pub-6450042492155979 İRFAN AKDOĞANIN TÜM SİTELERİ: ŞİİRLERİ

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

ŞİİRLERİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ŞİİRLERİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Kasım 2025 Pazartesi

ABDURRAHİM KARAKOÇ ŞİİRLERİ

 ABDURRAHİM KARAKOÇ ŞİİRLERİ

https://www.youtube.com/watch?v=_VJVCDv1ZAc

Haberimiz Yok
Vermişiz sakalı yaban ellere
Çekip yoluyorlar, haberimiz yok!
Biz türkü söylerken esen yellere
Çarpıp-bölüyorlar, haberimiz yok!
Gülüp geçin dostluk(!) kardeşliğe(!) siz
Onların gözünde insan değiliz
Kemâli edeple su içerken biz
Islık çalıyorlar, haberimiz yok!
Ne bir itiraz var ne de sorumuz
Ötmüyor vatanda bizim borumuz
Küle dönüşüyor ümit kor’umuz
Her gün suluyorlar, haberimiz yok!
Öten borular var işin doğrusu
Coni’lerin, Mişon’ların borusu
Bizler mi? .. güdülen ahmak sürüsü!
Kafa buluyorlar, haberimiz yok!
Perde önü tuzak, arkası hile
Doluyorlar daim dinimi dile
Demedi mi Puşt’un oğlu Puşt bile?
Haç’ı soluyorlar, haberimiz yok!
İslâm’ı camide hapse tıktılar
Türkçe’nin üstüne limon sıktılar
Türk’e ait ne değerler yıktılar
Yıkıp gülüyorlar, haberimiz yok.
Bakın cadde, sokak Türk’ün şehrine
Takılır gözünüz Batı zehrine
Resimler, isimler onun mührüne
Şahit oluyorlar, haberimiz yok!
Hallaç gibi atıyorlar vatanı
Parselleyip satıyorlar vatanı
Bir yerlere katıyorlar vatanı
Bizden alıyorlar, haberimiz yok!
Hep, küheylan sanıp saldık üst kata
Katır özelliği geçti her at’a
Denmez buna gaflet, denemez hata
Yeme dalıyorlar, haberimiz yok!
Bu dertli Cemâli yazsın, söylesin
Deve kuşu nasihati neylesin
Allah sonumuzu hayır eylesin
Bizi siliyorlar, haberimiz yok!

Aydınlık
Gergin uykulardan, kör gecelerden
Bir sabah gelecek kardan aydınlık.
Sonra düğüm düğüm bilmecelerden
Bir sabah gelecek kardan aydınlık.
Gökten yağmur yağmur yağacak renkler
Daha hoş kokacak otlar, çiçekler
Ardından bitmeyen mutlu gerçekler
Bir sabah gelecek kardan aydınlık.
Vurulup ömrünün ilkbaharında
Kanından çiçekler açar yarında
Cümle şehitlerin omuzlarında
Bir sabah gelecek kardan aydınlık.
Işıklar dal-budak, her kolu İslâm
Gönüller, yürekler dopdolu İslâm
Tek ölçüsü İslâm, tek yolu İslâm
Bir sabah gelecek kardan aydınlık.
İzmir’in sağından, Van’ın solundan
Erzurum, Edirne, Hatay yolundan
Kapı kapı tekmil Anadolu’mdan
Bir sabah gelecek kardan aydınlık.
Abdurrahim Karakoç

BURADA
Sormayınız, görmeyiniz canlarım
Hakkınızı yeyip yutan burada.
Dinlisini, dinsizini dinlerim
Besmele'ye yalan katan burada.
Sofralara viski, havyar dizilir
Fiyatınız peçeteye yazılır
Sırtınızdan günde dört post yüzülür
Sizi soyup, sizi satan burada.
Simsar siyasetçi, doktor, avukat
İnsan avlıyorlar her gün her saat
Hızlı köşe dönmek en üstün sanat
Kan gölünde balık tutan burada.
Ortada kol gezerken kıtlıklar, yoklar
Burda betonlarla delinir gökler
Kontlar, şansölyeler, baronlar, dükler
Kirli yağan, eğri biten burada.
Yürekler acısı bir garip âlem
Rüşvetsiz imzaya yanaşmaz kalem
Pop müzik, şampanya, marlboro, salem
Gece gündüz keyif çatan burada.
Kız,kadın pazarı sokağı,yurdu
Homoseksüeller çığlaşan ordu
Ne ahlak kaygısı ne namus derdi
Hızlı doğan, erken öten burada.
Yazık... Siz beğenir,siz seçersiniz
En çürük köprüden siz geçersiniz
Bilirim her zaman çarnaçarsınız
Kör-kütük, zil-zurna yatan burada.
Hâlgidiş bu minval bu vaziyette
Sabun işkencede, su eziyette
Rağbet ne ilimde ne meziyette
Aydınlığa çamur atan burada.
Doğan bebek dost yemeye zorlanır
Düşündükçe içim dışım korlanır
Evlat seyiplenir, ana horlanır
Ana vatan yavru vatan burada.
(Beşinci Mevsim)
Abdurrahim Karakoç
DAHA NE KALDI
Devlet devlet diye naralar atıp
Devleti harcadık... Daha ne kaldı?
Millî duyguları ucuza satıp
Milleti harcadık... Daha ne kaldı?
Parti merkezleri kıblemiz oldu
Kirli-paslı giren tertemiz oldu(!)
Kazanan kesemiz, midemiz oldu
Ümmeti harcadık... Daha ne kaldı?
PKK 'Kürdüm' der, Kürtleri vurur
Alevî, Sünnî’den uzakta durur
Dindar, karşısında 'laik'i bulur
Vahdeti harcadık... Daha ne kaldı?
Nereye baktıksa hoş bakamadık
Bir düştük, bir daha hiç kalkamadık
Sarıldık dünyaya, bırakamadık
Ahreti harcadık... Daha ne kaldı?
Dilendik batıda, dağıttık şarkta
Ar-namus kalmadı ev ile barkta
Ekranda, sahnede, caddede, parkta
İffeti harcadık... Daha ne kaldı?
Sözleri, zehirli yılan ettik biz
Her şeyi her şeyi yalan ettik biz
Sevgiyi, dostluğu talan ettik biz
Hürmeti harcadık... Daha ne kaldı?
Şartlandık en câni arzular için
Koymadık tek mâni, arzular için
Üç günlük nefsânî arzular için
Cenneti harcadık... Daha ne kaldı?
Vurduk, çaldık-çırptık bin bir iş yaptık
Gözümüze, gönlümüze diş yaptık
Yöneldik israfa, gösteriş yaptık
Nimeti harcadık... Daha ne kaldı?
Saldılar batıya, bir batıl izden
Umutlar, hayaller kırıldı dizden
Sılayı aldılar ellerimizden
Gurbeti harcadık... Daha ne kaldı?
Zevk-safa içinde şah ile vezir
Biri 'hâkimim' der, birisi 'Hızır'
Bekledik bekledik gelmedi huzur
Mühleti harcadık... Daha ne kaldı?
Çağ delirdi... beden hasta, can hasta
Haram dolu, riya dolu her tasta
Akıl iflastadır, amel iflasta
Rahmeti harcadık... Daha ne kaldı?
Ahbaplık-komşuluk nerde erenler?
Duruyorsa haber versin görenler
Söyleyin söyleyin eski yârenler
Sohbeti harcadık... Daha ne kaldı?
Sünneti kaybettik, farzı kaybettik
Sahabeden miras tarzı kaybettik
Manevî talebi, arzı kaybettik
Kısmeti harcadık... Daha ne kaldı?
06.07.2000
(Parmak İzi)
Abdurrahim Karakoç

HAKKA KLAVUZ NESİL
Batılın önünde set
Hakk'a kılavuz nesil.
İlimde Ak Şemseddin
Kararda YAVUZ nesil.
Hakk'a kılavuz nesil...
Bir Aras'tır, bir Tuna
Tarih binmiş sırtına
Nefret yıkan fırtına
Sevgiye havuz nesil.
Hakk'a kılavuz nesil...
Her zalimin korkusu
Her çiçeğin kokusu
Yangını söndüren su
Yemeklerde tuz nesil.
Hakk'a kılavuz nesil...
Tevhidi kucaklayan
Canda canan saklayan
Zindanları aklayan
Her zulme maruz nesil.
Hakk'a kılavuz nesil...
Kalmasın engel artık
Del zırhları del artık
Çık ufuktan gel artık
Birliğe susuz nesil.
Hakk'a kılavuz nesil...
(Akıl Karaya Vurdu)
Abdurrahim Karakoç


