TEVESSÜLÜN ÇAİZ OLDUĞUNA DAİR KURAN AYETLERİ
TEVESSÜL: Sâlih amelleri veya bazı kişileri vesile edinerek Allah’a yakın olmaya çalışmak, O’ndan dilekte bulunmak anlamında terim.
SALİH AMELLERİ VEYA PEYGAMBERLERİ SALİH KİŞİLERİ VESİLE ETMENİN CAİZ OLDUĞU KURANLA VE HADİSLERLE SABİTTİR
TEVESSÜL HAKKINDAKİ KUR’AN’DAN DELİLLER
Birinci Kur’an delilimiz, Yusuf suresinin 97. ayet-i kerimesinde, Yakup (as)’ın evlatları şöyle der:
يَا أَبَانَا “Ey babacığımız” اسْتَغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا “bizim günahlarımız için af dile” إِنَّا كُنَّا خَاطِئِينَ “şüphesiz biz günah işlemiştik…”
Onların bu isteğine karşı Yakup (as) da şöyle der:
سَوْفَ أَسْتَغْفِرُ لَكُمْ رَبِّي “Ben sizler için Rabbimden af dileyeceğim. Şüphesiz Rabbim, gafurdur ve rahimdir…”
BU AYETTE YAKUP(AS)IN ÇOCUKLARI BABALARINI VESİLE ETMİŞLER ODA KABUL EDİP DUA ETMİŞ ALLAHTA DUASINI KABUL ETMİŞTİR
İKİNCİ DELİL
Tevessülün caiz olduğuna dair göstereceğimiz İkinci Kur'an delili, Nisa suresinin 64. ayet-i kerimesidir. Bu ayet-i kerimede şöyle buyrulur:
وَلَوْ أَنَّهُمْ إِذ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ “Onlar nefislerine zulmettiklerinde, yani günah işlediklerinde” جَآؤُوكَ “sana gelselerdi, Yani Peygamber Efendimiz (asm)'e gelselerdi” فَاسْتَغْفَرُوا اللَّهَ “ve Allah'tan dileselerdi…” وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ “Resul (asm) da onlar için af dileseydi" لَوَجَدُوا اللَّهَ تَوَّابًا رَحِيمًا “Allah'ı Tevvab -yani tövbeleri çokça kabul eden- ve Rahim, yani çok merhametli bulurlardı...”
Manaya bir daha dikkat kesilelim:
"Onlar nefislerine zulmedip günah işlediklerinde sana gelselerdi ve Allah'tan af dileselerdi, Resul (asm) da onlar için Allah'tan af dileseydi, Allah'ı Tevvab ve Rahim bulurlardı."
Şimdi, bu ayet-i kerime üzerinde biraz tahlil yapalım ve tevessülü inkâr edenlere bazı sorular soralım...
Ayet-i kerimenin başında, "Onlar nefislerine zulmettiklerinde, yani günah işlediklerinde sana gelselerdi" buyrulmuş. Bunun manası "sana tevessül etselerdi" değil midir? Tevessül neydi? Tevessül, kişinin, kendi ile Allah arasına, arzusuna ulaşabilmesi için salih bir kulu koymasıydı. Peki, ayette zikredilen kişilerin arzusu ne? Arzuları, Allah'ın kendilerini af etmesi.
ÜÇÜNCÜ DELİL
Tevessülün caiz olduğuna dair Üçüncü Kur'an delilinde, Hz. Musa (as)'ın kavminin Hz. Musa'ya yaptıkları birçok tevessülü göstereceğiz. Birazdan da göreceğiniz gibi, kavmi, Hz. Musa'ya birçok hususta tevessül etmiş ve Hz. Musa da bu tevessüllerin tamamını kabul etmiştir. Mesela: Bakara suresinin 61. ayet-i kerimesinin beyanıyla; kavmi, Hz. Musa'ya gelerek,
يَا مُوسَى “Ey Musa." لَنْ نَصْبِرَ عَلَى طَعَامٍ وَاحِدٍ “Biz tek bir taama sabredemeyiz." فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ “Rabbine bizim için dua et" يُخْرِجْ لَنَا مِمَّا تُنْبِتُ الأَرْضُ “Bizim için yeryüzünün bitirdiklerinden çıkarsın." demişlerdir.
Gördüğünüz gibi, kavmi, Hz. Musa'ya: فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ “Rabbine bizim için dua et." diyerek tevessül etmiştir. Bu bir tevessüldür. Ayette geçen "tek bir taama sabredemeyiz" ifadesiyle de daha önce yaptıkları başka bir tevessüle işaret edilmiştir. Şöyle ki:
Kavmi, Hz. Musa'ya gelerek: "Rabbine dua et, Rabbin bizi rızıklandırsın." dediklerinde, Hz. Musa bu tevessülü kabul ederek kavmi için dua etmiş ve Bakara suresinin 57. ayet-i kerimesindeki وَأَنْزَلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوَى "Biz size bıldırcın ve kudret helvasını indirmiştik." beyanıyla, onlara gökten bu iki yiyecek indirilmişti. Daha sonra kavmi etten ve tatlıdan bıkınca, tekrar Hz. Musa'ya tevessül ederek: "Rabbine bizim için dua et, bizim için yeryüzünün bitirdiklerinden çıkarsın. Biz tek bir taama, yani bıldırcına ve tatlıya sabredemeyiz." demişlerdi...
Kavminin, Hz. Musa'ya yaptıkları başka bir tevessül de su için Allah'a dua etmesini istemeleridir. Hz. Musa bu tevessülü de kabul etmiştir. Bakara suresinin 60. ayet-i kerimesinde şöyle buyrulur:
وَإِذِ اسْتَسْقَى مُوسَى لِقَوْمِهِ"Bir vakit Musa kavmi için su istemişti." فَقُلْنَا اضْرِب بِعَصَاكَ الْحَجَرَ "Biz de demiştik ki, asan ile taşa vur." فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْناً "Ondan on iki göz pınar fışkırmıştı."
Gördüğünüz gibi, ayetin beyanıyla, Hz. Musa, kavminin su için yaptığı tevessülü kabul ederek Allah'tan su istemiş, Allah Teala da onun duasının bereketiyle suyu onlara ihsan etmiştir...
Kavminin, Hz. Musa'ya yaptıkları başka bir tevessül de güneşten korunmak için Allah'a dua etmesini istemeleridir. Hz. Musa bu tevessülü de kabul etmiş ve duasının bereketiyle, gölge yapacak beyaz bir bulut kavmine gönderilmiştir. Bu, Bakara suresinin 57. ayet-i kerimesinde: وَظَلَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْغَمَامَ "Biz beyaz bir bulutu sizin üzerinize gölge yaptık." ayetiyle beyan buyrulmuştur...
Kavminin, Hz. Musa'ya yaptıkları başka başka bir tevessül de Bakara suresinin 67. ayet-i kerimesiyle başlayan kıssada zikredilir. Bir cinayet olayında katilinin bulunması için Hz. Musa'ya tevessül ederler ve birçok hususta Hz. Musa'ya gelerek: ادْعُ لَنَا رَبَّكَ "Bizim için Rabbine dua et..." diyerek Hz. Musa'ya birçok kere tevessül ederler. Hz. Musa da her bir tevessülü kabul ederek kavminin isteğini yerine getirir...
Kavminin, Hz. Musa'ya yaptığı başka tevessüller de vardır. Biz bu kadarıyla yetinelim. Meselemiz, Hz. Musa'nın kavminin, Hz. Musa'ya tevessül etmesidir. Verdiğimiz örnekler meselemizin ispatı için kafidir. Ayrıca dileyenler, kısaca zikrettiğimiz hadiselerin detayı için tefsir kitaplarına müracaat edebilirler...
DÖRDÜNCÜ DELİL
Tevessülün caiz olduğuna dair yaptığımız bu sohbette, şimdiye kadar Kur'an'dan üç delili tahlil ettik. Birinci delilde, Hz. Yakup (as)'ın evlatlarının, Hz. Yakub'a tevessüllerini; İkinci delilde, sahabelerin, Peygamber Efendimiz (as)'a tevessüllerini ve Üçüncü delilde de Hz. Musa (as)'ın kavminin, Hz. Musa'ya tevessüllerini inceledik.
