İSLAMDA CÖMERTLİK
Cömert; Eli açık, ikramcı, kerem sahibi Cömertlik; Sehâvet, İkram, ihsan ve yardım alışkanlığı
Cömertlik; insanın, sahip olduğu imkânlardan, muhtaçlara meşrû ölçüler dahilinde, ve Allah rızasından başka hiç bir gaye gütmeden, ihsan ve yardımda bulunmasını sağlayan üstün bir ahlâk kuralıdır
Cömertlik, ruhun bir melekesidir İnsanları, muhtaç olanlara vermeye, ihsanda bulunmaya sevkeder Bu melekeye sahip olan kişi, ferdî ve ictimaî alanda lüzumlu olan her şeye yardım eder Hiç bir kimsenin zorlaması olmadan ihsanda bulunmayı can ve gönülden ister
AYET:"Rızkı veren Allah'tır" (Neml, 27/64; Zâriyât, 51/58) düşüncesi ile hareket ettiklerinden kalpleri de temiz ve zengindir (Leyl, 92/17-20) Kendi varlıklarıyla, her ne suretle olursa olsun başkalarına faydalı olmağa çalışırlar Allah Teâlâ'nın kendilerine fazl ve kereminden verdiğine ve bunlarda da muhtacların hakkı olduğuna (Hüd, 11/6) inanırlar Cömertliği kul hakkının temeli sayarlar Kendi haklarını affederler Kendi ihtiyaçlarını düşünmeden başkasının ihtiyaçlarını gidermeye çalışırlar Hatta zarurî ihtiyacı olan bir şeyi, başka birine vermeyi tercih ederler
Cömertlik vasf'ının elde edilebilmesi için; yardımın gönüllü olarak yapılması (Haşr, 59/5; Hadid, 57/11-18; Maide, 5/13); karşılığında hizmet, övgü, mükâfaat beklenilmemesi (İnsan, 76/8-l0); yardım edileni rencide edebilecek davranışlardan kaçınılması (Bakara, 2/263-264); yapılan yardımın sahibi katında üstün bir değeri olması (Âli İmrân, 3/92) şarttır
Sıralanan şartlar altında, İslam âlimleri cömertliği şöyle derecelendirirler:
Sehâvet: Malının bir kısmını dağıtarak yapılan cömertlik Bu, cömertliğin asgarî derecesi olarak kabul edilir Zekât vermek gibi
Cûd: Malının çoğunu dağıtıp, geriye azını bırakarak yapılan cömertlik Hz Ebû Bekir'in çoğu zaman cihat için yaptığı yardım gibi
Îsâr: Kendi için gerekli olan bir şeyi, zarar ve sıkıntılara katlanarak kendisi kullanma yerine, başkalarının istifadesine sunmak sureti ile yapılan cömertlik Bunun Asr-ı Saadet'teki misâli; Medineli müslümanların (Ensar), Mekkeli Muhacirleri şehirlerine davet edip onları her şeylerine ortak ederek Allah Teâlâ'nın takdirini kazanmalarıdır (bk Haşr, 59/5) Bir başka örnek de Hz Ebû Bekir'in Hicret esnasında mağarada hayatını tehlikeye atarak canını, sevdiği Hz Peygamber için feda etmesidir (Tevbe, 9/40)
Kur'an-ı Kerîm'de cömertlik, cihat ile aynı seviyede tutulmakta; Allah'ın insanlara verdiği rızıktan diğer kulların da yararlandırılması istenmektedir (Bakara, 2/254) Cömertliğin, kıyamet gününde insanı her türlü sıkıntı, elem ve kederden kurtarmaya vesile olacağı bildirilmektedir (Bakara, 2/222) Bazı ayetlerde cömertlik alışverişe benzetilmekte; Allah Teâlâ'ya verilen bir borç olarak temsil edilmektedir (Bakara, 2/244; Maide, 5/13; Hadid, 57/11)
Kalpler cömertlik sayesinde temizlenir (Leyl, 92/17-20) Çünkü, küfür ve nifaktan sonra kalbi karartan âmillerden biri de, aşırı mal sevgisi ve servete bağlılık arzusudur Nitekim Kur'an-ı Kerîm'de; "Serveti de düşkünce seviyorsunuz " (Fecr, 89/20) buyurulur İşte bu sevgi ile insan, "Ben bu malı sarfedersem bana bir şey kalmaz" korkusuna düşer ve hemen şeytan harekete geçer: "Şeytan sizi fakirlikle korkutur, size cimriliği emreder " (Bakara, 2/268) Oysa ki Allah Teâlâ'nın bildirdiğine göre:
"Mal ve servet insan için bir imtihandır" (Zümer, 39/49-52) Bu imtihandan başarılı çıkmanın yolu da cömertliktir (Tegabün, 64/15-17)
İnsanların cömertlikten kaçmasının sebepleri başında: "Benim olan varlığı başkalarına niçin vereyim?" duygusu ile, "Başkalarına verirsem,benim varlığım azalır ve zaruret zamanında zahmete düşerim" düşüncesi gelir İslam dini ise bu duygu ve düşünceyi kökünden kaldırmıştır İslâm'a göre mal ve servet herhangi bir şahsın inhisarı altında değildir Mal ve servet yalnız Allah Teâlâ'nındır Her şeyin gerçek Mâlik'i O'dur (Âli İmrân, 3/179; Hadîd, 57/10) Kur'an-ı Kerîm'de bu durum yirmiyi aşkın ayette vurgulanmaktadır Mülk Allah Teâlâ'nın olduğuna göre, tabiî olarak sahibinin yolunda sarfedilmesi, inanan için en makûl bir hadise olarak değerlendirilir Mümindeki cömertlik duygusu da bu düşünceden kaynaklanır Hz Peygamber, şöyle buyurur:
"Cömert kişi, Allah'a yakın, Cennet'e yakın, insanlara yakın ve Cehennem ateşinden uzaktır Hasis insan, Allah'tan uzak, Cennet'ten uzak ve Cehennem ateşine yakındır Cömert cahil, ibadet eden cimriden Allah'a daha sevimlidir" (Tirmizî, Birr, 40) "Gıbta edilecek kişilerden biri de cömertlerdir" (Buhârî, Temennâ, 5; Tevhid, 45) Peygamberimiz, insanlara dünyada yaşadıkları sürece cömert olmalarını, işi öldükten sonraya bırakmamalarını tavsiye eder: "Sadakanın en iyisi bizzat kendisinin vereceği sadakadır Sadaka sağ iken, malınız elinizde iken, istediğiniz kimseye istediğiniz kadar verdiğinizdir Yoksa can boğaza geldikten sonra geç kalmış olursunuz Sizden sonrakiler istediklerini yapar " (Buhârî, Vesâya, 14)
Abdullah b Abbâs, Hz Peygamber'in cömertliğini şöyle anlatır: "Allah'ın Rasûlü, insanların en cömerdi ve en iyilik severi idi Ramazan'da Cebrâil ile beraber bulunduğu zamanlarda her şeyini verirdi" Cebrâil, her Ramazan gecesi Rasûlullah'ın yanına gelir, ona Kur'an öğretirdi Cebrâil şöyle derdi: "Allah'ın Râsulü bereket getiren rüzgârlardan daha cömerttir" (Müslim, Fezâil, 12, 2308)
Câbir b Abdullah şöyle derdi:
"Rasûlullah (sas) kendisinden herhangi bir şey istendiğinde, asla, "hayır" dememiştir" (Y Kandehlevî, Hayâtü's-Sahâbe, III, 1181)
Hz Ali'den şöyle rivayet edilmiştir: "Rasûlullah'dan bir şey istendiği zaman, eğer bu isteği yerine getirmek isterse, "peki" derdi Yapmak istemediği zaman da susardı Hiç bir şey için "hayır" dememiştir" (Y Kandehlevî, aynı yer)
"Öyle zamanlar yaşadık ki, aramızdan hiç biri, müslüman kardeşinden daha çok altın ve gümüşe sahip olmayı düşünmedi" diyen Abdullah b Ömer (ra)'ın sözü, bize, ashabın cömertlik ve isâr konusunda nasıl davrandığını göstermektedir Şu halde, sonradan pişmanlık duymamak için, müslümanın cömert davranarak Allah Teâlâ'nın kendisine ihsan ettiği malını sağlığında Allah yolunda ve O'nun rızasına uygun bir biçimde harcaması gerekir Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: "Sizden birinize ölüm (alâmetleri) gelip de: "-Ey Rabbim, beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de, sadaka versem ve salihlerden olsam" demeden önce size, rızık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah yolunda) harcayın" (Münâfikûn, 63/10)
Gazzali der ki: "Malı olmayan kişide hırs değil kanaat olmalıdır Malı olan kişide ise cimrilik değil cömertlik olmalıdır
CÖMERTLİKLE İLGİLİ HADİSLER
HADİS: “Ancak İki Kişiye Gıpta Edilir” Hadisi
İbni Mesut’tan radıyallahu anh rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Ancak iki kişiye gıpta edilir:
Allah’ın verdiği malı hak yolunda harcamayı başaran kimse.
Yine Allah’ın kendisine verdiği ilim ve hikmet ile yerli yerince hükmeden ve onu başkalarına öğreten kimse.” (Buhârî, İlim 15, Zekât 5, Ahkâm 3, Temennî 5, İ’tisâm 13, Tevhîd 45; Müslim, Müsâfirîn 268)
Hadisi Nasıl Anlamalıyız?
“Haset” kelimesi bu hadîs-i şerîfte “gıpta” anlamındadır. Gıpta, başkasının elinde bulunan mal ve imkânların onun elinde kalmakla birlikte, bir benzerinin veya bir mislinin de kendisine verilmesini temenni etmektir. Haset ise, başkasının elindeki malın ondan alınıp kendisine verilmesini dilemektir. Gıptaya haset denilmesi mecâzî anlamdadır.
Gıpta, bir anlamda hayır ve güzelliklerin artmasını temenni etmektir. Ayrıca gıptanın kendisi bir iyilik ve güzelliktir. Haset, başkasına ait imkân ve iyiliklerin ondan alınıp kendisine naklini istemek olduğu için tam anlamıyla kıskançlıktır.
Mal ve servet sahibi olmak, böylece, Allah Teâlâ’nın bir lutfunu elde etmek elbette güzeldir. Ancak asıl güzellik ve hüner, Allah’ın lutfu olan malı, hak yolunda harcamayı başarabilmektir. Çünkü tecrübe göstermiştir ki, mal harcamakta insanların çoğu başarılı değildir. Aslında “imtihan vesilesi” olarak verilmiş olan “mal”, çoğu kimsenin başarısız bir imtihan geçirmesine vesile olmakta, azmasına, sapmasına, haksızlık yapmasına kapı açmaktadır.
Malın fitnesi her devirde yaygın olmuştur. Bu sebeple gıpta edilecek, özenilecek husus, mal sahibi olmak değil, az olsun çok olsun malı hak yolunda harcayabilmektir. Hadîs-i şerîf, işte bu çok önemli noktaya dikkatimizi çekmektedir. Demek oluyor ki, sahip olduğu malı hak yolda harcamasını başarabilen kimse, herkesin takdirini toplamaya hak kazanmış bir yiğit, bir büyük kahramandır. Çünkü malın fitnesinden yakasını kurtarıp onu güzellikler ve hayırlara vesile kılmasını bilmiştir.
İnsan elindeki maddî imkânı ya cimrilik yüzünden harcayamaz, hayır hasenât yapamaz ya da tam tersi bir savurganlıkla ve fakat sadece kendi keyfince, hak-bâtıl, haram-helâl demeden yer içer, saçar savurur. Her iki durum da malın fitnesidir. Her iki olumsuz durumun örneklerini malesef toplumda sıkça görmek mümkündür.
Konumuzu ilgilendiren hadisin bu kısmıdır. Fakat Peygamber Efendimiz bu hadiste Allah’ın lutfettiği bilgi ve kavrayışı, hayatını yönlendirmekte kullanan ve başkalarını da bu büyük fazilete sahip kılmak için gayret gösteren kimseye de gıpta edilebileceğini bildirmektedir. Bilmek bir meziyet olmakla beraber, bilgi ve hikmetle amel etmek, daha büyük bir fazilettir. Hele o fazileti başkalarına kazandırmaya çalışmak ise elbette gıpta edilecek bir davranıştır.
Mal ve hangi anlamda olursa olsun hikmet, aslında biri maddî, biri mânevi iki büyük nimet ve değerdir. Ancak onların asıl değeri, yerli yerinde kullanılmalarıyla ortaya çıkmaktadır.
Hadisten ÖğrendiklerimizMal ve ilim insanda cimrilik duygularını kamçılayan iki değerdir.
Bu iki nimeti hak yolunda değerlendirebilen kimseler gıpta edilmeye layık kişilerdir.
Gıpta güzel bir haslettir.
HADİS: “Hangi Mal, Kendi Malından Daha Sevimlidir?” Hadisi
İbni Mesut radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, ashabına:
- “Hanginize mirasçısının malı, kendi malından daha sevimlidir?” diye sordu. Onlar:
- Ey Allah’ın Resûlü! Hepimiz malımızı herşeyden fazla severiz, dediler.
Hz. Peygamber de:
HADİS: - “Kişinin kendi malı hayır yaparak önceden gönderdiği, mirasçısının malı ise, harcamayıp geriye bıraktığıdır!” buyurdu. (Buhârî, Rikak 12)
Hadisi Nasıl Anlamalıyız?
