esaslara bakmamız yerinde olacaktır. Kur’an’ı Kerimi ve Hz. Peygamberin hadislerini dikkate alıyorlar mı? Yoksa kendi elleriyle yazdıkları beşer kanunlarına mı tabi oluyorlar. İnsan aklından çıkan beşer kanunlarına, o ülkenin tüm insanlarının uymasını mecburi kılmak demek; bütün insanları birkaç kişinin aklına uymaya mecbur etmek demektir.
Hz Ömer'in Adaletinin Kaynağı
Hz. Ömer’in adaletinin kaynağı kendi aklı değil, Allah’ın kitabı ve Rasûlullah’ın rehberliği niteliğinde olan hadislerdi. Elbette ki yeri geldiğinde, yeni meseleler ortaya çıktığında; bu iki ana kaynağın çizgisinden çıkmadan aklına da danışırdı. Burada kastedilen şey; aklı başlı başına tek yol gösterici olarak görmemek, bir kutsala ihtiyacımız olduğunu unutmamaktır. Eğer insanlar kendileri gibi olanların akıllarından çıkan hükümlere uymaya mecbur bırakılırlarsa; “sen de benim gibi bir beşersin, senin benden ne üstünlüğün var ki? Hatta ben senden daha zeki ve akıllı iken neden ben senin koyduğun kurallara uymak zorunda olacakmışım” şeklinde itirazlarla karşılaşabilirler. Ve bu, çok normal karşılanması gereken bir itirazdır.
İşte bu noktada deriz ki: Öyle birisinin kanunlarıyla insanlara hükmedilmeli ki; insanlar o kanunu koyan zata ben seninle eşitim diyememeli. Yine öyle birisinin kanunları ile hükmedilmeli ki insanlara; insanlar, ben ondan daha iyi biliyorum diyememeli ve teslim olmalı. Yine öyle birisinin hükümleriyle hükmedilmeli ki toplumlara; insanlar, bize adaletsizlik yapılır endişesine kapılmamalı. İşte, tüm bu vasıflara sahip olan Allah-u Teâlâ’dır. Hem insanları yoktan var edendir, onlardan üstündür; hem her şeyi en iyi bilendir, koyduğu kanunlar binlerce yıl sonra da tatbik edilse topluma huzur getirir; hem herkesin Allah’ıdır, ayrım yapmaz adaletle hükmeder.
Kur’an ve sünnet ile hükmetmiş olmasaydı hiç şüphesiz Hz. Ömer, adaletiyle nam salan bir halife olamazdı.
Bugün yeniden Hz. Ömer’in adaletini isteyenler şunları yapmalıdırlar:
Evvela bu eşsiz adaletin, İslam Medeniyetinin kurulmuş olduğu bir zeminde gerçekleştiğini hatırlatmak isteriz. Bugün maalesef İslam Medeniyeti yeryüzünde hâkim olan medeniyet değildir. Tüm dünya batı medeniyetinin istilası altındadır. Şu hâlde, demek ki Müslümanlar öncelikle İslam medeniyeti için mücadele etmelidirler.
İslam Medeniyeti için takip edilmelidir.
Peygamber ve O’nun dava arkadaşı Hz. Ömer’in yaptığı gibi hayırda öncü olan altın bir nesil yetiştirme gayreti içerisinde olmalılar. İslam’ı öğrenmeli ve her yerde anlatmalılar. Kendi haklarından önce Allah’ın hakkını savunmalılar. “Madem bu dünya Allah’ındır, insanlar da Allah’ın kullarıdır; o halde Allah’ın dünyasında Allah’ın dediği bir yaşam olmalı” demelidirler. İnsanlar kendi ortamlarında futbolu, siyaseti, magazini gündem yaptıkları gibi; İslam Medeniyetini inşa etmek isteyenler de ortamlarında İslam’ı gündem etmelidirler.