Şimdi Dördüncü delilimizde, Hz. İsa'nın sahabelerinin, Hz. İsa'ya yaptıkları tevessülü meselemize delil yapacağız... Maide suresinin 112. ayet-i kerimesinin ifadesiyle; havariler, Hz. İsa'ya tevessül ederek gökten bir sofra indirmesini isterler ve derler ki:
نُرِيدُ أَنْ نَأْكُلَ مِنْهَا “Biz o sofradan yemek istiyoruz..." Onların bu tevessülüne karşılık Hz. İsa da: اللَّهُمَّ رَبَّنَا “Ey Rabbimiz olan Allah'ımız." أَنْزِلْ عَلَيْنَا مَائِدَةً مِنَ السَّمَاءِ “Bize gökyüzünden bir sofra indir..."
diyerek Cenab-ı Hakka dua eder. Bu duasının bereketiyle de onlara gökyüzünden bir sofra indirilir. Kıssanın detayını öğrenmek isteyenler tefsir kitaplarına müracaat edebilirler.
BEŞİNCİ DELİL
Tevessülün caiz olduğuna dair göstereceğimiz Yedinci Kur'an delili, Yusuf suresinin 93. ayet-i kerimesinde anlatılan hadisedir. Kıssanın özeti şu şekildedir:
Yakup (as), evladı olan Hz. Yusuf'tan ayrı kalmanın üzüntüsüyle görme yetisini kaybeder. Mısır'a aziz olan Hz. Yusuf, yıllar sonra kardeşlerini bulur ve babasının durumunu onlardan öğrenir. Bunun üzerine Hz. Yusuf, kardeşlerine şöyle der:
اذْهَبُوا بِقَمِيصِي هَـذَا “Bu gömleğimi götürün” فَأَلْقُوهُ عَلَى وَجْهِ أَبِي “Babamın yüzü üzerine koyun” يَأْتِ بَصِيرًا “Görüşü gelir...”
Hz. Yusuf'un kardeşleri gömleği alarak babalarına dönerler. Kur'an bu sahneyi şöyle anlatır:
فَلَمَّا أَن جَاء الْبَشِيرُ “Ne zaman ki müjdeci geldi” أَلْقَاهُ عَلَى وَجْهِهِ “gömleği babasının yüzü üzerine koydu” فَارْتَدَّ بَصِيرًا “Görüşü birden geri geldi...”
Ayette gördüğünüz gibi, Hz. Yakup (as) şifa bulma niyetiyle Hz. Yusuf'un gömleğine tevessül etmiş ve şifa bulmuştur.
ALTINCI DELİL
Tevessülün caiz olduğuna dair göstereceğimiz Kur'an delili, Maide suresinin 35. ayet-i kerimesidir. Bu ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا “Ey iman edenler” اتَّقُوا اللّهَ “Allah'tan korkun” وَابْتَغُوا إِلَيهِ الْوَسِيلَةَ “Ve O'na vesile arayın, yani tevessül yapın...”
Bu ayet-i kerime apaçık bir şekilde tevessülü emretmektedir. Şimdi diyeceksiniz ki: Ayet-i kerime bu kadar açık bir şekilde tevessülü emrederken, tevessülü inkar edenler bu ayeti görmüyorlar mı? Onlar bu ayete nasıl mana veriyorlar?.. Dilerseniz, bu sorunun cevabı için ayet-i kerimeyi biraz daha derinlemesine tahlil edelim ve tevessül hakkındaki bilgimizi biraz daha derinleştirelim.
Maide suresi 35. ayet-i kerimede, وَابْتَغُوا إِلَيهِ الْوَسِيلَةَ “O'na vesile arayın" buyrularak, tevessül etmemiz emredilmiştir. Peki, neyle tevessül edeceğiz. İşte bu kısım açıklanmamış ve mutlak bırakılmıştır.
Tevessül üç şeyle yapılabilir. Birincisi: Allah'ın isim ve sıfatlarıyla yapılır. Yani: "Ey Rabbimiz, senden Rahman ve Rahim isimlerinin hürmetine istiyorum." demek gibi, Allah'ın isim ve sıfatları hürmetine istenir ve bu isimlerle tevessül edilir. Araf suresi 180. Ayet-i kerimede bu tevessül çeşidine şöyle işaret edilir:
وَلِلّهِ الأَسْمَاء الْحُسْنَى “Bütün güzel isimler Allah'ındır." فَادْعُوهُ بِهَا “O güzel isimlerle Allah'a dua edin..."
İşte bu ayet-i kerime, Allah'ın isim ve sıfatlarıyla tevessül etmemizi emretmektedir
TEVESSÜLÜN BİR ÇEŞİDİDE GÜZEL AMEL İLE TEVESSÜLDÜR
Tevessülün İkinci çeşidi, amel ile tevessüldür. Yani kişinin: "Ya Rabbi! Şu kıldığım namaz hürmetine, tuttuğum oruç hürmetine, yaptığım hac hürmetine,.." gibi sözlerle, yapmış olduğu ibadetleri vesile yapması, yani onlarla tevessül etmesidir. Bakara suresi 45. Ayet-i kerimede bu tevessül çeşidine şöyle işaret edilir:
وَاسْتَعِينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ “Sabır ve namazla yardım dileyin..."
İşte bu ayet-i kerime, ibadetle tevessülü emretmektedir. Bu konuda daha başka ayet-i kerimeler de vardır...
GÜZEL AMEL İLE TEVESSÜLE ÖRNEK PEYGAMBERİMİZİN ANLATTTIĞI MAĞARADAKİ 3 GENCİN İŞLEDİKLERİ GÜZEL AMELLERİ TEVESSİL EDEREK MAĞARADAN KURTULMALIDIR
YEDİNCİ DELİL
Munafikun suresinin 5. ayet-i kerimesidir. Bu ayet-i kerimede şöyle buyrulur:
وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ "Onlara denildiğinde", تَعَالَوْا "gelin" يَسْتَغْفِرْ لَكُمْ رَسُولُ اللَّهِ Allah'ın resulü sizin için af dilesin... Onlara, gelin, Allah'ın resulü sizin için af dilesin, denildiğinde; لَوَّوْا رُؤُوسَهُمْ "başlarını çevirirler" وَرَأَيْتَهُمْ يَصُدُّونَ وَهُم مُسْتَكْبِرُونَ "ve onları, büyüklük taslayarak yüz çevirmiş bir halde görürsün..."
Manaya bir daha dikkat kesilelim: Onlara, "Gelin, Allah'ın Resulü sizin için af dilesin." denildiğinde başlarını çevirirler ve onları, büyüklük taslayarak yüz çevirmiş bir halde görürsün... Şimdi bu ayet-i kerime üzerinde biraz tahlil yapalım...
Ayet-i kerimede onlara ne deniliyor? Deniliyor ki, "Gelin, Allah'ın Resulü sizin için af dilesin..."
Şimdi sorumuz şu: Onların Peygamber Efendimize gelmeleri ve peygamberimizin onlar için af dilemesi tevessül değil midir?..
Bu, apaçık bir tevessüldür... Zira tevessül neydi? Tevessül, kişinin Allah'ın affına ya da başka bir arzusuna nail olabilmesi için, Allah ile kendi arasına salih bir kulu koymasıydı... Ayet-i kerimenin açık beyanıyla; onlardan Allah'ın resulüne gelmeleri isteniyor, yani Allah ile aralarına Peygamberimizi koymaları emrediliyor, ve deniliyor ki: "Gelin, Allah'ın Resulü sizin için af dilesin..." İşte bu, inkarı mümkün olmayan bir tevessüldür... Tevessül caiz değilse ne diye Peygamberimizin onlar için af dileyecek olmasından bahsediliyor?.. Araya peygamberi koymak caiz olmasaydı, onlara: "Gelin, Allah'ın Resulü sizin için af dilesin." denilir miydi?..
