BÜYÜK OSMANLI ŞAİRİ YUSUF NABİ ŞİİRLERİ
ŞAİR YUSUF NABİNİN MESCİDİ NEBİNİN MİNARELERİNDEN OKUNAN ŞİİRİ
Şair Nâbi’nin Mescid-i Nebî’nin Minârelerinden Okunan Şiiri
Osmanlı Şâiri Nâbî, bir hac seferi esnasında daha önce kimsenin bilmediği ve duymadığı bir şiir yazar, Medine’ye ayak bastığı esnada bu şiiri Mescid-i Nebî’nin minârelerinden okunurken duyar. İşte o müthiş şiir ve menkıbesi...
Şâir Nâbî, 1678 yılında, devlet adamları ile beraber Hac seferine çıkar. Kâfile Medîne’ye yaklaşırken Nâbî, heyecandan uykusuz hâle gelir. Kâfilede bulunan bir paşanın gafleten ayağını, Medîne-i Münevvere’ye doğru uzattığını görür. Bu durumdan çok müteessir olarak meşhur na’tini yazmaya başlar.
Sabah namazına yakın kâfile Medîne-i Münevvere’ye yaklaşırken Nâbî, yazdığı na’tin Mescid-i Nebî’nin minârelerinden okunduğunu duyar:
Sakın terk-i edebden kûy-i mahbûb-i Hudâ’dır bu;
Nazargâh-ı ilâhîdir, makâm-ı Mustafâ’dır bu.
(Cenâb-ı Hakk’ın nazargâhı ve O’nun sevgili peygamberi Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın makâmı ve beldesi olan bu yerde edebe riâyetsizlikten sakın!..)
Habîb-i kibriyâ’nın hâbgâhıdır fazilette
Teveffuk kerde-i arş-ı Cenâb-ı Kibriyâdır bu
(Burası, Allah (cc)’ın sevgilisinin ebedî istirahatgâhının, türbesinin bulunduğu yerdir ve fazilet bakımından Cenâb-ı Hakk’ın arşının bile üstündedir.)
Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-ı adem zâil
Amâdan açtı muvcûdat çeşmin tûtiyâdır bu
(Bu mübarek toprağın ziyasından yokluk karanlığı sona erdi. Varlık âlemi, körlük ve yokluktan gözünü onun sürmesiyle açtı.)
Felekte mâh-i nev Bâbü’s-selâm’ın sîne-çâkidir
Bunun kandili Cevzâ matlâ-i nûr-i ziyâdır bu
(Gökyüzünde hilâl, O’nun selâm kapısının yüreği yaralı âşığıdır. Semadaki Cevza'nın nur ve ışık kaynağı O’dur.)
Murâât-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha,
Metâf-ı kudsiyândır, bûsegâh-ı enbiyâdır bu.
(Ey Nâbî, bu dergâha edep kâidelerine uyarak gir! Burası, meleklerin etrafında pervâne olduğu ve peygamberlerin (eşiğini) öptüğü mübârek bir makamdır.)
Bu durum karşısında çok heyecanlanan şâir Nâbî, hemen müezzini bulur:
“–Bu na’ti kimden ve nasıl öğrendiniz?” diye sorar.
Müezzin:
“–Bu gece Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- rüyâmızda bize;
«–Ümmetimden Nâbî isimli bir şâir beni ziyarete geliyor. Bu zât bana son derece aşk ve muhabbetle doludur. Bu aşkı sebebiyle onu Medîne minârelerinden kendi na’ti ile karşılayın!..» buyurdu. Biz de bu emr-i nebevîyi yerine getirdik...” der.
Nâbî, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar. Hem ağlar, hem de şunları söyler:
“–Demek ki Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bana «ümmetim» dedi! Demek ki, İki Cihân Güneşi beni ümmetliğe kabul buyurdu!..”
İlmün enva’ı ile ol mâli Belki lâzım gele isti’mâli “Belki kullanılması gerekir diye ilmin her çeşidiyle donan.” 302. Bilmek elbetde degül mi ahsen Sorsalar ben anı bilmem dimeden “Bir şeyi sorduklarında bilmek, bilmiyorum demekten daha güzel değil mi?” 303. Hazretün nâsa budur telkîni “Utlubû'l-’ilmi velev bi's-Sîni” “Hz. Muhammed’in halka tavsiyesi budur: İlim Çinde de olsa isteyin.” 304. İtme âr ogren okı ehlinden Her şeyün ilmi güzel cehlinden “Utanma, ilmi ehlinden öğren. Her şeyin ilmi cehlinden güzeldir.” 305. Cühelâ ‘âlime nisbet hardur Belki hardan da bile bedterdür “Cahiller, bilgine oranla eşektir; belki eşekten de kötüdür.” 306. Kandedür bî-haber ü kande habîr Mütesavî degül a’mâ vü basîr “Habersiz nerde, bilen nerde? Kör ve gören bir değildir.” 307. Ne kadar bulsa da ferr ü şevket Câhile câh ile gelmez ragbet “Makamla ne kadar güç ve iktidar elde etse de cahile, kimse rağbet etmez.” 308. Cehldür mâye-i şerm ü haclet Cehldür mevris-zill ü nahbet “Cahillik, utanmanın mayasıdır. Cahillik, alçaklık ve ağlama sebebidir.” 309. Cehldür âdeme zindân-ı belâ Ki düşenler göremez rûy-ı rehâ “Cehalet, insan için düşenlerin kurtulama yüzü görmedikleri bela zindanıdır. 310. Cehldür mahz-ı adem ilm vücûd Hiç berâber mi olur bûd ü ne-bûd “Cehalet mutlak yokluk, ilim varlıktır. İç olma ve olmama (var-yok) eşit olur mu?” 311. Matlabun eyle maâlî-i umûr Vâdi-i felsefeden eyle ubûr “İşlerin yücesi amacın olsun; felsefe vadisinden geç, uzaklaş.” 312. Olmaya ilm kadar emr-i bülend ‘İlmden görmedi hîç kimse gezend “İlim kadar yüce bir iş yoktur. Kimse ilimden zarar görmedi.” 