Gün gelecek
Güneşin doğup battığı mekanlarda
Ve küfrün çığlık attığı mekanlarda
Bizim türkülerimiz okunacak.
Gün gelecek
Tomurcuklar taşacak kılıfından
Ve kılıçlar sıyrılacak kınından
Edepsizler edebini takınacak.
Gün gelecek
Ne zalimler kalacak, ne zulüm
Ve o günler yoldadır gülüm
Hak ayağa yekinecek.
Gün gelecek
İnsanlar yiyecek, ayılar bakınacak
Eğriler doğrulardan sakınacak.
Gönül kilimleri adalet üzre dokunacak
Namusluların yakındığı kadar da
Namussuzlar yakınacak.
(Gökçekimi)
Abdurrahim Karakoç

BİZ AYNI YERDEYİZ SİZ NERDESİNİZ
Türk’ün Türk’ten gayri dostu yok” derdik
Biz aynı yerdeyiz… Siz nerdesiniz?
Dönüp Yahudi’ye gönül mü verdik?
Biz aynı yerdeyiz… Siz nerdesiniz?
Söz: “Ne Amerika, ne Rusya, ne Çin”
“Her şey Türk’e göre ve Türklük için”
Boş çıktı be dostlar, boş verin geçin
Biz aynı yerdeyiz… Siz nerdesiniz?
Fikir, gaye dedik… Yeminler içtik
İşkenceden geçtik, ateşten geçtik
Fikri’yi, Seyfi’yi ahbap mı seçtik?
Biz aynı yerdeyiz… Siz nerdesiniz?
Elçibey’i biz satmadık çok şükür
Sevenleri aldatmadık çok şükür
Dansöz-mansöz oynatmadık çok şükür
Biz aynı yerdeyiz… Siz nerdesiniz?
Seyislik mi yaptık topal kırata?
Oklar mı taşıdık Kara Murat’a?
Kimdedir döneklik kimdedir hata?
Biz aynı yerdeyiz… Siz nerdesiniz?
Laiklerle Taksim’de mi birleştik?
Sırtınızdan KİT’lere mi yerleştik?
İslâm’da mı, ikrarda mı körleştik?
Biz aynı yerdeyiz… Siz nerdesiniz?
Nizam-ı Âlem’di özü dâvânın
Sarmıştı sevdası bizi dâvânın
İhlâstı ekmeği-tuzu dâvânın
Biz aynı yerdeyiz… Siz nerdesiniz?
Her hatada hikmet gören safdiler
Boş kalıba koşup giren safdiller
Destekçiye destek veren safdiller
Biz aynı yerdeyiz… Siz nerdesiniz?
Çıktı birileri Han otağından
Kemalizm’e indi Tanrı dağından
Tek emsal gösterin tevhit çağından
Biz aynı yerdeyiz… Siz nerdesiniz?
Kıyıma, sürgüne uğrayanlar kim?
Ülkücü bürokrat doğrayanlar kim?
Mecliste iktidar yağlayanlar kim?
Biz aynı yerdeyiz… Siz nerdesiniz?
Kula kulluk eski borç mu söyleyin
Köleliğe isyan suç mu söyleyin
Hür irade çok korkunç mu söyleyin
Biz aynı yerdeyiz… Siz nerdesiniz?
Tek hedef İlâ-yi kelimetullah
Şahide lüzum yok, biliyor Allah
“Beli” dedik durduk vallah ve billah
Biz aynı yerdeyiz… Siz nerdesiniz?
Benlikledir, kibirledir kavgamız
Kıblegâhsız kabirlerdir kavgamız
Baskı, şiddet, cebirledir kavgamız
Biz aynı yerdeyiz… Siz nerdesiniz?
Kara yama yakışmıyor beyaza
Bol tavizle girilecek bu yaza
Tansu’ya sadakat kaydı Ayaz’a
Biz aynı yerdeyiz… Siz nerdesiniz?
Tekrar tekrar soruyorum a dostlar
Gücenmeyin cevap verin ha dostlar
Biliyorum, biliyorum ya dostlar
Biz aynı yerdeyiz… Siz nerdesiniz?
28 Nisan1994
(Akıl Karaya Vurdu)
Abdurrahim Karakoç

HEPSİ BİZİM KESEMİZDEN
Müdür, Bakana yağ yakar
Tel parası kesemizden.
Teri bile şipir kokar
Gül parası kesemizden.
Kahvaltısı kaymakla bal
Sepet sepet muz, portakal...
Viski içer, yüzü al a
Yal parası kesemizden.
Hanım berberde kırıtır
Kızı terzide sırıtır
Her gün bir makam donatır
Çul parası kesemizden.
Fakir gelir ters ters süzer
Torpilliye fıstık ezer
Metres'ine mektup yazar
Pul parası kesemizden.
İskoç giyer, Salem içer
Sekreterle dalga geçer
Sık sık yolluk alır uçar
Yol parası kesemizden.
(Vur Emri)
Abdurrahim Karakoç

CILK
Nere bassan bataklığa batarsın
Fikir dinsiz, merak deli, dünya cılk.
Bozulmuş insanlar, Allah kurtarsın
Mide dinsiz, yürek deli, kafa cılk.
Kart öküzler bağlanalı batıya,
Cıvıklık bulaştı, birçok katıya.
Ne temele güven, ne de çatıya
Duvar dinsiz, direk deli, oda cılk.
İmanda nasipsiz, dinde fakirler
Akşam köşesinde küfür okurlar.
Zaman tezgâh olmuş, günah dokurlar!
Usta dinsiz, çırak deli, kalfa cılk.
At huysuz çıkarsa binilmez gardaş
Denecek çok söz var, denilmez gardaş
Açlıktan ölsek de yenilmez gardaş
Hoşaf dinsiz, börek deli, çorba cılk.
Çektiğimiz çile hesaba gelmez
Ay geçer, yıl geçer, yüzümüz gülmez
Toprakta bereket olur mu? .. Olmaz!
Kazma dinsiz, kürek deli, çapa cılk.
Kovuldu ülkeden ar, namus, hayâ.
Asrîleştik güya, uyduk modaya.
Beden açık, yüzde yedi kat boya…
Surat dinsiz, tarak deli, ayna cılk.
(Vur Emri - 1973)
Abdurrahim Karakoç

Sormuşsun "kimdir" diye, söyleyim, iyi tanı
İdrakin elverirse anlayıver hatanı
Her kim yıkmak isterse bu mübarek vatanı
Benim ölçüme göre ne Müslüman ne Türk'tür
Bu sözümden gocunan "Türkiyeli dümbük"tür!
Türküm diyemiyor da "Türkiyeliyim" diyor
Milletin aleyhinde olmadık haltlar yiyor
Arşa çıkar gerçeği ot kafalar bilmiyor
Bölücüler, hainler sırtımızda bir yüktür
Bu sözümden gocunan "Türkiyeli dümbük"tür!
Hakka talip kişide mazbut iman olmalı
Din için, devlet için verecek can olmalı
Gerçeğe göz yumanın beyni saman olmalı
Mao'nun veledleri ya boru, ya düdüktür
Bu sözümden gocunan "Türkiyeli dümbük"tür!
Sizdeki alerjiye makul bir sebep var mı?
Acaba evinizde zerrece edep var mı?
Ahlaktan dem vurmuşsun, o sizde acep var mı?
Kara cahilin dili, bedeninde büyüktür,
Bu sözümden gocunan "Türkiyeli dümbük"tür!
Vacip olduğu için bizler şeytan taşlarız.
Ve şeytan dostlarını gerekirse haşlarız
Tarlamıza sövenin, tohumundan başlarız
İnkarcının mayası, iki damla sümüktür
Bu sözümden gocunan "Türkiyeli dümbük"tür!
Coşkun lağım suları, aksa nereye çıkar?
Dağa saldıran fare, yıksa nereyi yıkar?
Yorum açık, her sözüm aynı kapıya çıkar
Türklüğün her düşmanı, ya yılan ya sülüktür
Bu sözümden gocunan "Türkiyeli dümbük"tür!
(Suları Islatamadım)
Abdurrahim Karakoç