"Gelin, Allah'ın Resulü sizin için af dilesin." sözü, Allah'ın Resulüne tevessül edin; Allah ile aranıza onu koyun; o da sizin için af dilesin, manasındadır. Bu da tevessülün ta kendisidir...
TEVESSÜLÜN CAİZ OLDUĞUNA DAİR HADİSİ ŞERİFLER
TEVESSÜL HAKKINDAKİ HADİS-İ ŞERİFLER
BİRİNCİ HADİS
Sohbetimizin bu bölümüne kadar tevessülü, Kur'an'ın ayetleriyle ispat ettik. Yaklaşık yirmi sayfa Kur'an ayetleri üzerinde tahliller yaptık. Şimdi ise tevessülü, hadis-i şeriflerle ispat edecek ve hadis-i şerifleri kaynaklarıyla inceleyeceğiz. Göstereceğimiz ilk hadis, Hz. Ömer'in naklettiği şu hadis-i şeriftir:
لَمَّا اقْتَرَفَ آدَمُ الْخَطِيئَةَ Âdem (as) hatayı işlediğinde, يَا رَبِّ قَالَ dedi ki, Ey Rabbim! أَسْأَلُكَ بِحَقِّ مُحَمَّدٍ لَمَا غَفَرْتَ لِى Muhammed'in hakkı için senden beni affetmeni istiyorum. فَقَالَ اللَّهُ Bunun üzerine Allah Teala dedi ki, يَا آدَمُ Ey Âdem, وَكَيْفَ عَرَفْتَ مُحَمَّداً وَلَمْ أَخْلُقْهُ Ben daha onu yaratmamışken sen Muhammed'i nasıl bildin, يَا رَبِّ قَالَ Hz. Âdem dedi ki, Ey Rabbim! لِأَنَّكَ لَمَّا خَلَقْتَنِي بِيَدِكَ وَنَفَخْتَ فِيَّ مِنْ رُوحِكَ Şüphesiz sen beni -kudret- elinle yaratıp bana ruhundan üflediğinde, رَفَعْتُ رَأْسِي başımı kaldırdım, فَرَأَيْتُ عَلَى قَوَائِمِ الْعَرْشِ مَكْتُوبًا ve arşın direkleri üzerinde şöyle yazılı gördüm, لا إله إلا الله ، محمد رسول الله Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur ve Muhammed Allah'ın resulüdür, فَعَلِمْتُ bunun üzerine bildim ki, أَنَّكَ لَمْ تُضِفْ إِلَى اِسْمِكَ إِلاَّ أَحَبَّ الْخَلْقِ إِلَيْكَ Şüphesiz sen, kendi isminin yanına ancak kullarından en çok sevdiğinin ismini katarsın. فَقَالَ اللَّهُ Allah-u Teala da dedi ki: صَدَقْتَ يَا آدَمُ doğru söyledin ey Âdem, إِنَّهُ لَأَحَبُّ الْخَلْقِ إِليَّ şüphesiz O, kullarımın bana en sevgilisidir. اُدْعُنِي بِحَقِّهِ onun hakkıyla -yani onun hürmetine- dua et, فَقَدْ غَفَرْتُ لَكَ şüphesiz ben de seni affettim, وَلَوْلاَ مُحَمَّدٌ مَا خَلَقْتُكَ eğer Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım...
Gördüğünüz gibi, Hz. Âdem, Peygamberimiz ile tevessül ediyor ve Onun hürmetine af diliyor. Allah Teala da اُدْعُنِي بِحَقِّهِ "Onun hakkıyla dua et." diyerek, peygamberimizle tevessül etmesini emrediyor...
İKİNCİ HADİS
Tevessülü inkar edenler, "Sahabeler tevessül yapmamıştır." diyorlar. Nakledeceğimiz bu İkinci hadis-i şerif, sahabelerin tevessül yaptığını göstermekte ve "Sahabeler tevessül yapmamıştır." sözünün ne kadar yalan olduğunu ortaya koymaktadır. Hadis-i şerifi, Osman İbni Huneyf Hazretleri nakletmiştir. O şöyle diyor:
اَنَّ رَجُلاً ضَرِيرَ الْبَصَرِ أَتَى النَّبِيَّ Kör bir adam Nebi (asm)'a geldi, فَقَالَ ve dedi ki, اُدْعُ اللَّهَ أَنْ يُعَافِيَنِي Allah'ın beni iyileştirmesi için dua et... Bunun üzerine Efendimiz (asm) dedi ki: إِنْ شِئْتَ دَعَوْتُ eğer istersen dua ederim, وَإِنْ شِئْتَ صَبَرْتَ eğer istersen sabret, فَهُوَ خَيْرٌ لَكَ bu -yani sabretmen- senin için daha hayırlıdır... Bunun üzerine adam: فَادْعُهْ "Dua et." dedi... Peygamber Efendimiz (asm) ona güzelce abdest almasını ve iki rekat namaz kıldıktan sonra şu duayı yapmasını emretti:
اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ وَأَتَوَجَّهُ إِلَيْكَ بِنَبِيِّكَ مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ Ey Allah'ım, şüphesiz ben senden, rahmet nebisi olan Peygamberin Muhammed ile istiyor ve onunla sana yöneliyorum. يَا مُحَمَّد Ey Muhammed, إِنِّي تَوَجَّهْتُ بِكَ إِلَى رَبِّي فِي حَاجَتِي هَذِهِ لِتُقْضَى bu ihtiyacımın yerine getirilmesi için seninle Rabbime yöneldim, اللَّهُمَّ فَشَفِّعْهُ فِيَّ Ey Allah'ım, onu benim hakkımda şefaatçi kıl...”
Bir daha dikkat edin, Peygamber Efendimiz, ona nasıl dua etmesini emrediyor:
"Ey Allah'ım, şüphesiz ben senden rahmet nebisi olan Peygamberin Muhammed ile istiyor ve onunla sana yöneliyorum. Ey Muhammed, bu ihtiyacımın yerine getirilmesi için seninle Rabbime yöneldim. Ey Allah'ım, Onu benim hakkımda şefaatçi kıl..."
Bakın, âmâ sahabeye, kendisiyle tevessül etmesini bizzat Peygamber Efendimiz emrediyor. Hadis-i şerifin ravisi İbni Huneyf diyor ki:
“Bu zat gitti, biz daha Resulullahın huzurundan ayrılmamıştık ki tekrar geldi, baktık ki gözleri iyi olmuş...”
İmam Tırmizi Hazretleri bu hadis hakkında şöyle der: Bu, hasen, sahih bir hadistir.
ÜÇÜNCÜ HADİS
Tevessülün caiz olduğuna dair nakledeceğimiz bu Üçüncü hadis-i şerifte, bizzat Peygamber Efendimiz (asm)'ın, diğer peygamberle tevessül ettiğini göstereceğiz. Enes bin Malik Hazretlerinin rivayet ettiği bu hadis-i şerifi İmam Taberani "Mu'cemu’l-Kebir" ve "Evsat" da; Heysemi, "Mecmau-z Zevad" da; Ebu Nuaym da "Hilyetü’l-Enbiya"da zikretmişlerdir. Hadis-i şerif şöyledir:
Haşim oğlu Esed kızı Fatıma (ra) vefat edince, Peygamberimiz (asm) Üsame İbni Zeyd'i, Eyyüb el-Ensari'yi, Hz. Ömer'i ve bir köleyi kabrini kazdırmak için çağırttı. Onlar kabrini kazarlarken kabrin lahid denilen kısmına gelince, Peygamberimiz eliyle onun lahdini kazdı, toprağını eliyle çıkardı ve kazma işi bitince kabrin içine girerek şöyle dedi:
اَللَّهُ الَّذِي يُحْيِي وَيُمِيتُ O Allah ki, diriltir ve öldürür, وَهُوَ حَيٌّ لاَ يَمُوتُ O, ölümsüz olan diridir, اِغْفِرْ لِأُمِّي فَاطِمَةَ بِنْتِ أَسَدٍ Esed'in kızı Fatıma annemi affet, وَلَقِّنْهَا حُجَّتَهَا Ona hüccetini telkin et, yani vereceği cevabı öğret , وَوَسِّعْ عَلَيْهَا مُدْخَلَهَا gireceği yeri ona genişlet... Hadisin bu bölümüne dikkat! بِحَقِّ نَبِيِّكَ وَالْأَنْبِيَاءِ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِي فِإِنَّكَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِين Nebinin ve benden önceki nebilerin hakkı için bunu yap. Şüphesiz sen, Merhamet edenlerin en merhamet edenisin...