313. Ger re’âyâ vü gerek sâhib-i tâc Lâbüd olur ‘ulemâya muhtâc “Gerek vatandaş, gerekse padişah, herkes eninde sonunda bilginlere muhtaç olur.” 314. Şeref-i’ilme nihâyet yokdur Sıfat-ı Bâri'ye gâyet yokdur “İlmin şerefine son yoktur; Allah’ın sıfatına sınır yoktur.” 315. Olmayınca mütenâhî ma’lûm Mümkin olur mı tenâhî-i ulûm “Sonlu olan bilinmeyince hiç ilimlerin sonuna ulaşılabilir mi?” 316. Kalma kışrında ulûmun ammâ Olagör vâsıl-ı lübb-i ma’nâ “Fakat ilmin kabuğunda kalma; anlamın özünü öğrenmeye çalış.” 317. Zâhirün bâtınına eyle ubûr Yeke perle uçabilsün mi tuyûr “Görünenin içyüzüne nüfuz et, geç; hiç tek kanatla kuşlar uçabilir mi?” 318. ‘Hânenün zâhiridür cây-ı güzâr Halvet-i bâtınıdur cây-ı karâr “Evin dışı geçilecek yerdir; oturulacak yer ise içidir.” 319. Sâhil-i bahrda olsun mı le’âl Gevher istersen eğer ka’rına dal “Deniz kenarında inci olur mu? İnci istersen eğer derinine dal.” 320. Sarf u nahv ü ‘Arabiyyet lâzım ‘Arabî bilmeğe âlet lâzım “Arapça bilmek için sarf, nahiv, Arapça bilgisi gerek.” 321. Lîk âletle geçürme evkât Bî-teemmül neye yarar âlât “Fakat aletle vakit geçirme, araştırıp inceleme olmadıktan sonra alet neye yarar?” 322. İlmün it cümlesini istihsâl Cümlesin itme velî isti’mâl “İlmin hepsini elde ewt ama tamamını kullanma.” 323. Sana kâfîdür ola nakş-ı zamîr ‘İlmden fıkh u hadîs ü tefsîr “Senin için iç süsü olarak ilimden fıkıh, hadis ve tefsir yeterlidir.” 324. Gayrısın okı velî itme amel Olma pâ-mâl-i da’âvî vü cedel “Diğer ilimleri oku ama onlarla amel etme; tartışma konularının ayak altında sürünme.” 12b.325. Fıkhdan eyle ibâdâta nazar Eyleme semt-i da’âvîye güzer “Fıkıh ilminden ibadet konularına bak; tartışmalı konular tarafına geçme.” 326. Naks virmez iki âlemde sana Bilmemek mes’ele-i bey’ ü şirâ “Alış veriş konularını bilmemek ikiş dünyada sana zarar vermez.
HAYRİYYE’DEN: MATLAB-I DÂNİŞ-İ ENVA-I ‘ULÛM “İlim çeşitlerini öğrenme bölümü) 284. İy nihâl-ı çemen-ârâ-yı edeb Nûr-ba‘hşâ-yı dil ü dîde-i eb “Ey edeb gül bahçesinin süsü olan fidan, ey babanın gönül ve varlık gmzüne ışık bağışlayan” 285. Sa’y kıl ilm-i şerîfe şeb ü rûz Kalma hayvân-sıfat ol ilm-âmûz “Şerefli ilme gündüz gece çalış, hayvan gibi kalma, ilim öğrenici ol.” 286. ‘İlme sa’y eylememekden hazer it ‘İlm ü sa’y ikisi birdür nazar it İlme çalışmamaktan sakın; dikkat et ilim ve çalışmanın her ikisi eşittir.” 287. Müdde’âma bu suhan şâhiddür ‘İlm ü sa’yun adedi vâhiddür “İlleri sürdüğüm görüşe, ilim ve sa’y kelimelerinin sayısal değerlerinin eşit oluşu tanıktır.” 288. Bulamaz ‘ilm bi-lâ-sa’y vücûd Biri gitse biri olur nâ-bûd “İlim, gayretsiz ortaya çıkmaz; biri gitse diğeri de yok olur.” 289. Sıfat-ı Hazret-i Mevlâ'dur ilm Cümle evsâfdan a’lâdur ilm “İlim, yüce Mevla’nın sıfatıdır;ilim bütün sıfatlardan üstündür.” 290. Taleb-i ‘ilme çalış ol a’lem Farzdur didi Resûl-i Ekrem “İlim öğrenmeye çalış, çok bilgili ol;(çünkü) Hz. Muhammed, ilim farzdır, dedi.” 291. Dahı emr eyledi ol sâhib-i ilm “Mehdden lahde dek ol tâlib-i ilm” “Yine o ilim sahibi, “beşiktene mezara kadar ilmi iste” dedi.” 292. ‘İlm içün oldı şeh-i hıtta-i nûr “Rabbi zidnî” talebiyle me’mûr “O nur ülkesinin padişahı ilim için, “Allahım arttır” talebiyle memur edildi.” 293. Bula gör eyle medîneye vusûl Ki kapusı ola damad-ı Resûl “Kapısı, Allah resulünün damadı (Hz. Ali) olan ilim şehrini bulup ulaşmaya çalış.” 294. ‘İlmdür mâşıta-i rûy-ı vücûd ‘İlmdür vâsıta-i bûd ü ne-bûd “Varlık yüzünün süsleyicisi ilimdir. Varlık ve yokluk aracı ilimidri.” 295. ‘İlmdür mâ’ide-i Rabbânî ‘İlmdür mevhibe-i Yezdânî “İlim Rahman olan Allah’ın sofrasıdır. İlim allah’ın hediyesidir.” 296. ‘İlmdür rabıta-i ‘izz ü ulâ ‘İlmdür bâ’is-i temkîn-i safâ “İlim, değer ve yücelik bağıdır. İlim, sevinç ağırbaşlılığının sebebidir.” 297. ‘İlmdür zâbıta-i câh u celâl ‘İlmdür râbıta-i birr ü nevâl “Makam ve heybetin koruyucusu ilimdir. İyilik ve bağışın, kısmetin bağı ilimdir.” 298. ‘İlm bir lücce-i bî-sahildür Anda âlim geçinen câhildür “İlim, sahilsiz bir okyanustur. Onda âlim geçinen câhildir.” 299. Cehle Hak mevt didi ilme hayât Olma hem-hâl-i gürûh-ı emvât “Allah, cehalete ölüm; ilme hayat dedi. Ölüler topluluğu ile arkadaş olma.” 300. Olma mahrûm-ı hayât-ı ebedî ‘İlm ile fark ide gör nîk ü bedi “İlimle iyiyi ve kötüyü fark et; sonsuz hayatın yoksunu olma.”