BEN İNANMADIM
İki ayaklıydı, konuşuyordu
“İnsandır” dediler, ben inanmadım.
Kediye benzettim, artık yiyordu
“Aslandır” dediler, ben inanmadım.
Fala baktı, aynalara bakmadı
Hayalimde müspet iz bırakmadı
Başköşeye bağdaş kurdu, kalkmadı
“Mihmandır” dediler, ben inanmadım.
Her gün bir kılıkta gördüğüm oldu
Şüpheler beynimde kördüğüm oldu
Yaşını-başını sorduğum oldu
“Civandır” dediler, ben inanmadım.
Dedim, soyu kalsın, töresi nasıl?
Verdiği sözlerin firesi nasıl?
Şeytanla, Deccalla arası nasıl?
“Düşmandır” dediler, ben inanmadım.
Yediği arpaya hile katardı
Kızarsa yıldıza tekme atardı
Şeceresi katırdan da beterdi
“Safkandır” dediler, ben inanmadım.
Arada bir kürsülere çıkardı
Nara vurur yeri/göğü yıkardı
Uzak görür, uzaklara bakardı
“Bakandır” dediler, ben inanmadım.
Tapular kestirdi toprağa, ota
Ayırdı namına binlerce kota
Yediği naneye, kırdığı pot’a
“Destandır” dediler, ben inanmadım.
Özünü yokladım özünde nur yok
Dilinde edep yok, sözünde nur yok
Kalbinde itikat, yüzünde nur yok
“Sultandır” dediler, ben inanmadım.
7 Ağustos 1995
(Yasaklı Rüyalar)
Abdurrahim Karakoç



ÖLSE NEKİ KALSA NEKİ
Uzun boylu, kısa boylu
Ölse ne ki, kalsa ne ki?
Üç-beş yüz bin işçi, köylü
Ölse ne ki, kalsa ne ki?
Fark etmez ırgat, amele
Harç diye basın temele
Alt tarafı hepsi köle
Ölse ne ki, kalsa ne ki?
Hayatına küstü memur
Yediğini kustu memur
Altı memur, üstü memur
Ölse ne ki, kalsa ne ki?
Vurguncuya işlesin çark
Namuslular etmesin fark
Esnafın destesi beş mark
Ölse ne ki, kalsa ne ki?
Dulu,yetimi kim arar
İmhasına verin karar
Emekliler zaten zarar
Ölse ne ki, kalsa ne ki?
İşsizler sürülsün yurttan
Büyükler kurtulsun dertten
İnsanlar kemikten, etten
Ölse ne ki, kalsa ne ki?
Temizlensin sathı vatan
Sevinsin pusuda yatan
Vatandaş lüzumsuz zaten
Ölse ne ki, kalsa ne ki?
(Yasaklı Rüyalar)
Abdurrahim Karakoç

BU YOLDAN DÖNEN ALÇAKTIR
Çıktık Ötüken'den günün birinde,
Yıkandık Mekke'nin tevhid nurunda.
Hem dünde, bugünde, hemi yarında
İslâmlık Miraçtır, Ülkü sancaktır
Bu mübarek yoldan dönen alçaktır.
Yürüdük 'Nizam-ı Âlem' uğruna
Doğduk güneş gibi küfrün bağrına
Batılın elleri düştü böğrüne
İslâmlık rahmettir, Ülkü sancaktır
Bu mübarek yoldan dönen alçaktır.
Hep karaya kara, aka ak dedik
Korkaktan, millete fayda yok dedik
Hayat mücadele, ölüm hak dedik
İslâmlık cihaddır, Ülkü sancaktır
Bu mübarek yoldan dönen alçaktır.
Biz dava uğruna serden geçmişiz
Anadan, babadan, yârdan geçmişiz
İman denizine yelken açmışız
İslâmlık hedeftir, Ülkü sancaktır
Bu mübarek yoldan dönen alçaktır.
Engeller yıldırmaz Müslüman Türk'ü
Şüphesiz, inandık; söz verdik çünkü...
Kıyamete kadar yaşar bu ülkü!
İslâmlık sevdadır, Ülkü sancaktır
Bu mübarek yoldan dönen alçaktır.
(Kan Yazısı)
Abdurrahim Karakoç


Putları taşa tutmanın
Güç’lüğünü geç anladım.
Delileri avutmanın
Hiç’liğini geç anladım.
İhtiraslar dursun diye
Şehiri sığdırdım köye
Her bedenin ayrı şeye
Aç’lığını geç anladım.
“Safkan” dedikleri atın
Ünü büyük pek çok zatın
Bir yerde ilmin, sanatın
Piç’liğini geç anladım.
Hak’tan söz edersen eğer
Atılan taş sana değer
Doğruluk suç imiş meğer
Suç’luğunu geç anladım.
Su taşırken kalbur, file
Susmak gerekirmiş dile
Yazık... geç kalmanın bile
Geç’liğini geç anladım.
Abdurrahim Karakoç



21 Mayıs 2023 Pazar

BÜYÜK OSMANLI ŞAİRİ YUSUF NABİ ŞİİRLERİ

                           


  
BÜYÜK OSMANLI ŞAİRİ YUSUF NABİ ŞİİRLERİ

ŞAİR YUSUF NABİNİN MESCİDİ NEBİNİN MİNARELERİNDEN OKUNAN ŞİİRİ Şair Nâbi’nin Mescid-i Nebî’nin Minârelerinden Okunan Şiiri Osmanlı Şâiri Nâbî, bir hac seferi esnasında daha önce kimsenin bilmediği ve duymadığı bir şiir yazar, Medine’ye ayak bastığı esnada bu şiiri Mescid-i Nebî’nin minârelerinden okunurken duyar. İşte o müthiş şiir ve menkıbesi... Şâir Nâbî, 1678 yılında, devlet adamları ile beraber Hac seferine çıkar. Kâfile Medîne’ye yaklaşırken Nâbî, heyecandan uykusuz hâle gelir. Kâfilede bulunan bir paşanın gafleten ayağını, Medîne-i Münevvere’ye doğru uzattığını görür. Bu durumdan çok müteessir olarak meşhur na’tini yazmaya başlar. Sabah namazına yakın kâfile Medîne-i Münevvere’ye yaklaşırken Nâbî, yazdığı na’tin Mescid-i Nebî’nin minârelerinden okunduğunu duyar: Sakın terk-i edebden kûy-i mahbûb-i Hudâ’dır bu; Nazargâh-ı ilâhîdir, makâm-ı Mustafâ’dır bu. (Cenâb-ı Hakk’ın nazargâhı ve O’nun sevgili peygamberi Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın makâmı ve beldesi olan bu yerde edebe riâyetsizlikten sakın!..) Habîb-i kibriyâ’nın hâbgâhıdır fazilette Teveffuk kerde-i arş-ı Cenâb-ı Kibriyâdır bu (Burası, Allah (cc)’ın sevgilisinin ebedî istirahatgâhının, türbesinin bulunduğu yerdir ve fazilet bakımından Cenâb-ı Hakk’ın arşının bile üstündedir.) Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-ı adem zâil Amâdan açtı muvcûdat çeşmin tûtiyâdır bu (Bu mübarek toprağın ziyasından yokluk karanlığı sona erdi. Varlık âlemi, körlük ve yokluktan gözünü onun sürmesiyle açtı.) Felekte mâh-i nev Bâbü’s-selâm’ın sîne-çâkidir Bunun kandili Cevzâ matlâ-i nûr-i ziyâdır bu (Gökyüzünde hilâl, O’nun selâm kapısının yüreği yaralı âşığıdır. Semadaki Cevza'nın nur ve ışık kaynağı O’dur.) Murâât-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha, Metâf-ı kudsiyândır, bûsegâh-ı enbiyâdır bu. (Ey Nâbî, bu dergâha edep kâidelerine uyarak gir! Burası, meleklerin etrafında pervâne olduğu ve peygamberlerin (eşiğini) öptüğü mübârek bir makamdır.) Bu durum karşısında çok heyecanlanan şâir Nâbî, hemen müezzini bulur: “–Bu na’ti kimden ve nasıl öğrendiniz?” diye sorar. Müezzin: “–Bu gece Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- rüyâmızda bize; «–Ümmetimden Nâbî isimli bir şâir beni ziyarete geliyor. Bu zât bana son derece aşk ve muhabbetle doludur. Bu aşkı sebebiyle onu Medîne minârelerinden kendi na’ti ile karşılayın!..» buyurdu. Biz de bu emr-i nebevîyi yerine getirdik...” der. Nâbî, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar. Hem ağlar, hem de şunları söyler: “–Demek ki Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bana «ümmetim» dedi! Demek ki, İki Cihân Güneşi beni ümmetliğe kabul buyurdu!..”