Gördünüz mü Peygamber Efendimiz (asm) duasında ne diyor? Diyor ki: "Nebinin ve benden önceki nebilerin hakkı için..." Yani Peygamberimiz (asm), kendinden önceki peygamberlere tevessül ediyor. Hani tevessül caiz değildi...
Ayrıca bu hadis-i şerif, gaibte olana tevessül edilebileceğine de delildir. Zira Peygamberimizin, kendileriyle tevessül ettiği peygamberler vefat etmişlerdir. O halde vefat edenlerle de tevessül edilebilmektedir. Onların ölmüş olması, kendileriyle tevessül edilmesine mani değildir...
SADECE PEYGMBERLER EVLİYALAR BÜYÜK ZATLAR DEĞİL İŞLENEN GÜZEL AMELLERLEDE TEVESSÜL EDİLİR İŞTE ÖRNEK HADİS
(4995) İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Sizden önce yaşayanlardan üç kişi yola çıktılar. (Akşam olunca) geceleme ihtiyacı onları bir mağaraya sığındırdı ve içine girdiler. Dağdan (kayan) bir taş yuvarlanıp, mağaranın ağzını üzerlerine kapadı. Aralarında:
"Sizi bu kayadan, salih amellerinizi şefaatçi kılarak Allah'a yapacağınız dualar kurtarabilir!" dediler.
Bunun üzerine birincisi şöyle dedi:
"Benim yaşlı, ihtiyar iki ebeveynim vardı. Ben onları çok kollar, akşam olunca onlardan önce ne ailemden ne de hayvanlarımdan hiçbirine yedirip içirmezdim. Bir gün ağaç arama işi beni uzaklara attı. Eve döndüğümde ikisi de uyumuştu. Onlar için sütlerini sağdım. Hâlâ uyumakta idiler. Onlardan önce aileme ve hayvanlarıma yiyecek vermeyi uygun bulmadım, onları uyandırmaya da kıyamadım. Geciktiğim için çocuklar ayaklarımın arasında kıvranıyorlardı. Ben ise süt kapları elimde, onların uyanmalarını bekliyordum. Derken şafak söktü:
"Ey Allah'ım! Bunu senin rızan için yaptığımı biliyorsan, bizim yolumuzu kapayan şu taştan bizi kurtar!"
Taş bir miktar açıldı. Ama çıkacakları kadar değildi.
İkinci şahıs şöyle dedi:
"Ey Allah'ım! Benim bir amca kızım vardı. Onu herkesten çok seviyordum. Ondan kâm almak istedim. Ama bana yüz vermedi. Fakat gün geldi kıtlığa uğradı, bana başvurmak zorunda kaldı. Ona, kendisini bana teslim etmesi mukabilinde yüz yirmi dinar verdim; kabul etti. Arzuma nail olacağım sırada:
"Allah'ın mührünü, gayrimeşru olarak bozman sana haramdır!" dedi.
Ben de ona temasta bulunmaktan kaçındım ve insanlar arasında en çok sevdiğim kimse olduğu halde onu bıraktım, verdiğim altınları da terkettim.
Ey Allah'ım, eğer bunları senin rızayı şerifin için yapmışsam, bizi bu sıkıntıdan kurtar."
Kaya biraz daha açıldı. Ancak onlar çıkabilecek kadar açılmadı.
Üçüncü şahıs dedi ki:
"Ey Allah'ım, ben işçiler çalıştırıyordum. Ücretlerini de derhal veriyordum. Ancak bir tanesi [bir farak pirinçten ibaret olan] ücretini almadan gitti. Ben de onun parasını onun adına işletip kâr ettirdim. Öyle ki çok malı oldu. Derken (yıllar sonra) çıkageldi ve:
"Ey Abdullah! Bana olan borcunu öde!" dedi. Ben de:
"Bütün şu gördüğün sığır, davar, deve, köleler senindir. Git bunları al götür!" dedim. Adam:
"Ey Abdullah, benimle alay etme!" dedi. Ben tekrar:
"Ben kesinlikle seninle alay etmiyorum. Git hepsini al götür!" diye tekrar ettim. Adam hepsini aldı götürdü.
"Ey Allah'ım, eğer bunu senin rızan için yaptıysam, bize şu halden kurtuluş nasip et!" dedi. Kaya açıldı, çıkıp yollarına devam ettiler." [Buhârî, Enbiya 50, Büyû 98, İcâre 12, Hars 13, Edeb 5; Müslim, Zikr 100, (2743); Ebu Davud, Büyû' 29, (3387)]
GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ BU 3 GENÇ İŞLEDİKLERİ GÜZEL AMELLERİ SAYARAK VESİLE KILARAK TEVESSÜL EDEREK DUA ETMİŞLER VE MAĞARADAN KURTULMUŞLARDIRTEVESSÜL EDEN SAHABELER
Sahabelerin tevessül ettiğine dair ilk örneğimizi Enes b. Malik Hazretleri rivayet ediyor. Onun beyanına göre, Hz. Ömer döneminde kuraklık yüzünden Müslümanlar kıtlık tehlikesiyle karşı karşıya kaldılar. Hz. Ömer, Peygamberimizin amcası olan Hz. Abbas'a tevessül ederek şöyle dedi:
اللهم "Ey Allah'ımız", اِنَّا كُنَّا نَتَوَسَّلُ اِلَبْكَ بِنَبِيِّنَا "Şüphesiz biz sana daha önce Peygamberimiz ile tevessül eder, yani Peygamberimizi vesile kılarak senden isterdik", فَتَسْقِينَا "sen de bize yağmur yağdırırdın", وَ اِنَّا نَتَوَسَّلُ اِلَبْكَ بِعَمِّ بِنَبِيِّنَا "Şimdi ise Peygamberimizin amcasıyla sana tevessül ediyor, yani senden Peygamberimizin amcasını vesile kılarak istiyoruz", فَاسْقِنَا "O halde bize yağmur yağdır..."
Ravi Hz. Enes der ki: يُسْقَوْنَ "Onlara yağmur yağdırıldı..."
Hz. Ömer'in duasına bir daha dikkat kesilin:
"Ey Allah'ımız! Şüphesiz biz sana daha önce Peygamberimiz ile tevessül eder, onu vesile kılarak senden isterdik. Şimdi ise Peygamberimizin amcasıyla sana tevessül ediyor ve onu vesile kılarak istiyoruz..."
Hani sahabeler tevessül etmemişti, bundan daha açık tevessül olur mu?..
İKİNCİ ÖRNEK SAHABENİN PEYGAMBERMİZİN KABRİNE GİDEREK KURAKLIĞA ÇARE ARAMASI VE YAĞMURUN YAĞMASI
Sahabe Efendilerimizin tevessül ettiğine dair vereceğimiz İkinci örnek, Malik ed-Dar tarafından nakledilmiştir. O şöyle anlatıyor:
Hz. Ömer devrinde halk şiddetli bir kuraklığa maruz kalmıştı. Derken bir adam Peygamber Efendimiz (asm)'ın kabrine gelerek:
"Ya Resulallah! Ümmetin için yağmur yağmasını iste. Zira onlar helak oldular." dedi. Bunun üzerine rüyasında o adama şöyle denildi:
"Ömer'e git, ona selam götür, halkın suya kavuşacağını haber ver ve ona şöyle de: Senin vazifen, iyi muamelede bulunmak, adil olmak ve güzel hareket etmektir...”
Adam derhal giderek durumu Hz. Ömer'e bildirdi. Bunun üzerine Hz. Ömer ağladı ve sonra şöyle dedi:
"Rabbim, üstesinden gelemediğim şeyler hariç, çaba sarf etmekten geri durmuyor ve elimden geleni yapıyorum."