İnsanlar mal harcama veya saklama konusunda birbirinden farklıdır. Kimi vardır, eline geçeni yer içer veya muhtaçlara sadaka verir. Kimi de vardır, ne kendisine ve çoluk çocuğuna yeterince harcar ne de hayır hasenât yapar. Cimridir, pintidir. Beş kuruş harcamak istemez. Mal biriktirmeyi marifet sayar.
İşte Hz. Peygamber bu konuyu aydınlatmak üzere bir gün ashâbına, mirasçısının malını kendi malından daha çok sevenlerin kimler olduğunu sormuştur. Onlar da meseleyi sonuç itibariyle ele alarak, herkesin kendi malını daha çok sevdiği cevabını vermişlerdir. Hz. Peygamber maksadını anlatmak üzere bir kimsenin kendi malı ile mirasçısının malının ne demek olduğunu tarif etmek suretiyle konunun bir kez daha düşünülmesini istemiştir.
Bilinen bir gerçektir ki, insan ne kadar zengin olursa olsun, öbür dünyaya nihayet bir kefen bezi ile uğurlanmaktadır. Hiç kimse malıyla gitmemektedir. Hal böyle olunca, herkesin kazandığı mal, netice itibariyle mirasçılarına kalmaktadır. Kazandığı malı yerli yerinde harcayamayan kimse, mirasçısı için mal biriktiriyor demektir. Onun da o malı nasıl değerlendireceğini Allah bilir.
Malını seven kişi, onu beraberinde götüren kişidir. Yani elindeki serveti sevap olarak âhirete taşıyabilen kimse, kendi malını gerçekten seven kişi demektir. Bu durumu anlatmak için halkımız “Ne verirsen elinle, o gider seninle” diyerek, insanın hayatta iken bizzat yapacağı iyiliğin gerçek iyilik olduğunu anlatır. Herkesin dünyadan nasibi, yiyip tükettiği, giyip eskittiği ya da tasadduk edip âhirete gönderdiğidir. Nitekim Yüce Rabbimiz de bir âyet-i kerîmede şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Allah’a karşı saygılı olun ve herkes yarını için ne hazırladığına dikkat etsin!” (Haşr sûresi, 18)
Bu hadîs-i şerîf, ölüm döşeğinde iken malının bütününü veya çoğunu sadaka olarak vermeye kalkan kimseye hitâben söylenmiş olan
HADİS: “Ancak İki Kişiye Gıpta Edilir” Hadisi
İbni Mesut’tan radıyallahu anh rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Ancak iki kişiye gıpta edilir:
Allah’ın verdiği malı hak yolunda harcamayı başaran kimse.
Yine Allah’ın kendisine verdiği ilim ve hikmet ile yerli yerince hükmeden ve onu başkalarına öğreten kimse.” (Buhârî, İlim 15, Zekât 5, Ahkâm 3, Temennî 5, İ’tisâm 13, Tevhîd 45; Müslim, Müsâfirîn 268)
Hadisi Nasıl Anlamalıyız?
“Haset” kelimesi bu hadîs-i şerîfte “gıpta” anlamındadır. Gıpta, başkasının elinde bulunan mal ve imkânların onun elinde kalmakla birlikte, bir benzerinin veya bir mislinin de kendisine verilmesini temenni etmektir. Haset ise, başkasının elindeki malın ondan alınıp kendisine verilmesini dilemektir. Gıptaya haset denilmesi mecâzî anlamdadır.
Gıpta, bir anlamda hayır ve güzelliklerin artmasını temenni etmektir. Ayrıca gıptanın kendisi bir iyilik ve güzelliktir. Haset, başkasına ait imkân ve iyiliklerin ondan alınıp kendisine naklini istemek olduğu için tam anlamıyla kıskançlıktır.
Mal ve servet sahibi olmak, böylece, Allah Teâlâ’nın bir lutfunu elde etmek elbette güzeldir. Ancak asıl güzellik ve hüner, Allah’ın lutfu olan malı, hak yolunda harcamayı başarabilmektir. Çünkü tecrübe göstermiştir ki, mal harcamakta insanların çoğu başarılı değildir. Aslında “imtihan vesilesi” olarak verilmiş olan “mal”, çoğu kimsenin başarısız bir imtihan geçirmesine vesile olmakta, azmasına, sapmasına, haksızlık yapmasına kapı açmaktadır.
Malın fitnesi her devirde yaygın olmuştur. Bu sebeple gıpta edilecek, özenilecek husus, mal sahibi olmak değil, az olsun çok olsun malı hak yolunda harcayabilmektir. Hadîs-i şerîf, işte bu çok önemli noktaya dikkatimizi çekmektedir. Demek oluyor ki, sahip olduğu malı hak yolda harcamasını başarabilen kimse, herkesin takdirini toplamaya hak kazanmış bir yiğit, bir büyük kahramandır. Çünkü malın fitnesinden yakasını kurtarıp onu güzellikler ve hayırlara vesile kılmasını bilmiştir.
İnsan elindeki maddî imkânı ya cimrilik yüzünden harcayamaz, hayır hasenât yapamaz ya da tam tersi bir savurganlıkla ve fakat sadece kendi keyfince, hak-bâtıl, haram-helâl demeden yer içer, saçar savurur. Her iki durum da malın fitnesidir. Her iki olumsuz durumun örneklerini malesef toplumda sıkça görmek mümkündür.
Konumuzu ilgilendiren hadisin bu kısmıdır. Fakat Peygamber Efendimiz bu hadiste Allah’ın lutfettiği bilgi ve kavrayışı, hayatını yönlendirmekte kullanan ve başkalarını da bu büyük fazilete sahip kılmak için gayret gösteren kimseye de gıpta edilebileceğini bildirmektedir. Bilmek bir meziyet olmakla beraber, bilgi ve hikmetle amel etmek, daha büyük bir fazilettir. Hele o fazileti başkalarına kazandırmaya çalışmak ise elbette gıpta edilecek bir davranıştır.
Mal ve hangi anlamda olursa olsun hikmet, aslında biri maddî, biri mânevi iki büyük nimet ve değerdir. Ancak onların asıl değeri, yerli yerinde kullanılmalarıyla ortaya çıkmaktadır.
Hadisten ÖğrendiklerimizMal ve ilim insanda cimrilik duygularını kamçılayan iki değerdir.
Bu iki nimeti hak yolunda değerlendirebilen kimseler gıpta edilmeye layık kişilerdir.
Gıpta güzel bir haslettir.
HADİS: “Hangi Mal, Kendi Malından Daha Sevimlidir?” Hadisi
İbni Mesut radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, ashabına:
- “Hanginize mirasçısının malı, kendi malından daha sevimlidir?” diye sordu. Onlar:
- Ey Allah’ın Resûlü! Hepimiz malımızı herşeyden fazla severiz, dediler.
Hz. Peygamber de:
HADİS: - “Kişinin kendi malı hayır yaparak önceden gönderdiği, mirasçısının malı ise, harcamayıp geriye bıraktığıdır!” buyurdu. (Buhârî, Rikak 12)
Hadisi Nasıl Anlamalıyız?
İnsanlar mal harcama veya saklama konusunda birbirinden farklıdır. Kimi vardır, eline geçeni yer içer veya muhtaçlara sadaka verir. Kimi de vardır, ne kendisine ve çoluk çocuğuna yeterince harcar ne de hayır hasenât yapar. Cimridir, pintidir. Beş kuruş harcamak istemez. Mal biriktirmeyi marifet sayar.
İşte Hz. Peygamber bu konuyu aydınlatmak üzere bir gün ashâbına, mirasçısının malını kendi malından daha çok sevenlerin kimler olduğunu sormuştur. Onlar da meseleyi sonuç itibariyle ele alarak, herkesin kendi malını daha çok sevdiği cevabını vermişlerdir. Hz. Peygamber maksadını anlatmak üzere bir kimsenin kendi malı ile mirasçısının malının ne demek olduğunu tarif etmek suretiyle konunun bir kez daha düşünülmesini istemiştir.
Bilinen bir gerçektir ki, insan ne kadar zengin olursa olsun, öbür dünyaya nihayet bir kefen bezi ile uğurlanmaktadır. Hiç kimse malıyla gitmemektedir. Hal böyle olunca, herkesin kazandığı mal, netice itibariyle mirasçılarına kalmaktadır. Kazandığı malı yerli yerinde harcayamayan kimse, mirasçısı için mal biriktiriyor demektir. Onun da o malı nasıl değerlendireceğini Allah bilir.
Malını seven kişi, onu beraberinde götüren kişidir. Yani elindeki serveti sevap olarak âhirete taşıyabilen kimse, kendi malını gerçekten seven kişi demektir. Bu durumu anlatmak için halkımız “Ne verirsen elinle, o gider seninle” diyerek, insanın hayatta iken bizzat yapacağı iyiliğin gerçek iyilik olduğunu anlatır. Herkesin dünyadan nasibi, yiyip tükettiği, giyip eskittiği ya da tasadduk edip âhirete gönderdiğidir. Nitekim Yüce Rabbimiz de bir âyet-i kerîmede şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Allah’a karşı saygılı olun ve herkes yarını için ne hazırladığına dikkat etsin!” (Haşr sûresi, 18)
Bu hadîs-i şerîf, ölüm döşeğinde iken malının bütününü veya çoğunu sadaka olarak vermeye kalkan kimseye hitâben söylenmiş olan
HADİS: “Mirasçılarını zengin olarak bırakman, fakir bırakmandan senin için daha hayırlıdır” (bk. Buhârî, Cenâiz 36, Vesâyâ 2) hadisine ters düşmez. Çünkü hadisimiz, kişinin sağlığında yapması gereken iyilik ve yardımlarla ilgilidir.
Hadisten ÖğrendiklerimizMalını seven, onu beraberinde âhirete götürebilendir. Yani hayatında iyilik yapabilen kimselerdir.
İleride mirasçısının olacak malın bekçiliğini yapmak akıllıca bir iş değildir.
Hadisimiz eldeki imkânların mümkün mertebe önceden âhiret azığı olarak gönderilmesini teşvik etmektedir.
“Yarım Hurma İle De Olsa Cehennemden Korunun!” Hadisi
Adî İbni Hâtim radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
HADİS: “Yarım hurma ile de olsa cehennemden korunun!” (Buhârî, Zekât 9, 10, Menâkıb 25, Rikak 49, 51, Edeb 34, Tevhîd 36; Müslim, Zekât 66-68. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet 1, Zühd 37; Nesâî, Zekât 63, 64; İbni Mâce, Mukaddime 13; Zekât 28)
Hadisi Nasıl Anlamalıyız?
İnfak ve iyilikte önemli olan, yapılan iyiliğin miktarı değil, onun iyilik niyetiyle yapılmasıdır. Bu sebeple iyilik ve infakın sağlayacağı güzel sonuca herkesin elindeki imkân ne ise, onunla ulaşmaya çalışması, bu bilinç ve gayret içinde olması uygun olur. Hadisimiz bize işte bu çağrıyı yapmaktadır: “Yarım hurma ile de olsa, iyilik yapıp cehennemden korunmaya bakın!” Atalarımız da konuya duydukları hassasiyeti “Yarım elma, gönül alma”, “Az veren candan, çok veren maldan” diye dile getirmişlerdir.
AYET: “Zenginlerin mallarından sadaka al” (Tevbe sûresi, 103) âyeti gelince, hadisimizdeki teşvikin de tesiri ile sahâbîler arasında sırtıyla yük taşıyıp sadaka vermek için çırpınanlar oldu. Hatta bir keresinde bir sahâbî iki avuç hurma getirdi. Münâfıklar “Allah bu adamın iki avuç hurmasına muhtaç değildir” diye onu küçümsediler. Bir başka sahâbî, epeyce yüklü bir para getirdi. Bu kez de münâfıklar “Bu bir gösterişten ibarettir” dediler. Bunun üzerine şu âyet indi:
Hadisten ÖğrendiklerimizMalını seven, onu beraberinde âhirete götürebilendir. Yani hayatında iyilik yapabilen kimselerdir.
İleride mirasçısının olacak malın bekçiliğini yapmak akıllıca bir iş değildir.
Hadisimiz eldeki imkânların mümkün mertebe önceden âhiret azığı olarak gönderilmesini teşvik etmektedir.
“Yarım Hurma İle De Olsa Cehennemden Korunun!” Hadisi
Adî İbni Hâtim radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
HADİS: “Yarım hurma ile de olsa cehennemden korunun!” (Buhârî, Zekât 9, 10, Menâkıb 25, Rikak 49, 51, Edeb 34, Tevhîd 36; Müslim, Zekât 66-68. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet 1, Zühd 37; Nesâî, Zekât 63, 64; İbni Mâce, Mukaddime 13; Zekât 28)
Hadisi Nasıl Anlamalıyız?
İnfak ve iyilikte önemli olan, yapılan iyiliğin miktarı değil, onun iyilik niyetiyle yapılmasıdır. Bu sebeple iyilik ve infakın sağlayacağı güzel sonuca herkesin elindeki imkân ne ise, onunla ulaşmaya çalışması, bu bilinç ve gayret içinde olması uygun olur. Hadisimiz bize işte bu çağrıyı yapmaktadır: “Yarım hurma ile de olsa, iyilik yapıp cehennemden korunmaya bakın!” Atalarımız da konuya duydukları hassasiyeti “Yarım elma, gönül alma”, “Az veren candan, çok veren maldan” diye dile getirmişlerdir.
AYET: “Zenginlerin mallarından sadaka al” (Tevbe sûresi, 103) âyeti gelince, hadisimizdeki teşvikin de tesiri ile sahâbîler arasında sırtıyla yük taşıyıp sadaka vermek için çırpınanlar oldu. Hatta bir keresinde bir sahâbî iki avuç hurma getirdi. Münâfıklar “Allah bu adamın iki avuç hurmasına muhtaç değildir” diye onu küçümsediler. Bir başka sahâbî, epeyce yüklü bir para getirdi. Bu kez de münâfıklar “Bu bir gösterişten ibarettir” dediler. Bunun üzerine şu âyet indi:
AYET: “Sadakalar hususunda, mü’minlerden gönüllü verenleri ve güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştirip onlarla alay edenler var ya, Allah işte onları maskaraya çevirmiştir. Ve onlar için elem verici azap vardır.” (Tevbe sûresi, 79)
Azaptan kurtulmanın yolu iyilik yapmaksa, bunun azına çoğuna bakılmamalıdır. İyilik niyeti ile yapılacak her hayır mutlaka bir güzel sonuca ulaşacaktır. Nitekim bir âyette şöyle ifade buyurulmuştur: AYET: “Allah’ın rızâsını kazanmak ve ruhlarındaki cömertliği kuvvetlendirmek için mallarını hayra sarfedenlerin durumu, bir tepede kurulmuş güzel bir bahçeye benzer ki, üzerine bol yağmur yağmış da iki kat ürün vermiştir. Bol yağmur yağmasa bile bir çisinti düşer (de yine ürün verir). Allah yaptıklarınızı görmektedir.” (Bakara sûresi, 265)
Öte yandan Âişe vâlidemizin, yanında iki kız çocuğu ile dilenen bir kadına, bulabildiği tek şey olarak bir hurma verdiği ve bunun Peygamber Efendimiz tarafından takdir edildiği de bilinmektedir. (bk.270-271 numaralı hadisler) Hatta yine Hz. Âişe’nin, yanında bulunan bir üzüm tanesini bile sadaka olarak verdiği rivayet edilmektedir. Hayır da şer de küçük görülmemelidir. Zira Yüce Rabbimiz bu konuda çok açık bir şekilde şöyle buyurmaktadır:
Azaptan kurtulmanın yolu iyilik yapmaksa, bunun azına çoğuna bakılmamalıdır. İyilik niyeti ile yapılacak her hayır mutlaka bir güzel sonuca ulaşacaktır. Nitekim bir âyette şöyle ifade buyurulmuştur: AYET: “Allah’ın rızâsını kazanmak ve ruhlarındaki cömertliği kuvvetlendirmek için mallarını hayra sarfedenlerin durumu, bir tepede kurulmuş güzel bir bahçeye benzer ki, üzerine bol yağmur yağmış da iki kat ürün vermiştir. Bol yağmur yağmasa bile bir çisinti düşer (de yine ürün verir). Allah yaptıklarınızı görmektedir.” (Bakara sûresi, 265)
Öte yandan Âişe vâlidemizin, yanında iki kız çocuğu ile dilenen bir kadına, bulabildiği tek şey olarak bir hurma verdiği ve bunun Peygamber Efendimiz tarafından takdir edildiği de bilinmektedir. (bk.270-271 numaralı hadisler) Hatta yine Hz. Âişe’nin, yanında bulunan bir üzüm tanesini bile sadaka olarak verdiği rivayet edilmektedir. Hayır da şer de küçük görülmemelidir. Zira Yüce Rabbimiz bu konuda çok açık bir şekilde şöyle buyurmaktadır:
CÖMERTLİKLE İLGİLİ HADİSLER
HADİS: “Ancak İki Kişiye Gıpta Edilir” Hadisi
İbni Mesut’tan radıyallahu anh rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Ancak iki kişiye gıpta edilir:
Allah’ın verdiği malı hak yolunda harcamayı başaran kimse.
Yine Allah’ın kendisine verdiği ilim ve hikmet ile yerli yerince hükmeden ve onu başkalarına öğreten kimse.” (Buhârî, İlim 15, Zekât 5, Ahkâm 3, Temennî 5, İ’tisâm 13, Tevhîd 45; Müslim, Müsâfirîn 268)
Hadisi Nasıl Anlamalıyız?
“Haset” kelimesi bu hadîs-i şerîfte “gıpta” anlamındadır. Gıpta, başkasının elinde bulunan mal ve imkânların onun elinde kalmakla birlikte, bir benzerinin veya bir mislinin de kendisine verilmesini temenni etmektir. Haset ise, başkasının elindeki malın ondan alınıp kendisine verilmesini dilemektir. Gıptaya haset denilmesi mecâzî anlamdadır.
Gıpta, bir anlamda hayır ve güzelliklerin artmasını temenni etmektir. Ayrıca gıptanın kendisi bir iyilik ve güzelliktir. Haset, başkasına ait imkân ve iyiliklerin ondan alınıp kendisine naklini istemek olduğu için tam anlamıyla kıskançlıktır.
Mal ve servet sahibi olmak, böylece, Allah Teâlâ’nın bir lutfunu elde etmek elbette güzeldir. Ancak asıl güzellik ve hüner, Allah’ın lutfu olan malı, hak yolunda harcamayı başarabilmektir. Çünkü tecrübe göstermiştir ki, mal harcamakta insanların çoğu başarılı değildir. Aslında “imtihan vesilesi” olarak verilmiş olan “mal”, çoğu kimsenin başarısız bir imtihan geçirmesine vesile olmakta, azmasına, sapmasına, haksızlık yapmasına kapı açmaktadır.
Malın fitnesi her devirde yaygın olmuştur. Bu sebeple gıpta edilecek, özenilecek husus, mal sahibi olmak değil, az olsun çok olsun malı hak yolunda harcayabilmektir. Hadîs-i şerîf, işte bu çok önemli noktaya dikkatimizi çekmektedir. Demek oluyor ki, sahip olduğu malı hak yolda harcamasını başarabilen kimse, herkesin takdirini toplamaya hak kazanmış bir yiğit, bir büyük kahramandır. Çünkü malın fitnesinden yakasını kurtarıp onu güzellikler ve hayırlara vesile kılmasını bilmiştir.
İnsan elindeki maddî imkânı ya cimrilik yüzünden harcayamaz, hayır hasenât yapamaz ya da tam tersi bir savurganlıkla ve fakat sadece kendi keyfince, hak-bâtıl, haram-helâl demeden yer içer, saçar savurur. Her iki durum da malın fitnesidir. Her iki olumsuz durumun örneklerini malesef toplumda sıkça görmek mümkündür.
Konumuzu ilgilendiren hadisin bu kısmıdır. Fakat Peygamber Efendimiz bu hadiste Allah’ın lutfettiği bilgi ve kavrayışı, hayatını yönlendirmekte kullanan ve başkalarını da bu büyük fazilete sahip kılmak için gayret gösteren kimseye de gıpta edilebileceğini bildirmektedir. Bilmek bir meziyet olmakla beraber, bilgi ve hikmetle amel etmek, daha büyük bir fazilettir. Hele o fazileti başkalarına kazandırmaya çalışmak ise elbette gıpta edilecek bir davranıştır.
Mal ve hangi anlamda olursa olsun hikmet, aslında biri maddî, biri mânevi iki büyük nimet ve değerdir. Ancak onların asıl değeri, yerli yerinde kullanılmalarıyla ortaya çıkmaktadır.
Hadisten ÖğrendiklerimizMal ve ilim insanda cimrilik duygularını kamçılayan iki değerdir.
Bu iki nimeti hak yolunda değerlendirebilen kimseler gıpta edilmeye layık kişilerdir.
Gıpta güzel bir haslettir.
HADİS: “Hangi Mal, Kendi Malından Daha Sevimlidir?” Hadisi
İbni Mesut radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, ashabına:
- “Hanginize mirasçısının malı, kendi malından daha sevimlidir?” diye sordu. Onlar:
- Ey Allah’ın Resûlü! Hepimiz malımızı herşeyden fazla severiz, dediler.
Hz. Peygamber de:
HADİS: - “Kişinin kendi malı hayır yaparak önceden gönderdiği, mirasçısının malı ise, harcamayıp geriye bıraktığıdır!” buyurdu. (Buhârî, Rikak 12)
Hadisi Nasıl Anlamalıyız?
İnsanlar mal harcama veya saklama konusunda birbirinden farklıdır. Kimi vardır, eline geçeni yer içer veya muhtaçlara sadaka verir. Kimi de vardır, ne kendisine ve çoluk çocuğuna yeterince harcar ne de hayır hasenât yapar. Cimridir, pintidir. Beş kuruş harcamak istemez. Mal biriktirmeyi marifet sayar.
İşte Hz. Peygamber bu konuyu aydınlatmak üzere bir gün ashâbına, mirasçısının malını kendi malından daha çok sevenlerin kimler olduğunu sormuştur. Onlar da meseleyi sonuç itibariyle ele alarak, herkesin kendi malını daha çok sevdiği cevabını vermişlerdir. Hz. Peygamber maksadını anlatmak üzere bir kimsenin kendi malı ile mirasçısının malının ne demek olduğunu tarif etmek suretiyle konunun bir kez daha düşünülmesini istemiştir.
Bilinen bir gerçektir ki, insan ne kadar zengin olursa olsun, öbür dünyaya nihayet bir kefen bezi ile uğurlanmaktadır. Hiç kimse malıyla gitmemektedir. Hal böyle olunca, herkesin kazandığı mal, netice itibariyle mirasçılarına kalmaktadır. Kazandığı malı yerli yerinde harcayamayan kimse, mirasçısı için mal biriktiriyor demektir. Onun da o malı nasıl değerlendireceğini Allah bilir.
Malını seven kişi, onu beraberinde götüren kişidir. Yani elindeki serveti sevap olarak âhirete taşıyabilen kimse, kendi malını gerçekten seven kişi demektir. Bu durumu anlatmak için halkımız “Ne verirsen elinle, o gider seninle” diyerek, insanın hayatta iken bizzat yapacağı iyiliğin gerçek iyilik olduğunu anlatır. Herkesin dünyadan nasibi, yiyip tükettiği, giyip eskittiği ya da tasadduk edip âhirete gönderdiğidir. Nitekim Yüce Rabbimiz de bir âyet-i kerîmede şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Allah’a karşı saygılı olun ve herkes yarını için ne hazırladığına dikkat etsin!” (Haşr sûresi, 18)
Bu hadîs-i şerîf, ölüm döşeğinde iken malının bütününü veya çoğunu sadaka olarak vermeye kalkan kimseye hitâben söylenmiş olan
HADİS: “Ancak İki Kişiye Gıpta Edilir” Hadisi
İbni Mesut’tan radıyallahu anh rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Ancak iki kişiye gıpta edilir:
Allah’ın verdiği malı hak yolunda harcamayı başaran kimse.
Yine Allah’ın kendisine verdiği ilim ve hikmet ile yerli yerince hükmeden ve onu başkalarına öğreten kimse.” (Buhârî, İlim 15, Zekât 5, Ahkâm 3, Temennî 5, İ’tisâm 13, Tevhîd 45; Müslim, Müsâfirîn 268)
Hadisi Nasıl Anlamalıyız?
“Haset” kelimesi bu hadîs-i şerîfte “gıpta” anlamındadır. Gıpta, başkasının elinde bulunan mal ve imkânların onun elinde kalmakla birlikte, bir benzerinin veya bir mislinin de kendisine verilmesini temenni etmektir. Haset ise, başkasının elindeki malın ondan alınıp kendisine verilmesini dilemektir. Gıptaya haset denilmesi mecâzî anlamdadır.
Gıpta, bir anlamda hayır ve güzelliklerin artmasını temenni etmektir. Ayrıca gıptanın kendisi bir iyilik ve güzelliktir. Haset, başkasına ait imkân ve iyiliklerin ondan alınıp kendisine naklini istemek olduğu için tam anlamıyla kıskançlıktır.
Mal ve servet sahibi olmak, böylece, Allah Teâlâ’nın bir lutfunu elde etmek elbette güzeldir. Ancak asıl güzellik ve hüner, Allah’ın lutfu olan malı, hak yolunda harcamayı başarabilmektir. Çünkü tecrübe göstermiştir ki, mal harcamakta insanların çoğu başarılı değildir. Aslında “imtihan vesilesi” olarak verilmiş olan “mal”, çoğu kimsenin başarısız bir imtihan geçirmesine vesile olmakta, azmasına, sapmasına, haksızlık yapmasına kapı açmaktadır.
Malın fitnesi her devirde yaygın olmuştur. Bu sebeple gıpta edilecek, özenilecek husus, mal sahibi olmak değil, az olsun çok olsun malı hak yolunda harcayabilmektir. Hadîs-i şerîf, işte bu çok önemli noktaya dikkatimizi çekmektedir. Demek oluyor ki, sahip olduğu malı hak yolda harcamasını başarabilen kimse, herkesin takdirini toplamaya hak kazanmış bir yiğit, bir büyük kahramandır. Çünkü malın fitnesinden yakasını kurtarıp onu güzellikler ve hayırlara vesile kılmasını bilmiştir.
İnsan elindeki maddî imkânı ya cimrilik yüzünden harcayamaz, hayır hasenât yapamaz ya da tam tersi bir savurganlıkla ve fakat sadece kendi keyfince, hak-bâtıl, haram-helâl demeden yer içer, saçar savurur. Her iki durum da malın fitnesidir. Her iki olumsuz durumun örneklerini malesef toplumda sıkça görmek mümkündür.
Konumuzu ilgilendiren hadisin bu kısmıdır. Fakat Peygamber Efendimiz bu hadiste Allah’ın lutfettiği bilgi ve kavrayışı, hayatını yönlendirmekte kullanan ve başkalarını da bu büyük fazilete sahip kılmak için gayret gösteren kimseye de gıpta edilebileceğini bildirmektedir. Bilmek bir meziyet olmakla beraber, bilgi ve hikmetle amel etmek, daha büyük bir fazilettir. Hele o fazileti başkalarına kazandırmaya çalışmak ise elbette gıpta edilecek bir davranıştır.
Mal ve hangi anlamda olursa olsun hikmet, aslında biri maddî, biri mânevi iki büyük nimet ve değerdir. Ancak onların asıl değeri, yerli yerinde kullanılmalarıyla ortaya çıkmaktadır.
Hadisten ÖğrendiklerimizMal ve ilim insanda cimrilik duygularını kamçılayan iki değerdir.
Bu iki nimeti hak yolunda değerlendirebilen kimseler gıpta edilmeye layık kişilerdir.
Gıpta güzel bir haslettir.
HADİS: “Hangi Mal, Kendi Malından Daha Sevimlidir?” Hadisi
İbni Mesut radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, ashabına:
- “Hanginize mirasçısının malı, kendi malından daha sevimlidir?” diye sordu. Onlar:
- Ey Allah’ın Resûlü! Hepimiz malımızı herşeyden fazla severiz, dediler.
Hz. Peygamber de:
HADİS: - “Kişinin kendi malı hayır yaparak önceden gönderdiği, mirasçısının malı ise, harcamayıp geriye bıraktığıdır!” buyurdu. (Buhârî, Rikak 12)
Hadisi Nasıl Anlamalıyız?
İnsanlar mal harcama veya saklama konusunda birbirinden farklıdır. Kimi vardır, eline geçeni yer içer veya muhtaçlara sadaka verir. Kimi de vardır, ne kendisine ve çoluk çocuğuna yeterince harcar ne de hayır hasenât yapar. Cimridir, pintidir. Beş kuruş harcamak istemez. Mal biriktirmeyi marifet sayar.
İşte Hz. Peygamber bu konuyu aydınlatmak üzere bir gün ashâbına, mirasçısının malını kendi malından daha çok sevenlerin kimler olduğunu sormuştur. Onlar da meseleyi sonuç itibariyle ele alarak, herkesin kendi malını daha çok sevdiği cevabını vermişlerdir. Hz. Peygamber maksadını anlatmak üzere bir kimsenin kendi malı ile mirasçısının malının ne demek olduğunu tarif etmek suretiyle konunun bir kez daha düşünülmesini istemiştir.
Bilinen bir gerçektir ki, insan ne kadar zengin olursa olsun, öbür dünyaya nihayet bir kefen bezi ile uğurlanmaktadır. Hiç kimse malıyla gitmemektedir. Hal böyle olunca, herkesin kazandığı mal, netice itibariyle mirasçılarına kalmaktadır. Kazandığı malı yerli yerinde harcayamayan kimse, mirasçısı için mal biriktiriyor demektir. Onun da o malı nasıl değerlendireceğini Allah bilir.
Malını seven kişi, onu beraberinde götüren kişidir. Yani elindeki serveti sevap olarak âhirete taşıyabilen kimse, kendi malını gerçekten seven kişi demektir. Bu durumu anlatmak için halkımız “Ne verirsen elinle, o gider seninle” diyerek, insanın hayatta iken bizzat yapacağı iyiliğin gerçek iyilik olduğunu anlatır. Herkesin dünyadan nasibi, yiyip tükettiği, giyip eskittiği ya da tasadduk edip âhirete gönderdiğidir. Nitekim Yüce Rabbimiz de bir âyet-i kerîmede şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Allah’a karşı saygılı olun ve herkes yarını için ne hazırladığına dikkat etsin!” (Haşr sûresi, 18)
Bu hadîs-i şerîf, ölüm döşeğinde iken malının bütününü veya çoğunu sadaka olarak vermeye kalkan kimseye hitâben söylenmiş olan
HADİS: “Mirasçılarını zengin olarak bırakman, fakir bırakmandan senin için daha hayırlıdır” (bk. Buhârî, Cenâiz 36, Vesâyâ 2) hadisine ters düşmez. Çünkü hadisimiz, kişinin sağlığında yapması gereken iyilik ve yardımlarla ilgilidir.
Hadisten ÖğrendiklerimizMalını seven, onu beraberinde âhirete götürebilendir. Yani hayatında iyilik yapabilen kimselerdir.
İleride mirasçısının olacak malın bekçiliğini yapmak akıllıca bir iş değildir.
Hadisimiz eldeki imkânların mümkün mertebe önceden âhiret azığı olarak gönderilmesini teşvik etmektedir.
“Yarım Hurma İle De Olsa Cehennemden Korunun!” Hadisi
Adî İbni Hâtim radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
HADİS: “Yarım hurma ile de olsa cehennemden korunun!” (Buhârî, Zekât 9, 10, Menâkıb 25, Rikak 49, 51, Edeb 34, Tevhîd 36; Müslim, Zekât 66-68. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet 1, Zühd 37; Nesâî, Zekât 63, 64; İbni Mâce, Mukaddime 13; Zekât 28)
Hadisi Nasıl Anlamalıyız?
İnfak ve iyilikte önemli olan, yapılan iyiliğin miktarı değil, onun iyilik niyetiyle yapılmasıdır. Bu sebeple iyilik ve infakın sağlayacağı güzel sonuca herkesin elindeki imkân ne ise, onunla ulaşmaya çalışması, bu bilinç ve gayret içinde olması uygun olur. Hadisimiz bize işte bu çağrıyı yapmaktadır: “Yarım hurma ile de olsa, iyilik yapıp cehennemden korunmaya bakın!” Atalarımız da konuya duydukları hassasiyeti “Yarım elma, gönül alma”, “Az veren candan, çok veren maldan” diye dile getirmişlerdir.
AYET: “Zenginlerin mallarından sadaka al” (Tevbe sûresi, 103) âyeti gelince, hadisimizdeki teşvikin de tesiri ile sahâbîler arasında sırtıyla yük taşıyıp sadaka vermek için çırpınanlar oldu. Hatta bir keresinde bir sahâbî iki avuç hurma getirdi. Münâfıklar “Allah bu adamın iki avuç hurmasına muhtaç değildir” diye onu küçümsediler. Bir başka sahâbî, epeyce yüklü bir para getirdi. Bu kez de münâfıklar “Bu bir gösterişten ibarettir” dediler. Bunun üzerine şu âyet indi:
Hadisten ÖğrendiklerimizMalını seven, onu beraberinde âhirete götürebilendir. Yani hayatında iyilik yapabilen kimselerdir.
İleride mirasçısının olacak malın bekçiliğini yapmak akıllıca bir iş değildir.
Hadisimiz eldeki imkânların mümkün mertebe önceden âhiret azığı olarak gönderilmesini teşvik etmektedir.
“Yarım Hurma İle De Olsa Cehennemden Korunun!” Hadisi
Adî İbni Hâtim radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
HADİS: “Yarım hurma ile de olsa cehennemden korunun!” (Buhârî, Zekât 9, 10, Menâkıb 25, Rikak 49, 51, Edeb 34, Tevhîd 36; Müslim, Zekât 66-68. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet 1, Zühd 37; Nesâî, Zekât 63, 64; İbni Mâce, Mukaddime 13; Zekât 28)
Hadisi Nasıl Anlamalıyız?
İnfak ve iyilikte önemli olan, yapılan iyiliğin miktarı değil, onun iyilik niyetiyle yapılmasıdır. Bu sebeple iyilik ve infakın sağlayacağı güzel sonuca herkesin elindeki imkân ne ise, onunla ulaşmaya çalışması, bu bilinç ve gayret içinde olması uygun olur. Hadisimiz bize işte bu çağrıyı yapmaktadır: “Yarım hurma ile de olsa, iyilik yapıp cehennemden korunmaya bakın!” Atalarımız da konuya duydukları hassasiyeti “Yarım elma, gönül alma”, “Az veren candan, çok veren maldan” diye dile getirmişlerdir.
AYET: “Zenginlerin mallarından sadaka al” (Tevbe sûresi, 103) âyeti gelince, hadisimizdeki teşvikin de tesiri ile sahâbîler arasında sırtıyla yük taşıyıp sadaka vermek için çırpınanlar oldu. Hatta bir keresinde bir sahâbî iki avuç hurma getirdi. Münâfıklar “Allah bu adamın iki avuç hurmasına muhtaç değildir” diye onu küçümsediler. Bir başka sahâbî, epeyce yüklü bir para getirdi. Bu kez de münâfıklar “Bu bir gösterişten ibarettir” dediler. Bunun üzerine şu âyet indi:
AYET: “Sadakalar hususunda, mü’minlerden gönüllü verenleri ve güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştirip onlarla alay edenler var ya, Allah işte onları maskaraya çevirmiştir. Ve onlar için elem verici azap vardır.” (Tevbe sûresi, 79)
Azaptan kurtulmanın yolu iyilik yapmaksa, bunun azına çoğuna bakılmamalıdır. İyilik niyeti ile yapılacak her hayır mutlaka bir güzel sonuca ulaşacaktır. Nitekim bir âyette şöyle ifade buyurulmuştur: AYET: “Allah’ın rızâsını kazanmak ve ruhlarındaki cömertliği kuvvetlendirmek için mallarını hayra sarfedenlerin durumu, bir tepede kurulmuş güzel bir bahçeye benzer ki, üzerine bol yağmur yağmış da iki kat ürün vermiştir. Bol yağmur yağmasa bile bir çisinti düşer (de yine ürün verir). Allah yaptıklarınızı görmektedir.” (Bakara sûresi, 265)
Öte yandan Âişe vâlidemizin, yanında iki kız çocuğu ile dilenen bir kadına, bulabildiği tek şey olarak bir hurma verdiği ve bunun Peygamber Efendimiz tarafından takdir edildiği de bilinmektedir. (bk.270-271 numaralı hadisler) Hatta yine Hz. Âişe’nin, yanında bulunan bir üzüm tanesini bile sadaka olarak verdiği rivayet edilmektedir. Hayır da şer de küçük görülmemelidir. Zira Yüce Rabbimiz bu konuda çok açık bir şekilde şöyle buyurmaktadır:
Azaptan kurtulmanın yolu iyilik yapmaksa, bunun azına çoğuna bakılmamalıdır. İyilik niyeti ile yapılacak her hayır mutlaka bir güzel sonuca ulaşacaktır. Nitekim bir âyette şöyle ifade buyurulmuştur: AYET: “Allah’ın rızâsını kazanmak ve ruhlarındaki cömertliği kuvvetlendirmek için mallarını hayra sarfedenlerin durumu, bir tepede kurulmuş güzel bir bahçeye benzer ki, üzerine bol yağmur yağmış da iki kat ürün vermiştir. Bol yağmur yağmasa bile bir çisinti düşer (de yine ürün verir). Allah yaptıklarınızı görmektedir.” (Bakara sûresi, 265)
Öte yandan Âişe vâlidemizin, yanında iki kız çocuğu ile dilenen bir kadına, bulabildiği tek şey olarak bir hurma verdiği ve bunun Peygamber Efendimiz tarafından takdir edildiği de bilinmektedir. (bk.270-271 numaralı hadisler) Hatta yine Hz. Âişe’nin, yanında bulunan bir üzüm tanesini bile sadaka olarak verdiği rivayet edilmektedir. Hayır da şer de küçük görülmemelidir. Zira Yüce Rabbimiz bu konuda çok açık bir şekilde şöyle buyurmaktadır:
KİM ZERRE MİKTARI HAYR İŞLERSE KARŞILIĞINI GÖRÜR KİMDE ZERRE ŞER İŞLERSE KARŞILIĞINI GÖRÜR
AYET: “Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.” (Zilzâl sûresi,7-8)
Dinimizde sadaka, iyilik ve hayrın genel adıdır. Sadaka niteliğine sahip olan her şey, hatta yarım hurma veya güzel bir söz başlı başına bir iyilik ve insanı cehennemden koruyan bir kalkandır. Bu sebeple iyiliğin azı çoğu değil, iyilik olarak yapılmış olması önemlidir.
Hadisten ÖğrendiklerimizHiçbir iyilik küçük görülmemelidir.
Kişiyi cehennemden ve azaptan koruyacak olan yaptığı iyiliktir.
Herkesin kolayca bulabileceği bir nesne ile de olsa iyilik yapmaya bakmak gerekir.
Yapılan iyiliğin miktarı değil, iyilik niyeti ile yapılmış olması önemlidir.
Peygamberimizin Cömertliği ile İlgili Hadis
Câbir radıyallahu anh şöyle dedi:
HADİS: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den bir şey istendiği zaman asla “yok” demezdi. (Buhârî, Edeb 39; Müslim, Fezâil 56)
Hadisi Nasıl Anlamalıyız?
Her yönden mükemmel ve “en güzel örnek” olan Hz. Peygamber, kerem ve cömertlik bakımından da herkesten önde idi. Onun, insanların en cömerdi olduğuna, Ramazan aylarında ise daha bir başka cömert davrandığına dair sahih rivayetler bulunmaktadır. (bk. Buhârî, Edeb 39)
Câbir radıyallahu anh’ın bu şehâdetinden de anlıyoruz ki,
Dinimizde sadaka, iyilik ve hayrın genel adıdır. Sadaka niteliğine sahip olan her şey, hatta yarım hurma veya güzel bir söz başlı başına bir iyilik ve insanı cehennemden koruyan bir kalkandır. Bu sebeple iyiliğin azı çoğu değil, iyilik olarak yapılmış olması önemlidir.
Hadisten ÖğrendiklerimizHiçbir iyilik küçük görülmemelidir.
Kişiyi cehennemden ve azaptan koruyacak olan yaptığı iyiliktir.
Herkesin kolayca bulabileceği bir nesne ile de olsa iyilik yapmaya bakmak gerekir.
Yapılan iyiliğin miktarı değil, iyilik niyeti ile yapılmış olması önemlidir.
Peygamberimizin Cömertliği ile İlgili Hadis
Câbir radıyallahu anh şöyle dedi:
HADİS: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den bir şey istendiği zaman asla “yok” demezdi. (Buhârî, Edeb 39; Müslim, Fezâil 56)
Hadisi Nasıl Anlamalıyız?
Her yönden mükemmel ve “en güzel örnek” olan Hz. Peygamber, kerem ve cömertlik bakımından da herkesten önde idi. Onun, insanların en cömerdi olduğuna, Ramazan aylarında ise daha bir başka cömert davrandığına dair sahih rivayetler bulunmaktadır. (bk. Buhârî, Edeb 39)
Câbir radıyallahu anh’ın bu şehâdetinden de anlıyoruz ki,
HADİS: Hz. Peygamber kendisinden bir şey istenildiği zaman asla “yok” demez, kimseyi “reddetmezdi.” Bunun anlamı da her halde, “Varsa ve vermesi mümkünse verir, verecek bir şeyi yoksa, belki bir yerden bir yardım gelir diye bekler, veya yardım etmeyi va’d eder ya da güzel sözler söyleyerek isteyenin gönlünü alırdı” demektir. Hatta bir başka rivayette, “Kendisinden bir şey istenildi mi, onu yerine getirmek isterse “evet, olur” der; eğer yapmak istemezse “hayır” demez sadece sükût ederdi” denilmektedir. Nitekim Efendimiz, yiyecekler konusunda da aynı tavır içindeydi: “Hiçbir yiyeceğe kusur bulmaz; canı isterse yer, istemezse yemezdi.” (Buharî, Et’ime 21)
Hz. Peygamber, elinde mal varken sırf vermemek için asla “hayır, yok” dememiştir. Ancak özür beyânı anlamında “yok” demiştir. Nitekim
Hz. Peygamber, elinde mal varken sırf vermemek için asla “hayır, yok” dememiştir. Ancak özür beyânı anlamında “yok” demiştir. Nitekim
AYET: “Kendilerine binek sağlaman için sana geldiklerinde, sizi bindirecek bir binek bulamıyorum demiştin..” (Tevbe sûresi, 92) âyeti bu hususu tesbit etmektedir.
Hz. Peygamber’in Tebük Harbi öncesinde Eş’arîlerin kendisinden binek istemeleri üzerine yemin ederek “Vallahi size verecek bineğim yok” buyurduğu (bk. Buhârî, Eymân 1, 4, 18) bildirilmektedir. Herhalde bu, Câbir radıyallahu anh’ın haber verdiği genel tavrın yegâne istisnasıdır. Zaten daha sonra Hz. Peygamber, o yemininden dönerek Eş’arilere 5 veya 6 deve vermiştir. Bu olayda Hz. Peygamber, bir konuda yemin etmiş bile olsa, zıddını hayırlı görünce, hayırlı olanı tercih etmek gerektiğini örneklendirmiştir.
Hadisten ÖğrendiklerimizHz. Peygamber çok cömertti.
Kendisinden bir şey istenilince, varsa verir, yoksa “yok” demez, sükût ederdi.
“Her Sabah Yeryüzüne İki Melek İner” Hadisi
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
HADİS: “Her sabah iki melek iner. Biri:
-Ya Rabb! İyilik edene malının karşılığını (halef) ver, der. Diğeri de:
-Ya Rabb!. Cimrilik edenin malını telef et, diye dua eder.” (Buhârî, Zekât 27; Müslim, Zekât 57)
Hadisi Nasıl Anlamalıyız?
Hadisimizden anlaşıldığına göre iyilik de cimrilik de karşılıksız değildir. Ancak burada hemen işaret edilmesi gerekli olan nokta, telef edilmesi için beddua edilen mal, farz olan zekâtı verilmeyen maldır. Nâfile iyilik hususunda tenbellik edenler için telef istenmez.
Konu Ahmed İbni Hanbel’in rivayet ettiği bir hadiste daha açık şekilde şöylece dile getirilmiştir:
HADİS: “Üzerine güneş doğan her gün iki melek şöyle seslenir: “Ey insanlar, Rabbinizin rahmetine geliniz. Az ama yeterli olan rızık, çok olup da azdıran maldan hayırlıdır.” Bu çağrıyı, insanlarla cinler dışında bütün yaratıklar duyar.
Güneşin battığı her gün iki melek yerlerini alıp insanlarla cinler dışında yeryüzü sakinlerine işittirecek şekilde: “Allahım, infak edene halef, etmeyene telef ver!” diye niyâz ederler. (Ahmed İbni Hanbel, Müsned, V, 197)
Hadisimizdeki halef kelimesi, dünyada mal olarak karşılık, âhirette sevab olarak bedel anlamına gelmektedir. “Ne infak ederseniz, Allah karşılığını verir” (Sebe sûresi,39) âyet-i kerîmesinde açıklanan gerçek de budur. Telef de ya maddeten veya mânen yok olmayı ifade eder.
Meleklerin duasına mevzu teşkil etmesi, konunun önemini ve neticenin hadîs-i şerîfte dile getirildiği gibi tecelli edeceğini gösterir. Çünkü meleklerin duası makbuldür.
Hadisten Öğrendiklerimizİyilik karşılıksız kalmaz.
Eli cimri, yüzü ekşi olmak hayır getirmez.
Hali vakti yerinde olduğu halde zekât vermeyen zenginlerin malı telefi hakeder.
Melekler dua ederler. Onların duasının makbûl olduğu, “Amin diyen kimsenin bu duası, meleklerin âminine denk düşerse, geçmiş günahları bağışlanır” (Buhârî, Bed’ül-halk 7) hadisinden anlaşılmaktadır.
“İnfak Et ki Sana da İnfak Olunsun!” Hadisi
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğne göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Allah Teâlâ şöyle buyurdu” demiştir:
HADİS: “Ey âdemoğlu! (Allah için) infak et ki sana da infak olunsun!” (Buhâri, Tefsîru sûre (11) 2; Nefekât 1; Tevhid 35; Müslim, Zekât 36, 37. Ayrıca bk. İbni Mâce, Keffârât 15)
Hadisi Nasıl Anlamalıyız?
Hz. Peygamber’in Tebük Harbi öncesinde Eş’arîlerin kendisinden binek istemeleri üzerine yemin ederek “Vallahi size verecek bineğim yok” buyurduğu (bk. Buhârî, Eymân 1, 4, 18) bildirilmektedir. Herhalde bu, Câbir radıyallahu anh’ın haber verdiği genel tavrın yegâne istisnasıdır. Zaten daha sonra Hz. Peygamber, o yemininden dönerek Eş’arilere 5 veya 6 deve vermiştir. Bu olayda Hz. Peygamber, bir konuda yemin etmiş bile olsa, zıddını hayırlı görünce, hayırlı olanı tercih etmek gerektiğini örneklendirmiştir.
Hadisten ÖğrendiklerimizHz. Peygamber çok cömertti.
Kendisinden bir şey istenilince, varsa verir, yoksa “yok” demez, sükût ederdi.
“Her Sabah Yeryüzüne İki Melek İner” Hadisi
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
HADİS: “Her sabah iki melek iner. Biri:
-Ya Rabb! İyilik edene malının karşılığını (halef) ver, der. Diğeri de:
-Ya Rabb!. Cimrilik edenin malını telef et, diye dua eder.” (Buhârî, Zekât 27; Müslim, Zekât 57)
Hadisi Nasıl Anlamalıyız?
Hadisimizden anlaşıldığına göre iyilik de cimrilik de karşılıksız değildir. Ancak burada hemen işaret edilmesi gerekli olan nokta, telef edilmesi için beddua edilen mal, farz olan zekâtı verilmeyen maldır. Nâfile iyilik hususunda tenbellik edenler için telef istenmez.
Konu Ahmed İbni Hanbel’in rivayet ettiği bir hadiste daha açık şekilde şöylece dile getirilmiştir:
HADİS: “Üzerine güneş doğan her gün iki melek şöyle seslenir: “Ey insanlar, Rabbinizin rahmetine geliniz. Az ama yeterli olan rızık, çok olup da azdıran maldan hayırlıdır.” Bu çağrıyı, insanlarla cinler dışında bütün yaratıklar duyar.
Güneşin battığı her gün iki melek yerlerini alıp insanlarla cinler dışında yeryüzü sakinlerine işittirecek şekilde: “Allahım, infak edene halef, etmeyene telef ver!” diye niyâz ederler. (Ahmed İbni Hanbel, Müsned, V, 197)
Hadisimizdeki halef kelimesi, dünyada mal olarak karşılık, âhirette sevab olarak bedel anlamına gelmektedir. “Ne infak ederseniz, Allah karşılığını verir” (Sebe sûresi,39) âyet-i kerîmesinde açıklanan gerçek de budur. Telef de ya maddeten veya mânen yok olmayı ifade eder.
Meleklerin duasına mevzu teşkil etmesi, konunun önemini ve neticenin hadîs-i şerîfte dile getirildiği gibi tecelli edeceğini gösterir. Çünkü meleklerin duası makbuldür.
Hadisten Öğrendiklerimizİyilik karşılıksız kalmaz.
Eli cimri, yüzü ekşi olmak hayır getirmez.
Hali vakti yerinde olduğu halde zekât vermeyen zenginlerin malı telefi hakeder.
Melekler dua ederler. Onların duasının makbûl olduğu, “Amin diyen kimsenin bu duası, meleklerin âminine denk düşerse, geçmiş günahları bağışlanır” (Buhârî, Bed’ül-halk 7) hadisinden anlaşılmaktadır.
“İnfak Et ki Sana da İnfak Olunsun!” Hadisi
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğne göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Allah Teâlâ şöyle buyurdu” demiştir:
HADİS: “Ey âdemoğlu! (Allah için) infak et ki sana da infak olunsun!” (Buhâri, Tefsîru sûre (11) 2; Nefekât 1; Tevhid 35; Müslim, Zekât 36, 37. Ayrıca bk. İbni Mâce, Keffârât 15)
Hadisi Nasıl Anlamalıyız?
İYİLİĞİN KARŞILIĞI ANCAK İYİLİKTİR
AYET: “İyiliğin karşılığı ancak iyiliktir” (Rahmân sûresi, 60) âyet-i kerîmesini hatırlatan bu kudsî hadis, Allah rızâsı için yapılacak hiçbir iyiliğin karşılıksız kalmayacağını ifade etmektedir.
Hadisin bazı rivayetlerinde (Meselâ, bk. Buhârî, Tefsîru sûre (11), 2) “Ey ademoğlu!” hitabı yoktur ve ifade de “Enfik, Ünfik aleyke = Sen sadaka ver ki ben de sana vereyim” şeklindedir.
Allah Teâlâ’nın sayısız nimet ve ikrâmları içinde yaşamaktayız. O’nun, “Ey kulum sen ver ki, ben de sana vereyim” buyurması, iyilik yapacak kimselere bu iyiliklerinin kesinlikle karşılıksız kalmayacağını bildirmek, bizleri hayır yapmaya teşvik etmek içindir. Aslında iyilik ve hayır yapmak da bir nasip meselesidir. Kimi insanlar çok rahat iyilik yaparken kimileri de isteseler bile yapamazlar. İyiliğin karşılığı yine iyilik olduğuna göre, bazı kimseler iyilikle karşılanmaktan kendilerini mahrum bırakırlar. Yani iyilik yapmak yapabilmek de bir nimettir, onun da ayrıca şükrü gerekmektedir.
Hadisten Öğrendiklerimizİyilikler karşılıksız kalmaz.
Allah yolunda infakta bulunana Allah Teâlâ infak ile karşılık verir.
Cömert kimse mahrum kalmaz.
“Müslümanın Hangi Ameli Daha Hayırlıdır?” Hadisi
Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu anhumâ’dan rivayet edildiğine göre bir kimse Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:
HADİS: - Müslümanın hangi ameli daha hayırlıdır? diye sordu. Hz. Peygamber de:
- “Tanıdık tanımadık herkese yemek yedirmen ve selâm vermendir” buyurdu. (Buhârî, Îmân 6, 20; İsti’zân 9, 19; Müslim, Îmân 63. Ayrıca bk. Nesâî, Îmân 12; İbni Mâce, Et’ime 1.)