İlmün enva’ı ile ol mâli Belki lâzım gele isti’mâli “Belki kullanılması gerekir diye ilmin her çeşidiyle donan.” 302. Bilmek elbetde degül mi ahsen Sorsalar ben anı bilmem dimeden “Bir şeyi sorduklarında bilmek, bilmiyorum demekten daha güzel değil mi?” 303. Hazretün nâsa budur telkîni “Utlubû'l-’ilmi velev bi's-Sîni” “Hz. Muhammed’in halka tavsiyesi budur: İlim Çinde de olsa isteyin.” 304. İtme âr ogren okı ehlinden Her şeyün ilmi güzel cehlinden “Utanma, ilmi ehlinden öğren. Her şeyin ilmi cehlinden güzeldir.” 305. Cühelâ ‘âlime nisbet hardur Belki hardan da bile bedterdür “Cahiller, bilgine oranla eşektir; belki eşekten de kötüdür.” 306. Kandedür bî-haber ü kande habîr Mütesavî degül a’mâ vü basîr “Habersiz nerde, bilen nerde? Kör ve gören bir değildir.” 307. Ne kadar bulsa da ferr ü şevket Câhile câh ile gelmez ragbet “Makamla ne kadar güç ve iktidar elde etse de cahile, kimse rağbet etmez.” 308. Cehldür mâye-i şerm ü haclet Cehldür mevris-zill ü nahbet “Cahillik, utanmanın mayasıdır. Cahillik, alçaklık ve ağlama sebebidir.” 309. Cehldür âdeme zindân-ı belâ Ki düşenler göremez rûy-ı rehâ “Cehalet, insan için düşenlerin kurtulama yüzü görmedikleri bela zindanıdır. 310. Cehldür mahz-ı adem ilm vücûd Hiç berâber mi olur bûd ü ne-bûd “Cehalet mutlak yokluk, ilim varlıktır. İç olma ve olmama (var-yok) eşit olur mu?” 311. Matlabun eyle maâlî-i umûr Vâdi-i felsefeden eyle ubûr “İşlerin yücesi amacın olsun; felsefe vadisinden geç, uzaklaş.” 312. Olmaya ilm kadar emr-i bülend ‘İlmden görmedi hîç kimse gezend “İlim kadar yüce bir iş yoktur. Kimse ilimden zarar görmedi.” 313. Ger re’âyâ vü gerek sâhib-i tâc Lâbüd olur ‘ulemâya muhtâc “Gerek vatandaş, gerekse padişah, herkes eninde sonunda bilginlere muhtaç olur.” 314. Şeref-i’ilme nihâyet yokdur Sıfat-ı Bâri'ye gâyet yokdur “İlmin şerefine son yoktur; Allah’ın sıfatına sınır yoktur.” 315. Olmayınca mütenâhî ma’lûm Mümkin olur mı tenâhî-i ulûm “Sonlu olan bilinmeyince hiç ilimlerin sonuna ulaşılabilir mi?” 316. Kalma kışrında ulûmun ammâ Olagör vâsıl-ı lübb-i ma’nâ “Fakat ilmin kabuğunda kalma; anlamın özünü öğrenmeye çalış.” 317. Zâhirün bâtınına eyle ubûr Yeke perle uçabilsün mi tuyûr “Görünenin içyüzüne nüfuz et, geç; hiç tek kanatla kuşlar uçabilir mi?” 318. ‘Hânenün zâhiridür cây-ı güzâr Halvet-i bâtınıdur cây-ı karâr “Evin dışı geçilecek yerdir; oturulacak yer ise içidir.” 319. Sâhil-i bahrda olsun mı le’âl Gevher istersen eğer ka’rına dal “Deniz kenarında inci olur mu? İnci istersen eğer derinine dal.” 320. Sarf u nahv ü ‘Arabiyyet lâzım ‘Arabî bilmeğe âlet lâzım “Arapça bilmek için sarf, nahiv, Arapça bilgisi gerek.” 321. Lîk âletle geçürme evkât Bî-teemmül neye yarar âlât “Fakat aletle vakit geçirme, araştırıp inceleme olmadıktan sonra alet neye yarar?” 322. İlmün it cümlesini istihsâl Cümlesin itme velî isti’mâl “İlmin hepsini elde ewt ama tamamını kullanma.” 323. Sana kâfîdür ola nakş-ı zamîr ‘İlmden fıkh u hadîs ü tefsîr “Senin için iç süsü olarak ilimden fıkıh, hadis ve tefsir yeterlidir.” 324. Gayrısın okı velî itme amel Olma pâ-mâl-i da’âvî vü cedel “Diğer ilimleri oku ama onlarla amel etme; tartışma konularının ayak altında sürünme.” 12b.325. Fıkhdan eyle ibâdâta nazar Eyleme semt-i da’âvîye güzer “Fıkıh ilminden ibadet konularına bak; tartışmalı konular tarafına geçme.” 326. Naks virmez iki âlemde sana Bilmemek mes’ele-i bey’ ü şirâ “Alış veriş konularını bilmemek ikiş dünyada sana zarar vermez.

HAYRİYYE’DEN: MATLAB-I DÂNİŞ-İ ENVA-I ‘ULÛM “İlim çeşitlerini öğrenme bölümü) 284. İy nihâl-ı çemen-ârâ-yı edeb Nûr-ba‘hşâ-yı dil ü dîde-i eb “Ey edeb gül bahçesinin süsü olan fidan, ey babanın gönül ve varlık gmzüne ışık bağışlayan” 285. Sa’y kıl ilm-i şerîfe şeb ü rûz Kalma hayvân-sıfat ol ilm-âmûz “Şerefli ilme gündüz gece çalış, hayvan gibi kalma, ilim öğrenici ol.” 286. ‘İlme sa’y eylememekden hazer it ‘İlm ü sa’y ikisi birdür nazar it İlme çalışmamaktan sakın; dikkat et ilim ve çalışmanın her ikisi eşittir.” 287. Müdde’âma bu suhan şâhiddür ‘İlm ü sa’yun adedi vâhiddür “İlleri sürdüğüm görüşe, ilim ve sa’y kelimelerinin sayısal değerlerinin eşit oluşu tanıktır.” 288. Bulamaz ‘ilm bi-lâ-sa’y vücûd Biri gitse biri olur nâ-bûd “İlim, gayretsiz ortaya çıkmaz; biri gitse diğeri de yok olur.” 289. Sıfat-ı Hazret-i Mevlâ'dur ilm Cümle evsâfdan a’lâdur ilm “İlim, yüce Mevla’nın sıfatıdır;ilim bütün sıfatlardan üstündür.” 290. Taleb-i ‘ilme çalış ol a’lem Farzdur didi Resûl-i Ekrem “İlim öğrenmeye çalış, çok bilgili ol;(çünkü) Hz. Muhammed, ilim farzdır, dedi.” 291. Dahı emr eyledi ol sâhib-i ilm “Mehdden lahde dek ol tâlib-i ilm” “Yine o ilim sahibi, “beşiktene mezara kadar ilmi iste” dedi.” 292. ‘İlm içün oldı şeh-i hıtta-i nûr “Rabbi zidnî” talebiyle me’mûr “O nur ülkesinin padişahı ilim için, “Allahım arttır” talebiyle memur edildi.” 293. Bula gör eyle medîneye vusûl Ki kapusı ola damad-ı Resûl “Kapısı, Allah resulünün damadı (Hz. Ali) olan ilim şehrini bulup ulaşmaya çalış.” 294. ‘İlmdür mâşıta-i rûy-ı vücûd ‘İlmdür vâsıta-i bûd ü ne-bûd “Varlık yüzünün süsleyicisi ilimdir. Varlık ve yokluk aracı ilimidri.” 295. ‘İlmdür mâ’ide-i Rabbânî ‘İlmdür mevhibe-i Yezdânî “İlim Rahman olan Allah’ın sofrasıdır. İlim allah’ın hediyesidir.” 296. ‘İlmdür rabıta-i ‘izz ü ulâ ‘İlmdür bâ’is-i temkîn-i safâ “İlim, değer ve yücelik bağıdır. İlim, sevinç ağırbaşlılığının sebebidir.” 297. ‘İlmdür zâbıta-i câh u celâl ‘İlmdür râbıta-i birr ü nevâl “Makam ve heybetin koruyucusu ilimdir. İyilik ve bağışın, kısmetin bağı ilimdir.” 298. ‘İlm bir lücce-i bî-sahildür Anda âlim geçinen câhildür “İlim, sahilsiz bir okyanustur. Onda âlim geçinen câhildir.” 299. Cehle Hak mevt didi ilme hayât Olma hem-hâl-i gürûh-ı emvât “Allah, cehalete ölüm; ilme hayat dedi. Ölüler topluluğu ile arkadaş olma.” 300. Olma mahrûm-ı hayât-ı ebedî ‘İlm ile fark ide gör nîk ü bedi “İlimle iyiyi ve kötüyü fark et; sonsuz hayatın yoksunu olma.”

1. TEVHİD: Ta’alallâh zihî dîvân-tırâz-ı sûret ü ma’nâ Ki cism-i lafz ile rûh-ı me’âli eylemiş peydâ “Yüce Allah, Lafzın cismiyle anlamın ruhunu yaratarak mana ve görünüş divanını ne hoş yaratmış.” Zihî hayyât-ı hil’at-dûz-ı bâzâr-ı hakâyık kim Kad-ı ma’nâyı itmiş câme-i terkîb ile ber-pâ “Hakikat pazarının hil’at diken terzisi mana güzelinin boyunu terkip elbisesiyle ne hoş ayakta tutmuş.” Olup hurşîd ü mehden mühre-keş evrâk-ı eflâke Hutût-ı rûz u şebden nüsha-i sun’ eylemiş inşâ “Güneş ve aydan, gökyüzü sayfasına mühre çekip gündüz ve gece çizgilerinden (yazılarından) sanat eseri inşa etmiş.” İdüp vaz’-ı kalem evrâk-ı hikmet-hâne-i sun’a Çeküp müsvedde-i gaybı beyâza eylemiş imlâ D.s.1) “Sanat hikmethanesinin kâğıtları üzerine kalemini koyup gayb müsveddesini temize çekmiş.” Zihî mübdi’ ki bî-reng-i ‘amâdan eylemiş tasvîr Hezârân çihre-i rengîn hezârân dîde-i bînâ “Ne güzel Yaratıcı! Yokluğun renksizliğinden binlerce güzel yüz, binlerce gören göz tasvir etmiş” Zihî Hâlik ki kemter nutfe-i nâ-çîzden itmiş Kıbâb-ı bârgâh-ı çarha sığmaz kimseler peydâ (D.s.2) “Ne güzel Yaratıcı! Basit bir meniden gök kubbeye sığmayan insanlar yaratmış” Bu emvâc-ı mecâzun ka’rına reh-yâb olam onlar Ki var tahtında pür dürr-i hakîkat jerf bir deryâ (D.s.3) “Bu mecaz dalgalarının derinliğine vakıf olanlar, altında hakikat incileriyle dopdolu derin bir deniz olduğunu anlarlar
1. Gül gülşen-i terk eyledi sohbet sana kaldı Bülbül yine meydân-ı mahabbet sana kaldı 2. Ferhâd ile Kays eyledi ber-çîde metâ’ın Ey dil ser-i bâzâr-ı melâmet sana kaldı 3. Biz dâ’iye-i vuslat ile hâk-i reh olduk Ey bâd-ı sabâ lutf u mürüvvet sana kaldı 4. Târîkî-i hicrâna esîrüz bize çâre Ey âh-ı sehergâh nedâmet sana kaldı 5. Mest eylemege âlemi sahbâ-yı suhenden Ey hâme-i Nâbî yine himmet sana kaldı Divan, s.1120 1. Gül, gül bahçesini terk etti; sohbet sana kaldı. Ey bülbül, yine aşk meydanı sana kaldı. 2. Ferhat ile Mecnun mallarını topladı; ey gönül, kınanmışlık pazarının başkanlığı sana kaldı. 3. Biz kavuşma temennisi ile yol tozu olduk; ey saba yeli iyilik ve insanlık sana kaldı. 4. Ey seher vakti çekilen ah, biz ayrılık karanlığına esir olduk, bize çare göster; pişmanlık sana kaldı. 5. Ey Nâbî’nin kalemi, alemi söz şarabıyla sarhoş etme gayretri sana kaldı.