Şimdi, bu rivayeti nakleden hadis imamlarına bakalım. Bu haberi bu şekliyle nakleden hadis imamları şunlarıdır:
1. İmam Buhari,
2. İmam Beyhaki,
3. İmam Subki,
4. İbni Ebu Heysemi,
5. İbni Ebi Şeybe,
6. İbni Asakir,
7. İbni Hacer
8. Büyük müfessir İbni Kesir...
Bütün bu hadis imamları, haberin senedinin sahih olduğunda ittifak etmişler ve eserlerinde bu hadiseyi nakletmişlerdir. Hadisin senedi; İbnü Ebi Şeybe, Ebu Muaviye, A'meş, Ebu Salih Zekvan ve Malik ed-Dar yoluyla gelmiştir. Senedi sahihtir. İbni Hacer Hazretleri, yağmur isteyen kişinin Bilal İbni Haris olduğunu nakletmiştir.
Ebu Numan, Said İbni Zeyd'den; O, Amr İbni Malik en-Nekri'den; O da, Ebu'l Cevza Evs b. Abdullah'tan şöyle rivayet etmiştir:
HZ AİŞENİN PEYGAMBERİMİZİM KABRİNDEN TEVESSÜL ARAMASI
“Bir ara Medine'ye çok şiddetli bir kıtlık isabet etmişti. Herkes bu durumdan Hz. Aişe'ye şikayetçi olmuşlardı. Bunun üzerine Hz. Aişe şöyle dedi:
‘Peygamberimiz (asm)'in kabrine gidin ve gökyüzü ile arasında bir engel kalmayacak şekilde çatısına bir pencere açın...’
Bizler gidip aynen dediğini yaptık. Akabinde otlar yetişip, hayvanlar semizleşinceye kadar yağmur yağmıştı."
DAHA BİRÇOK HADİS VARSADA BU KADAR KAFİDİR
FATİHA SURESİ 5. AYET TEVESSÜLE TERSMİDİR HAYIR DEİĞLDİR TEVESSÜL YARDIMI PEYGAMBERLEDEN ALİMLERDEN VEYA GÜZEL AMELLERDEN İSTEMEK DEĞİL AKSİNE ALLAHTAN İSTEMEYE BUNU VASITA KILMAKTIR ELBETTE YALNIZCA ALLAHA KULLUK EDER VE YALNIZCA ONDAN YARDIM İSTERİZ BAŞKASINDAN DEĞİL
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُۜ
(Ancak Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz.)
Birinci sorumuz şu: Siz hasta olup doktora gittiğinizde, "Yardım et doktor, çok hastayım." demiyor musunuz?.. Hatta acı içinde hastaneye yetiştirilseniz, hastaneye girer girmez, "Yetiş doktor, yardım et doktor." diye bağırmaz mısınız?.. Şimdi siz, Allah'tan başkasından yardım istediğiniz için müşrik mi oldunuz?..
Ya da şöyle düşünelim: Siz: "Yardım et doktor." dediğinizde, doktor size: "Yardım ancak Allah'tandır, benden değil, Allah'tan yardım iste, benden yardım istemekle şirke giriyorsun." dese, ne dersiniz?..
Ya da mesela: Doktor size bir ilaç yazsa, doktora: "İlaç kullanmak, şifayı Allah'tan başkasında istemek demektir. Şifa ancak Allah'tan gelir, ben ilaç içmem." mi diyeceksiniz?..
Ya da mesela arabanız bozuldu ve yolda kaldınız. Oradan geçenlere: "Arkadaşlar, şu arabayı itmemde bana yardım eder misiniz?" dediğinizde, Allah'tan başkasından yardım istediğiniz için müşrik mi oldunuz?... Ya da siz böyle dediğinizde, oradan birisi: "Yardım sadece Allah'tan istenir, Allah'tan yardım iste, bizden değil." dese, ne diyeceksiniz?.. Ya da mesela denizde boğulmak üzeresiniz. Bu durumda, "İmdat imdat!.. Kurtarın beni, yardım edin!.." diyerek sahildekilerden yardım istemeyecek misiniz? Ve yardım istediğinizde, Allah'tan başkasından yardım istediğiniz için şirke mi düşeceksiniz?.. Ya da yardım istediğinizde, oradan birisi: "Çok ayıp, Allah'la arana bizi sokma, direkt Allah'tan yardım dile, Allah'tan başkasından yardım dilemek şirktir." dese, ona ne diyeceksiniz?..
Misalleri çoğaltmak mümkündür. Eğer davanıza delil olarak gösterdiğiniz, "Yardım sadece Allah'tan istenir." mealindeki ayetleri mutlak kabul ederseniz; doktora gitmek, ilaç kullanmak ya da darda kaldığınızda birisinden yardım istemek şirk olacaktır. Bu mantıkla yola çıkıldığınında da dünyada şirke düşmeyen kimse kalmayacaktır... Çünkü insan, hayatının her safhasında, neredeyse her gün başkalarından yardım istemektedir ve buna mecburdur. Bir insandan yardım istemek şirk ise, dünyada tek bir tevhid ehli yoktur. Siz Kur'an'ı böyle mi anlıyorsunuz?
Şimdi de meseleye başka bir pencereden bakalım...
Acaba, yardımın Allah katından olması hakikati, sebeplere yapışmaya engel midir?..
Mesela, sütü veren Allah'tır, öyleyse ineğe ne ihtiyaç var, keselim gitsin... Meyveyi yaratan yine Allah'tır, o halde ağaca ne ihtiyaç var, keselim ağacı gitsin... Yumurtayı veren de Allah'tır, öyleyse tavuğa ne ihtiyaç var, keselim tavuğu gitsin... Peki, sebepleri yok sayarak ineği, ağacı ve tavuğu kestiğimizde, sütümüz, meyvemiz ve yumurtamız olacak mıdır?.. Elbette olmayacaktır... Evet, sütü de meyveyi de yumurtayı da yaratan Allah'tır; ancak Allah sebepler ile iş görmektedir, hikmeti böyle iktiza etmektedir. Tevhid namına sebepleri inkar etmek, neticeden mahrum kalmanın sebebidir... Tevessül de sadece sebebe yapışmaktır. Yoksa neticeyi sebepten istemek değildir.
Tevessül eden, hakikatte yardımı Allah'tan ister; tevessül ettiği zatı ise, o yardıma ulaşmak için bir vesile ve sebep kabul eder. Tevessülün, bundan başka hiçbir manası yoktur. Sebeplere yapışmak caiz ise, tevessül de caiz olmalıdır.
Şimdi meseleye daha farklı bir pencereden bakalım:
Eğer Kur'an ve hadislerdeki "Sadece Allah'tan yardım dileyiniz." hükmünü mutlak kabul ederseniz, benim şu sorularıma nasıl cevap vereceksiniz:
Âl-i İmran suresi 52. ayet-i kerimede, Hz. İsa, havarilerine, من انصاري الى الله
"Allah yolunda benim yardımcılarım kimlerdir?" diyerek, onlardan yardım istemiştir. Şimdi Hz. İsa başkasından yardım istedi diye müşrik mi oldu?.. Ya da bu durumda havariler şöyle mi demeliydi: "Ya İsa! Yardım ancak Allah'tan istenir, bizden yardım isteyerek müşrik olma..." Böyle mi demeliydiler?..
Ya da Neml suresinin 38. ayet-i kerimesinde Hz. Süleyman,
يَا أَيُّهَا المَلَأُ "Ey ileri gelenler!" أَيُّكُمْ يَأْتِينِي بِعَرْشِهَا "sizden hanginiz onun tahtını bana getirir?" diyerek, Belkıs'ın tahtını uzak mesafeden getirmeleri için adamlarından yardım istemiştir. Şimdi Hz. Süleyman, Allah'tan başkasından yardım istedi diye müşrik mi oldu?.. Ya da adamları şöyle mi cevap vermeliydi: "Ey Süleyman, bir şey isteyeceğin zaman sadece Allah'tan iste, bizden istersen şirke düşersin..." Ama böyle dememişler. Kur'an'ın ifadesiyle "Yanında kitabın ilmi olan zat: Gözünü açıp kapatıncaya kadar onu getiririm." demiş ve o anda tahtı getirivermiş...