1. TEVHİD: Ta’alallâh zihî dîvân-tırâz-ı sûret ü ma’nâ Ki cism-i lafz ile rûh-ı me’âli eylemiş peydâ “Yüce Allah, Lafzın cismiyle anlamın ruhunu yaratarak mana ve görünüş divanını ne hoş yaratmış.” Zihî hayyât-ı hil’at-dûz-ı bâzâr-ı hakâyık kim Kad-ı ma’nâyı itmiş câme-i terkîb ile ber-pâ “Hakikat pazarının hil’at diken terzisi mana güzelinin boyunu terkip elbisesiyle ne hoş ayakta tutmuş.” Olup hurşîd ü mehden mühre-keş evrâk-ı eflâke Hutût-ı rûz u şebden nüsha-i sun’ eylemiş inşâ “Güneş ve aydan, gökyüzü sayfasına mühre çekip gündüz ve gece çizgilerinden (yazılarından) sanat eseri inşa etmiş.” İdüp vaz’-ı kalem evrâk-ı hikmet-hâne-i sun’a Çeküp müsvedde-i gaybı beyâza eylemiş imlâ D.s.1) “Sanat hikmethanesinin kâğıtları üzerine kalemini koyup gayb müsveddesini temize çekmiş.” Zihî mübdi’ ki bî-reng-i ‘amâdan eylemiş tasvîr Hezârân çihre-i rengîn hezârân dîde-i bînâ “Ne güzel Yaratıcı! Yokluğun renksizliğinden binlerce güzel yüz, binlerce gören göz tasvir etmiş” Zihî Hâlik ki kemter nutfe-i nâ-çîzden itmiş Kıbâb-ı bârgâh-ı çarha sığmaz kimseler peydâ (D.s.2) “Ne güzel Yaratıcı! Basit bir meniden gök kubbeye sığmayan insanlar yaratmış” Bu emvâc-ı mecâzun ka’rına reh-yâb olam onlar Ki var tahtında pür dürr-i hakîkat jerf bir deryâ (D.s.3) “Bu mecaz dalgalarının derinliğine vakıf olanlar, altında hakikat incileriyle dopdolu derin bir deniz olduğunu anlarlar
1. Gül gülşen-i terk eyledi sohbet sana kaldı
Bülbül yine meydân-ı mahabbet sana kaldı
2. Ferhâd ile Kays eyledi ber-çîde metâ’ın
Ey dil ser-i bâzâr-ı melâmet sana kaldı
3. Biz dâ’iye-i vuslat ile hâk-i reh olduk
Ey bâd-ı sabâ lutf u mürüvvet sana kaldı
4. Târîkî-i hicrâna esîrüz bize çâre
Ey âh-ı sehergâh nedâmet sana kaldı
5. Mest eylemege âlemi sahbâ-yı suhenden
Ey hâme-i Nâbî yine himmet sana kaldı Divan, s.1120
1. Gül, gül bahçesini terk etti; sohbet sana kaldı. Ey bülbül, yine aşk
meydanı sana kaldı.
2. Ferhat ile Mecnun mallarını topladı; ey gönül, kınanmışlık
pazarının başkanlığı sana kaldı.
3. Biz kavuşma temennisi ile yol tozu olduk; ey saba yeli iyilik ve
insanlık sana kaldı.
4. Ey seher vakti çekilen ah, biz ayrılık karanlığına esir olduk, bize
çare göster; pişmanlık sana kaldı.
5. Ey Nâbî’nin kalemi, alemi söz şarabıyla sarhoş etme gayretri sana
kaldı.