1. Gülsitân-ı dehre geldük reng yok bû kalmamış Sâye-endâz-ı kerem bir nahl-ı dil-cû kalmamış 2. Eylemiş der-beste dükkânın tabîb-i rûzgâr Hokka-i pîrûze-i gerdûnda dârû kalmamış 3. Teşnegânun çâk çâk olmış leb-i hâhişgeri Çeşmesâr-ı merhametde bir içim su kalmamış 4. Kadrin anlar yok bilür yok her dür-i sencîdenün250 Çâr-sû-yı kâbiliyyetde terâzû kalmamış 5. Ceyş-i gamdan kanda itsün ilticâ ehl-i niyâz Kal’a-i himmetde Nâbî burc u bârû kalmamış Divan, s.720 1. Dünya gülbahçesine geldik renk yok, koku kalmamış. Cömertlik gölgesi salar bir gönül çekici bir fidan kalmamış. 2. Feleğin mavi hokkasında ilaç kalmadığından zamanın hekimi dükkânını kapamış. 3.Merhamet çeşmesinde bir içim su kalmadığından susamışların su isteyen dudakları çatlamış, yarık yarık olmuş. 4. Yetenek çarşısında terazi kalmadığından tartılı incilerin değerini anlayan yok. 5. Ey Nâbî, gayret kalesinde burç ve beden kalmadığından istek sahipleri gam ordusundan nereye sığınsın? * 1. Ne hoşdur mîve-çîn-i şâhsâr-ı iştiyâk olmak Ne müşkildür leked-hâr-ı nigehbân-ı firâk olmak 2. İderler kûhveş keştîleri bir lafz ile tahrîk Ne hoşdur bir suhanda yek-zebân-ı ittifâk olamk 3. Hüner bir hâtır-ı vîrânı ta’mîr itmedür yohsa Degüldür âdemiyet nakş-perdâz-ı revâk olmak 4. O denlü var ki yokdur ‘ârız-ı ikbâlinün ânı Egerçi devlete mâni’ degüldür bî-mezâk olmak 5. Hüner mânend-i pül bâre tahammül itmedür yohsa Degüldür çok hüner bâlâ-yı mihrâb üzre tâk olmak 6. Hünerdür Nâbiyâ ebnâ-yı ‘asrun i’tikâdında Riyâz-ı ülfete çirk-âbe-efşân-ı nifâk olmak Divan, s.749 1. Özlem ağacınının meyvelerinin toplayıcısı olmak ne hoştur! Ayrılık gözcülüğünün tekme yiyicisi olmak ne zordur! 2. Bir sözle dağ gibi gemileri hareket ettirirler; bir sözde dil birliği içinde olmak ne hoştur. 3. Hüner, bir yıkık gönlü yapmaktır; çardak süsleyici olmak insanlık değildir. 4. Her ne kadar zevksizlik ikbal sahibi olmaya engel değilse de ikbalinin yanağının güzelliği o kadar yoktur. 5. Hüner, köprü gibi yüke katlanmaktır yoksa mihrabın üzerindeki kemer olmak çok makbul değildir. 6. Ey Nâbî, zamane çocuklarının inancındae hüner, arkadaşlık bahçesine bozgunculuk çirkefi atmaktır.
1. Ne ilmedür ne dânişe ne ehl-i hûşadur Hep i’tibâr-ı bî-hıredân hod-fürûşadur 2. Kâfir-dilân-ı hırs ferâmûş idüp Hak’ı Şimdi sanem-misâl perestiş gurûşadur 3. Yek-dem degül kavâfil-i âvâzdan tehî Sahn-ı ribât-ı gûş ‘aceb vakf-ı gûşedür 4. Meyl itdi seyr-i dâgum içün sîneme o şûh Fasl-ı bahâr olınca heves tahta-boşadur249 5. Nâbî ne kayd-ı eşk-i ter ü pâre-i ciger Şevk-i visâl reh-rev-i ümmîde tûşedür (D. s.545) 1. Akılsızların bütün rağbeti, ilme, irfana, akıl sahiplerine değil övüngenleredir. 2. Hırsın kafir gönüllüleri Allah’ı unutup şimdi put gibi kuruşa tapmaktadırlar. 3. Kulak konağının sofası bir an bile feryat kafilelerinden boş kalmayan tuhaf bir vakıf köşesidir. 4. O oynak güzel, gönül yaramı görmek için göğsüme yöneldi; bahar mevsimi olunca taraçaya heves edilir. 5. Ey Nâbî, ne ıslak gözyaşı bağı, ne ciğer parçası; kavuşma şevki umut yolcusuna azıktır. 1. Egerçi köhne metâ’uz revâcumuz yokdur Revâca da o kadar ihtiyâcumuz yokdur 2. Misâl-i âb iderüz nîk übedle âmîziş Bu kârgehde mu’ayyen mizâcumuz yokdur 3. Bizüm bu kasr-ı sebük-sakf içinde ey Nâbî Girân-suhanlar ile imtizâcumuz yokdur (D.s.602) 1. Her ne kadar eski metaız, bize revaç edilmez fakat revaca da o kadar ihtiyacımız yoktur. 2. Su gibi iyi ve kötüyle uyuşuruz; bu iş evinde belirli bir mizacımız yoktur. 3. Ey Nâbî, bizim bu hafif tavan içinde ağır sözlülerle uyuşmamız söz konusu değildir. * 1. Serv-kaddüm sâye salsa bâga ‘ar’ar hâk olur Reng-i ruhsârın görüp güller girîbân-çâk olur 2. Dilde bir sûz-ı mahabbet var ki takrîr eylesem Şevkden eczâ-yı ‘âlem ser-be-ser hâşâk olur 3. Hânümân-ı tâkati vîrân iderken rûy-ı dil Bülbül-i nâçîze gül bîhûde âteşnâk olur 4. Dehre bir nezzâre-i ye’s itmedükçe bilmedüm K’ârzû jeng-âver-i âyîne-i idrâk olur 5. Perverişyâb oldugiçün dûdmân-ı aşkda Ah-ı Nâbî yirde kalmaz zînet-i eflâk olur Divan, s.630-1. 1. Servi boylum bahçeye gölge salsa dağ ardıcı (utancından) toprak olur; güller yanağının rengini görüp yakalarını yırtarlar.” 2. Gönülde öyle bir aşk ateşi var ki söylesem, şevkinden kâinatın zerreleri baştanbaşa çerçöp olur. 3. Gönül yüzü, güç kuvvet sarayını viran ederken zavallı bülbüle gül, boşuna ateşli olur. 4. Dünyaya ümitsiz bir bakışla bakmayınca, arzunun idrak aynasına pas yaptığını bilemedim. 5. Aşk ocağına beslendiği için Nâbî’nin ahı yerde kalmaz gökyüzüne süs olur. * 1.Evsâf-ı mahabbet dehen-i hâmeye sığmaz Ta’bîr-i mezâyâ-yı nihân nâmeye sığmaz 2.Ol âfetün evzâ’ı degül kâbil-i tahrîr Tasvîr-i gam-ı ‘aşk bu şeh-nâmeye sığmaz 3.Zevk ile temâşâsına aç çeşm-i tevekkül Bâzîçe-i endîşe bu hengâmeye sığmaz 4.Erbâb-ı fenâ pîrâhen-i sabrı ider çâk Mecnûn-ı melâmet –zededür câmeye sığmaz 5.Bir gayri murâda tolanur himmet-i Nâbî Her kâm derûn-ı dil-i hod-kâmeye sığmaz Divan, s.687 1. Aşkın tasviri kalemin ağzına sığmaz. Gizli meziyetlerin tabirleri mektuba sığmaz. 2. O güzelin durumları yazılamaz; aşk üzüntüsünün tasviri bu şehnameye sığmaz. 3. Zevkle seyretmek için tevekkül gözünü aç; düşünce oyunu bu gürültü patırtıya sığmaz. 4. Yokluk ehli, melamete uğramış mecnundur; elbiseye sığmadığından sabır gömleğini yırtar. 5. Nâbî’nin gayreti başka bir amaç için dolaşır; her arzu kendini beğenmiş insanın içine sığmaz.
1. Yâre varsun peyk-i nâlem âh u zârum söylesün Ab-ı çeşm-i girye-i bî-ihtiyârum söylesün 2. Çâk çâk-i sîne virsün mevce-i gamdan haber Zahm-ı hun-pâş-ı derûnum inkisârum söylesün 3. Arzû-yı vasl ile şeb-zindedâr olduklarum Girye-i hasretle çeşm-i intizârum söylesün 4. Bende yok kudret edâya harf-i şevki Nâbiyâ Hâme-i rengîn-sarîr-i bî-karârum söylesün Divan, s.910 1. “İnleyişimin habercisi sevgiliye varsın, feryadımı, ağlamamı, gözümden ihtiyarsız akan gözyaşlarımı söylesin.” 2. “Delik deşik göğsüm gam dalgalarından haber versin; içimin kan saçan yarası kırgınlığımı, iç kırıklığımı söylesin.” 3. “Kavuşma isteği ile gece uyumadığımı, bekleyen gözlerim özlem gözyaşlarıyla söylesin.” 4. “Ey Nâbî, bende aşkı ifade edecek güç yok; bunu kararsız renkli ötüşü olan kalemim söylesin.” 1. Söylemez dil derdin ammâ yâre söyler söylese Bin dehenle sîne-i sad-pâre söyler söylese 2. Aklına mecnûnlarun Tahsîn- ki ketm-i râz idüp Geh sipihre geh der ü dîvâra söyler söylese 3. Dil cünûnından zebânın mahrem itmiş râzına Yohsa sâhib-akl emânetkâra söyler söylese 4. Olmaz eş’ârında lezzet dil-rübâsız âşıkun Tûtiyân âyîne-i ruhsâre söyler söylese 5. Râh-ı gûşından salar sûzi derûn-ı âşıka Şi’r-i Nâbî böyle âteş-pâre söyler söylese Divan, s.971-2 1. “Gönül, derdini söylemez; söylese sevgiliye söyler; söylerse paramparça kalb bin ağızla söyler.” 2. “Mecnunların aklına övgüler olsun ki dertlerini gizleyip bazen gökyüzüne, bazen de kapıya, duvara söylerler.” 3. “Gönül, deliliğinden dolayı dilini sırrına mahrem etmiş; yoksa akıllı,derdini söylese emin olanlara söyler.” 4. “Aşığın, sevgilisiz, şiirlerinde lezzet olmaz. Papağanlar, yanak aynasına karşı söyler, söylese.” 5. “Kulak yolundan, aşığın kalbinin derinliklerine ateşini salr; Nâbî’nin şiiri söylerse böyle söyler.”
Ez-Lisân-ı cüce(Mizah) Kim eylemezse pâdişehüm sana ser-fürû Olsun vücûdı mesh benüm hilkatüm gibi Padişahım, kim sana boyun eğmezse vücudu benim cismim gibi çarpık olsun! Fermânuna muhalefete cür’et eyleyen Olsun dıraht-ı ömri benüm kâmetüm gibi Fermanına karşı gelmeğe yeltenenin ömr ağacı benim boyum gibi (kısa) olsun! Olsun hulûs ile kapuna bende olmayan Bâzû-yı iktidârı benüm kuvvetüm gibi Kapında ihlasla köle olmayanın bileğinin iktidarı benim gücüm gibi (az) olsun! Meydân-ı hıdmetünde uran takla-yı nifâk Olsun şebek-misâl benüm hey’etüm gibi Sana hizmet etme meydanında münafıklık taklaları atanın görünüşü maymun gibi benim görünüşümde olsun! Olsun esîr-i perde-i bâzîçe-i kazâ Hussâd-ı kukla-çihre benüm sûretüm gibi Divan, s.1134 Kukla yüzlü kıskançların kaza oyuncağının perdesinin esiri olarak benim görünüşüm gibi olsun! * Halkun emvâlin alup sonra tesellî virmek Füls-i mâhîyi soyup yağda pişürmek gibidür Gusfendânın idüp kat’ tarîk-i nefesin Bacağından üfürüp sonra şişürmek gibidür Divan, s.1142 Halkın mallarını alıp sonra teselli vermek, balığın pullarını soyup yağda pişirmek gibidir. Koyunun nefes borusunu kesip sonra ayağından üfleyi İntihâbât-ı hayâlât-ı Acemle Nâbiyâ Şâhid-i eş’âr bir udhûke sûret bağladı İstirâk-ı isti’ârât ile şi’r-i Şevketün Şimdi düzdân-ı ma’ânî şân ü şevket bağladı Divan, s.1166 Ey Nâbî, İran şairlerinin hayallerinden seçmelerle şiir güzeli bir tuhaf şekle büründü. Zamanın mana hırsızları, Şevketin şiirnden çalıntılarla şimdi şöhret elde etti
Mücevher tâc-ı devlet kimseye sûd itmez ey Nâbî Nice şâh-ı cihânun çeşmi ol efserde kalmışdur Ey Nâbî, bir çok dünya padişahının gözünün kaldığı mücevher devlet tacından kimseye fayda yoktur. Temâşâ-yı cemâl-i nev-arûs-ı râhat istersen Var evvel dîde-i irfânuna kuhl-ı müdârâ çek Eğer yeni huzur gelininin güzel yüzünü görmek istersen irfan gözüne, insanlarla iyi geçinme sürmesi çek. Kitâb-ı kâinât esrâr-ı hikmetle leb-â-lebdür Şikâyet cehlden feryâd bî-idrâklerden Kainat kitabı hikmet sırlarıyla ağzına kadar doludur; şikâyet cehaletten,idrâksizliklerden feryat. Evvelîn pendi budur pîr-i mugânun rinde253 Ki sakın dil-dâde-i câh olmayasın Pîr-i muğanın rinde ilk öğüdü, sakın mevkie, makama gönül vermeyesindir. Vâ’iz bizi tahvîf ile teşvîşe düşürme Sen mahkeme-i rûz-ı cezâdan mı gelürsin Ey vâiz, korku ile kafamızı karıştırma; sen kıyamet gününün mahkemesinden mi geliyorsun? Yok bî-garaz mu’âmele ehl-i zamânede Kimse ‘ibâdet itmez idi cennet olmasa Günün insanında her iş bir amaç içindir; cennet olmasaydı kimse ibadet etmezdi. Degüldür zâta mâ’il halk mâl u câhadur rağbet Dıraht etrâfına kimse tolaşmaz bârdan sonra Halk kişiliğe bakmaz; rağbet zenginlik ve makamadır. Kimse meyve (toplandıktan ) sonra ağacın etrtafında dolaşmaz. Kirmün hakâretini ko hüsn-i harîri gör Eczâ-yı ‘âlem içre bakılmaz evâ’ile Böceğin küçüklüğünü bırak, ipeğin güzelliğini gör; dünyanıncüzleri içinde ilk şekillere bakılmaz. Abdân olmış iken dâ’ire-i âlem hayy Yine yokdur arasan âbdan erzân bir şey Evren sudan yaratıldığı halde yine de(dünyada) sudan ucuz bir şey yoktur.
1. Bir devlet içün çarhe temennâdan usanduk Bir vasl içün agyâra müdârâdan usanduk 2. Hicrân çekerek zevk-i mülâkâtı unutduk Mahmûr olarak lezzet-i sahbâdan usanduk 3. Düşdük katı çok heves-i vuslata ammâ Ol dâ’iye-i dağdağa-fermâdan usanduk 4. Dil gamla dahı dest ü girîbândan usanmaz Bir yâr içün agyâr ile gavgâdan usanduk 5. Nâbî ile ol âfetün ahvâlini nakl it Efsâne-i Mecnûn ile Leylâ’dan usanduk Divan, s.756 1. Bir devlet için feleğe istekte bulunmaktan usandık. Bir kavuşma için rakiplere iyi görünmekten usandık 2. Ayrılık acısı çekerek kavuşma zevkini unuttuk; mahmur olarak şarabın tadından usandık. 3. Çoktan beri kavuşma hevesine düştük ama o içimizde fırtınalar koparan duygudan usandık. 4. Gönül üzüntü ile yaka paça olmaktan usanmazken bir sevgili için rakiplerle kavgadan usandık. 5. (Ey şair) Leyla ile Mecnun efsanesinden usandık; Nâbî ile o güzelin durumunu (aşkını) anlat. 1. Ey mâh-pâre ‘âşık-ı zârun benüm senün Ey şâh-bâz-ı hüsn şikârun benüm senün 2. Sen gerçi evc-i hüsnde hurşîdsin velî Mânend-i mâh âyînedârun benüm senün 3. Mâbeyn-i gülde reste olan berg-i sebzveş Sen şâh-ı hüsn gâşiyedârun benüm senün / 4. Ey bahr-ı nâz mevce-i âgûşum itme red Dil-bend-i ârzû-yı kenârun benüm senün 5. Alsam ‘aceb midür seni âgûş-ı vuslata, Sen şehr-i hüsn ü khne hisârun benüm senün 6. ‘Aks-i ruhunla buldı revâcın metâ’-ı dil Tamga-pezîr-i nakş-ı ‘izârun benüm senün 7. Şevk-i ruhunla nagme-serâlıklar itmede Nâbî-sıfat hezâr-ı bahârun benüm senün Divan, s.796-7 1. “Ey ay yüzlü, senin inleyen aşığın Ey güzellik doğanı senin avın benim. 2. Gerçi sen güzellik göğünde güneşsin fakat Ay gibi sana ayna olan benim. 3. “Sen güzellik padişahı ben, gül arasında biten yeşil yaprak gibi eğer örtüsünü tutanın olayım.” 4. Ey naz denizi, kucak dalgamı reddetme. Seni kucaklamaya gönülden bağlı olan benim. 5. Sen güzellik şehri, bense eski hisarım seni kavuşma kucağına alsam şaşılır mı? 6. Gönül metaı yanağının yansımasıyla revaç buldu; yanağının döğmesini yapan benim. 7. Nâbî gibi yanağının şevkiyle şiirler okumada bülbülün benim senin.
4. RUBÂÎLERDEN: Rubâî (Ahreb) Çeşmüm çemen-i vahdete bâz it yâ Rab Vâreste-i sürme-i mecâz it yâ Rab Pîşânî-i hâlüm olsa da nâ-şüste Şâyetse-i secde-i niyâz it yâ Rab Divan, s.462 Ey Rabbim, gözümü birlik bahçesine şahin et, mecaz sürmesinden uzak et; halimin başlangıcı yıkanmamış (temiz) olsa da yakarış secdesine layık et. * A’mâlüne Nâbî nazarun imrâr it Tashîh-i sütûr-ı nüsha-i âsâr it Buldukça hurûf u nukat –ı sehv ü hatâ Mahkûk-ı kalem-tırâş-ı istiğfâr it Divan, s.1176 Ey Nâbî, sürekli yaptıklarına bak, eserlerinin satırlarını düzelt. Yanlış ve günah harf ve noktalarını buldukça tövbe kalemtıraşı ile sil. * Nâbî sitem-i dehre tahammül hoşdur Esbâb-ı tahammülle tecemmül hoşdur Meydân-ı emelde ıztırâb itmekten Dükkân-ı kanâ’atde tevekkül hoşdur Divan, s.1180 Ey Nâbî, dünyanın zulmüne katlanmak hoştur; tahammül sebepleriyle güzelleşmek hoştur. Emel meydanında çırpınmaktan tok gözlülük dükkânında tevekkül hoştur. * Bu devlet-i fânîye bu rağbet çokdur Bu çihre-i ikbâle bu nahvet çokdur Başunda bu kubbe denlü destâr nedür Vîrân olacak kasra bu zînet çokdur (Divan, s.1188 Bu geçici devlete bu rağbet çoktur. Bu talih yüzüne bu gurur çoktur. Başında bu kubbe gibi sarık nedir? Viran olacak köşke bu süs çoktur. Şevk-i gül-i ümmîd ile hâr olmamışuz Dil-beste-i lutf-ı rûzgâr olmamışuz Biz köhne metâ’-ı bî-revâcuz ammâ Dellâllarun dûşına bâr olmamışuz Divan, s.1193 Umut gülünün coşkusuyla diken olmamışız. Zamanın iyiliklerine gönül bağlamamışız. Biz revacı olmayan eski bir metaız ama tellalların omzuna ytük olmamışız. * Ne şuğl-ı abesdür bize bu tenbâkû Kim hâk-i hevâya tohm-ı dûd ekmedeyüz Tâ sönmeye diyü dûdmân-ı lûle Avurd ile dem-b e-dem körük çekmedeyüz Divan, s.1201 Bu tönbeki bizim için ne abes iştir; durmadan hava toprağına duman tohumu ekmedeyiz. Nargilenin ocağı sönmesin diye durmadan avurt ile körük çekmedeyiz.

HİKEMİ BEYİTLERDEN ÖRNEKLER Bu ders-hâne-i âlemde zümre-i insân Bakılsa her biri bir nüsha-i mücellededür Bu dünya dershanesinde bakılsa her insan bir ciltlenmiş (kitap) nüshasıdır. Mesnedi zirve-i destâr-ı ser-i rağbet olur Sünbül-i ter gibi her kimde ki var bûy-ı edeb Kimde edeb kokusu varsa yeri rağbet başının sarığının zirvesi olur. Pâyında bulur saydını anka-yı tevekkül İtmez heves-i sayd ile bâl ü pere minnet Tevekkül ankası av hevesi ile kola kanada minnet etmediğinden avını ayağının dibinde bulur.251 Biz ârâmîde-i keştî-i gafletüz ammâ Nefes nefes cereyân üzredür sefîne-i ömr Biz gafletgemisinde huzur içindeyiz ama ömür gemisi soluk solukgeçip gitmektedir. Ele evkât-ı ömrün girdüğiyle çıkduğı birdür Degül zencîrlerle zabta kâdir vakti sâatler Ömür vakitlerinin ele girmesiyle çıkması birdir; saatlerin vakti zincirlerle tutmaya güçleri yetmez. Kuvâya geldi za’f cism muhtellü’n-nizâm oldı Perîşânî pîrî fitne-i âhir-zamânumdur Duyulara zayıflık geldi, vücudun düzeni bozuldu; yaşlılık perişanlığı benim ahir zaman fitnemdir. Serini secde-i Bârî’ye fürû itmeyenün Kâmeti pîş-i edânîde ham olmaz da n’olur Başını allah’a secde için eğmeyenin boyu alçakların önünde eğilmez de ne olur? Düşmen-i mağrûrun olma satvetinden tersnâk Peşe vîrân-sâz-ı mağz-ı nahvet-i Nemrûd olur Gururlu düşmanın gücünden korkma; sinek, Nemrûd’un gurur evinin içini viran eder. Senün gûşunda isti’dâd yok idrâkine yohsa Leb-i cûda kemâl-i sun’-ı her berg-i çemen söyler Senin kulağında yetenek yok, yoksa ırmağın kenarında her çimen yaprağı (Allah’ın) san’atının mükemmelliğini söyler. Ey iden dâ’ire-i câhını tezyîne heves Hüner erbâb-ı temennâya mu’în olmadadur Ey makamdairesini süslemeye heves eden, (asıl) hüner ihtiyaç sahiplerine yardımcı olmadadır. Hep söz iledür şikst-i dil ü merhem-i derûn Geh seng olur makâl gehî mûmiyâlanur252 Kalbin kırılması, gönlün merhemi hep söz iledir; söz bazen taç gibi sert bazen de ilaç gibi yumuşak olur. Buna meydân-ı râhat dinür ey Nâbî Halkı bî-râhat iden kimsede râhat mı olur Ey Nâbî, bu dünyaya mükâfat meydanı denir; halkı rahatsız eden kimsede rahat kalır mı?

2. KASÎDE-İ AZLİYYE’DEN248 1. Kimdür ol mey-i mansıbla olup şîrîn-kâm Ana hamyâze-i ‘azl olmaya âhir encâm “Makam şarabını tadıp da sonunda azil esnemesi yaşamayan kim vardır?” Nâbî, bir ara kendi isteğiyle Musahip Mustafa Paşa’nın kethüdalığı görevinden ayrılıp şahsî çalışmalarını sürdürür. Ancak kendi isteğiyle olan bu azil, şairi mutlu etmez; aksine hayatında beklemediği tavır değişiklikleri ve saygısızlıklarla karşılaşır. 2. Çend rûze gül-i ikbâl-i çemezâr-ı fenâ İder elbette dimâğ-ı dile îrâs-ı zükâm “Bu yokluk çimenliğinin birkaç günlük talih çiçeği elbette gönül dimağına nezle verir.” 3. Bezm-i ikbâlde ser-mest olanun hâli budur Gâh peymâne çeker gâh humâr-ı âlâm “İkbâl meclisinde sarhoş olanın hali budur; bazen içki kadehini çeker, bazen baş ağrısını” 4. Olsa ârâste bir dem yine ber-çîde olur Bir karâr üzre degüldür tarab-ı gerdiş-i câm “Kadehin dönme neşesi bir düzen üzre değildir; bir an süslenip bezense bile arkasından ortadan toplanır, kaldırılır.” 5. Zîn-i hurşîd ü rikâb-ı meh olur çîde yine Zîr-i rân olsa eger tevsen-i çarh-ı bed-râm “Altında sert başlı, süslü felek atı olsa da güneş eyeri ve ay özengisi elinden alınır.” 248 Nâbî Divanı, haz. Ali Fuat Bilkan, İstanbul 1997, ss.76-84. 6. Geleli dehr ne mesmu’ u ne manzûr oldı Cilve-i şâhid-i kâm olduğı ber-vefk-i devâm “Dünya kurulduğundan beri emel sevgilisinin cilvesinin sürekli olduğu ne duyulmuş, ne de görülmüştür.” 7. Çerh-sây olsa eger küngür-i kasr-ı ikbâl Yine yok levha-i tâkında anun nakş-ı devâm “İkbal(baht, talih) sarayının kubbesi gökler kadar yüksek olsa bile kemerinin üzerindeki levhada devamlılık yazısı yoktur.” 8. Tûde-i rîk-i revândur felegün ikbâli Her zamân ‘arsa-i dîgerde ider darb-ı hıyâm “Feleğin ikbali hareketli kum yığınıdır; her zaman başka bir arsada çadır kurar.” 9. Ceyş-i ahter tağılur bir gün olur kâse tehî Mâhveş zîr-i nigîn olsa eger hıtta-i Şâm “Şam diyarı ay gibi yüzük kaşı olsa bile bir gün yıldız ordusu dağılır, çanak boşalır.” 11. Ne kadar encüm-efrûz ise şem’-i ikbâl Bestedür târ-ı fetîlinde yine reng-i zalâm “İkbal mumu ne kdar yıldızlar gibi aydınlık saçıcı olsa da yine fitlinin tellerinde karanlık rengi bağlıdır.”

GAZELLER: 1. Derûn-ı dilde çâkin âşık-ı bî-tâb göstermiş İbâdet-hâne-i endîşede mihrâb göstermiş 2. Olup dil ıztırâbın yâre tefhîm itmeden âciz Hemân icmâl idüp bir katre-i sîm-âb göstermiş 3. İden eczâ-yı kevni serteser ser-geşte-i hayret Fezâda gird-bâd u bahrda gird-âb göstermiş 4. Arûsâsâ çemende gûşvârıdur kulağında Şikâf-ı perdeden rûyın gül-i sîr-âb göstermiş 5. Felekde haste-i hicrâna taklîd eyleyüp Nâbî Gice tâ subh olınca dîde-i bî-hâb göstermiş Divan, s.721 1. Zavallı (güçsüz) âşık kalbinin derinliklerinde yırtığını göstermiş; düşünce mabedinde mihrap göstermiş. 2. Gönül, ıztırabını sevgiliye anlatmaktan aciz kalıp hemen özetleyip bir damla gümüş suyu göstermiş. 3. Evrenin cüzlerini baştanbaşa hayretten sarhoş eden (Allah), gökyüzünde gird-bâd, denizde gird-âb göstermiş. 4. Taze gül, çimende kulağında küpesi ile perdenin aralığından yüzünü göstermiş. 5. Nâbî, felekteki ayrılık hastasını taklit ederek sabaha kadar uyuyamamış. 1. Serüm üstinde kat kat dûd-ı âh eflâke dönmişdür Gubâr-ı gam gönülde tûde tûde hâke dönmişdür 2. Kurutdı tâb-ı gam cismüm yem-i eşk itdi ser-gerdân Tenüm gird-âb içinde devr ider hâşâke dönmişdür 3. Dile resm itmeden nakş-ı hayâlin gördügi şuhun Derûn-ı pür-heves mecmu’a-i hakkâke dönmişdür 4. Revâc-ı zühdi gör tasvîr iderken meclis-i ‘işret Musavvirler elinde kıl kalem misvâke dönmişdür 5. Ser-engüştümdeki nâhundan özge nukre girmez hîç Benüm cîb-i ümîdüm kîse-i dellâke dönmişdür 6.Hakîkat üzre ağlar inler ey Nâbî ‘aceb nâ-yâb Sirişk-i ‘aşk şimdi gevher-i idrâke dönmişdür Divan, s.507-8 1. Başımın üstünde kat kat ah dumanı göklere çıkmıştırr. Üzüntü tozu gönülde yığın yığın toprağa dönmüştür. 2. Üzüntü harareti cismimi kuruttu, gözyaşı denizi başımı döndürdü; Tenim girdap içinde dönüp duran çöplere dönmüştür. 3. Çok hevesli içim, gördüğü oynak güzelin hayalini gönüle nakş etmekten, hakkâk mecmuasına dönmüştür. 4. Zühde duyulan rağbete bak, içki meclisini tasvir ederken ressamların elinde kıl kalem misvake dönmüştür. 5. Parmağımın ucundaki tırnaktan başka hiç gümüş girmeyen umut cebim tellak kesesine dönmüştür. 6. Ey Nâbî tuhaftır aşk gözyaşı, şimdi hakikat üzerine ağlayıp sızlayan bulunmaz idrak cevherine dönmüştür.

ŞAİR ŞEYH GALİP HAYATI VE ŞİİRLERİ

                                            ŞAİR ŞEYH GALİP HAYATI VE ŞİİRLERİ