Misalleri çoğaltmamız mümkün, Kur'an bunun onlarca misaliyle dolu...
İşin özü şu: Peygamberler dahil, bütün insanlar başkasından yardım istemiştir ve bu, hayatın tabi akışıdır. Bunun zıddını düşünmek, yani kimseden yardım istenilmeyeceğini iddia etmek, önce akla muhalefettir. Mesele, başkasından yardım istememek değildir; mesele, yardım eden zatın başı üzerinde Allah'ın rahmetinin elini görmektir. Bu sırdandır ki, Hz. Süleyman: "Belkıs'ın tahtını kim getirebilir?" dediğinde, Kitabın ilmini bilen zat, onu bir anda getirmiş; bunu gören Hz. Süleyman da: هَذَا مِن فَضْلِ رَبِّي "Bu, Rabbimin fazlındandır." demiştir. Yani tahtı getiren zata minnet etmemiş, onun başı üzerinde rahmet-i İlahiyyenin elini görmüştür... Demek mesele, başkasından yardım istememek değildir; mesele, gelen her yardımın üzerinde Allah'ın izini görmektir. Yardımı ondan bilip, sadece ona minnet etmektir. Sebebe ve vesileye minnettar olmayıp, onlara sadece dua etmektir. Bunu yaptığınızda, kimden isterseniz isteyin, hakikatte Allah'tan istemiş ve yardımı ondan bilmişsinizdir. Bu caiz değildir de nedir?
Şimdi konuya daha farklı bir pencereden bakacağız. Şöyle ki:
Dua iki kısımdır. Birisi kavli, diğeri fiili... Kavli dua, dil ile yapılan duadır. Fiili dua ise, kişinin sebeplere yapışarak lisan-ı hali ile yaptığı duadır. Mesela, bir çiftçinin tarlayı kazması fiili bir duadır ve lisanıhâl ile Allah'tan mahsul istemektir...
Bir öğrencinin ders çalışması fiili bir duadır. Öğrenci, ders çalışmanın lisanıhâliyle Allah'tan muvaffakiyet ister...
Yine doktora gitmek, ilaç içmek birer fiili duadır ve lisanıhâl ile Allah'tan şifa istemektir...
Bunlar gibi, bütün sebeplere yapışmak, fiili bir duadır ve neticeyi yaratmasını Allah'tan talep etmektir...
İşte tevessül de böyle fiili bir duadır ve neticeyi Allah'tan istemektir. Nasıl ki sebeplere yapışmak kişiyi şirke düşürmüyorsa, tevessül de kişiyi şirke düşürmeyecektir. Çünkü tevessül eden, hakikatte matlubunu tevessül ettiği kişiden istemez. Ve eğer istediği verilirse, bunu ondan bilmez. Tevessül ettiği zatı sadece bir sebep, tevessülü de fiili bir dua bilir...
Biraz daha açacak olursak, mesela bir kişi darda kalsa ve "Yetiş Ya Hamza!.." dese, bu sözüyle şunu kasteder:
"Ya Rabbi, kulun dardadır ki bunu en iyi bilen sensin. Kuluna yardım et. Ya Rab, senin âdetin, bu imtihan dünyasında sebepler ile iş görmektir. Bazen meleklerini, bazen ruhanilerini, bazen de ordularından başka birisini yardım etmesi için gönderirsin. Ya Rab, benim yardımıma Hz. Hamza'yı gönder. Bu sesimi ona işittir, halimi ona bildir, havlin ve kuvvetinle onu bana yardımcı gönder." demektir.
Demek, "Yetiş Ya Hamza!.." diyen, sesini Hz. Hamza'ya duyuracak olanın Allah olduğunu bilir... Perdeyi kaldırıp halini ona gösterecek olanın Allah olduğunu bilir... Onun, ancak Allah'ın izin vermesiyle gelebileceğini de bilir. Demek o, "Yetiş Ya Hamza!.." sözüyle; yardımı yine Allah'tan ister; ve bu yardımı, Hz. Hamza kuluyla, yani onun eliyle kendisine ulaştırmasını talep eder... Yoksa "Yetiş Ya Hamza." dediğinde, Hz. Hamza'nın kendi kabiliyetiyle duyduğunu, Allah göstermeksizin gördüğünü, Allah'ın haberi olmadan bizatihi yardıma koştuğuna itikat etmez. Eğer böyle itikat ederse, bu şirktir, bunda şüphe de yoktur.
Lakin Allah'ı tanıyan kim böyle tevessül eder?.. İlla, vardır derseniz, biz de: "O kimse şirke düşmüştür." deriz. Ancak o kişinin tevessül ve istigaseyi yanlış yapması, bunların haram olmasını gerektirmez. Burada yapılması gereken, o kişiye işin doğrusunu öğretmektir...
Şimdi konuya daha farklı, başka bir pencereden bakacağız. Bu pencere, Büyük Allame İmam Subki'nin tevessüle bakış penceresidir.
İmam Subki tevessül ve istigaseyi, belagat ilmindeki mecaz-i akliye benzetmektedir. Mecazi akli: Fiilin, hakiki faile ve müessirine değil de o fiilin, mekan, zaman ve sebep gibi alakası olduğu şeye isnat edilmesidir.
Bir daha tekrar edelim: Mecazi akli; fiilin, hakiki faile ve müessirine değil de o fiilin, mekan, zaman ve sebep gibi alakası olduğu şeye isnat edilmesidir. Mesela:
Zilzal suresindeki, وَأَخْرَجَتِ الْأَرْضُ أَثْقَالَهَا "Yeryüzü ağırlıklarını çıkardığı zaman" ayetinde, ağırlıkları çıkaran Allah olduğu halde, fiil hakiki failine değil, fiilin mekanına isnat edilmiş ve ağırlıkları çıkarma fiili yeryüzüne nispet edilmiştir. Ancak herkes bilir ki, yeryüzünün bunu yapacak ne ilmi ne de kudreti vardır. Bu fiilin hakiki faili Allah'tır. Fiilin yeryüzüne isnadı ise, mecazi aklidir. Mecazi akli, belagatta bir sanattır.
İşte istigase, yani Allah'tan başkasından yardım dilemek de böyledir. İstigase eden kişi, yardıma çağırdığı zatın hakiki fail olmadığını ve hakiki failin Allah olduğunu bilir. Yardımı Allah'a değil de şahsa isnadı, mecazi akli nevindendir...
Hz. İsa'nın "Allah yolunda benim yardımcılarım kimlerdir?"; Hz. Süleyman'ın: "Bana onun tahtını kim getirebilir?" sözleri de bu manadadır.
Demek, hakiki tevhid, başkasından yardım istememe değildir. Mecazi akli yoluyla başkasından yardım istenebilir. Hakiki tevhid, yardım ve inayeti, yardım istediği zattan ve tevessül ettiği kişiden değil, Allah'tan bilmektir. Tevessülü, sadece fiili bir dua görmektir. Sesini, yardıma çağırdığı zata duyuranın Allah olduğunu bilmektir. Halini ona gösterenin Allah olduğunu bilmektir. Onu yardıma gönderenin Allah olduğunu bilmektir. Allah izin vermezse, hiçbir kimsenin kendisine yardım edemeyeceğine inanmaktır.
Burada bir öz eleştiri de yapmak istiyorum: Maalesef bazı kardeşlerimiz tevessül ve istigaseyi, şeriatın müsaade ettiği sınırlar içinde yapmamakta ve tevessül ettiği zatı bizatihi mutasarrıf zannetmektedir. Bu büyük bir hatadır.
Evet, tevessül ve istigase caizdir, ancak bazı şartlar dahilinde caizdir. Belki de bu Vehhabi zihniyeti, Ehl-i sünnete musallat eden ve kadere bu hususta fetva verdiren, bazı sofi meşreb kardeşlerimizin, tevessülü yanlış uygulamalarıdır. Burada bir daha açıkça ifade ediyoruz ki: Allah'ın izni ve iradesi olmadan bir yaprak dahi kıpırdayamaz. Bütün fiillerin faili, bütün yardımların Nâsırı, bütün işlerin müdebbiri yalnız ve yalnız Allah'tır. Tevessül edilen zat, sadece Allah'ın kulu ve sevgilisidir.