Hadisi Nasıl Anlamalıyız?
“Yemek ikrâmı ve selâm ifşâsı” hayır yapmakta iki önemli adımdır. Özellikle insanlar arası ilişkilerde bu iki hareket, bir çok olumlu adımların atılmasını sağlar.
“Tanıdık tanımadık herkese” kaydı, hadisin metninde selâm vermekle ilgiliymiş gibi gözükmektedir. Tercümeler de hep buna göre yapılmıştır. Ancak Ali el-Kârî’nin de işaret ettiği gibi, bu “tanıdık tanımadık herkese” kaydı, hem selâm verme hem de yemek yedirme tavsiyelerinin her ikisi için de geçerli olabilir. Biz bu ihtimali dikkate alarak tercümeyi ona göre yaptık. Yemek yedirmek ve selâm vermek toplumda sıcak ilişkilerin, köklü dostlukların kurulması ve güzelliklerin artması için iki önemli iyiliktir. Bunların muhataplarının “tanıdık tanımadık herkes” olması, her iki iyilik için de en geniş çerçevenin tesbiti anlamına gelir.
Burada önemli bir noktayı daha hatırlamakta fayda vardır. Sevgili Peygamberimiz, kendisine en üstün amellerin neler olduğunu soranlara, özellikle kendi durumları açısından yani onlar için en hayırlı ameli söylemek suretiyle cevap verirdi. Onun usûlü bu idi. O yüzden cevapları değişik olurdu. Buradan hareketle, hadisimizde ismi verilmeyen soru sahibinin yemek ikrâmı ve selâm verme konusunda biraz kusurlu biri olduğunu düşünebiliriz. Zira Efendimiz, o zâta bu iki hususu öncelikle öğütlemiştir.
Yemek ikrâmı da selâm ifşâsı da başlı başına birer cömertliktir. Benzer yönleri vardır. Zira insanlar, genellikle yakınlarına ve sevdiklerine ya da iltifat ve iyiliğe layık gördüklerine ikrâmda bulunur ve onlara selâm verirler. Oysa her iki halde de, kimseyi küçümsemeden herkese aynı davranabilmek son derece önemli bir olgunluk ve iyiliktir. Bazı kendini beğenmişler, gözlerinin kestiği kimselere selâm verirken çoğu insanı selâm vermeye lâyık görmezler. Bu asla doğru bir hareket değildir. Aynı şeyi yemek ikrâmında, dâvetlerde de görmek mümkündür. Oysa İslâmiyet yemek yedirmekte ve selâm vermekte böyle bir ayırıma gitmeden Müslümanlara eşit davranmayı emretmektedir.
Zamanımızda özellikle büyük şehirlerde, kimin ne olduğunu hangi inanç ve düşünceye sahip bulunduğunu, çoğu zaman kestirmeye imkân yoktur. Buna rağmen tanıdık tanımadık herkese selâm vermek ve ikrâmda bulunmak, Müslüman iyilik severliğinin anlaşılması bakımından da oldukca önemlidir. Çünkü insan, ihsanın kuludur. İyilik görmekten, iyisin denilmekten hoşlanmayan normal bir insan düşünmek mümkün değildir. Anormaller ise, zaten konu dışıdır. Onlara ne yapsanız hayra geçmez.
Hadisten ÖğrendiklerimizMüslüman herkese iyilik yapmaya bakmalıdır.
İyilik konusunda, tanıdık tanımadık herkese yemek yedirmenin ve selâm vermenin özel bir yeri ve önemi vardır.
Toplumda sıcak ilişkilerin ve samimi dostlukların kurulmasına Müslümanlar öncülük etmelidir.
Hz. Peygamber’in cevapları, soru soranların özel durumlarını dikkate alan önceliklere sahiptir.
“Kırk İyilik Vardır” Hadisi
Yine Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu anhumâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
HADİS: “Kırk iyilik vardır. Bunların en üstünü, birisine sağıp sütünden faydalanması için ödünç olarak sütlü bir keçi vermektir. Kim, sevâbını umarak ve mükâfâtını Allah’ın vereceğine inanarak bu kırk hayırdan birini işlerse, Allah Teâlâ onu bu sebeple cennete koyar.” (Buhârî, Hibe 35. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Zekât 42)
Hadisi Nasıl Anlamalıyız?
Bu hadis, İslâm’da hayır ve iyilik yollarının çokluğunu, kerem ve cömertlik çeşitlerinin bolluğunu haber vermektedir. Özellikle kırsal kesimlerde ya da hayvancılığın yaygın olduğu yer ve yörelerde, sevâb için yapılacak iyiliklerden birini açıklamaktadır. Sütlü bir keçi veya koyunu sağıp sütünden yararlanması için ödünç olarak fakir komşuya vermenin 40 kadar iyiliğin en üstünü olduğunu bildirmektedir. Bu, koyun ya da keçi sürüsü olan kimse için, belki küçük görülecek bir iyiliktir. Ama sütünden istifade edeceği bir tek hayvanı bile olmayan bir fakir için büyük ikrâmdır.
Eskiden, memleketimizde düğün ve sünnet yapanlara destek olmak maksadıyla emânet olarak sağmal inek veya koyun verilirdi. Fakir-fukara ailelere de sağıp sütünü içmesi, böylece geçimini sağlaması için sağmal hayvan vermek âdettendi. Bu güzel âdetlerin asıl kaynağı, bu tür yardımlaşmayı teşvik eden ve öven hadisimizdir. Tabii bu tür bir yardım, hayvan bakımına elverişli ortamlar için geçerlidir.
Demektir ki çevre şartlarına göre yapılabilecek birçok hayır ve iyilik çeşidi bulunmaktadır. Mesele sevâbını Allah’tan bekleyerek ve iyilik niyetiyle bunlardan herhangi birini yapabilmektir.
Hadiste haber verilen 40 iyiliğin tek tek sayılmamış olması, iyilik niyetiyle yapılabilecek her hayıra imkân tanımak bakımından isâbetli olmuştur. Zira bu iyilikler sayılmış olsaydı, onlardan başka iyiliklere iltifat edilmeyebilirdi. Sağmal bir keçinin ödünç verilmesinin bile üstün bir iyilik ve cömertlik sayıldığı belirtilmek suretiyle Müslümanların hayır yapmakta duyarlı ve gayretli davranmaları teşvik edilmiş olmaktadır.
Hadisten Öğrendiklerimizİyilik ve hayır yolları çoktur.
İyilik niyetiyle yapılan hayırlar, hayr sahiplerine cennet kapılarını açar.
Yapılacak iyiliğin mahallî şartlara uygun olması, ayrıca bir iyiliktir.
“Ey Ademoğlu! İhtiyâcından Fazla Olan Malını Sadaka Olarak Vermen Senin İçin İyi; Vermemen Kötüdür” Hadisi
Ebû Ümâme Suday İbni Aclân radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
HADİS: “Ey âdemoğlu! İhtiyâcından fazla olan malını sadaka olarak vermen senin için iyi; vermemen kötüdür. İhtiyacına yetecek kadarını elinde tutmandan dolayı ayıplanmazsın. İyiliğe, geçimini üstlendiklerinden başla. Veren el, alan elden üstündür (unutma).” (Müslim, Zekât 97. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 32.)
İSLAMDA CÖMERTLİK
Muhterem Müminler
Yüce dinimiz İslam, Müslümanlar arasında yardımlaşma ve dayanışmayı gerçekleştirerek huzurlu bir toplum oluşturmayı hedeflemektedir. Dinimizde toplumun zayıf, düşkün, kimsesiz ve yoksul kesimlerinin ihtiyaçlarının giderilmesi amacına yönelik olarak çeşitli iyilik ve yardım yolları bulunmaktadır. Bunların en başta gelenleri zekât, sadaka, infak vb. ibadetlerdir. Bu malî ibadetlerin özü ise cömertliktir.
Cömertlik; insanın sahip olduğu imkânlarla başkalarına yardımda bulunması, iyilik ve ihsanda bulunması demektir. Cömertlik; kısaca “gönül zenginliği, el açıklığı ve iyilikseverlik” diye ifade edilen üstün bir ahlâkî meziyettir. Buna göre cömert insan; eli açık, iyiliksever, ihsan ve ikram sahibi kimse demektir. Farsça cevân-merd sözcüğünden dilimize geçmiş olan cömertlik, genellikle sehâ, sehâvet ve cûd kavramlarıyla ifade edilmektedir.
Cömertlik Allahu Teâlâ’nın sıfatlarındandır. Kur’an’da, Allah’ın bir isminin de cömert anlamına gelen “Kerîm” olduğu (İnfitâr, 82/6) ve O’nun kerem sahibi olduğu (Rahmân, 55/27, 78; Alak, 96/3) bildirilmektedir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de bir hadis-i şerifte, “Şüphesiz Allah Kerîm’dir keremi sever, cömerttir cömertliği sever” buyurmuştur. (Tirmizî, Edeb, 41)
Cömertlikte kemal sahibi olan Yüce Allah, kullarından da cömert olmalarını ve kendilerine ihsanda bulunduğu imkanlarla başkalarına iyilik yapmalarını istemektedir. Kur’an’da, insana verilen mal ve servetin bir imtihan vesilesi olduğu bildirilmiş, ardından da bu imtihanı başarıyla geçmek için insanın sahip olduğu serveti iyilik yapmak için harcaması gerektiği ve ancak nefsinin cimriliğinden korunarak cömertçe Allah yolunda harcayanların kurtuluşa erecekleri haber verilmiştir. (Tegâbun, 64/15-16)
Bir ayette ise şöyle buyrulur: “Ey iman edenler! Hiçbir alış verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı kıyamet günü gelmeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcayın.” (Bakara, 2/254)
Kur’an mü’minleri bu şekilde cömertliğe teşvik ederken cimrilikten de sakındırmaktadır. “Kim cimrilik eder, kendini Allah’a muhtaç görmez ve en güzel sözü (kelime-i tevhidi) yalanlarsa, biz de onu en zor olana kolayca iletiriz. Cehenneme yuvarlandığı zaman malı ona fayda vermez.” (Leyl, 92/8-11) ayetlerinde cimriliğin helak sebebi olduğu açık bir şekilde vurgulanmaktadır.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de, “Yarım hurma ile de olsa cehennemden korunun!” (Buharî, Zekât, 9; Müslim, Zekât, 66-68) buyurarak, az-çok demeden hayır ve hasenat yapmamızı tavsiye etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) başka bir hadisinde ise, malını cömertçe hayır için harcayanları övmüş ve şöyle buyurmuştur: “Ancak iki kişiye gıbta edilir: Allah’ın verdiği malı hak yolunda harcamayı başaran kimse. Yine Allah’ın kendisine verdiği ilim ve hikmet ile yerli yerince hükmeden ve onu başkalarına öğreten kimse.” (Buharî, İlim, 15, Zekât, 5; Müslim, Müsâfirîn, 268)
Dikkat edilirse burada Hz. Peygamber (s.a.s.) özenilmesi gereken şeyin mal-mülk sahibi olmak değil, sahip olunan servetin Allah yolunda harcanması olduğuna işaret etmektedir. Çünkü malı yerli yerince harcamak, ona sahip olmaktan daha zor bir iştir. Bu nedenle hadis-i şerifte, bu zor işi başarabilenlerin gıpta edilmeye layık kimseler olduğu belirtilmiştir.
Cömertlik, hem ferdî hem toplumsal, hem dünyevî hem de uhrevî pek çok fayda sağlayan faziletli bir davranıştır. Allahu Teâlâ cömert kullarını sever, diğer kullarına da sevdirir. Cömertlik kıyamet günü insanı türlü sıkıntılardan kurtarır, onu cehennemden uzaklaştırıp, cennete yakınlaştırır. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Cömert kişi Allah’a yakın, insanlara yakın ve cehennem ateşinden uzaktır. Cimri ise Allah’tan uzak, insanlardan uzak, cennetten uzak ve cehennem ateşine yakındır. Cömert cahil, ibadet eden cimriden Allah’a daha sevimlidir.” (Tirmizî, Birr, 40)
Yüce Allah, mallarını cömertçe harcayanların dünya ve ahirette kazançlı çıkacaklarına dair mü’minlere teminat vermektedir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, Allah için yapılmak şartıyla her türlü hayır ve iyiliğin karşılığının tam olarak ödeneceği (Bakara, 2/272); hayra harcanan şeylerin yerine başkalarının verileceği (Sebe’, 34/39); hatta iyilik yapan kimselere on katı karşılık verileceği (En‘âm, 6/160) bildirilmektedir. İşte bu gibi müjdelerle mü’minler kerem sahibi olmaya ve cömertliğe teşvik edilmektedir.
Cömertlikte asıl olan yapılan iyiliğin Allah rızası için, gösterişten uzak ve herhangi bir menfaat beklemeden isteyerek ve severek yapılmasıdır. Yoksa çıkar amaçlı ve gösteriş olsun diye gönülsüz olarak iyilik ve yardımda bulunmak kişiyi cömert yapmaz.
Cömertlik, dünya ve ahirette insan için mutluluk ve huzur vesilesidir. Muhtaçların imdadına koşan cömert kimse yaptığı iyiliğin karşılığında aldığı hayır dualar vesilesiyle daima huzurlu ve mutlu olur. Kalbinde sevinç ve ferahlık hiç eksik olmaz. Ahirette de zaten iyiliklerinin karşılığı kendisine fazlasıyla verilecektir.
Küfür ve nifak gibi insanın kalbini karartan sebeplerden biri de aşırı mal sevgisi ve servete düşkünlüktür. Cömertlik sayesinde insan bu kötü hasletlerinden kurtulur. Cömertliğin temelinde mal, mülk ve servetin gerçek sahibinin Allah olduğu; elde bulunan mal ve serveti asıl sahibinin rızası doğrultusunda kullanmak gerektiği inancı yatmaktadır. Bunun yanında cömert insan, “Rızkı verenin Allah olduğuna” (Zâriyât, 51/58) yürekten inanır ve fakirlik endişesine kapılmadan Cenâb-ı Hakk’ın kendisine ihsan ettiği nimetlerden ihtiyaç sahiplerine cömertçe harcar.
Cömertlik bereket sebebidir. Allah için harcanan mal artar, çoğalır. Verene Allah daha fazlasıyla ikram ve ihsanda bulunur. Öyleyse malın azalacağını düşünerek cimri davranmaya hiç gerek yoktur. Zira cimrilik, dünya ve ahirette mahrumiyet sebebidir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Her sabah iki melek iner. Biri: ‘Ya Rabb! İyilik edene malının karşılığını ver’ der. Diğeri de: ‘Ya Rabb! Cimrilik edenin malını telef et’ diye dua eder.” (Buharî, Zekât, 27; Müslim, Zekât, 57)
Cimrilik, olgun bir mü’minde asla bulunmaması gereken kötü bir huydur. Hz. Peygamber (s.a.s.), bir mü’minin kalbinde hem imanın hem de cimriliğin bulunamayacağını (Nesâî, Cihâd,
ve cimrinin cennete giremeyeceğini (Tirmizî, Birr, 41) bildirmiştir. Bundan dolayı her Müslüman cömert olmaya azami gayret göstermeli, manevî bir hastalık olan cimrilikten sakınmalıdır.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) cimrilikten daima Allah’a sığınırdı ve şöyle dua ederdi: “Allah’ım! Acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilik ve yaşlılıktan sana sığınırım. Kabir azabından, hayat ve ölümün fitnesinden de sana sığınırım.” (Buharî, Cihad, 25; Müslim, Zikr, 52)
Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Cömertliği
Her yönden mükemmel ve “en güzel örnek” olan Peygamber Efendimiz (s.a.s.), cömertlikte de zirve noktada idi. Öyle ki, Efendimiz yokluk ve fakirlik korkusu duymadan elindeki imkanları ihtiyaç sahiplerine cömertçe dağıtırdı. O’nun bu vasfını sahabeden Abdullah bin Abbas (r.a.) şöyle anlatıyor: “Allah Resûlü insanların en cömerdi idi. Ramazan ayında ise cömertliği daha da artardı. Çünkü Cebrail (a.s.), her sene Ramazan ayında gelir, ayın sonuna kadar Efendimiz ona Kur’an’ı arzederdi. İşte Allah Resûlü (s.a.s.) bu günlerde, esen rüzgârlardan daha cömert olurdu.” (Müslim, Fezâil, 50)
Cömertlikte emsalsiz bir mertebede olan Hz. Peygamber (s.a.s.), kendisinden bir şey istendiğinde asla “yok” “hayır” demez, kimseyi kapısından boş çevirmezdi. (Buharî, Edeb, 39) Şayet yanında verecek bir şey yoksa borçlanmak suretiyle isteyenin ihtiyacını karşılardı.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in cömertlik ve keremine dair bir pek çok örnek mevcuttur. Bir defasında yanına gelen Safvan İbni Ümeyye’ye iki dağ arasını dolduracak kadar bir koyun sürüsü verdi. Safvan, kabilesine dönünce halka şöyle seslendi: “Ey milletim! (Koşun) Müslüman olun. Çünkü Muhammed, fakirlik ve ihtiyaç korkusu duymadan çok büyük ikram ve ihsanlarda bulunuyor.” (Müslim, Fezâil, 57-58)
Peygamber Efendimiz (s.a.s.), “Veren el, alan elden üstündür” (Müslim, Zekât, 97) buyurmak suretiyle Müslümanları ihtiyaç sahiplerini görüp gözetmeye, sürekli iyilik ve yardımda bulunmaya teşvik etmiştir. Ashabını bu konuda gayretlendirmek için zaman zaman onları ikaz ederek cimrilikten sakındırmıştır. Bir keresinde baldızı Esmâ (r.anha)’ya hitaben şöyle buyurmuştur: “Kesenin ağzını sıkma! Allah da sana sıkarak verir!” (Buharî, Zekât, 21; Müslim, Zekât, 88)
Bir hadis-i şerifinde ise cimriliği zulüm ile birlikte zikrederek, cimriliğin tehlikeli sonuçlarına dikkat çekmiştir: “Zulüm yapmaktan sakının. Çünkü zulüm kıyamet gününde zalime zifiri karanlık olacaktır. Cimrilikten de sakının. Zira cimrilik sizden önce yaşayan insanları, birbirini boğazlamaya ve dokunulmaz haklarını çiğnemeye götürmek suretiyle perişan etmiştir.” (Müslim, Birr, 56)
Bütün bunlardan sonra diyebiliriz ki; Müslümana yakışan cimrilik değil, Sevgili Peygamberimizin yolu olan cömertliktir. Öyleyse bize yakışan şekilde davranmalı, Yüce Rabbimizin bizlere ihsan ettiği maddî-manevî her türlü imkanımızı insanlara iyilik ve yardım yapmak için cömertçe harcamalıyız.
AYET: “İyiliğin karşılığı ancak iyiliktir” (Rahmân sûresi, 60) âyet-i kerîmesini hatırlatan bu kudsî hadis, Allah rızâsı için yapılacak hiçbir iyiliğin karşılıksız kalmayacağını ifade etmektedir.
Hadisin bazı rivayetlerinde (Meselâ, bk. Buhârî, Tefsîru sûre (11), 2) “Ey ademoğlu!” hitabı yoktur ve ifade de “Enfik, Ünfik aleyke = Sen sadaka ver ki ben de sana vereyim” şeklindedir.
Allah Teâlâ’nın sayısız nimet ve ikrâmları içinde yaşamaktayız. O’nun, “Ey kulum sen ver ki, ben de sana vereyim” buyurması, iyilik yapacak kimselere bu iyiliklerinin kesinlikle karşılıksız kalmayacağını bildirmek, bizleri hayır yapmaya teşvik etmek içindir. Aslında iyilik ve hayır yapmak da bir nasip meselesidir. Kimi insanlar çok rahat iyilik yaparken kimileri de isteseler bile yapamazlar. İyiliğin karşılığı yine iyilik olduğuna göre, bazı kimseler iyilikle karşılanmaktan kendilerini mahrum bırakırlar. Yani iyilik yapmak yapabilmek de bir nimettir, onun da ayrıca şükrü gerekmektedir.
Hadisten Öğrendiklerimizİyilikler karşılıksız kalmaz.
Allah yolunda infakta bulunana Allah Teâlâ infak ile karşılık verir.
Cömert kimse mahrum kalmaz.
“Müslümanın Hangi Ameli Daha Hayırlıdır?” Hadisi
Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu anhumâ’dan rivayet edildiğine göre bir kimse Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:
HADİS: - Müslümanın hangi ameli daha hayırlıdır? diye sordu. Hz. Peygamber de:
- “Tanıdık tanımadık herkese yemek yedirmen ve selâm vermendir” buyurdu. (Buhârî, Îmân 6, 20; İsti’zân 9, 19; Müslim, Îmân 63. Ayrıca bk. Nesâî, Îmân 12; İbni Mâce, Et’ime 1.)
Hadisi Nasıl Anlamalıyız?
“Yemek ikrâmı ve selâm ifşâsı” hayır yapmakta iki önemli adımdır. Özellikle insanlar arası ilişkilerde bu iki hareket, bir çok olumlu adımların atılmasını sağlar.
“Tanıdık tanımadık herkese” kaydı, hadisin metninde selâm vermekle ilgiliymiş gibi gözükmektedir. Tercümeler de hep buna göre yapılmıştır. Ancak Ali el-Kârî’nin de işaret ettiği gibi, bu “tanıdık tanımadık herkese” kaydı, hem selâm verme hem de yemek yedirme tavsiyelerinin her ikisi için de geçerli olabilir. Biz bu ihtimali dikkate alarak tercümeyi ona göre yaptık. Yemek yedirmek ve selâm vermek toplumda sıcak ilişkilerin, köklü dostlukların kurulması ve güzelliklerin artması için iki önemli iyiliktir. Bunların muhataplarının “tanıdık tanımadık herkes” olması, her iki iyilik için de en geniş çerçevenin tesbiti anlamına gelir.
Burada önemli bir noktayı daha hatırlamakta fayda vardır. Sevgili Peygamberimiz, kendisine en üstün amellerin neler olduğunu soranlara, özellikle kendi durumları açısından yani onlar için en hayırlı ameli söylemek suretiyle cevap verirdi. Onun usûlü bu idi. O yüzden cevapları değişik olurdu. Buradan hareketle, hadisimizde ismi verilmeyen soru sahibinin yemek ikrâmı ve selâm verme konusunda biraz kusurlu biri olduğunu düşünebiliriz. Zira Efendimiz, o zâta bu iki hususu öncelikle öğütlemiştir.
Yemek ikrâmı da selâm ifşâsı da başlı başına birer cömertliktir. Benzer yönleri vardır. Zira insanlar, genellikle yakınlarına ve sevdiklerine ya da iltifat ve iyiliğe layık gördüklerine ikrâmda bulunur ve onlara selâm verirler. Oysa her iki halde de, kimseyi küçümsemeden herkese aynı davranabilmek son derece önemli bir olgunluk ve iyiliktir. Bazı kendini beğenmişler, gözlerinin kestiği kimselere selâm verirken çoğu insanı selâm vermeye lâyık görmezler. Bu asla doğru bir hareket değildir. Aynı şeyi yemek ikrâmında, dâvetlerde de görmek mümkündür. Oysa İslâmiyet yemek yedirmekte ve selâm vermekte böyle bir ayırıma gitmeden Müslümanlara eşit davranmayı emretmektedir.
Zamanımızda özellikle büyük şehirlerde, kimin ne olduğunu hangi inanç ve düşünceye sahip bulunduğunu, çoğu zaman kestirmeye imkân yoktur. Buna rağmen tanıdık tanımadık herkese selâm vermek ve ikrâmda bulunmak, Müslüman iyilik severliğinin anlaşılması bakımından da oldukca önemlidir. Çünkü insan, ihsanın kuludur. İyilik görmekten, iyisin denilmekten hoşlanmayan normal bir insan düşünmek mümkün değildir. Anormaller ise, zaten konu dışıdır. Onlara ne yapsanız hayra geçmez.
Hadisten ÖğrendiklerimizMüslüman herkese iyilik yapmaya bakmalıdır.
İyilik konusunda, tanıdık tanımadık herkese yemek yedirmenin ve selâm vermenin özel bir yeri ve önemi vardır.
Toplumda sıcak ilişkilerin ve samimi dostlukların kurulmasına Müslümanlar öncülük etmelidir.
Hz. Peygamber’in cevapları, soru soranların özel durumlarını dikkate alan önceliklere sahiptir.
“Kırk İyilik Vardır” Hadisi
Yine Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu anhumâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
HADİS: “Kırk iyilik vardır. Bunların en üstünü, birisine sağıp sütünden faydalanması için ödünç olarak sütlü bir keçi vermektir. Kim, sevâbını umarak ve mükâfâtını Allah’ın vereceğine inanarak bu kırk hayırdan birini işlerse, Allah Teâlâ onu bu sebeple cennete koyar.” (Buhârî, Hibe 35. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Zekât 42)
Hadisi Nasıl Anlamalıyız?
Bu hadis, İslâm’da hayır ve iyilik yollarının çokluğunu, kerem ve cömertlik çeşitlerinin bolluğunu haber vermektedir. Özellikle kırsal kesimlerde ya da hayvancılığın yaygın olduğu yer ve yörelerde, sevâb için yapılacak iyiliklerden birini açıklamaktadır. Sütlü bir keçi veya koyunu sağıp sütünden yararlanması için ödünç olarak fakir komşuya vermenin 40 kadar iyiliğin en üstünü olduğunu bildirmektedir. Bu, koyun ya da keçi sürüsü olan kimse için, belki küçük görülecek bir iyiliktir. Ama sütünden istifade edeceği bir tek hayvanı bile olmayan bir fakir için büyük ikrâmdır.
Eskiden, memleketimizde düğün ve sünnet yapanlara destek olmak maksadıyla emânet olarak sağmal inek veya koyun verilirdi. Fakir-fukara ailelere de sağıp sütünü içmesi, böylece geçimini sağlaması için sağmal hayvan vermek âdettendi. Bu güzel âdetlerin asıl kaynağı, bu tür yardımlaşmayı teşvik eden ve öven hadisimizdir. Tabii bu tür bir yardım, hayvan bakımına elverişli ortamlar için geçerlidir.
Demektir ki çevre şartlarına göre yapılabilecek birçok hayır ve iyilik çeşidi bulunmaktadır. Mesele sevâbını Allah’tan bekleyerek ve iyilik niyetiyle bunlardan herhangi birini yapabilmektir.
Hadiste haber verilen 40 iyiliğin tek tek sayılmamış olması, iyilik niyetiyle yapılabilecek her hayıra imkân tanımak bakımından isâbetli olmuştur. Zira bu iyilikler sayılmış olsaydı, onlardan başka iyiliklere iltifat edilmeyebilirdi. Sağmal bir keçinin ödünç verilmesinin bile üstün bir iyilik ve cömertlik sayıldığı belirtilmek suretiyle Müslümanların hayır yapmakta duyarlı ve gayretli davranmaları teşvik edilmiş olmaktadır.
Hadisten Öğrendiklerimizİyilik ve hayır yolları çoktur.
İyilik niyetiyle yapılan hayırlar, hayr sahiplerine cennet kapılarını açar.
Yapılacak iyiliğin mahallî şartlara uygun olması, ayrıca bir iyiliktir.
“Ey Ademoğlu! İhtiyâcından Fazla Olan Malını Sadaka Olarak Vermen Senin İçin İyi; Vermemen Kötüdür” Hadisi
Ebû Ümâme Suday İbni Aclân radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
HADİS: “Ey âdemoğlu! İhtiyâcından fazla olan malını sadaka olarak vermen senin için iyi; vermemen kötüdür. İhtiyacına yetecek kadarını elinde tutmandan dolayı ayıplanmazsın. İyiliğe, geçimini üstlendiklerinden başla. Veren el, alan elden üstündür (unutma).” (Müslim, Zekât 97. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 32.)
İSLAMDA CÖMERTLİK
Muhterem Müminler
Yüce dinimiz İslam, Müslümanlar arasında yardımlaşma ve dayanışmayı gerçekleştirerek huzurlu bir toplum oluşturmayı hedeflemektedir. Dinimizde toplumun zayıf, düşkün, kimsesiz ve yoksul kesimlerinin ihtiyaçlarının giderilmesi amacına yönelik olarak çeşitli iyilik ve yardım yolları bulunmaktadır. Bunların en başta gelenleri zekât, sadaka, infak vb. ibadetlerdir. Bu malî ibadetlerin özü ise cömertliktir.
Cömertlik; insanın sahip olduğu imkânlarla başkalarına yardımda bulunması, iyilik ve ihsanda bulunması demektir. Cömertlik; kısaca “gönül zenginliği, el açıklığı ve iyilikseverlik” diye ifade edilen üstün bir ahlâkî meziyettir. Buna göre cömert insan; eli açık, iyiliksever, ihsan ve ikram sahibi kimse demektir. Farsça cevân-merd sözcüğünden dilimize geçmiş olan cömertlik, genellikle sehâ, sehâvet ve cûd kavramlarıyla ifade edilmektedir.
Cömertlik Allahu Teâlâ’nın sıfatlarındandır. Kur’an’da, Allah’ın bir isminin de cömert anlamına gelen “Kerîm” olduğu (İnfitâr, 82/6) ve O’nun kerem sahibi olduğu (Rahmân, 55/27, 78; Alak, 96/3) bildirilmektedir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de bir hadis-i şerifte, “Şüphesiz Allah Kerîm’dir keremi sever, cömerttir cömertliği sever” buyurmuştur. (Tirmizî, Edeb, 41)
Cömertlikte kemal sahibi olan Yüce Allah, kullarından da cömert olmalarını ve kendilerine ihsanda bulunduğu imkanlarla başkalarına iyilik yapmalarını istemektedir. Kur’an’da, insana verilen mal ve servetin bir imtihan vesilesi olduğu bildirilmiş, ardından da bu imtihanı başarıyla geçmek için insanın sahip olduğu serveti iyilik yapmak için harcaması gerektiği ve ancak nefsinin cimriliğinden korunarak cömertçe Allah yolunda harcayanların kurtuluşa erecekleri haber verilmiştir. (Tegâbun, 64/15-16)
Bir ayette ise şöyle buyrulur: “Ey iman edenler! Hiçbir alış verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı kıyamet günü gelmeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcayın.” (Bakara, 2/254)
Kur’an mü’minleri bu şekilde cömertliğe teşvik ederken cimrilikten de sakındırmaktadır. “Kim cimrilik eder, kendini Allah’a muhtaç görmez ve en güzel sözü (kelime-i tevhidi) yalanlarsa, biz de onu en zor olana kolayca iletiriz. Cehenneme yuvarlandığı zaman malı ona fayda vermez.” (Leyl, 92/8-11) ayetlerinde cimriliğin helak sebebi olduğu açık bir şekilde vurgulanmaktadır.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de, “Yarım hurma ile de olsa cehennemden korunun!” (Buharî, Zekât, 9; Müslim, Zekât, 66-68) buyurarak, az-çok demeden hayır ve hasenat yapmamızı tavsiye etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) başka bir hadisinde ise, malını cömertçe hayır için harcayanları övmüş ve şöyle buyurmuştur: “Ancak iki kişiye gıbta edilir: Allah’ın verdiği malı hak yolunda harcamayı başaran kimse. Yine Allah’ın kendisine verdiği ilim ve hikmet ile yerli yerince hükmeden ve onu başkalarına öğreten kimse.” (Buharî, İlim, 15, Zekât, 5; Müslim, Müsâfirîn, 268)
Dikkat edilirse burada Hz. Peygamber (s.a.s.) özenilmesi gereken şeyin mal-mülk sahibi olmak değil, sahip olunan servetin Allah yolunda harcanması olduğuna işaret etmektedir. Çünkü malı yerli yerince harcamak, ona sahip olmaktan daha zor bir iştir. Bu nedenle hadis-i şerifte, bu zor işi başarabilenlerin gıpta edilmeye layık kimseler olduğu belirtilmiştir.
Cömertlik, hem ferdî hem toplumsal, hem dünyevî hem de uhrevî pek çok fayda sağlayan faziletli bir davranıştır. Allahu Teâlâ cömert kullarını sever, diğer kullarına da sevdirir. Cömertlik kıyamet günü insanı türlü sıkıntılardan kurtarır, onu cehennemden uzaklaştırıp, cennete yakınlaştırır. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Cömert kişi Allah’a yakın, insanlara yakın ve cehennem ateşinden uzaktır. Cimri ise Allah’tan uzak, insanlardan uzak, cennetten uzak ve cehennem ateşine yakındır. Cömert cahil, ibadet eden cimriden Allah’a daha sevimlidir.” (Tirmizî, Birr, 40)
Yüce Allah, mallarını cömertçe harcayanların dünya ve ahirette kazançlı çıkacaklarına dair mü’minlere teminat vermektedir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, Allah için yapılmak şartıyla her türlü hayır ve iyiliğin karşılığının tam olarak ödeneceği (Bakara, 2/272); hayra harcanan şeylerin yerine başkalarının verileceği (Sebe’, 34/39); hatta iyilik yapan kimselere on katı karşılık verileceği (En‘âm, 6/160) bildirilmektedir. İşte bu gibi müjdelerle mü’minler kerem sahibi olmaya ve cömertliğe teşvik edilmektedir.
Cömertlikte asıl olan yapılan iyiliğin Allah rızası için, gösterişten uzak ve herhangi bir menfaat beklemeden isteyerek ve severek yapılmasıdır. Yoksa çıkar amaçlı ve gösteriş olsun diye gönülsüz olarak iyilik ve yardımda bulunmak kişiyi cömert yapmaz.
Cömertlik, dünya ve ahirette insan için mutluluk ve huzur vesilesidir. Muhtaçların imdadına koşan cömert kimse yaptığı iyiliğin karşılığında aldığı hayır dualar vesilesiyle daima huzurlu ve mutlu olur. Kalbinde sevinç ve ferahlık hiç eksik olmaz. Ahirette de zaten iyiliklerinin karşılığı kendisine fazlasıyla verilecektir.
Küfür ve nifak gibi insanın kalbini karartan sebeplerden biri de aşırı mal sevgisi ve servete düşkünlüktür. Cömertlik sayesinde insan bu kötü hasletlerinden kurtulur. Cömertliğin temelinde mal, mülk ve servetin gerçek sahibinin Allah olduğu; elde bulunan mal ve serveti asıl sahibinin rızası doğrultusunda kullanmak gerektiği inancı yatmaktadır. Bunun yanında cömert insan, “Rızkı verenin Allah olduğuna” (Zâriyât, 51/58) yürekten inanır ve fakirlik endişesine kapılmadan Cenâb-ı Hakk’ın kendisine ihsan ettiği nimetlerden ihtiyaç sahiplerine cömertçe harcar.
Cömertlik bereket sebebidir. Allah için harcanan mal artar, çoğalır. Verene Allah daha fazlasıyla ikram ve ihsanda bulunur. Öyleyse malın azalacağını düşünerek cimri davranmaya hiç gerek yoktur. Zira cimrilik, dünya ve ahirette mahrumiyet sebebidir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Her sabah iki melek iner. Biri: ‘Ya Rabb! İyilik edene malının karşılığını ver’ der. Diğeri de: ‘Ya Rabb! Cimrilik edenin malını telef et’ diye dua eder.” (Buharî, Zekât, 27; Müslim, Zekât, 57)
Cimrilik, olgun bir mü’minde asla bulunmaması gereken kötü bir huydur. Hz. Peygamber (s.a.s.), bir mü’minin kalbinde hem imanın hem de cimriliğin bulunamayacağını (Nesâî, Cihâd,
ve cimrinin cennete giremeyeceğini (Tirmizî, Birr, 41) bildirmiştir. Bundan dolayı her Müslüman cömert olmaya azami gayret göstermeli, manevî bir hastalık olan cimrilikten sakınmalıdır.Peygamber Efendimiz (s.a.s.) cimrilikten daima Allah’a sığınırdı ve şöyle dua ederdi: “Allah’ım! Acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilik ve yaşlılıktan sana sığınırım. Kabir azabından, hayat ve ölümün fitnesinden de sana sığınırım.” (Buharî, Cihad, 25; Müslim, Zikr, 52)
Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Cömertliği
Her yönden mükemmel ve “en güzel örnek” olan Peygamber Efendimiz (s.a.s.), cömertlikte de zirve noktada idi. Öyle ki, Efendimiz yokluk ve fakirlik korkusu duymadan elindeki imkanları ihtiyaç sahiplerine cömertçe dağıtırdı. O’nun bu vasfını sahabeden Abdullah bin Abbas (r.a.) şöyle anlatıyor: “Allah Resûlü insanların en cömerdi idi. Ramazan ayında ise cömertliği daha da artardı. Çünkü Cebrail (a.s.), her sene Ramazan ayında gelir, ayın sonuna kadar Efendimiz ona Kur’an’ı arzederdi. İşte Allah Resûlü (s.a.s.) bu günlerde, esen rüzgârlardan daha cömert olurdu.” (Müslim, Fezâil, 50)
Cömertlikte emsalsiz bir mertebede olan Hz. Peygamber (s.a.s.), kendisinden bir şey istendiğinde asla “yok” “hayır” demez, kimseyi kapısından boş çevirmezdi. (Buharî, Edeb, 39) Şayet yanında verecek bir şey yoksa borçlanmak suretiyle isteyenin ihtiyacını karşılardı.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in cömertlik ve keremine dair bir pek çok örnek mevcuttur. Bir defasında yanına gelen Safvan İbni Ümeyye’ye iki dağ arasını dolduracak kadar bir koyun sürüsü verdi. Safvan, kabilesine dönünce halka şöyle seslendi: “Ey milletim! (Koşun) Müslüman olun. Çünkü Muhammed, fakirlik ve ihtiyaç korkusu duymadan çok büyük ikram ve ihsanlarda bulunuyor.” (Müslim, Fezâil, 57-58)
Peygamber Efendimiz (s.a.s.), “Veren el, alan elden üstündür” (Müslim, Zekât, 97) buyurmak suretiyle Müslümanları ihtiyaç sahiplerini görüp gözetmeye, sürekli iyilik ve yardımda bulunmaya teşvik etmiştir. Ashabını bu konuda gayretlendirmek için zaman zaman onları ikaz ederek cimrilikten sakındırmıştır. Bir keresinde baldızı Esmâ (r.anha)’ya hitaben şöyle buyurmuştur: “Kesenin ağzını sıkma! Allah da sana sıkarak verir!” (Buharî, Zekât, 21; Müslim, Zekât, 88)
Bir hadis-i şerifinde ise cimriliği zulüm ile birlikte zikrederek, cimriliğin tehlikeli sonuçlarına dikkat çekmiştir: “Zulüm yapmaktan sakının. Çünkü zulüm kıyamet gününde zalime zifiri karanlık olacaktır. Cimrilikten de sakının. Zira cimrilik sizden önce yaşayan insanları, birbirini boğazlamaya ve dokunulmaz haklarını çiğnemeye götürmek suretiyle perişan etmiştir.” (Müslim, Birr, 56)
Bütün bunlardan sonra diyebiliriz ki; Müslümana yakışan cimrilik değil, Sevgili Peygamberimizin yolu olan cömertliktir. Öyleyse bize yakışan şekilde davranmalı, Yüce Rabbimizin bizlere ihsan ettiği maddî-manevî her türlü imkanımızı insanlara iyilik ve yardım yapmak için cömertçe harcamalıyız.