İslam Medeniyeti olmadan adaletin gelmesini beklemek, çok yersiz bir bekleyiş olacaktır. Kadın cinayetleri, hırsızlıklar, zulümler, adaletsizlikler, çocuklara tecavüz olayları bitmeyecek, aksine devam edecektir.
Ömer’in adaletine sahip olmak isteyen idareciler takva sahibi olmalıdırlar. Hz. Ömer cehennemi düşünüyor, Allah’a vereceği hesaptan korkarak: “Fırat’ın kıyısında bir deve helak olsa, Allah bunu Ömer'den sorar diye korkarım” diyordu.
Ömer işinin ehli bir insandı, liyakat sahibiydi.
Zulmetmezdi, zulmedenlere karşı şiddetliydi.
Görevini ihmal edenleri, “hatır gönül meselesi” deyip görmezden gelmezdi. Yapması gereken ne ise onu yapardı.
Halkın arasına sıkça karışır, onların dertlerini yakından takip ederdi.
Kendisi de dahil olmak üzere, devletin bütün kademelerindeki valisinden kadısına, amirinden memuruna kadar herkesi, sıradan bir vatandaşla mahkeme önünde eşit bir şekilde yargılamaktan ve adaletle hükmetmekten çekinmezdi.
Hz. Ömer’in İcraatları
Ömer bin Hattab döneminden itibaren hızlanan fetihlerle birlikte birçok yeni yerler İslam topraklarına dahil olmuş oldu. Yeni yerler ve farklı kültürden insanların İslam’a girmesiyle bazı yeniliklerin gerçekleşmesi kaçınılmaz oldu. Hz omer birçok alanda yeni atılımlar gerçekleştirdi. İşte Hz. Ömer’in icraatlarından bazıları.Hz. Ömer’in İdari Uygulamaları
Ömer döneminde Basra, Kûfe ve Fustat şehirleri ihtiyaca binaen kurulmuştur.
İslam coğrafyasının genişlemesiyle fethedilen yerleri eyaletlere ayırmış ve buralara ehil olan valiler tayin etmiştir.
Valilerin hukuki işleri yürütmekte zorlanacağını düşünerek her bölgeye liyakat sahibi kadılar tayin etmiştir.
Tam manasıyla olmasa da şurta (polis) teşkilatının temelleri de Hz. Ömer Döneminde atılmıştır. Medine’de böyle bir şeye ihtiyaç duyulmamasına rağmen, diğer şehirlere suçluların yakalanması ve verilen cezaların uygulanması için görevliler tayin etmiş ve bunlara başlangıçta “ahdas” denilmiştir.
Hisbe (Zabıta) Teşkilatını kurmuştur. Bu işi yapan görevlilere Muhtesip denirdi. Muhtesiplerin; ürünlerin kalite kontrolü, fiyat kontrolü, ölçü ve tartıların güvenirliliği, haram olan ürünlerin alım-satımının engellenmesi gibi vazifeleri vardı.
Dâru’l-İmare adında binalar inşaa edilmiştir. Yeni kurulan şehirlere atanan valilerin idari işleri yürütmeleri için yapılan yerlerdi. Bina dediğimize bakmayın! Devlet binası olmasına rağmen o günün şartlarında gayet mütevazi ve halkın o günkü ekonomik seviyesinden kopuk olan lüks binalar değildi. Ebu Musa b. el-Eşari’nin valiliği zamanında inşaa edilen daru’l imareye bir bakın! Mescide bitişik, kerpiçten yapılmış ve üzeri dallarla örtülü bir yerdi…
Berid (Posta) Teşkilatının kurulması: İslam yayıldıkça şehirlerin artması ve mesafelerin uzamasından dolayı böyle bir ihtiyaç hasıl olmuştur. Şehirlerarası yollara posta istasyonları yapılarak mektupları taşıyan kişiler burada dinlenme fırsatı bulmuşlardır.
Takvim uygulaması : Hicret’i takvimin başlangıcı olarak kabul edenler hakkında farklı görüşler mevcuttur.
Birincisi; Hz. Peygamber Medine’ye hicret etmesinin ardından bunu takvim başlangıcı olarak belirlemiştir.
İkincisi; Medineliler’in, Rasûlüllah’ın Medine’ye gelmesinden sonra yılları saymaya başlamasıdır.
Üçüncüsü ise; Hz. Ömer’in bu uygulamayı hayata geçirdiğidir.
Düzenli orduya geçilmesi. Hz. Ömer hilafete geçtiğinde, fetihlere ağırlık vermiş ve bu maksatla orduya gerekli olan insan gücünü sağlamaya çabalamıştır. Fetihlerle beraber elde edilen ganimet malları neticesinde gelen kısmî zenginlik ve yeni şehirler insanları rahatlığa sevk etmiş, bundan dolayı da gönüllü olarak askerlik yapmak isteyenlerin sayılarında düşüş olmuştur. Bunun üzerine Hz. Ömer, valilerine emirler göndererek halkı zorunlu olarak askere göndermelerini istemiştir. (Taberi, Tarih, III, 483. (1955)
Yine bu endişeyle divanlar kurarak askerlere maaş bağlamış, 4 aydan daha fazla ailelerinden ayrı kalmalarına müsaade etmemiştir.
Hz. Ömer’in Ekonomik Uygulamaları
Devletlerin bel kemiğini oluşturan esaslardan birisidir ekonomi. Bir memleketin gelişmesi için yapılan faaliyetler, halkın huzurunu sağlamak amacıyla yapılacak olan harcamalar güçlü bir ekonomi ile olacaktır.
Hz. Ömer de devletin gelir ve giderlerini iyi planlamış, bu maksatla Beytü’l mal kurumunu kurmuştur.
Ekonomik uygulamaların başlıcaları şunlardır:
Divan sistemi kurulmuştur. Ömer, beytülmalde toplanan paraların halkın hakkı olduğunu bildiğinden, gelir gider dengesini sağlamak üzere atâ adı verilen herkese maaş verme uygulamasına karar vermiştir. Bunun için de divan sistemi kurulmuştur.
Beytül Mal gelirleri kapsamında çeşitli gelir kaynakları oluşturulmuştur. Savaşsız ele geçirilen mallar “fey” kapsamında değerlendirilmiştir. Fey kavramı genişletilerek cizye, haraç ve Uşûr (Ticari Mallar Vergisi veya Gümrük Vergisi) olarak alınmıştır.
Cizye, İslam’da fethedilen yerlerde Müslüman olmayanlardan alınan baş vergisi olarak tanımlanmıştır.
Haraç, Gayr-i Müslimlerce işletilen topraklardan belli bir miktarda alınan vergidir.
Uşûr: İslam devletince fethedilen topraklar genişleyince, bunun doğal bir sonucu olarak bazı ülkelere sınır komşusu olunmuştur. İşte böylesi ülkelerde yaşayan gayri-müslimlere “zımmî”, orada yaşayan Müslümanlara da “harbî” deniliyordu. Bu kişilerin yaptıkları ticaretten alınan vergiye de “uşûr” denilmiştir. Müslümanlardan alınan vergi ise zekât kapsamında değerlendirilmiştir.
Hz. Ömer’in Diğer Bazı Uygulamaları
Müellefe-i Kulûb’dan Olanlara Zekât Vermemesi
Müellefe-i Kulûb, zekât verilecek yerlerin sayıldığı ayette geçmektedir. Bunlar, kalpleri İslam’a ısındırılmak maksadıyla zekât verilebilecek bir sınıftır. Hz. Ömer (ra), Hz. Ebubekir (ra) döneminde iki sahabenin gelip Müellefe-i kulûb’dan paylarını istemeleri üzerine, İslam’ın güçlenip yayıldığı gerekçesiyle o kişileri geri çevirmiştir. Hz. Ebubekir Onun bu tavrını yerinde bulmuş ve onaylamıştır.