Tevessül eden, tevessül ettiği zat hürmetine istemeli; onu yardıma gönderecek olanın ancak ve ancak Allah olduğunu bilmeli ve matlubuna nail olmuşsa, bunu da Allah'tan bilmelidir.
Bu şuna benzer: Elinizde bir aynanın olduğunu farz edin... Gökteki Güneş, o ayna vasıtasıyla sizde tecelli ediyor olsun. Yani Güneşin ışığı ve sıcaklığı, o ayna vasıtasıyla size ulaşıyor olsun... Bu durumda size sorsak: Aynada gözüken ışık ve sıcaklık, aynanın malı mıdır?.. Hayır, değildir... "O halde kır aynayı at." desem... Bu da olmaz... Evet, ışık ve sıcaklık aynanın malı değildir, ancak Güneş, bu ayna ile bende tecelli ediyor. Aynayı kırsam, Güneşten mahrum kalırım... O halde ne yapmalı?.
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُۜ
(Ancak Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz.)
Birinci sorumuz şu: Siz hasta olup doktora gittiğinizde, "Yardım et doktor, çok hastayım." demiyor musunuz?.. Hatta acı içinde hastaneye yetiştirilseniz, hastaneye girer girmez, "Yetiş doktor, yardım et doktor." diye bağırmaz mısınız?.. Şimdi siz, Allah'tan başkasından yardım istediğiniz için müşrik mi oldunuz?..
Ya da şöyle düşünelim: Siz: "Yardım et doktor." dediğinizde, doktor size: "Yardım ancak Allah'tandır, benden değil, Allah'tan yardım iste, benden yardım istemekle şirke giriyorsun." dese, ne dersiniz?..
Ya da mesela: Doktor size bir ilaç yazsa, doktora: "İlaç kullanmak, şifayı Allah'tan başkasında istemek demektir. Şifa ancak Allah'tan gelir, ben ilaç içmem." mi diyeceksiniz?..
Ya da mesela arabanız bozuldu ve yolda kaldınız. Oradan geçenlere: "Arkadaşlar, şu arabayı itmemde bana yardım eder misiniz?" dediğinizde, Allah'tan başkasından yardım istediğiniz için müşrik mi oldunuz?... Ya da siz böyle dediğinizde, oradan birisi: "Yardım sadece Allah'tan istenir, Allah'tan yardım iste, bizden değil." dese, ne diyeceksiniz?.. Ya da mesela denizde boğulmak üzeresiniz. Bu durumda, "İmdat imdat!.. Kurtarın beni, yardım edin!.." diyerek sahildekilerden yardım istemeyecek misiniz? Ve yardım istediğinizde, Allah'tan başkasından yardım istediğiniz için şirke mi düşeceksiniz?.. Ya da yardım istediğinizde, oradan birisi: "Çok ayıp, Allah'la arana bizi sokma, direkt Allah'tan yardım dile, Allah'tan başkasından yardım dilemek şirktir." dese, ona ne diyeceksiniz?..
Misalleri çoğaltmak mümkündür. Eğer davanıza delil olarak gösterdiğiniz, "Yardım sadece Allah'tan istenir." mealindeki ayetleri mutlak kabul ederseniz; doktora gitmek, ilaç kullanmak ya da darda kaldığınızda birisinden yardım istemek şirk olacaktır. Bu mantıkla yola çıkıldığınında da dünyada şirke düşmeyen kimse kalmayacaktır... Çünkü insan, hayatının her safhasında, neredeyse her gün başkalarından yardım istemektedir ve buna mecburdur. Bir insandan yardım istemek şirk ise, dünyada tek bir tevhid ehli yoktur. Siz Kur'an'ı böyle mi anlıyorsunuz?
Şimdi de meseleye başka bir pencereden bakalım...
Acaba, yardımın Allah katından olması hakikati, sebeplere yapışmaya engel midir?..
Mesela, sütü veren Allah'tır, öyleyse ineğe ne ihtiyaç var, keselim gitsin... Meyveyi yaratan yine Allah'tır, o halde ağaca ne ihtiyaç var, keselim ağacı gitsin... Yumurtayı veren de Allah'tır, öyleyse tavuğa ne ihtiyaç var, keselim tavuğu gitsin... Peki, sebepleri yok sayarak ineği, ağacı ve tavuğu kestiğimizde, sütümüz, meyvemiz ve yumurtamız olacak mıdır?.. Elbette olmayacaktır... Evet, sütü de meyveyi de yumurtayı da yaratan Allah'tır; ancak Allah sebepler ile iş görmektedir, hikmeti böyle iktiza etmektedir. Tevhid namına sebepleri inkar etmek, neticeden mahrum kalmanın sebebidir... Tevessül de sadece sebebe yapışmaktır. Yoksa neticeyi sebepten istemek değildir.
Tevessül eden, hakikatte yardımı Allah'tan ister; tevessül ettiği zatı ise, o yardıma ulaşmak için bir vesile ve sebep kabul eder. Tevessülün, bundan başka hiçbir manası yoktur. Sebeplere yapışmak caiz ise, tevessül de caiz olmalıdır.
Şimdi meseleye daha farklı bir pencereden bakalım:
Eğer Kur'an ve hadislerdeki "Sadece Allah'tan yardım dileyiniz." hükmünü mutlak kabul ederseniz, benim şu sorularıma nasıl cevap vereceksiniz:
Âl-i İmran suresi 52. ayet-i kerimede, Hz. İsa, havarilerine, من انصاري الى الله
"Allah yolunda benim yardımcılarım kimlerdir?" diyerek, onlardan yardım istemiştir. Şimdi Hz. İsa başkasından yardım istedi diye müşrik mi oldu?.. Ya da bu durumda havariler şöyle mi demeliydi: "Ya İsa! Yardım ancak Allah'tan istenir, bizden yardım isteyerek müşrik olma..." Böyle mi demeliydiler?..
Ya da Neml suresinin 38. ayet-i kerimesinde Hz. Süleyman,
يَا أَيُّهَا المَلَأُ "Ey ileri gelenler!" أَيُّكُمْ يَأْتِينِي بِعَرْشِهَا "sizden hanginiz onun tahtını bana getirir?" diyerek, Belkıs'ın tahtını uzak mesafeden getirmeleri için adamlarından yardım istemiştir. Şimdi Hz. Süleyman, Allah'tan başkasından yardım istedi diye müşrik mi oldu?.. Ya da adamları şöyle mi cevap vermeliydi: "Ey Süleyman, bir şey isteyeceğin zaman sadece Allah'tan iste, bizden istersen şirke düşersin..." Ama böyle dememişler. Kur'an'ın ifadesiyle "Yanında kitabın ilmi olan zat: Gözünü açıp kapatıncaya kadar onu getiririm." demiş ve o anda tahtı getirivermiş...
Misalleri çoğaltmamız mümkün, Kur'an bunun onlarca misaliyle dolu...
İşin özü şu: Peygamberler dahil, bütün insanlar başkasından yardım istemiştir ve bu, hayatın tabi akışıdır. Bunun zıddını düşünmek, yani kimseden yardım istenilmeyeceğini iddia etmek, önce akla muhalefettir. Mesele, başkasından yardım istememek değildir; mesele, yardım eden zatın başı üzerinde Allah'ın rahmetinin elini görmektir. Bu sırdandır ki, Hz. Süleyman: "Belkıs'ın tahtını kim getirebilir?" dediğinde, Kitabın ilmini bilen zat, onu bir anda getirmiş; bunu gören Hz. Süleyman da: هَذَا مِن فَضْلِ رَبِّي "Bu, Rabbimin fazlındandır." demiştir. Yani tahtı getiren zata minnet etmemiş, onun başı üzerinde rahmet-i İlahiyyenin elini görmüştür... Demek mesele, başkasından yardım istememek değildir; mesele, gelen her yardımın üzerinde Allah'ın izini görmektir. Yardımı ondan bilip, sadece ona minnet etmektir. Sebebe ve vesileye minnettar olmayıp, onlara sadece dua etmektir. Bunu yaptığınızda, kimden isterseniz isteyin, hakikatte Allah'tan istemiş ve yardımı ondan bilmişsinizdir. Bu caiz değildir de nedir?