1. Gülsitân-ı dehre geldük reng yok bû kalmamış Sâye-endâz-ı kerem bir nahl-ı dil-cû kalmamış 2. Eylemiş der-beste dükkânın tabîb-i rûzgâr Hokka-i pîrûze-i gerdûnda dârû kalmamış 3. Teşnegânun çâk çâk olmış leb-i hâhişgeri Çeşmesâr-ı merhametde bir içim su kalmamış 4. Kadrin anlar yok bilür yok her dür-i sencîdenün250 Çâr-sû-yı kâbiliyyetde terâzû kalmamış 5. Ceyş-i gamdan kanda itsün ilticâ ehl-i niyâz Kal’a-i himmetde Nâbî burc u bârû kalmamış Divan, s.720 1. Dünya gülbahçesine geldik renk yok, koku kalmamış. Cömertlik gölgesi salar bir gönül çekici bir fidan kalmamış. 2. Feleğin mavi hokkasında ilaç kalmadığından zamanın hekimi dükkânını kapamış. 3.Merhamet çeşmesinde bir içim su kalmadığından susamışların su isteyen dudakları çatlamış, yarık yarık olmuş. 4. Yetenek çarşısında terazi kalmadığından tartılı incilerin değerini anlayan yok. 5. Ey Nâbî, gayret kalesinde burç ve beden kalmadığından istek sahipleri gam ordusundan nereye sığınsın? * 1. Ne hoşdur mîve-çîn-i şâhsâr-ı iştiyâk olmak Ne müşkildür leked-hâr-ı nigehbân-ı firâk olmak 2. İderler kûhveş keştîleri bir lafz ile tahrîk Ne hoşdur bir suhanda yek-zebân-ı ittifâk olamk 3. Hüner bir hâtır-ı vîrânı ta’mîr itmedür yohsa Degüldür âdemiyet nakş-perdâz-ı revâk olmak 4. O denlü var ki yokdur ‘ârız-ı ikbâlinün ânı Egerçi devlete mâni’ degüldür bî-mezâk olmak 5. Hüner mânend-i pül bâre tahammül itmedür yohsa Degüldür çok hüner bâlâ-yı mihrâb üzre tâk olmak 6. Hünerdür Nâbiyâ ebnâ-yı ‘asrun i’tikâdında Riyâz-ı ülfete çirk-âbe-efşân-ı nifâk olmak Divan, s.749 1. Özlem ağacınının meyvelerinin toplayıcısı olmak ne hoştur! Ayrılık gözcülüğünün tekme yiyicisi olmak ne zordur! 2. Bir sözle dağ gibi gemileri hareket ettirirler; bir sözde dil birliği içinde olmak ne hoştur. 3. Hüner, bir yıkık gönlü yapmaktır; çardak süsleyici olmak insanlık değildir. 4. Her ne kadar zevksizlik ikbal sahibi olmaya engel değilse de ikbalinin yanağının güzelliği o kadar yoktur. 5. Hüner, köprü gibi yüke katlanmaktır yoksa mihrabın üzerindeki kemer olmak çok makbul değildir. 6. Ey Nâbî, zamane çocuklarının inancındae hüner, arkadaşlık bahçesine bozgunculuk çirkefi atmaktır.
1. Ne ilmedür ne dânişe ne ehl-i hûşadur
Hep i’tibâr-ı bî-hıredân hod-fürûşadur
2. Kâfir-dilân-ı hırs ferâmûş idüp Hak’ı
Şimdi sanem-misâl perestiş gurûşadur
3. Yek-dem degül kavâfil-i âvâzdan tehî
Sahn-ı ribât-ı gûş ‘aceb vakf-ı gûşedür
4. Meyl itdi seyr-i dâgum içün sîneme o şûh
Fasl-ı bahâr olınca heves tahta-boşadur249
5. Nâbî ne kayd-ı eşk-i ter ü pâre-i ciger
Şevk-i visâl reh-rev-i ümmîde tûşedür (D. s.545)
1. Akılsızların bütün rağbeti, ilme, irfana, akıl sahiplerine değil
övüngenleredir.
2. Hırsın kafir gönüllüleri Allah’ı unutup şimdi put gibi kuruşa
tapmaktadırlar.
3. Kulak konağının sofası bir an bile feryat kafilelerinden boş
kalmayan tuhaf bir vakıf köşesidir.
4. O oynak güzel, gönül yaramı görmek için göğsüme yöneldi; bahar
mevsimi olunca taraçaya heves edilir.
5. Ey Nâbî, ne ıslak gözyaşı bağı, ne ciğer parçası; kavuşma şevki
umut yolcusuna azıktır.
1. Egerçi köhne metâ’uz revâcumuz yokdur
Revâca da o kadar ihtiyâcumuz yokdur
2. Misâl-i âb iderüz nîk übedle âmîziş
Bu kârgehde mu’ayyen mizâcumuz yokdur
3. Bizüm bu kasr-ı sebük-sakf içinde ey Nâbî
Girân-suhanlar ile imtizâcumuz yokdur (D.s.602)
1. Her ne kadar eski metaız, bize revaç edilmez fakat revaca da o
kadar ihtiyacımız yoktur.
2. Su gibi iyi ve kötüyle uyuşuruz; bu iş evinde belirli bir mizacımız
yoktur.
3. Ey Nâbî, bizim bu hafif tavan içinde ağır sözlülerle uyuşmamız söz
konusu değildir.
*
1. Serv-kaddüm sâye salsa bâga ‘ar’ar hâk olur
Reng-i ruhsârın görüp güller girîbân-çâk olur
2. Dilde bir sûz-ı mahabbet var ki takrîr eylesem
Şevkden eczâ-yı ‘âlem ser-be-ser hâşâk olur
3. Hânümân-ı tâkati vîrân iderken rûy-ı dil
Bülbül-i nâçîze gül bîhûde âteşnâk olur
4. Dehre bir nezzâre-i ye’s itmedükçe bilmedüm
K’ârzû jeng-âver-i âyîne-i idrâk olur
5. Perverişyâb oldugiçün dûdmân-ı aşkda
Ah-ı Nâbî yirde kalmaz zînet-i eflâk olur Divan, s.630-1.
1. Servi boylum bahçeye gölge salsa dağ ardıcı (utancından) toprak
olur; güller yanağının rengini görüp yakalarını yırtarlar.”
2. Gönülde öyle bir aşk ateşi var ki söylesem, şevkinden kâinatın
zerreleri baştanbaşa çerçöp olur.
3. Gönül yüzü, güç kuvvet sarayını viran ederken zavallı bülbüle gül,
boşuna ateşli olur.
4. Dünyaya ümitsiz bir bakışla bakmayınca, arzunun idrak aynasına
pas yaptığını bilemedim.
5. Aşk ocağına beslendiği için Nâbî’nin ahı yerde kalmaz gökyüzüne
süs olur.
*
1.Evsâf-ı mahabbet dehen-i hâmeye sığmaz
Ta’bîr-i mezâyâ-yı nihân nâmeye sığmaz
2.Ol âfetün evzâ’ı degül kâbil-i tahrîr
Tasvîr-i gam-ı ‘aşk bu şeh-nâmeye sığmaz
3.Zevk ile temâşâsına aç çeşm-i tevekkül
Bâzîçe-i endîşe bu hengâmeye sığmaz
4.Erbâb-ı fenâ pîrâhen-i sabrı ider çâk
Mecnûn-ı melâmet –zededür câmeye sığmaz
5.Bir gayri murâda tolanur himmet-i Nâbî
Her kâm derûn-ı dil-i hod-kâmeye sığmaz Divan, s.687
1. Aşkın tasviri kalemin ağzına sığmaz. Gizli meziyetlerin tabirleri
mektuba sığmaz.
2. O güzelin durumları yazılamaz; aşk üzüntüsünün tasviri bu
şehnameye sığmaz.
3. Zevkle seyretmek için tevekkül gözünü aç; düşünce oyunu bu
gürültü patırtıya sığmaz.
4. Yokluk ehli, melamete uğramış mecnundur; elbiseye
sığmadığından sabır gömleğini yırtar.
5. Nâbî’nin gayreti başka bir amaç için dolaşır; her arzu kendini
beğenmiş insanın içine sığmaz.
1. Yâre varsun peyk-i nâlem âh u zârum söylesün
Ab-ı çeşm-i girye-i bî-ihtiyârum söylesün
2. Çâk çâk-i sîne virsün mevce-i gamdan haber
Zahm-ı hun-pâş-ı derûnum inkisârum söylesün
3. Arzû-yı vasl ile şeb-zindedâr olduklarum
Girye-i hasretle çeşm-i intizârum söylesün
4. Bende yok kudret edâya harf-i şevki Nâbiyâ
Hâme-i rengîn-sarîr-i bî-karârum söylesün Divan, s.910
1. “İnleyişimin habercisi sevgiliye varsın, feryadımı, ağlamamı,
gözümden ihtiyarsız akan gözyaşlarımı söylesin.”
2. “Delik deşik göğsüm gam dalgalarından haber versin; içimin kan
saçan yarası kırgınlığımı, iç kırıklığımı söylesin.”
3. “Kavuşma isteği ile gece uyumadığımı, bekleyen gözlerim özlem
gözyaşlarıyla söylesin.”
4. “Ey Nâbî, bende aşkı ifade edecek güç yok; bunu kararsız renkli
ötüşü olan kalemim söylesin.”
1. Söylemez dil derdin ammâ yâre söyler söylese
Bin dehenle sîne-i sad-pâre söyler söylese
2. Aklına mecnûnlarun Tahsîn- ki ketm-i râz idüp
Geh sipihre geh der ü dîvâra söyler söylese
3. Dil cünûnından zebânın mahrem itmiş râzına
Yohsa sâhib-akl emânetkâra söyler söylese
4. Olmaz eş’ârında lezzet dil-rübâsız âşıkun
Tûtiyân âyîne-i ruhsâre söyler söylese
5. Râh-ı gûşından salar sûzi derûn-ı âşıka
Şi’r-i Nâbî böyle âteş-pâre söyler söylese Divan, s.971-2
1. “Gönül, derdini söylemez; söylese sevgiliye söyler; söylerse
paramparça kalb bin ağızla söyler.”
2. “Mecnunların aklına övgüler olsun ki dertlerini gizleyip bazen
gökyüzüne, bazen de kapıya, duvara söylerler.”
3. “Gönül, deliliğinden dolayı dilini sırrına mahrem etmiş; yoksa
akıllı,derdini söylese emin olanlara söyler.”
4. “Aşığın, sevgilisiz, şiirlerinde lezzet olmaz. Papağanlar, yanak
aynasına karşı söyler, söylese.”
5. “Kulak yolundan, aşığın kalbinin derinliklerine ateşini salr;
Nâbî’nin şiiri söylerse böyle söyler.”
Ez-Lisân-ı cüce(Mizah)
Kim eylemezse pâdişehüm sana ser-fürû
Olsun vücûdı mesh benüm hilkatüm gibi
Padişahım, kim sana boyun eğmezse vücudu benim cismim gibi
çarpık olsun!
Fermânuna muhalefete cür’et eyleyen
Olsun dıraht-ı ömri benüm kâmetüm gibi
Fermanına karşı gelmeğe yeltenenin ömr ağacı benim boyum gibi
(kısa) olsun!
Olsun hulûs ile kapuna bende olmayan
Bâzû-yı iktidârı benüm kuvvetüm gibi
Kapında ihlasla köle olmayanın bileğinin iktidarı benim gücüm gibi
(az) olsun!
Meydân-ı hıdmetünde uran takla-yı nifâk
Olsun şebek-misâl benüm hey’etüm gibi
Sana hizmet etme meydanında münafıklık taklaları atanın görünüşü
maymun gibi benim görünüşümde olsun!
Olsun esîr-i perde-i bâzîçe-i kazâ
Hussâd-ı kukla-çihre benüm sûretüm gibi Divan, s.1134
Kukla yüzlü kıskançların kaza oyuncağının perdesinin esiri olarak
benim görünüşüm gibi olsun!
*
Halkun emvâlin alup sonra tesellî virmek
Füls-i mâhîyi soyup yağda pişürmek gibidür
Gusfendânın idüp kat’ tarîk-i nefesin
Bacağından üfürüp sonra şişürmek gibidür Divan, s.1142
Halkın mallarını alıp sonra teselli vermek, balığın pullarını soyup
yağda pişirmek gibidir. Koyunun nefes borusunu kesip sonra ayağından
üfleyi
İntihâbât-ı hayâlât-ı Acemle Nâbiyâ
Şâhid-i eş’âr bir udhûke sûret bağladı
İstirâk-ı isti’ârât ile şi’r-i Şevketün
Şimdi düzdân-ı ma’ânî şân ü şevket bağladı Divan, s.1166
Ey Nâbî, İran şairlerinin hayallerinden seçmelerle şiir güzeli bir
tuhaf şekle büründü. Zamanın mana hırsızları, Şevketin şiirnden
çalıntılarla şimdi şöhret elde etti
Mücevher tâc-ı devlet kimseye sûd itmez ey Nâbî
Nice şâh-ı cihânun çeşmi ol efserde kalmışdur
Ey Nâbî, bir çok dünya padişahının gözünün kaldığı mücevher devlet
tacından kimseye fayda yoktur.
Temâşâ-yı cemâl-i nev-arûs-ı râhat istersen
Var evvel dîde-i irfânuna kuhl-ı müdârâ çek
Eğer yeni huzur gelininin güzel yüzünü görmek istersen irfan gözüne,
insanlarla iyi geçinme sürmesi çek.
Kitâb-ı kâinât esrâr-ı hikmetle leb-â-lebdür
Şikâyet cehlden feryâd bî-idrâklerden
Kainat kitabı hikmet sırlarıyla ağzına kadar doludur; şikâyet
cehaletten,idrâksizliklerden feryat.
Evvelîn pendi budur pîr-i mugânun rinde253
Ki sakın dil-dâde-i câh olmayasın
Pîr-i muğanın rinde ilk öğüdü, sakın mevkie, makama gönül
vermeyesindir.
Vâ’iz bizi tahvîf ile teşvîşe düşürme
Sen mahkeme-i rûz-ı cezâdan mı gelürsin
Ey vâiz, korku ile kafamızı karıştırma; sen kıyamet gününün
mahkemesinden mi geliyorsun?
Yok bî-garaz mu’âmele ehl-i zamânede
Kimse ‘ibâdet itmez idi cennet olmasa
Günün insanında her iş bir amaç içindir; cennet olmasaydı kimse
ibadet etmezdi.
Degüldür zâta mâ’il halk mâl u câhadur rağbet
Dıraht etrâfına kimse tolaşmaz bârdan sonra
Halk kişiliğe bakmaz; rağbet zenginlik ve makamadır. Kimse meyve
(toplandıktan ) sonra ağacın etrtafında dolaşmaz.
Kirmün hakâretini ko hüsn-i harîri gör
Eczâ-yı ‘âlem içre bakılmaz evâ’ile
Böceğin küçüklüğünü bırak, ipeğin güzelliğini gör; dünyanıncüzleri
içinde ilk şekillere bakılmaz.
Abdân olmış iken dâ’ire-i âlem hayy
Yine yokdur arasan âbdan erzân bir şey
Evren sudan yaratıldığı halde yine de(dünyada) sudan ucuz bir şey
yoktur.
1. Bir devlet içün çarhe temennâdan usanduk
Bir vasl içün agyâra müdârâdan usanduk
2. Hicrân çekerek zevk-i mülâkâtı unutduk
Mahmûr olarak lezzet-i sahbâdan usanduk
3. Düşdük katı çok heves-i vuslata ammâ
Ol dâ’iye-i dağdağa-fermâdan usanduk
4. Dil gamla dahı dest ü girîbândan usanmaz
Bir yâr içün agyâr ile gavgâdan usanduk
5. Nâbî ile ol âfetün ahvâlini nakl it
Efsâne-i Mecnûn ile Leylâ’dan usanduk Divan, s.756
1. Bir devlet için feleğe istekte bulunmaktan usandık. Bir kavuşma
için rakiplere iyi görünmekten usandık
2. Ayrılık acısı çekerek kavuşma zevkini unuttuk; mahmur olarak
şarabın tadından usandık.
3. Çoktan beri kavuşma hevesine düştük ama o içimizde fırtınalar
koparan duygudan usandık.
4. Gönül üzüntü ile yaka paça olmaktan usanmazken bir sevgili için
rakiplerle kavgadan usandık.
5. (Ey şair) Leyla ile Mecnun efsanesinden usandık; Nâbî ile o
güzelin durumunu (aşkını) anlat.
1. Ey mâh-pâre ‘âşık-ı zârun benüm senün
Ey şâh-bâz-ı hüsn şikârun benüm senün
2. Sen gerçi evc-i hüsnde hurşîdsin velî
Mânend-i mâh âyînedârun benüm senün
3. Mâbeyn-i gülde reste olan berg-i sebzveş
Sen şâh-ı hüsn gâşiyedârun benüm senün /
4. Ey bahr-ı nâz mevce-i âgûşum itme red
Dil-bend-i ârzû-yı kenârun benüm senün
5. Alsam ‘aceb midür seni âgûş-ı vuslata,
Sen şehr-i hüsn ü khne hisârun benüm senün
6. ‘Aks-i ruhunla buldı revâcın metâ’-ı dil
Tamga-pezîr-i nakş-ı ‘izârun benüm senün
7. Şevk-i ruhunla nagme-serâlıklar itmede
Nâbî-sıfat hezâr-ı bahârun benüm senün Divan, s.796-7
1. “Ey ay yüzlü, senin inleyen aşığın Ey güzellik doğanı senin avın
benim.
2. Gerçi sen güzellik göğünde güneşsin fakat Ay gibi sana ayna olan
benim.
3. “Sen güzellik padişahı ben, gül arasında biten yeşil yaprak gibi
eğer örtüsünü tutanın olayım.”
4. Ey naz denizi, kucak dalgamı reddetme. Seni kucaklamaya
gönülden bağlı olan benim.
5. Sen güzellik şehri, bense eski hisarım seni kavuşma kucağına
alsam şaşılır mı?
6. Gönül metaı yanağının yansımasıyla revaç buldu; yanağının
döğmesini yapan benim.
7. Nâbî gibi yanağının şevkiyle şiirler okumada bülbülün benim
senin.
4. RUBÂÎLERDEN:
Rubâî (Ahreb)
Çeşmüm çemen-i vahdete bâz it yâ Rab
Vâreste-i sürme-i mecâz it yâ Rab
Pîşânî-i hâlüm olsa da nâ-şüste
Şâyetse-i secde-i niyâz it yâ Rab Divan, s.462
Ey Rabbim, gözümü birlik bahçesine şahin et, mecaz sürmesinden
uzak et; halimin başlangıcı yıkanmamış (temiz) olsa da yakarış secdesine
layık et.
*
A’mâlüne Nâbî nazarun imrâr it
Tashîh-i sütûr-ı nüsha-i âsâr it
Buldukça hurûf u nukat –ı sehv ü hatâ
Mahkûk-ı kalem-tırâş-ı istiğfâr it Divan, s.1176
Ey Nâbî, sürekli yaptıklarına bak, eserlerinin satırlarını düzelt.
Yanlış ve günah harf ve noktalarını buldukça tövbe kalemtıraşı ile sil.
*
Nâbî sitem-i dehre tahammül hoşdur
Esbâb-ı tahammülle tecemmül hoşdur
Meydân-ı emelde ıztırâb itmekten
Dükkân-ı kanâ’atde tevekkül hoşdur Divan, s.1180
Ey Nâbî, dünyanın zulmüne katlanmak hoştur; tahammül sebepleriyle
güzelleşmek hoştur. Emel meydanında çırpınmaktan tok gözlülük
dükkânında tevekkül hoştur.
*
Bu devlet-i fânîye bu rağbet çokdur
Bu çihre-i ikbâle bu nahvet çokdur
Başunda bu kubbe denlü destâr nedür
Vîrân olacak kasra bu zînet çokdur (Divan, s.1188
Bu geçici devlete bu rağbet çoktur. Bu talih yüzüne bu gurur çoktur.
Başında bu kubbe gibi sarık nedir? Viran olacak köşke bu süs çoktur.
Şevk-i gül-i ümmîd ile hâr olmamışuz
Dil-beste-i lutf-ı rûzgâr olmamışuz
Biz köhne metâ’-ı bî-revâcuz ammâ
Dellâllarun dûşına bâr olmamışuz Divan, s.1193
Umut gülünün coşkusuyla diken olmamışız. Zamanın iyiliklerine
gönül bağlamamışız. Biz revacı olmayan eski bir metaız ama tellalların
omzuna ytük olmamışız.
*
Ne şuğl-ı abesdür bize bu tenbâkû
Kim hâk-i hevâya tohm-ı dûd ekmedeyüz
Tâ sönmeye diyü dûdmân-ı lûle
Avurd ile dem-b e-dem körük çekmedeyüz Divan, s.1201
Bu tönbeki bizim için ne abes iştir; durmadan hava toprağına duman
tohumu ekmedeyiz. Nargilenin ocağı sönmesin diye durmadan avurt ile
körük çekmedeyiz.
HİKEMİ BEYİTLERDEN ÖRNEKLER
Bu ders-hâne-i âlemde zümre-i insân
Bakılsa her biri bir nüsha-i mücellededür
Bu dünya dershanesinde bakılsa her insan bir ciltlenmiş (kitap)
nüshasıdır.
Mesnedi zirve-i destâr-ı ser-i rağbet olur
Sünbül-i ter gibi her kimde ki var bûy-ı edeb
Kimde edeb kokusu varsa yeri rağbet başının sarığının zirvesi olur.
Pâyında bulur saydını anka-yı tevekkül
İtmez heves-i sayd ile bâl ü pere minnet
Tevekkül ankası av hevesi ile kola kanada minnet etmediğinden avını
ayağının dibinde bulur.251
Biz ârâmîde-i keştî-i gafletüz ammâ
Nefes nefes cereyân üzredür sefîne-i ömr
Biz gafletgemisinde huzur içindeyiz ama ömür gemisi soluk
solukgeçip gitmektedir.
Ele evkât-ı ömrün girdüğiyle çıkduğı birdür
Degül zencîrlerle zabta kâdir vakti sâatler
Ömür vakitlerinin ele girmesiyle çıkması birdir; saatlerin vakti
zincirlerle tutmaya güçleri yetmez.
Kuvâya geldi za’f cism muhtellü’n-nizâm oldı
Perîşânî pîrî fitne-i âhir-zamânumdur
Duyulara zayıflık geldi, vücudun düzeni bozuldu; yaşlılık perişanlığı
benim ahir zaman fitnemdir.
Serini secde-i Bârî’ye fürû itmeyenün
Kâmeti pîş-i edânîde ham olmaz da n’olur
Başını allah’a secde için eğmeyenin boyu alçakların önünde eğilmez
de ne olur?
Düşmen-i mağrûrun olma satvetinden tersnâk
Peşe vîrân-sâz-ı mağz-ı nahvet-i Nemrûd olur
Gururlu düşmanın gücünden korkma; sinek, Nemrûd’un gurur evinin
içini viran eder.
Senün gûşunda isti’dâd yok idrâkine yohsa
Leb-i cûda kemâl-i sun’-ı her berg-i çemen söyler
Senin kulağında yetenek yok, yoksa ırmağın kenarında her çimen
yaprağı (Allah’ın) san’atının mükemmelliğini söyler.
Ey iden dâ’ire-i câhını tezyîne heves
Hüner erbâb-ı temennâya mu’în olmadadur
Ey makamdairesini süslemeye heves eden, (asıl) hüner ihtiyaç
sahiplerine yardımcı olmadadır.
Hep söz iledür şikst-i dil ü merhem-i derûn
Geh seng olur makâl gehî mûmiyâlanur252
Kalbin kırılması, gönlün merhemi hep söz iledir; söz bazen taç gibi
sert bazen de ilaç gibi yumuşak olur.
Buna meydân-ı râhat dinür ey Nâbî
Halkı bî-râhat iden kimsede râhat mı olur
Ey Nâbî, bu dünyaya mükâfat meydanı denir; halkı rahatsız eden
kimsede rahat kalır mı?
2. KASÎDE-İ AZLİYYE’DEN248
1. Kimdür ol mey-i mansıbla olup şîrîn-kâm
Ana hamyâze-i ‘azl olmaya âhir encâm
“Makam şarabını tadıp da sonunda azil esnemesi yaşamayan kim
vardır?”
Nâbî, bir ara kendi isteğiyle Musahip Mustafa Paşa’nın kethüdalığı
görevinden ayrılıp şahsî çalışmalarını sürdürür. Ancak kendi isteğiyle
olan bu azil, şairi mutlu etmez; aksine hayatında beklemediği tavır
değişiklikleri ve saygısızlıklarla karşılaşır.
2. Çend rûze gül-i ikbâl-i çemezâr-ı fenâ
İder elbette dimâğ-ı dile îrâs-ı zükâm
“Bu yokluk çimenliğinin birkaç günlük talih çiçeği elbette gönül
dimağına nezle verir.”
3. Bezm-i ikbâlde ser-mest olanun hâli budur
Gâh peymâne çeker gâh humâr-ı âlâm
“İkbâl meclisinde sarhoş olanın hali budur; bazen içki kadehini
çeker, bazen baş ağrısını”
4. Olsa ârâste bir dem yine ber-çîde olur
Bir karâr üzre degüldür tarab-ı gerdiş-i câm
“Kadehin dönme neşesi bir düzen üzre değildir; bir an süslenip
bezense bile arkasından ortadan toplanır, kaldırılır.”
5. Zîn-i hurşîd ü rikâb-ı meh olur çîde yine
Zîr-i rân olsa eger tevsen-i çarh-ı bed-râm
“Altında sert başlı, süslü felek atı olsa da güneş eyeri ve ay özengisi
elinden alınır.”
248 Nâbî Divanı, haz. Ali Fuat Bilkan, İstanbul 1997, ss.76-84.
6. Geleli dehr ne mesmu’ u ne manzûr oldı
Cilve-i şâhid-i kâm olduğı ber-vefk-i devâm
“Dünya kurulduğundan beri emel sevgilisinin cilvesinin sürekli
olduğu ne duyulmuş, ne de görülmüştür.”
7. Çerh-sây olsa eger küngür-i kasr-ı ikbâl
Yine yok levha-i tâkında anun nakş-ı devâm
“İkbal(baht, talih) sarayının kubbesi gökler kadar yüksek olsa
bile kemerinin üzerindeki levhada devamlılık yazısı yoktur.”
8. Tûde-i rîk-i revândur felegün ikbâli
Her zamân ‘arsa-i dîgerde ider darb-ı hıyâm
“Feleğin ikbali hareketli kum yığınıdır; her zaman başka bir
arsada çadır kurar.”
9. Ceyş-i ahter tağılur bir gün olur kâse tehî
Mâhveş zîr-i nigîn olsa eger hıtta-i Şâm
“Şam diyarı ay gibi yüzük kaşı olsa bile bir gün yıldız ordusu
dağılır, çanak boşalır.”
11. Ne kadar encüm-efrûz ise şem’-i ikbâl
Bestedür târ-ı fetîlinde yine reng-i zalâm
“İkbal mumu ne kdar yıldızlar gibi aydınlık saçıcı olsa da yine
fitlinin tellerinde karanlık rengi bağlıdır.”
GAZELLER:
1. Derûn-ı dilde çâkin âşık-ı bî-tâb göstermiş
İbâdet-hâne-i endîşede mihrâb göstermiş
2. Olup dil ıztırâbın yâre tefhîm itmeden âciz
Hemân icmâl idüp bir katre-i sîm-âb göstermiş
3. İden eczâ-yı kevni serteser ser-geşte-i hayret
Fezâda gird-bâd u bahrda gird-âb göstermiş
4. Arûsâsâ çemende gûşvârıdur kulağında
Şikâf-ı perdeden rûyın gül-i sîr-âb göstermiş
5. Felekde haste-i hicrâna taklîd eyleyüp Nâbî
Gice tâ subh olınca dîde-i bî-hâb göstermiş Divan, s.721
1. Zavallı (güçsüz) âşık kalbinin derinliklerinde yırtığını göstermiş;
düşünce mabedinde mihrap göstermiş.
2. Gönül, ıztırabını sevgiliye anlatmaktan aciz kalıp hemen özetleyip
bir damla gümüş suyu göstermiş.
3. Evrenin cüzlerini baştanbaşa hayretten sarhoş eden (Allah),
gökyüzünde gird-bâd, denizde gird-âb göstermiş.
4. Taze gül, çimende kulağında küpesi ile perdenin aralığından
yüzünü göstermiş.
5. Nâbî, felekteki ayrılık hastasını taklit ederek sabaha kadar
uyuyamamış.
1. Serüm üstinde kat kat dûd-ı âh eflâke dönmişdür
Gubâr-ı gam gönülde tûde tûde hâke dönmişdür
2. Kurutdı tâb-ı gam cismüm yem-i eşk itdi ser-gerdân
Tenüm gird-âb içinde devr ider hâşâke dönmişdür
3. Dile resm itmeden nakş-ı hayâlin gördügi şuhun
Derûn-ı pür-heves mecmu’a-i hakkâke dönmişdür
4. Revâc-ı zühdi gör tasvîr iderken meclis-i ‘işret
Musavvirler elinde kıl kalem misvâke dönmişdür
5. Ser-engüştümdeki nâhundan özge nukre girmez hîç
Benüm cîb-i ümîdüm kîse-i dellâke dönmişdür
6.Hakîkat üzre ağlar inler ey Nâbî ‘aceb nâ-yâb
Sirişk-i ‘aşk şimdi gevher-i idrâke dönmişdür Divan, s.507-8
1. Başımın üstünde kat kat ah dumanı göklere çıkmıştırr. Üzüntü tozu
gönülde yığın yığın toprağa dönmüştür.
2. Üzüntü harareti cismimi kuruttu, gözyaşı denizi başımı döndürdü;
Tenim girdap içinde dönüp duran çöplere dönmüştür.
3. Çok hevesli içim, gördüğü oynak güzelin hayalini gönüle nakş
etmekten, hakkâk mecmuasına dönmüştür.
4. Zühde duyulan rağbete bak, içki meclisini tasvir ederken
ressamların elinde kıl kalem misvake dönmüştür.
5. Parmağımın ucundaki tırnaktan başka hiç gümüş girmeyen umut
cebim tellak kesesine dönmüştür.
6. Ey Nâbî tuhaftır aşk gözyaşı, şimdi hakikat üzerine ağlayıp
sızlayan bulunmaz idrak cevherine dönmüştür.