Şimdi konuya daha farklı bir pencereden bakacağız. Şöyle ki:
Dua iki kısımdır. Birisi kavli, diğeri fiili... Kavli dua, dil ile yapılan duadır. Fiili dua ise, kişinin sebeplere yapışarak lisan-ı hali ile yaptığı duadır. Mesela, bir çiftçinin tarlayı kazması fiili bir duadır ve lisanıhâl ile Allah'tan mahsul istemektir...
Bir öğrencinin ders çalışması fiili bir duadır. Öğrenci, ders çalışmanın lisanıhâliyle Allah'tan muvaffakiyet ister...
Yine doktora gitmek, ilaç içmek birer fiili duadır ve lisanıhâl ile Allah'tan şifa istemektir...
Bunlar gibi, bütün sebeplere yapışmak, fiili bir duadır ve neticeyi yaratmasını Allah'tan talep etmektir...
İşte tevessül de böyle fiili bir duadır ve neticeyi Allah'tan istemektir. Nasıl ki sebeplere yapışmak kişiyi şirke düşürmüyorsa, tevessül de kişiyi şirke düşürmeyecektir. Çünkü tevessül eden, hakikatte matlubunu tevessül ettiği kişiden istemez. Ve eğer istediği verilirse, bunu ondan bilmez. Tevessül ettiği zatı sadece bir sebep, tevessülü de fiili bir dua bilir...
Biraz daha açacak olursak, mesela bir kişi darda kalsa ve "Yetiş Ya Hamza!.." dese, bu sözüyle şunu kasteder:
"Ya Rabbi, kulun dardadır ki bunu en iyi bilen sensin. Kuluna yardım et. Ya Rab, senin âdetin, bu imtihan dünyasında sebepler ile iş görmektir. Bazen meleklerini, bazen ruhanilerini, bazen de ordularından başka birisini yardım etmesi için gönderirsin. Ya Rab, benim yardımıma Hz. Hamza'yı gönder. Bu sesimi ona işittir, halimi ona bildir, havlin ve kuvvetinle onu bana yardımcı gönder." demektir.
Demek, "Yetiş Ya Hamza!.." diyen, sesini Hz. Hamza'ya duyuracak olanın Allah olduğunu bilir... Perdeyi kaldırıp halini ona gösterecek olanın Allah olduğunu bilir... Onun, ancak Allah'ın izin vermesiyle gelebileceğini de bilir. Demek o, "Yetiş Ya Hamza!.." sözüyle; yardımı yine Allah'tan ister; ve bu yardımı, Hz. Hamza kuluyla, yani onun eliyle kendisine ulaştırmasını talep eder... Yoksa "Yetiş Ya Hamza." dediğinde, Hz. Hamza'nın kendi kabiliyetiyle duyduğunu, Allah göstermeksizin gördüğünü, Allah'ın haberi olmadan bizatihi yardıma koştuğuna itikat etmez. Eğer böyle itikat ederse, bu şirktir, bunda şüphe de yoktur.
Lakin Allah'ı tanıyan kim böyle tevessül eder?.. İlla, vardır derseniz, biz de: "O kimse şirke düşmüştür." deriz. Ancak o kişinin tevessül ve istigaseyi yanlış yapması, bunların haram olmasını gerektirmez. Burada yapılması gereken, o kişiye işin doğrusunu öğretmektir...
Şimdi konuya daha farklı, başka bir pencereden bakacağız. Bu pencere, Büyük Allame İmam Subki'nin tevessüle bakış penceresidir.
İmam Subki tevessül ve istigaseyi, belagat ilmindeki mecaz-i akliye benzetmektedir. Mecazi akli: Fiilin, hakiki faile ve müessirine değil de o fiilin, mekan, zaman ve sebep gibi alakası olduğu şeye isnat edilmesidir.
Bir daha tekrar edelim: Mecazi akli; fiilin, hakiki faile ve müessirine değil de o fiilin, mekan, zaman ve sebep gibi alakası olduğu şeye isnat edilmesidir. Mesela:
Zilzal suresindeki, وَأَخْرَجَتِ الْأَرْضُ أَثْقَالَهَا "Yeryüzü ağırlıklarını çıkardığı zaman" ayetinde, ağırlıkları çıkaran Allah olduğu halde, fiil hakiki failine değil, fiilin mekanına isnat edilmiş ve ağırlıkları çıkarma fiili yeryüzüne nispet edilmiştir. Ancak herkes bilir ki, yeryüzünün bunu yapacak ne ilmi ne de kudreti vardır. Bu fiilin hakiki faili Allah'tır. Fiilin yeryüzüne isnadı ise, mecazi aklidir. Mecazi akli, belagatta bir sanattır.
İşte istigase, yani Allah'tan başkasından yardım dilemek de böyledir. İstigase eden kişi, yardıma çağırdığı zatın hakiki fail olmadığını ve hakiki failin Allah olduğunu bilir. Yardımı Allah'a değil de şahsa isnadı, mecazi akli nevindendir...
Hz. İsa'nın "Allah yolunda benim yardımcılarım kimlerdir?"; Hz. Süleyman'ın: "Bana onun tahtını kim getirebilir?" sözleri de bu manadadır.
Demek, hakiki tevhid, başkasından yardım istememe değildir. Mecazi akli yoluyla başkasından yardım istenebilir. Hakiki tevhid, yardım ve inayeti, yardım istediği zattan ve tevessül ettiği kişiden değil, Allah'tan bilmektir. Tevessülü, sadece fiili bir dua görmektir. Sesini, yardıma çağırdığı zata duyuranın Allah olduğunu bilmektir. Halini ona gösterenin Allah olduğunu bilmektir. Onu yardıma gönderenin Allah olduğunu bilmektir. Allah izin vermezse, hiçbir kimsenin kendisine yardım edemeyeceğine inanmaktır.
Burada bir öz eleştiri de yapmak istiyorum: Maalesef bazı kardeşlerimiz tevessül ve istigaseyi, şeriatın müsaade ettiği sınırlar içinde yapmamakta ve tevessül ettiği zatı bizatihi mutasarrıf zannetmektedir. Bu büyük bir hatadır.
Evet, tevessül ve istigase caizdir, ancak bazı şartlar dahilinde caizdir. Belki de bu Vehhabi zihniyeti, Ehl-i sünnete musallat eden ve kadere bu hususta fetva verdiren, bazı sofi meşreb kardeşlerimizin, tevessülü yanlış uygulamalarıdır. Burada bir daha açıkça ifade ediyoruz ki: Allah'ın izni ve iradesi olmadan bir yaprak dahi kıpırdayamaz. Bütün fiillerin faili, bütün yardımların Nâsırı, bütün işlerin müdebbiri yalnız ve yalnız Allah'tır. Tevessül edilen zat, sadece Allah'ın kulu ve sevgilisidir.
Tevessül eden, tevessül ettiği zat hürmetine istemeli; onu yardıma gönderecek olanın ancak ve ancak Allah olduğunu bilmeli ve matlubuna nail olmuşsa, bunu da Allah'tan bilmelidir.
Bu şuna benzer: Elinizde bir aynanın olduğunu farz edin... Gökteki Güneş, o ayna vasıtasıyla sizde tecelli ediyor olsun. Yani Güneşin ışığı ve sıcaklığı, o ayna vasıtasıyla size ulaşıyor olsun... Bu durumda size sorsak: Aynada gözüken ışık ve sıcaklık, aynanın malı mıdır?.. Hayır, değildir... "O halde kır aynayı at." desem... Bu da olmaz... Evet, ışık ve sıcaklık aynanın malı değildir, ancak Güneş, bu ayna ile bende tecelli ediyor. Aynayı kırsam, Güneşten mahrum kalırım... O halde ne yapmalı?.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder