pub-6450042492155979 İRFAN AKDOĞANIN TÜM SİTELERİ

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

13 Haziran 2026 Cumartesi

İSLAMDA KISAS

 https://www.youtube.com/watch?v=s-csF_SKAbA

İSLAMDA KISAS
YAKILARAK ÖLDÜRÜLENİN VELİSİ KISAS İSTERSE,
ÖLDÜREN CANİ YAKILMAK SURETİYLE KISAS UYGULANIR
EĞER VELİ DİYET İSTERSE DİYET UYGULANIR
EĞER VELİ AFFEDERSE ADALET GEREKLİ CEZAYI VERİR
ADALET KARARINI VERDİKTEN SONRA HERKES UYMAK ZORUNDADIR
Kıymetli okurlarım malum vahşetten sonra birçok kardeşim bu caninin şeran dünyevi cezası nedir? Diye merak etmeleri ve bize yoğun soru sormaları üzerine bu makale hazırlanmıştır. Şunu lütfen aklınızdan çıkarmayınız, biz asla alim ve fetva veren değiliz, sadece araştırmacıyız. Ayeti kerimeleri, hadis-i şerifleri, alimlerin görüşlerini bir araya toplar makale haline getiririz. Kul olmamız hasebiyle her an yanlış ve hata yapmamız mümkündür. Değil benim gibi cahil Kur’an’ın ve onun yorumu, açıklaması olan Peygamberimize ait olan hadis-i şerifler hariç hiç kimsenin söylediği % 100 doğru olamaz. Her zaman hata ihtimali vardır. En doğrusunu daima Allah(cc) bilir.
ÖLDÜRÜLENİN VELİSİ İSTERSE KIYAS İSTER, İSTERSE DİYET İSTER, İSTERSE DE AFFEDER KARAR VE UYGULAMA İSE ADALETE AİTTİRSayın okurlarım aşağıdaki ayetlerden açıkça anlaşılacağı gibi haksız yere öldürülen kişinin velisine yetki verilmiştir. Ancak velinin adaleti gözetmesi de istenmiştir.
KISAS HAKKIINDAKİ AYETLER
AYET:(İsra-33 )’’Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın. Haksız yere öldürülenin velisine bir yetki tanımışızdır. Artık o da öldürmekte aşırı gitmesin. Zira kendisi ne de olsa yardım görmüştür.’’
KARAR VERİLDİKTEN SONRA ÖLDÜRÜLENİN YAKINI KARARA RAZI OLMALIDIR
Sayın okurlarım aşağıdaki ayette(Bakara-178) karar alındıktan ve uygulandıktan sonra ölenin velisi kararla yetinmeyip mesela kısas kararı verilmesine rağmen hayır bir değil iki veya daha fazla kişiyi öldürmeye kalkarsa, veya diyet kararına razı olup diyeti aldıktan sonra kan davası güdüp öldürenin yakınlarından birini öldürürse çok büyük azaba uğratılacağı yani cehenneme sokulacağı açıkça belirtilmiştir. Haklı iken haksız duruma düşülmemeli.
AYET:(Bakara-178 )’’Ey iman edenler! Öldürmede kısas size farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Ama her kim, ölenin kardeşi tarafından bir şey karşılığı bağışlanırsa, o zaman örfe uyması, ona diyeti güzellikle ödemesi gerekir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve bir rahmettir. Her kim bunun arkasından yine saldırırsa, artık ona acı veren bir azap vardır.’’
AYET: (Bakara-179 )’’ Ey temiz akıl sahipleri! Kısasta sizin için bir hayat vardır. Ümit edilir ki, korunursunuz.
AYET: (Maide- 45)’’ Ve onlar için Tevrat'ta şöyle hüküm koyduk. Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralamalarda o yaranın benzeri bir karşılık vardır. Ama kim bu kısas hakkından vazgeçerse, bu geçmiş günahlarının ve kusurlarının yaradan tarafından bağışlanmasına neden olacaktır. Allah'ın vahy ettiğine göre hüküm vermeyenler, yaratılış gaye ve maksadına aykırı davranan zalimlerdir.’’
AYET: (Bakara- 194)’’ Haram ay haram aya karşılıktır. Hürmetler (dokunulmazlıklar) karşılıklıdır. Kim size saldırırsa siz de ona misilleme olacak kadar saldırın. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah müttakilerle beraberdir.’’
AYET: (Nahl- 126)’’ Eğer ceza vermek isterseniz size yapılanın aynıyla mukabele edin. Sabrederseniz and olsun ki bu, sabredenler için daha iyidir.’’
AYET: (Şura-40)’’ Bir kötülüğün karşılığı, aynı şekilde bir kötülüktür. Ama kim affeder ve barışırsa, onun ecri Allah'a aittir. Doğrusu O, zulmedenleri sevmez.’’
Sayın okurlarım yukarıdaki ayetlerde (Bakara- 194), (Nahl- 126) (Şura-40) Allah(cc) suçun cezasının aynı olması gerektiği, aşırıya gitmemek gerektiği, sabredilirse, affedilirse, barışılırsa bunu karşılığının Allah(cc) tarafından bizzat verileceği müjdeleniyor.
Sayın okurlarım (Nisa-92) ayet yanlışlıkla mümini öldürmenin dünyevi cezasını bildirmektedir. Merak eden kardeşlerim bakabilir.
KISAS KONUSUNDAKİ HADİS-İ ŞERİFLER
HADİS: "Resulullah(sav) buyurdular ki:
"Kim haksız yere, âmden (bile bile) öldürülürse velisi şu üç şeyden birini tercihte muhayyerdir:
- Ya kısas ister.
- Ya affeder.
- Yahut diyet alır.
Eğer dördüncü bir şey istemeye kalkarsa alinden tutun (mâni olun)!"
Sonra Resûlullah (sav) şu âyeti tilavet buyurdu. (Mealen): "Kim bundan sonra tecavüz ederse ona elîm bir azab vardır" (Bakara 179)
Ebu Dâvud, Diyat 3, (4496), 4, (4504); Tirmizi, Diyât 13, (1406)
HADİS: "Resûlullah (sav) buyurdular ki:
"Kim mü'min bir kimseyi (âmden) öldürürse, katil bu sebeple kısas olunur. Kim bu kısasa mâni olursa Allah'ın lânet ve gadabı onun üzerine olsun. Allah onun ne farz ve ne nâfile hiçbir hayrını kabul etmez."
Rezin tahric etmiştir. Bu manada rivayet Sünenler'in bir kısmında gelmiştir: Ebu Dâvud, Diyât 17, (4539, 4540, 4541); Nesâi, Kasâme 29, (8, 40).
HADİS: "Resûlullah (sav) buyurdular ki:
"Kim kölesini öldürürse, biz de onu öldürürüz. Kim de kölesinin (burnunu, kulağını keserek) sakatlarsa, biz de onun (burnunu, kulağını keserek) sakatlarız."
Ebu Dâvud, Diyat 7, (4515, 4516, 4517, 4518); Tirmizi, Diyat 18, (1414); Nesai, Kasame 9, (8, 21).
Nesai'nin rivayetinde şu ziyade var: "Kim kölesini iğdiş ederse, biz de onu iğdiş ederiz."
4 MEZHEBE GÖRE KISASIN UYGULANMA DURUMU
Ebû Hanîfe ve İmam Mâlik’e göre, öldürülenin velisi ya kısas ister, ya da affeder. Veli, suçlu ile diyet üzerine anlaşmazdan önce kısas hakkından vazgeçerse, diyet isteme hakkı da kendiliğinden düşmüş olur.
İmam Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel’e göre ise; velî seçimlik hakka sahiptir. Ya kısas uygulanmasını ister, ya da kısası affeder ve diyet alır.
HADİS: Affetmenin anlamı kısasın diyete dönüşmesi demektir ve bu, suçu işleyenin rızâsına da bağlı değildir (el-kâsânî, bedâyiu’s sanâyi’, vii, 241; eş-şevkanî, neylü’l-evtâr, vii, 7 vd.; Hayreddin karaman, mukayeseli islâm hukuku, istanbul 1986, i, 136, 137 ayrıca diyet için bakınız: ibn âbidîn, reddü’l-muhtâr, mısır 1307, v, 504; el-meydânî, el-lübâb, kahire 1374)
Değerli okurlarım görüldüğü gibi islamda bir yanağına vurulursa öbür yanağını çevir mantığı yoktur. Bugün İnsan hakları beyannamesinde olduğu gibi sadece öldürenin değil. Hem öldürenin hem de öldürülenin hakkı korunmaktadır. Karar sadece adalete veya sadece öldürülenin velisine değil. Her ikisine birden bırakılmıştır. Çünkü öldürülenin velisinin acısı, adaletin ise kamu sorumluluğu vardır. Her ikisi de gözetilmezse anarşi olur. Ölenin velisi kararı kendisi uygulayamaz, mutlaka hakime başvurmak zorundadır. Hakim karar verdikten sonra herkes uymak zorundadır.
Değerli okurlarım Yukarıdaki kısasla ilgili ayet ve hadis-i şeriflerden şunu anlamak mümkün değil midir.?
YAKILARAK ÖLDÜRÜLENİN VELİSİ KISAS İSTERSE,
ÖLDÜREN CANİ YAKILMAK SURETİYLE KISAS UYGULANIR
EĞER VELİ DİYET İSTERSE DİYET UYGULANIR
EĞER VELİ AFFEDERSE ADALET GEREKLİ CEZAYI VERİR
ADALET KARARINI VERDİKTEN SONRA HERKES UYMAK ZORUNDADIR

KURAN-I KERİM MÜTEŞABİH(ANLAŞILMAZ) DEĞİLDİR

 https://www.youtube.com/watch?v=7BBskyv-K_o

KURAN-I KERİM (MÜTEŞABİH) ANLAŞILMAZ DEĞİLDİR
MÜTEŞABİH: Birden fazla anlama gelebilen veya manasında kapalılık bulunan ayetlerdir. Tefsirinde güçlük çekilen ayet veya kelimelere müteşabih denir. Çoğulu müteşabihattır. Bunların hangi manaya geldikleri yalnız kendilerinden anlaşılmaz. Başka harici bir delil gerekir. Müteşabih genel anlamda ikiye ayrılır.
1-LAFIZDA MÜTEŞABİH
2-MANADA MÜTEŞABİH
1--LAFIZDA MÜTEŞABİH:
Lafızda müteşabihte ikiye ayrılır
A-KELİMEDE MÜTEŞABİH: Kelimenin garip bir kelime olması veya birden fazla manaya gelmesi onu müteşabih kılar.
B- CÜMLEDE MÜTEŞABİH: Cümlenin kuruluşunda takdim ve tehir gibi cümlenin uslubundan kaynaklanan müteşabihtir
2-MANADA MÜTEŞABİH: Kıyamet ile ilgili v.b insanın aklının alamayacağı hususlardır. Ayrıca tevil(yorum) yapılıp yapılamayacağı bakımından da ikiye ayrılır. 1-HAKİKİ MÜTEŞABİH: Tevili mümkün olmayan Hurufu Mukatta dediğimiz Bazı surelerin başına konan harflerdir(yasin, hamim, elif lam mim gibi)ki bunları tevil etmek mümkün değildir.
2-İZAFİ MÜTEŞABİH: Hurufu Mukatta dışında kalan tevili mümkün olan diğer müteşabih ayetlerdir.
TEVİL: Bir sözü veya davranışı görünür anlamından başka bir anlamda kabul etme çeviri, yorum, yorumlama anlamındadır.
TEFSİR: Kuran-ı kerimin manalarını keşfetmek onda ki müşkil ve garip lafızlardan kastedilen şeyi beyan etmek.
TEVİL İLE TEFSİR ARASINDAKİ FARK: Tefsir Kuran-ı kerimin arapça veya başka bir dille açıklamasıdır. Tevil ise sözü ondan açık(zahir) manasından nispeten kapalı veya ikinci bir manaya çekmek böylece anlamak ve yorumlamaktır. Sayın okuyucular konuyu iyice anlayabilmek için fıkhi terimlerin manasını vermemiz gerek devam ediyorum.
ZAHİR: Ortaya çıkan demektir. Fıkıh usulu terimi olarak Anlaşılması için dış bir karineye(delil)muhtaç olmayacak şekilde bu anlama açık olarak delalet eden fakat tevile açık bulunan ve kendisinden çıkarılan sözün asıl sevk sebebi olmayan yani gerçek değil görünen lafza zahir denir(lafız ayetin aslı)İslam hukukundaki usulde lafızlar manaya delaletin açıklığı ve kapalılığı bakımından ikiye ayrılır.
1-MANASI AÇIK LAFIZ: Bu lafızda kastedilen mananın açıklanması için dış karine(delil)ye ihtiyaç yoktur.Bunlarda3 e ayrılır
A-)ZAHİR
B-)NASS
C-)MUHKEM
2- MANAYA KAPALI LAFIZ: Kastedilen mananın anlaşılması için bir açıklamaya veya dış karineye ihtiyaç vardır. Bunlarda 4 kısımdır.
A)-MÜŞKİL
B)- HAFİ
C) MÜCMEL.
D) MÜTEŞABİH. Zahir olan lafzın(kelime, söz, sözcük)anlaşılması çok kolay olmakla birlikte anlaşılan mana onun aslı değil. Görünen manasıdır. Zahire iki örnek AYET:(Nisa.3) Daha önce çok eşlilikte mealini vermiştik. Bu ayette görünen mana yetim kızlara adaletli muamele edilmesidir. Halbuki gerçek manası 4 eşe ruhsat, tek eşe teşviktir.
AYET:(Maide.45)”Biz orada(Tevrat ta) şöyle yazdık .cana can, göze göz, dişe diş, buruna burun, kulağa kulak ve yaralılar için kısas gerekir. Bu ayete ilk bakıldığında tevratın hükümlerini terkettiği için yahudilerin kusurlarını yüzlerine vurmak için indirilmiş gibi görünmektedir. Halbuki ayetin sonunda bu Kuran içinde geçerli olduğu görülür.
AYET(Maide.45) Ayetin sonu”Kim bu hakkını bağışlarsa bu onun için keffarettir. Kim Allahın hükmü ile hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir. İşte görünüşte sadece Tevrattaki hükümlerin bildirildiği zannedilen ayetin Müslümanları da bağladığı anlaşılmaktadır. Buna yüzlerce örnek vardır. Ey peygamber diye başlıyan ayetler, Ey peygamber hanımları diye başlayan ayetler. ve benzerleri. Bu ayetlerde hitap yalnızca peygamberimize veya hanımlarına değil, tüm Müslümanlara ve hanımlarına hitap vardır. Peygamberimizin(sav) şahsına ait ayetlerde vardır. Bu ayetler ey peygamber sana mahsus olmak üzere diye başlar 
PEYGAMBERİMİZE SANA MAHSUS OLMAK ÜZERE BİLDİRİLEN AYETLER
AYET.( Ahzap-50)’’ Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin hanımlarını, Allah'ın sana ganimet olarak verdiği ve elinin altında bulunan cariyeleri, amcanın, halanın, dayının ve teyzenin seninle beraber göç eden kızlarını sana helâl kıldık. Bir de Peygamber kendisiyle evlenmek istediği takdirde, kendisini peygambere hibe eden mümin kadını, diğer müminlere değil, sırf sana mahsus olmak üzere (helâl kıldık). Kuşkusuz biz, hanımları ve ellerinin altında bulunan cariyeleri hakkında müminlere neyi farz kıldığımızı biliriz. (Bu hususta ne yapmaları lâzım geldiğini onlara açıkladık) ki, sana bir zorluk olmasın. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.’’ Allah(cc) hakiki mana ile görünen manayı ayırmak için Peygamberimize sadece sana mahsus olmak üzere tabirini kullanır.
AYET:(İSRA-79)’’ Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir nafile olmak üzere namaz kıl. (Böylece) Rabbinin, seni, övgüye değer bir makama göndereceği umulur.’’ Daha öncede açıkladığımız gibi sana mahsus, bu işe mahsus gibi kişiye veya bir olaya indirgenmeyen ayetler çihan şumuldur. Herkesi bağlar öyle olmasaydı zaten Kuranın emirlerini kimse üzerine almaz. Haşa kuran tarih ve hikaye kitabı olarak kalırdı. Sayın okurum bu konuyu uzun tuttum ki kafalarda soru işareti kalmasın.
NASS: Belirlemek sınırlandırmak söz söyleyenin ifade ettiği manaya zahirde açıklık kazandıran şey. Kuran-ı kerimdeki nass sözleri ile açık hükümler ifade eden hükümlerdir. Kurandan ve sünnetten her türlü hüküm çıkarma temelde nass ayet ve hadislere dayanır. Nassa iki örnek verelim.
AYET:(Bakara.275) ”Faiz yiyenler kıyamet günü ancak şeytan çarpmış gibi kalkarlar. Bu onların zaten faiz alış veriş gibidir demelerindendir. Oysa Allah alışverişi helal faizi haram kılmıştır. ”Bu ayetin iniş sebebi faiz ile alışverişin farkını bildirmektir Nass anlamı budur. Alım satımın helal olduğunun bildirilmesi zahir anlamdır. Daha açık ifade ile ayetin başı ayetin sonunda izah edilmiştir.
AYET:(İsra.23)”Ana babaya öf bile deme ”Ayeti ana babaya öf demenin haram olduğu bildirilmektedir. Ancak ana babaya sövmek onları döğmek daha büyük eza olduğu için hiç kimse ana babaya sövmek döğmek yok burada o halde yasak değil diye düşünmez. Onların daha büyük haram olduğunu anlar.
MUHKEM: Sağlam, anlamı açık, yorum götürmez, şüphe kabul etmez, anlamındadır. İslam fıkıh usulunde ise tevile gerek kalmayacak şekilde manası gayet açık olandır. Mesela imanın şartları gibi. Allaha iman edin dendiği vakit başka bir mana anlaşılmaz. Yine fazilet ve ahlak esaslarını bildiren zulum, ihanet, yalan, sözde durmama, ana babaya karşı gelme bozgunculukla ilgili ayetlerde muhkemdir.
HAFİ: Gizli saklı şey kendisinde değil de tatbik sahasında kapalılık bulunan ve bu kapalılığı içtihatla giderilebilen fıkıh usulu terimi. Buna göre hafi kendisi açık ve anlaşılır bir kelimedir. Ancak bu kelimeyi uygulamaya koyduğunuzda başka şeylerde buna dahil olur mu? Olmaz mı konusunda kapalılıkla karşılaşılır. Bu yönü ile hafi yine kapalı lafızlardan Müşkil den ayrılır. Çünkü Müşkil de kapalılık lafzın kendisindedir.
 HAFİ LAFZA örnek
AYET:(Maide.38)”Erkek hırsız ve kadın hırsızın yaptıklarına karşılık Allahtan bir azap olarak ellerini kesin.”Ayette geçen hırsız kelimesinde bir kapalılık yoktur gayet açıktır ama uygulamaya geçildiğinde başka deliler gerekir. Mesela yan kesici, kefen soyucu, terörist, gaspçı, çok mal çalan az mal çalan, ihtiyacı olduğundan çalan, zengin olduğu halde çalan, kapalı yerden çalan, açık yerden çalan, bozulacak malı çalan, değerli mal çalan, ekmek çalan, altın çalan, kasa soyan Bunların hepsi aynı cezaya mı? çarptırılacaktır. Bunların. dış karine ile desteklenmesi açıklanması gerekir.
MÜŞKİL: Anlamı kapalı olan lafız delili açık olmayan lafız. Müşkilde kapalılık doğrudan doğruya lafzın kendisidir. Onunla kastedilen mana ancak onu kuşatan karine ve emareler üzerinde incelemede bulunma ve derinlemesine üzerinde düşünme yoluyla anlaşılır. Müşkil lafızlar birden çok mana verir. Mesela müşterek bir lafız olan(ayn)göz, pınar, mahiyet, casus gibi manalara gelir. Hangi anlamda kullanıldığını anlamak için ayetin tümüne bakmak gerekir. Mesela( ayet) kelimesinde 30 çeşit anlam vardır. Ayetin tamamından hangi anlama geldiğini ancak çıkarabiliriz. Müphem ve kapalı olan kendisinden ne kastedildiği anlaşılamayacak derecede müphem ve muğlak olan tefsir ve araştırmayı gerektiren lafız. Mücmeldeki kapalılığın sebepleri istenilen manayı belirleyen karinelerin bulunmayışından dolayı lafzın müşterek olması
AYET: (Tekvir.17) Bu ayetteki arapça kelimesi müçmeldir. Zira hem gelen hem de giden anlamında kullanılmıştır. Kuranı kerimin ibadetlerle ilgili hükümlerin çoğu mücmeldir. Mesela namaz mücmeldir. Nasıl kılınmasını gerektiği, rekatları ,vakitler, v.b ayrıntıları Peygamberimiz(sav) açıklamıştır. Allah(cc) kuran-ı kerimi mucize bir kitap olarak indirdi. Kuranı okuyan profösör, okur yazar, batılı doğulu, köylü, şehirli, işci, sanayici, alim, zalim, Asırlar önce, asırlar sonra, Fenni ilim alimleri, dini ilim alimleri, her kim okursa okusun. kendi kapasitesine göre Kuran-ı kerimden bir şeyler anlar. Cahil için müteşabih sayılan ayet Alim için muhkemdir. Cahil için anlaşılmayan ayet. Alim için çok kolay anlaşılabilen ayettir. Faiz için olan ayetler fakir için gereksiz görülebilir. Ancak zengin için gereklidir. Din alimleri için gök cisimlerinden bahseden ayet müteşabihtir. Ancak astronomi uzmanı için muhkem ayettir. Kolayca anlaşılır. 1000 yıl önce ayetlere bakış açısı farklıydı; bugün farklıdır. Bin yıl sonra daha farklı olacaktır. Bugün gayet normal görülen olaylar. 1000 yıl önce mucize idi. Bugün mucize olan olaylar 1000 yıl sonra normal olacaktır. Nasıl ki televizyon, radyo, telefon, bilgisayar v.b bin yıl öncesinin mucizesi ise bugün bize mucize gelen ışık hızı ile seyahat bin yıl sonra gayet normal kabul edilecektir.      Sayın okurlarım. Baştan beri teknik terimlerle sizi yorduğumun farkındayım. Amacım az sonra ayrıntısına gireceğim Ali imran suresi 7. ayetin mealine ışık tutmak idi. Teşbihte hata olmaz. Ayetleri anlamak neye benzer bilir misiniz. Gemiye ufuktan ve yakından bakmaya benzer. Ufukta gemiyi bir nokta olarak görür. o mesafeden bakan kişi onun nokta olduğuna yemin etse haklıdır. Çünkü o uzaklıkta ancak o görünür. Biraz daha yakından bakan kişi karaltı görür. oda gördüğüne yemin etse geçerlidir. Daha yakından gören küçük bir kayık, daha da yakından gören kişi ise koca bir gemi olduğunu görür. Şimdi yakından bakan kişi diyor ki arkadaşlar bu koca bir gemidir ötekileri itiraz ediyor yok o küçük bir kayıktır. Anlatmak istediğim şudur. 1000 yıl önce alim olan kişi bugün çıksa gelse çok cahil kalır. Meseleyi hiç bu yönden ele aldınız mı?Ne kadar büyük alim olursa olsun diyelim ki 100 yaşına kadar yaşamış bir alim 90 sene hiç ara vermeden ve kitaplar önüne getirilmek şartı ile öyle ya o kadar kitabı bir arada nasıl bulacak kabul edelim ki her kitabı okudu. Hemen öbürü ona verildi. Bir insan günde kaç sayfa okur. 1 dakikada 1 sayfa okusa saatte 60, günde 1000 sayfa yapar. Senede 360 bin sayfa 10 senede 3 milyon altı yüz bin sayfa 90 senede 30 milyon sayfa yapar. her kitabı 1000 sayfa düşünün 30 bin cilt kitap yapar. Ama bugün bir çocuk bilgisayarın başına geçiyor. Bilgisayarda ne kadar bilgi var biliyor musunuz. 2 milyar cümle mevcut. 7 trilyon bilgi mevcut, 500 milyon kitap mevcut. Hem de istediği her dili kendi diline çevirip okuyabilme imkanına sahip. Arkadaşlar yapmayın eski alimlere Allahtan vahiy gelmiş gibi peygamber sıfatı vermeyin büyük alimlerdi kabul ama onlarda insandı, onlarda hata edebilir. Onlarda yanılabilir. YANILMAYAN kurandır. yanılmayan Allah(cc) dır
ALİ İMRAN SURESİ 7. AYETİN TEFSİRİ
هُوَ الَّذ۪ٓي اَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ اٰيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ اُمُّ الْكِتَابِ وَاُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌۜ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَٓاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَٓاءَ تَأْو۪يلِه۪ۚ وَمَا يَعْلَمُ تَأْو۪يلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُۢ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ اٰمَنَّا بِه۪ۙ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَاۚ وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّٓا اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ ﴿٧﴾
Karşılaştır 7: Sana kitabı indiren O’dur. O kitabın bir kısmı muhkem âyetlerden meydana gelir ki bunlar, kitabın esası ve özüdür. Bir kısmı da müteşâbih âyetlerdir. Kalplerinde eğrilik bulunanlar, sırf fitne çıkarmak ve kendi arzularına göre onun yorumunu yapmak düşüncesiyle müteşâbih âyetlerin peşine düşerler. Halbuki bunların kesin anlamlarını Allah’tan başka kimse bilemez. İlimde derinleşmiş olanlar ise: “Biz bunlara inandık, hepsi de Rabbimizin katındandır” derler. Ancak gerçek akıl ve idrak sahipleri hakkıyla düşünüp öğüt alır.
AYET:(Ali imran.7)”sana kitabı indiren odur. Onun bazı ayetleri muhkemdir ki bunlar kitabın esasıdır, diğerleri de müteşabihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşabih ayetlerin peşine düşerler Halbuki onun tevilini ancak Allah ve ilimde yüksek payeye erişenler bilir (alimler)ona inandık hepsi rabbimiz tarafındandır derler. Ancak aklı selim sahipleri düşünüp anlar.”
Sayın okurlarım bu verdiğim meal sahabiden ibni Abbasın verdiği mealdir. Bugünkü mealle karşılaştıracağız inşaallah.
HADİS:” İbni mesud şöyle demiştir. Biz Ali İmran 7. ayetini ”müteşabihin te’vilini Allah ve ilimde ileri gitmiş olanlar bilir.”Biz böyle anladık böyle iman ettik.(Taberi.mısır.111.182) HADİS:İbni abbas dedi ki ben müteşabih ayetlerin tevilini bilenlerdenim. Ali İmran 7. ayet ”Müteşabihin te’vilini Allah ve ilimde ileri gitmiş olanlar bilir.” olarak bildik ve anladık ve anlattık. Ve Resulullah (sav) onun(ibni abbas) için Allahım onu dinde fakih kıl ona te’vili öğret.(ibni hambel1.265.hakim.3.534) .
Müteşabih ayeti Allahtan başka hiç kimse te’vil edemezse . peygamberimizde mi te’vil edemez . Peygamberimiz kendisine bile yasaklanan te’vili anlaması için neden İbni Abbas için böyle bir dua etsin size mantıklı geliyor mu? Arkadaşlar. Niçin ibni mesut biz ayeti böyle anladık diyor. Yoksa bu Alimler peygamberimizden ve sahabelerden daha mı? iyi anlıyor. Bu işin bir tarafı. Ayetin mealine biraz eğilelim. ”Kalplerinde eğrilik olanlar fitne çıkarmak ve onu te’vil etmek için müteşabih ayetlerin peşine düşerler. Cümleyi dikkate tekrar okursanız. Burada yasaklanan müteşabih ayetleri te’vil etmek değil, yasaklanan fitne çıkarmak, Müslümanları kurandan soğutmak, dinden soğutmak, kafaları karıştırmak maksadıyla müteşabih ayetleri yanlış te’vil etmektir yasaklanan. Öyle olmasaydı . müteşabih ayetleri te’vil etmek peşine düşmek yasaktır. Denmez miydi?
KURAN-I KERİMİN ANLAŞILIR OLDUĞUNU BİLDİREN AYETLER
HADİS: Mücahit şöyle demiştir. Kuran-ı kerimi baştan sona kadar İbni Abbasa okudum. Ayetleri okurken bana soru soruyor, yanlışlarımı düzeltiyordu. Ali İmran 7. ayeti okurken (İllalah diye durdum bana orda durma mana değişir. (verrasihune filğilm.) orda dur. Çünkü müteşabih ayetlerin te’vilini ben biliyorum sense orda durmakla peygamberin bile bilmediğini iddia etmiş oluyorsun dedi. Allahu teallanın insanın bilgisinin ulaşamayacağı bir uslupla kullarına hitap etmesi onların helak olması sebebini doğurur.(İmamı nevevi şerhul müslim18.18.ibnul hacip,el itkan2.4)
Verrasihunda ki vav atıf vavıdır. Kaldı ki bu ayette ki te’vil tefsir anlamındadır ki tefsiri peygamberde mi yapamıyacaktır. Halbuki bakın Allah(cc) ne buyuruyor.
AYET:(Nuh.1)”Allahtan başkasına kulluk etmeyesiniz diye ayrı ayrı açıklanmış bir kitaptır.”(kuran)”
AYET:(Yusuf.2)”Anlayasınız diye biz onu arapça indirdik”
AYET:(Hicr.1)”Bunlar kitabın apaçık ayetleridir.
AYET:(Sad.29)”Bu kuran ayetlerini düşünsünler ve ibret alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek kitaptır.”
AYET:(Duhan.58)”(ey Muhammet) Biz onu (kuranı) senin dilinde kolaylaştırdık ki düşünüp öğüt alsınlar.”
AYET:(Muhammet.24)”Onlar kuranı düşünmüyorlar mı? yoksa kalplerinde kilitler mi ? var.”
AYET:(Nahl.44)”İnsanlara kendilerine indirileni açıklaman ve onların da düşünmeleri için bu Kuranı indirdik.
AYET:(Zümer.27)”And olsun biz öğüt alsınlar ve sakınsınlar diye insanlara bu kuranda her türlü öğüdü verdik”
AYET:(Bakara.164)”Aklını kullanan kimseler için ayetler vardır”. Sayın okurlarım bu ayetleri nasıl izah etmeli. Kuran diyor ki: Siz anlayasınız diye indirdik. İbret alasınız diye indirdik. Bu kitap apaçıktır. Ayrı ayrı açıkladık. Hadi her şeyi bir tarafa bırakalım. Şu ayete ne demeli
AYET:(Zümer.23.)”Allah sözün en güzelini müteşabih olan birbiriyle uyumlu(kitaben müteşabihen messani)ve bıkılmadan tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların bu kitabın etkisinden tüyleri ürperir. Derken hem bedelleri hem gönülleri Allahın zikrine ısınıp yumuşar. İşte bu kitap Allahın dilediğini kendisiyle doğru yola ilettiği hidayet rehberidir. Allah kimi de sapıtırsa ona yol gösteren olmaz.” Bu ayette Allah(cc) buyuruyor ki bu Kuran müteşabihtir. E baştan beride ayetlerin fıkhi durumlarıını yazdık gördük ki muhkem ayetler sınırlıdır. Gerisinin tamamı müteşabihtir ne yapacağız şimdi nasıl izah edeceğiz. Madem ki kimse anlamıyacaktı; Peygamber bile öyle ya Allahtan başka kimse demiyor. Peygamber zikredilmiyor. Öyleyse bu kitabın iniş amacı nedir.? Allah aşkına bana söyler misiniz? Hani papazların kiliselerde okuduğu latince dualar gibi kimse bilmesin mi isteniyor anlamak mümkün değil. Bunun altında yatan amaç nedir? Bunun altında yatan amaç; Kurandan Müslümanları uzak tutmak, anlamalarını, öğrenmelerini engellemek. Ve ayetleri kendi keyiflerine göre yorumlamak. Ayeti tefsir ve tevil edecek olan olursa o dinden çıktı müteşabih ayete mana verdi diyerek alimleri uzak tutmak daha doğrusu islamı hiristiyanlaştırmak. Başka ne gaye olabilir ki. Şimdi onların verdiği manayı yazalım AYET: (Ali İmran.7)”Sana kitabı indiren odur. Onun bazı ayetleri muhkemdir ki bunlar kitabın esasıdır. Diğerleri de müteşabihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşabih ayetlerin peşine düşerler. Halbuki onun te’vilini ancak Allah bilir. İlimde yüksek payeye erişenler ise ona inandık. Hepsi rabbimiz tarafındandır. derler.Ancak aklı selim sahipleri düşünüp anlar.”
Evet onların meali bu; şimdi başka bir hataya dikkatinizi çekmek istiyorum. Burada bir cümle düşüklüğü yok mu? İlimde yüksek payeye erişenler ise ona inandık hepsi Rabbimiz tarafındandır derler”. Peki onlar inandı da cahiller inanmadı mı böyle şey olur mu? cahiller inanmasa zaten dinden çıkar öyle değil mi?. Görüyor musunuz? Bir durak yerini değiştirmekle ayeti ne hale sokuyorlar. Buna şaşırmayın Türkçemizde de var bu ”Oku adam ol baban gibi eşek olma” Adam ol dan sonra nokta koyarsan baba eşek olur. Yok gibi den sonra nokta koyarsan çocuk eşek olur. Hani Arapçayı kınamayın diye yazdım. Kaldı ki ayetin sonunda” ancak akıl sahipleri düşünüp anlar” .Müteşabih ayetleri yani neredeyse Kuranın tamamını kimse anlamıyorsa akıl sahibi olmak neyi ifade eder öyle değil mi? Sayın okuyucularım hakkınızı helal edin. Sizi çok yordum ancak tabuları kırmak kolay değildir. Ama şunu biliyorum ki alimleri peygamber yerine koyan onlara şeksiz şüphesiz inanan insanlara değil bu kadar delil; haşa peygamberimizi getirsen ve dese ki bu alimler yanlış yaptılar. Gene peygambere değil o alimlere inanırlar. Her şey nasip meselesidir. Bize düşen tebliğ. Sayın okurlarım Kuran-ı kerimin tek bir harfi kıyamete kadar değiştirilemeyecektir. Bunu başaramayan İslam ve kuran düşmanları. Kuran-ı Kerimin manasıyla, durakları ile ve Nesh (hükmü kaldırılan ayet) vardır. İddiası ile Müslümanları kendi çıkar ve menfaatlerine alet etmek istemişlerdir. Sayın okurlarım. Şu an Topkapı sarayında bulunan. Hz. Osmana ait Kuran-ı Kerimde hareke ve durak işareti yoktur. Yani hareke ve durak işaretleri arap olmayan kavimlerin kuranı daha kolay okuyabilmesi ve anlayabilmesi için sonradan konulmuştur. Dolayısıyla bu hususu bilmeyen kardeşlerim. Kuranın aslıyla oynanıyor. Hissine kapılmamalıdır. Yukarıdaki ayetin durak işareti peygamberimiz ve halifeler zamanında değil daha sonra konulmuştur. Aşağıda Hz Osman ın Kuran-ı keriminin bir sayfasını göreceksiniz. Orada hareke ve durak işareti olmadığına da şahit olacaksınız. Kaldı ki Dolmabahçe sarayında Kutsal Emanetleri gezip bizzat kendi gözlerinizle görebilirsiniz

KURAN-I KERİMİN İLME VE BİLİME VERDİĞİ ÖNEM

 https://www.youtube.com/watch?v=s3UWgM1AmxA...

KURAN-I KERİMİN İLME VE BİLİME VERDİĞİ ÖNEM
Sayın okurlarım bugün gençliğimize vereceğimiz en büyük hediyelerden biride geçmişinden utanan, geçmişini küçük gören, batı hayranı, vatanına ve dinine düşman Hiristiyan ve Yahudi hayranı olan gençlerimize, benliğimizin ve medeniyetimizin bir parçası olan bilim ve teknoloji sahasında geçmişteki büyüklüğümüzü hatırlatmaktır. Başta Türkiye’miz olmak üzere bütün İslam memleketlerinde yaşanan batı hayranlığı hastalığı kendimizi unutturmuştur. Batılılar 18.yüzyıl sonlarında başlayan emperyalist emellerinin siyasi devamını sağlayabilmek için Müslümanlara kendi üstünlüklerini telkin edici çeşitli vasıtalar kullanmışlardır. Bunların en etkilisi kültürel olanıdır. Bunun içinde her şey batıda vardır. Her büyük şahsiyet ilim ve bilim adamı batıdan çıkar. Fikrini gerek kendi okullarında eğittikleri ve kendilerine hayran olarak yetiştirdikleri gerekse basın yayın ve çeşitli yollarla ve misyonerlik faaliyetleri ile Müslüman topluma empoze etmişlerdir. Bu nedenle bırakın batıyı tüm Müslüman ülke okullarında matematik bölümünde okuyan her öğrenci paskalı tanır ve bilirken matematik tarihinin en önemli simalarından olan batılı bilim adamlarının hocaları olan. Havarizmiyi hiç bir öğrenci tanımaz. Ömer Hayyamı kimse tanımaz. Bilmez. Bir einstein(aynştayn)ı herkes fizik alimi olarak tanır bilir. Ama büyük fizikçi El kindi yi kimse tanımaz. Biyolojide bir lamark, darwin çok iyi tanınır ve bilinir ama Fakat onlardan yıllar önce bu teorilerin en idialini ortaya atan El Nazzam, El cahiz; ElBiruni’yi kimse tanımaz. Tıp ilminin kurucusu İbni Sinadan kimse bahsetmez. Ne acı ne garip değil mi? Sayın okurlarım kesinlikle şu bilinmelidir ki batı medeniyet ve teknolojisinin temelinde İslam bilim ve teknolojisi yatmaktadır. Ve batı bilimi ve ilmi aldıkları İslam alimlerine biz Müslümanlardan daha fazla değer vermektedir. Fransanın başkenti Paristeki tıp fakültesinde İbni Sinanın büstünü görürsünüz. Türkiyedeki tıp fakültelerinde var mı bilmiyorum. Belki oradan görüp utanmış bizimkilerde İbni Sina köşesi açmıştırlar. 16. yüzyıl müşteşriklerinden G.Cordano meşhur alim El Kindi’yi Dünyanın en büyük 20. ilim adamı olduğunu söylemiştir.
Sayın okurlarım Burada hemen belirtmeliyim ki Müslüman bilim adamlarının ortaya attığı birçok görüşün, teorinin ve icadın çoğu hala bugün geçerliliğini korumaktadır. Bunlardan bazıları bugün için küçük şeyle olarak görünebilirler. Ama unutmayın ki bugünkü teknoloji ilk icadı yapan İslam aliminin icadının üzerinden yürümektedir. Mesela 0(sıfır)ı bulan icat eden İslam alimleridir ayrıntıları az sonra vereceğim. sıfır rakamının bulunması bugünün teknolojisinin kaynağını oluşturmaktadır. Bilgisayar uzmanları çok iyi bilir. bilgisayarın ana kurulumu sıfır üzerinedir. Yani sıfır icat edilmeseydi bugün bilgisayar icat edilemeyecekti. Sadece bilgisayar ,uçaklar, füzeler, onlarca bilinmeyenli denklemler ,istatistikler, bilançolar muhasebe, matematik, v. b her gördüğünüz teknoloji o ilk icat edilen o(sıfır) sayesinde olmuştur. Ve bugünkü teknik bile yüzyıllar önce bulunan sıfırın yerine bir başka rakam veya işaret koyamamaktadır. Kimmiş bilimde, teknikte, ilimde öncü hayretler içinde kalacak okuduklarınıza inanamayacaksınız.
Kuran- kerimin bilme ve ilme verdiği önem çok büyüktür. Daha önemlisi kuran-ı kerim bilim ve teknolojinin öncüsüdür. Bunun böyle olduğuna dair. Çok örnekler vereceksem de de şimdilik bir örnek vereyim. Bakınız AYET:(Neml.39-40) Bu ayette Süleyman (as) cinlere değil dikkatle okuyun ayeti lütfen Alim birine göz açıp kapatıncaya kadar. Binlerce kilometre öteden Belkıs’ın tahtını getirtmiştir. İşte o gün mucize sayılan olayı; batılılar örnek alarak ışınlamayla seyahat imkanlarını araştırıyorlar. Ve mutlaka da bulacaklar. Çünkü Kuran-ı Kerimde hiçbir olay iş olsun diye anlatılmaz. Her anlatılan hikayede ,mucizede ve konuda ibret alanlar için nice hikmetler vardır. ki bu cümle bana ait değil Kuranı kerimde belki yüz kez tekrarlanır. Bu ve bunun gibi birçok ayet ilme ve bilime öncülük etmiştir. Ama ne yazık ki bazı yobazlar. Kuran-ı kerimi anlaşılması imkansız. luzumsuz hikaye ve masallarla dolu gerici, çağdışı, Ayetlerinin anlamını kimsenin bilemiyeceği te'vil ve tefsiri imkansız. Bir kitap olarak görme ve gösterme çabasındadırlar. Bildiğiniz gibi Kuranın ilk emri oku olmuştur. Bakınız
AYET:(Alak.1-4)Hiç ilme ve bilme karşı olan bir kitap oku emriyle başlar mı? Bu ayetleri okuduğumuzda görüyoruz ki ilk emir oku ikinci emir de yaz olmuştur. Demek ki Kuran-ı Kerim sadece okuma değil yazmaya da öncelik vermektedir. Peki kim yazar alim yazar cahilin yazma gibi bir fiili olamaz. Dolayısıyla Kuran daha başta okuyan ve yazan ilim adamlarının yetişmesini istemektedir. Aklıma bir deyim geldi. ''Ne anlatırsın renkleri ince ince köre; konuşun her kişinin aklına göre'' Bizim gören körlerle işimiz yok bizim art niyetli çıkarcılarla işimiz yok. Bizim at gözlüğü takmış yalnızca döndüğü tarafı görebilenlerle işimiz yok. Kuran-ı kerim ilim ve teknolojiyi elde etmenin ve öğrenmenin en değerli aracı olan akıl, kalp ve onlara bağlı organların çalıştırılmasını ister.
AYET: (Hac.46)''Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki orada olanların akıl edecek kalpleri, işitecek kulakları, olsun. Ama yalnız gözleri kör olmaz. Fakat göğüslerinde olan kalpleri de körleşir.
AYET:(Nahl.12)''Geceyi gündüzü güneşi ayı sizin istifadenize vermiştir. Yıldızlarda onun buyruğuna boyun eğmiştir. Bunlarda akıl eden kimseler için ibretler vardır'
AYET:(Müminun.80)''Diriltende öldürende odur. Gece ile gündüzün birbiri ardından gitmesi de onun emrine bağlıdır. Düşünmez misiniz? ''İlk ayette dolaşın gezin ibret alın diyor. İkinci ayette geceden gündüzden ve yıldızlardan bahsediyor. Ve bunlarda ibretler var diyor. İnceleyin diyor. Araştırın diyor. Daha ne desin ? Üçüncü ayette de gece ve gündüzden bahisle düşünmez misiniz? diyor. Ama bizimkiler ne diyor Düşünmeyin, araştırmayın, anlamayın, ibret almayın diyor öyle değil mi? Ve bakın Kuran-ı kerim alime dolaysıyla ilme ve bilgiye ne kadar büyük önem veriyor.
AYET:(Zümer.12)''Hiç bilenlerle bilmeyenler eşit( bir) olur mu'' Şimdide peygamberimizin sözlerine bakalım.
HADİS: Peygamberimiz(sav) buyurdu ki ''ilim ve hikmet müminin yitiğidir. nerede bulursa onu alır.(Ettaç.e halebic.1s.58)''
HADİS: ''Dünyayı isteyen ilme sarılsın Ahireti isteyen ilme sarılsın. Hem dünyayı hem ahireti isteyen yine ilme sarılsın.''(Et Taç.c.1.s.22)
HADİS: İlim aramak her Müslümanın üzerine farzdır.(feyzül kadir.c.1.s1543)
HADİS: İlim Çin de bile olsa gidip alınız.(Feyzül kadir.c.1.s.543)Görüldüğü gibi kuran ve sünnet ilme çok büyük önem vermiştir bırakın önemi teşvik ve öncülük etmiştir. Müslümanların okuyup araştırmasını gezerek ibret almasını, Kainatın sırlarını öğrenmesini icatlar yapılmasını ilim öğrenmek için kafir ülkelere gidilmesini kafirlerden ilim öğrenilmesini emretmiştir. Bizimkiler ne yapmış gavur yazısıdır diye tam 400 yıl matbaanın Türkiye’ye girmesini engellemişler. Müslümanların 400 yıl geride kalmalarına sebep olmuşlardır. Nasıl kızmazsınız? Sayın okurlarım çok agresifsin diyorlar. Nasıl çıldırmazsınız okuyucularım lütfen beni anlayın. Kuranın dediği bu kadarda değil Kuran diyor ki ilim öğrenenler daha dindar olur daha çok Allahtan korkar diyor. Yani ilim öğrenmenin ibadet olduğunu söylüyor ki o konuya yeri geldiği zaman değinilecek inşaallah. İşte ayet
AYET:(fatır.28) ''Allah’ın kullarında ondan en çok korkanlar ancak bilginlerdir.'' Daha ne desin.
LİNEER VE KUADRATİK DENKLEMLER: Bu denklemleri günümüze kadar gelen şekliyle ilk bulan Harizmidir. kaynak: (İslamda bilim ve teknoloji pr.dr.M.albayrak)
İNTEGRALLER: İntegral teoremlerini ilk keşfeden NASRUTTİN TUSİ(1201-1274)İslam aleminin son devir ansiklopedik alimlerindendir. Matematikci, astronomist, fizikçi, mantıkçı, filozof ve kelamcı olan bu alim. Tus şehrinde doğdu. İbni Yunustan matematik dersleri aldı. felsefede İbni Sinanın yolunu takip etmiş, sonra Kuhistana gelmiş. Ve Hulagu han İranı fethedince onu yanına müneccim olarak almıştır. Meşhur maraga rasathanesini kuran kişidir. eserleri(tezkire, et tecrid, kitabul cebir, kavaidül hendese, kitabul fusul, tenhisul mahassal)integral teoremlerini yıllar sonra fransız fizikçi fermat kendisine mal etmiştir. Her konuda olduğu gibi onun adıyla anılır olmuştur.
POZİTİF RASYONEL SAYILARI BULAN EL KERHİ DİR:(1019-1129)Ebu bekir Muhammet ibnul hasan Bağdatın kerh kasabasında doğmuştur. En büyük eseri (kitabul kafi fil hisabtır)Bu kitap 1880 yılında Ad hochheim tarafından almancaya çevrilmiştir. BİNOMİNAL DENKLEM: Batı tarihçiler bu denklemi newtonun bulduğunu iddia ederler. Halbuki newtondan yıllar önce newtonun doğum tarihi(1662)keşaninin ölüm tarihi(1436) yani en az 200 yıl önce bu denklemi bulmuştur. EL KAŞANİ:(ölüm 1436)''Gıyasettin cemşit el kaşani 14 yüzyılda yaşayan türk asıllı matematikci, tıp ve astronomi alimidir. Uluğ beyin semerkant’taki rasathanesinde uluğ beyin ali kuşcu ile beraber hem talebesi olmuş hem de bilim arkadaşlığı yapmıştır.(erisaletül muhitiyya ) eserinin yazarıdır. Onun en meşhur eseri (miftahul hisabtır.)
KUBİK DENKLEMİ KUADRATİTİK DENKLEME İNDİRGEYEN ÖMER HAYYAMDIR:(1038-1123)Büyük İslam matematik ve geometrikcisidir.1038 de Nişaburda doğdu Melikşah’ın isteği üzerine Gregoriandan daha kullanışlı ve bugün İranda kullanılan celali takvimini icat etmiştir. Başlıca eserleri (el cebr vel mukabeleh, el kanun vel teklif, el vucut, rubaiyattır.)
TRİGONOMETRİYİ BULAN EL BATTANİDİR:(858-629) Latinlerce Albategnius, albatenius diye tanınan battaninin tam adı (ebu Abdullah Muhammet ibni cabiribn sinan el battani)dir. Harranda doğdu Samarda öldü eserleri birçok dile çevrilmiş kopernike ilham kaynağı olmuştur.
Pİ SAYISI(3.14)NI BULAN GIYASUTTİN CEMŞİT EL KAŞANİDİR.
DÜNYANIN DÖNMESİ VE YER ÇEKİMİNİ BULAN EL BİRUNİDİR:(973-1051) Harzemşahların başşehri Kaş şehrinde doğdu. Gazneli Mahmut tarafından saraya alındı eserleri(Kitabül kanunil mesudi,kitabul tahdid,dir. Biruninin icadını tekrarlayan Galile bildiğiniz gibi klise tarafından aforoz edildi. El biruniden sonra, essicci, ez zerkali, ibn tufeyl, ibni rüşt bu iddiayı sürdürmüşler ve bunlardan bu bilgileri alan el Bitruci dünyanın döndüğünü ilan ediyordu.
Değerli okuyucularım. İlerleyen sayfalarda Kuran ayetlerinin evren hakkında verdiği bazı bilgilerin bilim ile olan olağanüstü paralelliğine değineceğiz. Ama öncelikle, Kuran ve bilim konuları üzerinde uzun süredir devam eden bir karışıklığa da değinmek gerekiyor.
Bu karışıklık, bazı ateist "bilim adamlarının Kuran'a ön yargılı biçimde yaklaşmalarından kaynaklanır. Allah'ın varlığına inanmayan, dolayısıyla da Kuran'ın Hz. Muhammed tarafından "yazıldığını" öne süren bu kişiler, Kuran'ın verdiği haberlerin mutlaka bilimle çelişeceği noktasından hareket etmişlerdir. "6. yüzyılın bilgisi ile yazılan bir kitap, elbette sürekli gelişen ve yeni doğrular bulan bilimle çelişecektir" gibi bir mantık öne sürmüşlerdir. Böylesine bir ön yargı ile baktıkları Kuran ayetlerinin anlamlarını çarpıtarak, söz konusu iddialarına destek bulmayı denemişlerdir.
Buna karşılık bazı Müslümanlar, bu karalamalara karşı savunma yapmaya çalışırken, bir hataya düşerek, Kuran'ı bir "bilim kitabı" olarak tanıtmaya başlamışlardır. Kuran'ın bilimle çelişmediğini ispatlamaya çalışırken, neredeyse tüm bilimin Kuran'ın içinde olduğunu söylemişlerdir. Hatta, bilimsel gelişme için, formüllerle ya da deneylerle uğraşmak yerine, Kuran'ın daha derin araştırılmasının daha faydalı olduğunu öne sürenler olmuştur.
Oysa, Kuran ayetlerinden anladığımıza göre, Kuran bir "bilim kitabı" değildir. Bilime öncülük etmek, kimya formülleri aktarmak ya da kuantum fiziği öğretmek için indirilmemiştir.
Kuran'ın ne amaçla indirildiğini ayetler şöyle açıklıyor:
AYET: "Elif, Lam, Ra. Bu bir Kitap'tır ki, Rabbinin izniyle insanları karanlıklardan nura, O güçlü ve övgüye layık olanın yoluna çıkarman için sana indirdik." (İbrahim Suresi, 1)
AYET:"(Kuran) Temiz akıl sahipleri için bir hidayet rehberi ve bir zikirdir." (Mümin Suresi, 54)
Kısacası Kuran, müminlere rehber olmak üzere indirilmiştir. Onları "karanlıklardan aydınlığa" yani inkardan imana çıkaracak ve onlara Allah'a nasıl kulluk edeceklerini, O'nun rızasını nasıl arayacaklarını açıklayacaktır.
"Rehber" olma özelliği, müminin karşılaşacağı olaylarla ilgili özlü bilgileri aktarmayı da içerir. Diğer deyişle Kuran, müminin tüm ibadetlerini nasıl yapacağını açıklar.
Müminin ibadetleri ise iki türlüdür: Namaz, oruç gibi doğrudan Allah'a karşı yapılan ibadetler ve "iyiliği emredip-kötülüğü engellemek" olarak özetlenebilecek olan ve toplum içinde gerçekleştirilecek ibadetler.
Bu yüzden Kuran, mümine, "iyiliği emredip, kötülükten sakındırırken" yani dini anlatırken ve dinin düşmanlarına karşı mücadele ederken ne gibi yöntemler izlemesi gerektiğini anlatır. Bunun yanında, ne tür insanlarla ve toplumlarla karşılaşacağını tarif eder. Sayısız ayette "De ki" ve "Derler ki" ifadeleriyle başlayan cümleler, müminlerin diğer insanlarla nasıl bir diyalog içine gireceğini anlatır.
Ama bunlardan yola çıkıp "Kuran bir sosyoloji kitabıdır" ya da "Kuran bir psikoloji kitabıdır" diyemeyiz. Çıkarılacak sonuç, Kuran'ın, kendisini rehber edinen müminlere, Allah'a yakınlaşma ve Allah yolunda mücadele için girişecekleri çabada yardımcı olmak üzere psikolojik ve sosyolojik bilgiler verdiğidir. Bu bilgilerin, hiç bir sosyoloji ya da psikoloji kitabında verilemeyecek kadar özlü ve doğru olduğunu, müminler, yaşadıkları tecrübelerden bilirler.
Kuran aynı şekilde, dünyaya nizam verme gibi bir misyon da yüklenmiş olan müminlere, politik bilgiler verir. Dünyada etkin güç odaklarını tarif eder. Müslümanlara kimin düşmanlık besleyeceğini bildirir. Dünyadaki bozgunculuğun ardında kimlerin var olduğunu açıklar. Ama bundan da "Kuran bir siyaset bilimi kitabıdır" sonucu çıkmaz. Kuran bu bilgileri, müminlere rehberlik etmek için vermektedir. Aynı şey, Kuran'ın verdiği tarihsel bilgiler için de geçerlidir: İnsanlık tarihi elbette Kuran'dan öğrenilmez ama Kuran, tarihin en önemli anahtarlarını vermekte, müminlerle dine düşman olanlar arasındaki mücadelenin tarihteki yerinden bahsetmektedir.
Aynı kıstas, kuşkusuz bilim için de geçerlidir. Bilim, araştırma ve deney sonuçlarından elde edilir. Bu zaten, Allah'ın "yerde ve gökteki ayetlerinin incelenmesi için verilen Kuran emrinin de bir gereğidir. Ama Kuran'dan kimya formülleri çıkarmaya çalışmak kuşkusuz hata olacaktır. Kimya formülleri, müminin ibadetleri açısından doğrudan bir önem taşımamaktadır ki, Kuran'da açıklansın. Bunu araştırmak kimyacıların işidir. Ve kuşkusuz gereklidir, ama laboratuvarda yapılacaktır.
Bunun yanında, Kuran ayetleri gerçekten de bazı bilimsel gerçeklere değinir. Çünkü mümin, nasıl bir siyaset bilimcisi olmasa da girişeceği çaba nedeniyle politik ortamı bilmesi gerekiyorsa; bilim adamı olmak zorunda olmasa da, Allah'ın yarattıklarını tanıma açısından bilime aşina olmalıdır. Bu nedenle Kuran, evrenin yaratılışı, insanın doğumu, atmosferin yapısı gibi bazı konularda temel bilgiler verir. Bu konularda verilen bilgilerin, modern bilimin son bulgularıyla uyum içinde olması ise, Kuran'ın insan yazması olmadığını bir kez daha ortaya koyması açısından önem taşımaktadır.
BIG BANG (BÜYÜK PATLAMA)
Bu yüzyılda elde edilen bazı veriler, evrenin yok iken var hale geldiğini göstermiştir. Buna göre, evrenin bir başlangıcı vardır ve bu başlangıç Big Bang adı verilen bir "Büyük Patlama" ile gerçekleşmiştir. Bugün Big Bang Teorisi, bilim çevrelerinin büyük bölümünde kabul görmektedir.
Bu teoriye göre, evrenin tüm materyali yaklaşık 15 milyar yıl önce tek bir noktada toplanmıştı. Bu tek nokta sonsuz bir yoğunluk ve sonsuz bir ısı anlamına geliyordu. Yoğunluk sonsuzdu ama bir hacmi yoktu. İşte Büyük Patlamadan önceki bu dönem (ki buna dönem demek zordur; madde olmadığı için zaman da yoktur) evrenin olmadığı, her şeyin yok olduğu dönemdi. Teoriye göre, büyük bir patlama ile sonsuz yoğunluktaki birikim büyük bir hızla dağılmaya başlamıştır. Bir başka deyişle Büyük Patlama ile evren yok iken var olmaya doğru yola çıkmıştır.
Bugün evrenin sürekli olarak genişlemekte olduğunun ispatlanması Büyük Patlamanın en büyük delili olarak kabul edilir.
"Bugün artık galaksilerin her yöne doğru bizden uzaklaştığını biliyoruz. Kozmolojistler evreni şişen bir balonun yüzeyi gibi düşünürler. Şüphesiz gerçek uzay, balonun yüzeyi gibi 2 değil 3 boyutludur ve her yöne doğru genişler." (New Scientist, 26 Eylül 1987)
Gök cisimlerinin kaçma hızı uzaklık arttıkça artmaktadır. Örneğin, bizden bir milyar ışık yılı uzaklıktaki Ursa-Major Takım Yıldızı, her saniye dünyadan 1.500 kilometre uzaklaşırken, çok daha uzak olan Hidra Takım Yıldızı’nın uzaklaşma hızı saniyede 6.000 kilometredir.
Evren genişlediğine göre bu genişlemenin başladığı bir an olması gerekir. "Bu genişlemeyi tersine doğru düşünür ve evrenin gelişmesini zaman içinde geriye doğru çekersek o zaman her şey, 15 milyar yıl kadar önce sonsuz yoğunlukta tek bir matematiksel noktada, tekillikte toplanacaktır."(New Scientist, 12 Mayıs 1988, sf. 52)
Big Bang teorisinin en büyük önemi, evrenin bir başlangıcı olduğunu ispatlamasıdır. Bunun yanı sıra, pek çok kimsenin düştüğü bir yanılgıya da değinmek gerekir: Çoğu kişi, Allah'ın evreni Big- Bang ile -veya başka bir şekilde- yarattığını fakat bundan sonraki olayların "kendi kendine" işlediğini zanneder. Bu mantığa göre, Allah yalnızca ilk hareketi yaratmıştır ve evren birbiri ardına dizili domino taşları gibi kendiliğinden oluşmuştur. Oysa bu düşünce kökten yanlıştır. Big Bang, evrende bildiğimiz, hesaplayabildiğimiz ilk harekettir. Evrenin bu patlama sebebiyle oluşması ve yaşadığımız büyük dengenin kendi kendini oluşturmuş olması düşünülemez. Hiç bir kuralı olmayan bir patlama sonucu dağılan parçacıkların, galaksileri, yıldız sistemlerini ve içinde dünyamızın yer aldığı Güneş sistemini kendi kendine oluşturduğu gibi bir sonuca varılamaz. Tek bir atomun bile, içerdiği olağanüstü sistemlerle kendi kendine şekillenmesi düşünülemezken koca bir evrenin bir patlamanın "kudretiyle" oluştuğunu söylemek akıl dışı bir yaklaşımdır. Bunların hepsi de yine Allah'ın ilmiyle gerçekleşmiştir. Nitekim Kuran'da Allah'ın önce "gökleri" yarattığını, daha sonra yeryüzünü düzenlediği, onda dağları var ettiği ardından atmosferi düzenlediği, en sonra da canlıları var ettiği bildirilmektedir. Aynı şekilde, Kuran ayetleri Allah'ın evrendeki tüm varlıkları sürekli yönettiğini bildirmektedir:
AYET: (Fatır Suresi, 41) "Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar diye (her an kudreti altında) tutuyor. Andolsun, eğer zeval bulacak olurlarsa, kendisinden sonra artık kimse onları tutamaz. Doğrusu O, Halim'dir, bağışlayandır."
AYET: (Hac Suresi, 66) "Sizi diri tutan, sonra öldürecek, sonra da diriltecek olan O'dur. Gerçekten insan pek nankördür."
AYET: (Secde Suresi, 5) "Gökten yere her işi O evirip düzene koyar."
AYET: (Talak Suresi, 12) "Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Emir, bunların arasında durmadan iner; sizin gerçekten Allah'ın her şeye güç yetirdiğini ve gerçekten Allah'ın ilmiyle her şeyi kuşattığını bilmeniz, öğrenmeniz için. Big Bang, evrenin başlangıcıyla ilgili bugün için en tutarlı teori olarak bilinmektedir. Çeşitli itirazlar gelmesine rağmen bunlar Big Bang sonrası evrenin oluşumuyla ilgilidir ki bu konu zaten oldukça karmaşıktır. Atomların, yıldızların, galaksilerin hangi sebep-sonuç ilişkileri içinde yaratıldıkları bugün tam olarak bilinmemektedir. Ama kuşkusuz Allah’ın, insanı bir su damlasını sebep kılarak yarattığı gibi, evreni de sebepler zinciri içinde yaratmış olduğu düşünülebilir. Ve bu sebebin çıkış noktası bir patlama veya başka bir şey olabilir. Ama hiçbir aşama Allah’tan bağımsız kendi kendine oluşmamıştır. Ve sonuçta oluşan mükemmellik onun üstün ilmi ve kudretini gözler önüne sermektedir.
Tüm evren, bu evrenin ucunda bir yerde yaşayan insanoğluna yararlı kılınmıştır. Kuran, 'Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin emrinize verdi; yıldızlar da O'nun emriyle emre hazır kılınmıştır.
AYET: (Nahl Suresi, 12) Şüphesiz bunda, aklını kullanabilen bir topluluk için ayetler vardır.' ayetiyle buna dikkat çeker.
Ve önceden de söylediğimiz gibi, Kuran'da evrenin ve dünyanın yaratılışı ile ilgili tüm Kuran haberleri, bilim aracılığıyla bulunan gerçeklere uygundur. Aşağıda bu konuyla ilgili bazı örnekler yer alıyor.
EVRENİN GENİŞLEMESİ
20. yüzyıla gelene kadar tek bir bilim adamı dahi evrenin genişlemekte olduğu yönünde bir teori ortaya atmamış, hatta belki de böyle bir olayı aklından geçiren dahi olmamıştı. Stephan Hawking, evrenin genişlemesinin fark edilmesini 20. yüzyılın en büyük olaylarından biri olarak niteledikten sonra, bu olayın bugüne gizli kalmasından duyduğu şaşkınlığı şöyle dile getirir: 'Evrenin genişlemekte olduğunun ortaya çıkarılışı 20. yüzyılın en büyük düşünsel devrimlerinden biridir. Bu günden geçmişe bakıldığında kimsenin bunu neden daha önce akıl etmediğine şaşmamak elde değil.'
Oysa Allah’ın, 600’lü yıllarda vahy ettiği kitabında, Allah'ın evreni yarattığını ve de onu "genişlettiği" bildirilmektedir. Konuyla ilgili ayet şöyle demektedir:
AYET: (Zariyat Suresi, 47) "Biz göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve şüphesiz. Biz, (onu) genişleticiyiz." 
EVRENDEKİ KUSURSUZLUK
AYET: (Mülk Suresi, 3-4)"O, biri diğeriyle 'tam bir uyum' içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman'ın yaratmasında hiç bir 'çelişki ve uygunsuzluk' göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip gezdir; o göz umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir."
Evrendeki milyarlarca yıldız ve galaksi mükemmel bir uyum içinde kendileri için tesbit edilmiş yörüngelerinde hareket eder. Yıldızlar, gezegenler ve uydular hem kendi etraflarında, hem de bağlı oldukları sistemlerle birlikte dönerler. Hatta bazen içinde 200 -300 milyar yıldız bulunan galaksiler birbirinin içinden geçip giderler. Bu geçişte, evrendeki büyük düzeni bozacak herhangi bir çarpışma olmaz.
Evrende hız kavramı dünya ölçüleriyle karşılaştırıldığında akıl durduracak boyutlardadır. Milyarlarca, trilyonlarca ton ağırlığındaki yıldızlar, gezegenler ve sayısal değerleri ancak matematikçilerin anlayabileceği büyüklükteki galaksiler ve galaksi kümeleri uzay içinde korkunç bir süratle hareket ederler.
Örneğin, dünya saatte 1670 km. hızla kendi ekseni çevresinde döner. Bugün en hızlı merminin saatte ortalama 1.800 kilometrelik bir sürate sahip olduğu düşünülürse dünyanın dev boyutlarına rağmen süratinin ne denli büyük olduğu anlaşılır.
Dünyanın güneş etrafındaki hızı ise merminin yaklaşık 60 katıdır: saatte 108.000 km. (Böylesine büyük bir süratle yol alabilen bir araç yapılabilseydi dünyanın çevresini 22 dakikada dolaşacaktı.)
Verdiğimiz bu sayılar sadece dünya içindir. Güneş sistemi ise daha da ilginçtir. Bu sistemin sürati mantık sınırlarını zorlayacak derecededir. Evrende sistemler büyüdükçe sürat artar. İşte güneş sisteminin galaksi merkezi etrafındaki dönüş sürati: -Saatte tam 720.000 km., 200 milyar yıldızı bünyesinde bulunduran Samanyolu Galaksisinin uzay içindeki hızı ise saatte 950.000 kilometredir.
Bu baş döndürücü hız, aslında dünya üzerindeki yaşamımızın pamuk ipliğine bağlı olduğunu gösterir. Böylesine karmaşık ve hızlı bir sistem içinde dev kazaların oluşması normalde oldukça mümkündür. Ancak, ayette dendiği gibi, tüm bu sistem içinde hiç bir çelişki ve uygunsuzluk yoktur. Çünkü evren de, her şey gibi, başıboş değildir ve Allah'ın koyduğu dengeye göre işlemektedir.
YÖRÜNGELER VE DÖNEN EVREN
Evrendeki büyük dengenin en önemli nedenlerinden biri, kuşkusuz gök cisimlerinin belirli bir yörünge izliyor olmasıdır. Bu yörüngelere, yakın zamana kadar bilinmediği halde, Kuran'da da dikkat çekilmiştir:
AYET: (Enbiya Suresi, 33) "Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur; her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedirler." Gerçekten de yıldızlar, gezegenler ve uydular hem kendi etraflarında, hem de bağlı bulundukları sistemle birlikte dönmekte, evren bir fabrikanın dişlileri gibi düzenli çalışmaktadır.
Evrendeki yörüngeler sadece bazı gök cisimlerinin hareketi değildir. Güneş sistemimiz hatta diğer galaksiler, başka merkezler etrafında büyük bir hareketlilik gösterirler. Dünya ve onunla birlikte Güneş Sistemi her yıl, bir önceki yerinden 500 milyon kilometre uzakta bulunur.
Gök cisimlerinin yörüngelerinden en ufak bir sapmanın bile sistemi altüst edecek kadar önemli sonuçlar doğurabileceği hesaplanmıştır. Örneğin dünya yörüngesinde, normalden fazla veya eksik 3 milimetrelik bir sapma bakın nelere yol açabilirdi:
"Dünya güneş çevresinde dönerken öyle bir yörünge çizer ki her 18 milde doğru bir çizgiden ancak 2.8 mm ayrılır. Dünyanın çizdiği bu yörünge kıl payı şaşmaz, çünkü; yörüngeden 3mm'lik bir sapma bile büyük felaketler doğururdu: sapma 2.8 yerine 2.5 mm olsaydı yörünge çok geniş olurdu ve hepimiz donardık, sapma 3.1 mm olsaydı hepimiz kavrularak ölürdük." (Bilim ve Teknik, Temmuz 1983)
Gök cisimlerinin bir başka özelliği de, yörüngelerinin dışında bir de kendi etraflarında dönmeleridir.
AYET: (Tarık, 11) "Dönüşlü olan göğe and olsun." ise tam da bu gerçeğe işaret eder.
GÜNEŞ
Dünyadan 150 milyon km. uzakta olmasına rağmen, güneş bizim için gerekli olan enerjiyi kesintisiz olarak ulaştırır.
Bu dev enerjili gök cisminde hidrojen atomları devamlı olarak helyuma çevrilmektedir. Her saniye 616 milyar ton hidrojen, 612 milyon ton helyuma çevrilmektedir. Bu esnada dışarı salınan enerji 500 milyon hidrojen bombasının patlamasına denktir.
Dünyada hayat güneşten gelen enerjiyle sağlanır. Yeryüzündeki dengenin devamı ve canlılık için gereken enerjinin % 99 'u güneşten sağlanır. Söz konusu enerjinin yarısı gözle görünür ve ışık olarak alınır. Geriye kalan enerjinin büyük bir kısmı gözle görülmeyen, ama sıcaklık biçiminde ortaya çıkan kızılötesi ışınlardır.
Güneşin bir özelliği de çan gibi genleşip salınmasıdır. Bu olay her beş dakikada bir tekrarlanmakta güneşin yüzeyi bu sırada saatte 1080 km hızla, 3 km. kadar bize doğru ilerleyip sonra geri dönmektedir.
Güneş, Samanyolu'nu oluşturan 200 milyar yıldızdan biridir. Dünyadan 325.500 defa büyük olmasına rağmen, evrendeki küçük yıldızlardan sayılmaktadır. Çapı 125 bin ışık yılı olan Samanyolu'nun merkezine 30 bin ışık yılı uzaklıktadır. ( 1 ışık yılı= 9.460.800.000.000 km.)
GÜNEŞİN YOLCULUĞU
AYET: (Yasin Suresi, 38)" Güneş de, kendisi için (tesbit edilmiş) olan bir müstakarra (karar yerine) doğru akıp gitmektedir. Bu üstün ve güçlü olan, bilenin takdiridir."
Astronomların hesaplarına göre güneş, içinde bulunduğu galaksinin hareketi nedeniyle, Solar Apex adı verilen bir yörünge boyunca Vega Yıldızı'na doğru saatte 720.000 km.’lik bir hızla yolculuk etmektedir. (Bu, kaba bir hesapla güneşin günde 720.000x24=17.280.000 km. yol kat ettiğini gösterir. Tabi ona bağlı olan dünyamızın da.)
YEDİ KAT YER - YEDİ KAT GÖK
AYET: ." (Talak Suresi, 12) "Allah yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Dünya atmosferinin yapısı, Kuran'ın işaret ettiği gibi, başlıca yedi bölümden meydana gelir. Atmosferde katları birbirinde ayıran yüzeyler bulunmaktadır. Encyclopedia Americana'nın (9/188) verdiği bilgiye göre, sıcaklığa bağlı olarak yerden itibaren şu katlar sıralanır.
1.Kat - Troposfer: Kalınlığı kutuplarda 8 km. ekvatorda 17 km'ye kadar ulaşır. Bu kat bulutların büyük bir bölümünü kapsar. Sıcaklık yükseltiye bağlı olarak kilometrede 6.5°C azalır. Bu katmanın tropopoz diye adlandırılan ve hızlı hava akımlarının olduğu kısımda sıcaklık -57°C’de sabit kalır.
2.Kat - Stratosfer: 50 km yüksekliğe ulaşır. Burada mor ötesi ışınlar soğurulduğu için ısı açığa çıkar ve sıcaklık 0°C’ye kadar yükselir. Bu soğurma sırasında ısının yanında dünya için hayati önem taşıyan ozon tabakası da ortaya çıkar.
3.Kat - Mezosfer: Yüksekliği 85. km'ye kadar çıkar. Burada sıcaklık -100 C’ye iner.
4.Kat - Termosfer: Sıcaklık giderek yavaşlayan bir tempoda artar.
5.Kat -İyonosfer: Bu bölgedeki gazlar iyon halinde bulunur. Radyo dalgalarının iyonosfer tarafından tekrar dünyaya gönderilmesi sayesinde yeryüzündeki iletişim sağlanır.
6.Kat - Ekzosfer:500 ila 1000. km'nin ötesinde, özellikleri tamamen güneşin etkinliklerine göre değişen tabakadır.
7.Kat - Manyetosfer: Burası dünyanın manyetik alanın kapladığı büyük bir boşluğu andıran alandır. Enerji yüklü atom altı parçacıklar Van Allen Kuşakları olarak adlandırılan bölgelerde tutulur.
Aynı kaynakta sayıldığı üzere yer kabuğunun katmanları da 7 bölümden oluşur:
1.Kat Litosfer(su)
2.Kat Litosfer(kara)
3.Kat Astenosfer
4.Kat Üst manto
5.Kat Alt manto
6.Kat Dış çekirdek
7.Kat İç çekirdek
DÜNYANIN HAREKETİ
AYET: (Neml Suresi, 88) "Dağları görürsün de, onları donmuş sanırsın; oysa onlar bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler. Her şeyi sapasağlam ve yerli yerinde yapan Allah’ın sanatıdır (bu)."
Kuran, dünya merkezli bir evren modelinin benimsendiği bir çağda, dünyanın aslında bulutlar gibi hareket eden bir cisim olduğunu belirtmektedir. Ayette dünya kelimesi yerine dağ kelimesinin yer alması da ilgi çekicidir. Çünkü dağlar dünyadaki sabitliğin simgesidir. Sabit gibi gözüken dağların hareket etmesi demek dünyanın hareket halinde olması demektir.
DÜNYANIN YUVARLAKLIĞI
AYET: (Zümer Suresi, 5)’’Gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Geceyi gündüzün üstüne sarıp-örtüyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıp örtüyor. Kur’an’ın evreni tanıtan ayetlerinde kullanılan ifadeler oldukça dikkat çekicidir. Üstteki ayette "sarıp örtmek" olarak tercüme edilen arapça kelime tekvirdir. Bu kelimenin arapça karşılığı yuvarlak bir şeyin üzerine bir cisim sarmaktır. (Örneğin Arapça sözlüklerde başa sarık sarma gibi yuvarlak cisimleri içeren fiiller için bu kelime kullanılır). Dolayısıyla gecenin gündüzü tekvir etmesi ancak yeryüzünün yuvarlak olmasıyla mümkündür.
DAĞLARIN DEPREMLERİ ENGELLEMESİ
AYET:"O, gökleri dayanak olmaksızın yaratmıştır, bunu görmektesiniz. Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve orada her canlıdan türetip yayıverdi." (Lokman Suresi, 10)
AYET: (Nebe Suresi, 6-7) "Biz, yeryüzünü bir döşek kılmadık mı? Dağları da birer kazık?"
Jeolojinin dağlar hakkında söyledikleri yukarıda verdiğimiz ayetlerle tam bir paralellik içindedir. Dağların özelliklerinden biri yeryüzündeki büyük yer tabakalarının uçlarında yükselmesi ve bu tabakaları birbirine bağlamasıdır. Bu özellikleriyle dağlar tahtaları bir arada tutan çivilere benzetilmektedir. Bunun yanında dağların yer kabuğunda yaptığı basınç, dünyanın merkezindeki mağma hareketlerinin etkisinin yeryüzüne ulaşarak yer kabuğunu parçalamasına engel olurlar.
YARATILIŞTAKİ ÇİFTLER
AYET: (Yasin Suresi, 36) "Yerin bitirmekte olduklarından, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah çok) yücedir."
Erkeklik dişilik, "çift" kavramının bir karşılığı olmakla birlikte, ayette bahsedilen "bilmedikleri nice şeylerden" ifadesi daha geniş bir anlam içeriyor. Nitekim maddenin çiftler halinde yaratıldığını ortaya koyan İngiliz bilim adamı Paul Dirac, 1933 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü kazandı. "Parité" adı verilen bu buluş, maddenin anti madde denilen bir çifti olduğunu ortaya koymuştur. Anti-madde, maddenin tersi özellikler taşır. Örneğin maddenin tersine anti-maddenin elektronları artı, protonları da eksi yüklüdür.
DENİZLERİN BİRBİRİNE KARIŞMAMASI
AYET: Suresi, 19-20) "Birbirleriyle kavuşup karşılaşmak üzere iki denizi salıverdi. İkisi arasında bir engel (berzah) vardır; birbirlerinin sınırı geçmezler." (Rahman
Yukarıdaki ayette, bilinen iki su kütlesinin birbirleriyle karşılaşıp birleştiği fakat bir engel sebebiyle karışmadıkları vurgulanmaktadır. Bu nasıl olabilir? Normalde beklenen iki denizin birbirleriyle karşılaştığında sularının karışarak hem tuzluluk oranlarının hem de ısılarının eşitlenmeye doğru gitmesidir. Oysa olay böyle olmamaktadır. Örneğin Akdeniz ve Atlas Okyanusu, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu birbirleriyle görsel olarak birleşseler de suları birbirine karışmamaktadır. Bunun sebebi aralarındaki bir engeldir. Bu engel ise "yüzey gerilimi kanunu" olarak bilinen olaydır.
DEMİRDEKİ İKİ ŞİFRE
Demir dünyamızda en çok bulunan dört elementten biridir ve çağlar boyunca insan için en hayati madenler arasında yer almıştır. Demirden bahseden ayeti şöyledir:
AYET: Hadid (demir) Suresi’nin 25. )"Demiri de indirdik. Onda büyük bir kuvvet ve insanlar için fayda vardır."
Bu ayet ise oldukça ilginç olan iki matematiksel şifre taşımaktadır.
El-Hadid (belirli demir), Kuran'ın 57'nci suresidir. "El-Hadid" kelimesinin harflerinin sayısal değerleri toplandığında (ebced hesabı) karşımıza çıkan rakam da aynıdır: 57.
Sadece "Hadid" (demir) kelimesinin ebced değeri ise 26’dır. 26 sayısı demirin atom numarasıdır.
ZAMANIN FARKLILAŞMASI
Einstein'ın "rölativite kuramı"na göre zaman sabit bir ölçü değildir. Hıza bağlı olarak uzayıp kısalır. Kuran, "bir günü elli bin yıl" olan ve yine "bir günü bin yıl" olan farklı farklı zaman birimlerinden bahsederek, zamanın rölatif (göreceli) bir kavram olduğunu, Einstein'dan yüzyıllar önce açıklamaktadır.
AYET: (Mearic Suresi, 4) "Melekler ve ruh ona süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir."
AYET: (Secde Suresi, 5) "Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O'na yükselir." 
KARANLIĞIN YARATILMASI
AYET: (Neml Suresi, 86) "Görmediler mi, biz geceyi onda sükun bulmaları için, gündüzü de aydınlık(la görsünler) diye yarattık. Şüphesiz, iman eden bir kavim için bunda ayetler vardır." Dikkat edilirse ayet gecenin özel olarak yaratıldığını bildirmektedir. Bundan birkaç sene öncesine kadar bilim adamları evrendeki yıldız sayısını ve ürettikleri ışığı hesapladıklarında evrenin aslında sürekli aydınlık olması gerektiği sonucuna varmışlar ve karanlığın sebebini anlayamamışlardı. Bu konu ancak karadeliklerin keşfiyle açıklığa kavuştu. Çünkü evrenin her yerine dağılmış olan karadelikler, sahip oldukları korkunç çekim alanlarıyla yıldızların ürettiği ışınları büyük ölçüde yutmakta ve karanlığa sebep olmaktadır. Bir başka deyişle, karanlık özel olarak üretilmekte, ya da "yaratılmaktadır".
KARADELİKLER
Yakıtı tükenen yıldızın içine doğru büzülmesi ve en sonunda, yıldız yerine sınırsız bir yoğunlukta ve sıfır hacimde korkunç bir çekim alanın ortaya çıkmasıyla oluşan karadeliklere Kuran şöyle işaret etmektedir:
AYET: (Vakıa Suresi, 75-76) "Hayır, yıldızların yerlerine yemin ederim. Şüphesiz bu, eğer bilirseniz gerçekten büyük bir yemindir." Ayette yıldızların yerlerinin büyük bir gücü temsil ettiği özellikle vurgulanmıştır. Karadeliklerin yıldızların yerlerinde belirmeleri ve sahip bulundukları büyük çekim gücü düşünülürse ayetin anlamı anlaşılacaktır
AYIN YÖRÜNGESİ
AYET: (Yasin Suresi, 39-40 ) "Ay'a gelince, biz onun için de birtakım uğrak yerleri takdir ettik; sonunda o, eski bir hurma dalı gibi döndü (döner). Ne güneşin aya erişip-yetişmesi gerekir, ne de gecenin gündüzün önüne geçmesi. Her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedir." Ay yörüngesinde seyrederken dünyanın bazen önüne bazen arkasına geçer. Aynı zamanda dünyayla birlikte güneşin etrafında da döndüğünden uzayda sürekli "S" harfi benzeri bir yörünge çizer. Ayın uzaydaki bu yörüngesinin şekli, kurumuş hurma ağacı dalına oldukça benzemektedir
Ay dünyanın etrafında saatte 3659 km gibi büyük bir hızla hareket eder. Ay, ancak bu yüksek hızı nedeniyle dünyanın kuvvetli çekim gücünden korunabilmektedir. Ay, hızının daha yavaş olması halinde dünyaya çarpabilecek, daha hızlı olması durumunda ise uzaya savrulacaktı.
Ayın büyüklüğü ve dönüş hızı dünyayı etkilemekte ve gel-git dediğimiz olaya sebep olmaktadır. Ayın çekim kuvvetinin biraz daha fazla olması halinde dünyanın büyük bölümü bir anda sular altında kalabilirdi.
DÜNYANIN KORUNMUŞ TAVANI:
ATMOSFER VE VAN ALLEN KUŞAKLARI
Biz çoğunlukla pek farkında olmayız, ama her gezegene olduğu gibi dünyaya da çok sayıda göktaşı düşmektedir. Diğer gezegenlere düştüklerinde dev kraterler açan bu göktaşlarının dünyaya zarar vermemelerinin nedeni, gezegenimizi saran atmosferin düşmekte olan göktaşlarına karşı büyük bir direnç göstermesidir. Göktaşı bu dirence fazla dayanamaz ve sürtünmeden dolayı yanarak büyük bir kütle kaybına uğrar. Böylece, büyük felaketlere yol açabilecek bu tehlike, atmosfer sayesinde savuşturulmuş olur.
Kuran, atmosferin yaratılışındaki bu özelliği şöyle ifade ediyor:
AYET: (Enbiya Suresi, 32)"Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık, onlar ise bunun ayetlerinden yüz çevirmektedirler."
Gökyüzünün "korunmuş bir tavan" oluşunun en önemli örneklerinden biri dünyayı saran manyetik alandır. Atmosferin en üst tabakası "Van Allen" adı verilen bir manyetik kuşaktan oluşur. Bu kuşak dünyanın çekirdeğinin sahip olduğu özellikler nedeniyle ortaya çıkmıştır.
Çekirdek, demir ve nikel gibi manyetik özelliği olan ağır elementleri içerir. Ancak bunlardan daha önemlisi çekirdeğin iki farklı yapıdan oluşmuş olmasıdır: İç çekirdek katı, dış çekirdek ise sıvı haldedir. Çekirdeğin bu iki katmanı birbiri etrafında hareket eder. Bu hareket ağır metaller üzerinde bir çeşit mıknatıslanma etkisi yaparak bir manyetik alan oluşturur. İşte Van Allen Kuşakları bu manyetik alanın, atmosferin en dışına kadar ulaşan bir uzantısıdır. Bu manyetik alan sayesinde dünya, uzaydan gelebilecek olan tehlikelere karşı korunmuş olur.
Bu tehlikelerin en önemlilerinden biri, "Güneş rüzgarlarıdır. Güneş, dünyaya ısı ve ışıktan başka, radyasyon ile beraber saatteki hızı 1.5 milyar kilometreyi bulan, proton ve elektronlardan oluşan bir rüzgar da gönderir.
Güneş rüzgarları, dünyanın 40.000 mil uzağında manyetik halkalar çizen Van Allen Kuşaklarından geçemezler. Parçacık yağmuru şeklindeki Güneş rüzgarı, bu manyetik alanla karşılaşır ve ayrılarak bu alanın çevresinden akar.
Güneşten gelen X ve ultraviyole ışınlarının büyük bölümü ise atmosfer tarafından emilmektedir. Bu emilme olmadan, yeryüzünde hayat olması ise mümkün değildir.
Etrafımızı saran atmosferik kuşaklar, sadece zararsız orandaki ışınlar, radyo dalgaları ve görünür ışığın dünyamıza ulaşmasına imkan verecek bir geçirgenliğe sahiptirler. Eğer atmosferimiz bu geçirgenlik özelliğinden yoksun olsaydı, ne haberleşme dalgalarını kullanabilir, ne de canlılığın temeli olan gün ışığını bulabilirdik.
Dünyayı saran ozon tabakası da Güneş’ten gelen ve canlılar için zararlı olan morötesi ışınların yere kadar ulaşmasını önlemektedir. Güneş'ten gelen ultraviyole ışınları yeryüzündeki tüm canlıları öldürecek kadar fazla enerji yüklüdürler. Bu nedenle, dünyada yaşamın var olabilmesi için, gökyüzünün "korunmuş tavanına bir de ozon tabakası eklenmiştir.
Ozon, oksijenden üretilir. Oksijen gazının (O2) moleküllerinde 2 oksijen atomu bulunurken, ozon gazının (O3) moleküllerinde 3 oksijen atomu bulunur. Güneş'ten gelen ultraviyole ışınları, oksijen gazına bir atom daha ekleyerek ozonu oluştururlar. Ve ultraviyole sayesinde oluşan ozon tabakası, öldürücü ultraviyole ışınları tutarak yeryüzünde yaşamın en temel şartlarından birini oluşturur.
Kısacası; eğer dünya çekirdeğinin manyetik alan oluşturacak bir özelliği olmasaydı, atmosfer zararlı ışınları süzecek yapı ve yoğunlukta olmasaydı, kuşkusuz dünya üzerinde yaşam söz konusu olamazdı. Ve kuşkusuz hiçbir insanın ya da başka bir canlının bunları düzenlemesi de mümkün değildir. Açıktır ki, insanın yaşamı için "olmazsa olmaz" şartlar olan bu koruyucu özellikler, Allah tarafından var edilmiş ve gök, "korunmuş bir tavan" olarak yaratılmıştır.
Başka gezegenlerin bu tür "korunmuş tavanlardan yoksun olması, dünyanın insan yaşamı için özel olarak yaratıldığının bir başka göstergesidir. Örneğin, Mars gezegeninin çekirdeği katıdır ve bu nedenle etrafında da manyetik bir koruma söz konusu değildir. Mars'ın büyüklüğü dünyanınki kadar olmadığı için çekirdekte sıvı kısmı oluşturacak kadar bir basınç doğuramamıştır. Ayrıca gezegenin uygun büyüklükte olması da manyetik alan için yeterli değildir. Örneğin, Venüs'ün çapı yaklaşık dünyanınki kadardır. Kütlesi dünyanınkinden ancak % 2 daha azdır ve ağırlığı da hemen hemen dünyanınkine eşittir. Dolayısıyla hem basınç açısından, hem de diğer nedenlerle Venüs'te de metalik bir sıvı çekirdek kısmının oluşması kaçınılmazdır. Buna rağmen Venüs'te de manyetik alan yoktur. Bunun sebebi Venüs'ün Dünya'ya göre oldukça yavaş dönmesidir. Dünya kendi etrafındaki turunu 1 günde tamamlarken Venüs bir turu 243 günde tamamlıyor.
Dünyanın "korunmuş tavanını oluşturan manyetik alanın var olması için, Ay'ın ve komşu gezegenlerin büyüklükleri ve dünyaya uzaklıkları da önemlidir. Komşu gezegenlerden birinin şimdikinden büyük olması, o gezegene büyük bir çekim kuvveti kazandıracaktı. Komşu gezegenin sahip olacağı bu büyük çekim kuvveti, dünyanın çekirdeğindeki katı ve sıvı kısımlardaki hareket hızını değiştirecek, bugünkü şekilde bir manyetik alanın oluşmasına engel olacaktı.
Kısacası dünya göğünün "korunmuş tavan" özelliğine sahip olması, dünyanın çekirdeğinin yapısı, dönüş hızı, gezegenler arası uzaklık ve gezegenlerin kütleleri gibi pek çok değişkenin en uygun noktada birleşmesini gerektirmektedir.
YAĞMURUN OLUŞUMU
Yağmurların oluşması için gerekli evrelerin neler olduğu ancak 1935’te hava radarlarının keşfiyle ortaya çıkarıldı. Buna göre yağmur 3 evreden geçerek oluşuyordu: Birincisi rüzgarın oluşması, ikincisi bulutların meydana gelmesi, üçüncüsü yağmur damlacıklarının ortaya çıkışı.
Kuran'da yağmurun oluşması ile ilgili olarak aktarılanlar da, söz konusu bilimsel bulgularla büyük bir paralellik gösteriyor:
AYET: (Rum Suresi, 48) "Allah rüzgarları gönderir (1. evre), böylece bir bulut kaldırır da onu nasıl dilerse gökte yayıp dağıtır ve onu parça parça kılar (2. evre); nihayet onun arasından yağmurun akıp çıktığını görürsün (3. evre). Sonunda kendi kullarından dilediğine verince hemen sevince kapılı verirler. " BİRİNCİ EVRE: "Allah rüzgarları gönderir."
Okyanuslardaki köpüklenme ile oluşan sayısız hava kabarcığı sürekli patlamakta ve su damlacıkları sürekli gökyüzüne fırlamaktadır. Bu tuzca zengin damlacıklar daha sonra rüzgarlarla taşınır ve atmosferde yukarı doğru yol alırlar. Aerosol adı verilen bu küçük parçacıklar, su tuzağı işlevi görür ve yine denizlerden yükselen su buharını kendi çevrelerinde minik damlalar halinde toplayarak bulut damlalarını oluştururlar.
İKİNCİ EVRE: "Böylece bir bulut kaldırır da onu nasıl dilerse gökte yayıp dağıtır ve onu parça parça kılar."
Tuz kristallerinin ya da havadaki toz zerreciklerinin etrafında yoğunlaşan su buharı sayesinde bulutlar oluşur. Bu bulutlar içerisindeki su damlacıkları çok küçük olduklarından (0.01 ila 0.02 mm çapında) havada asılı kalırlar ve göğe yayılırlar. Böylece gök bulutlarla kaplanır.
ÜÇÜNCÜ EVRE: "nihayet onun arasından yağmurun akıp çıktığını görürsün."
Tuz kristallerinin veya toz zerreciklerinin etrafında bir araya gelen su parçacıkları iyice yoğunlaşır yağmur damlalarını oluştururlar. Böylece havadan daha ağır bir konuma gelen damlalar buluttan ayrılır ve yağmur şeklinde düşmeye başlarlar.
YAĞMURUN TATLI KILINMASI
Kuran, yağmurun "tatlı" oluşuna da dikkatimizi çekmektedir:
AYET: (Vakıa Suresi, 68-70)"Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi?"
AYET: (Mürselat Suresi, 27) "Size tatlı bir su içirmedik mi?"
AYET: (Nahl Suresi, 10) "Sizin için gökten su indiren O’dur; içecek ondan, ağaç ondandır (ki) hayvanlarınızı onda otlatmaktasınız. " Bilindiği gibi, yağmur suyunun kaynağı buharlaşmadır ve buharlaşmanın %97’si "tuzlu" okyanuslardan olmaktadır. Oysa yağmur tuzsuzdur. Yağmurun tatlı olmasının sebebi Allah'ın koyduğu başka bir kanundur. Bu kanuna göre, su, ister tuzlu denizlerden, ister mineralli göllerden, ya da çamurların içinden buharlaşsın yanında başka hiçbir yabancı madde taşımaz.
AYET: (Furkan Suresi, 48) "Biz, gökten tertemiz su indirdik." hükmü gereği, duru ve tertemiz bir biçimde yere iner.
BAL MUCİZESİ
Allah'ın küçücük bir hayvan aracılığıyla insanlara sunduğu balın ne denli büyük bir besin kaynağı olduğunu biliyor musunuz?
Bal, fruktoz ve glukoz gibi şekerlerin yanı sıra magnezyum, potasyum, kalsiyum, sodyum klorür, kükürt, demir ve fosfor gibi minerallere sahiptir. Nektar ve polen kaynaklarının niteliklerine göre değişmekle birlikte, balda B1, B2, C, B6, B5 ve B3 vitaminleri bulunmaktadır. Ayrıca bakır, iyot, demir ve çinko da az miktarlarda bulunur. Balın içeriğinde bunların dışında bazı hormonlar da vardır.
Bal, Kuran ayetinde vurgulandığı gibi, "insanlara şifa" olma özelliği taşımaktadır. 20-26 Eylül'den Çin'de yapılan Dünya Arıcılık Kongresi'nde bilim adamlarının bal hakkındaki yorumları da bunu doğruluyor: "Kongre'de, arı ürünleri ile tedavi konusu ağırlık kazandı. Özellikle ABD'li bilim adamları bal, arı sütü, polen ve arı reçinasının (propolis) birçok hastalığı tedavi ettiğini bildirdiler. Romanyalı bir doktor balı katarakt hastaları üzerinde denediğini ve 2094 hastadan 2002'sinin (% 95) bal sayesinde tam olarak iyileştiğini açıkladı. Polonyalı doktorlar ise arı reçinasının hemoroid, deri hastalıkları, kadın hastalıkları gibi birçok hastalığa iyi geldiğini tespit ettiklerini bildirdiler." (Hürriyet, 19 Ekim 1993)
Bilimde en ön sıraları alan ülkelerde arıcılık ve arı ürünleri artık başlı başına bir araştırma dalı durumunda. Balın diğer yararları ise şöyle sıralanabilir:
Kolayca sindirilir: İçindeki şekerlerin bir başka cins şekere (Fruktozun glikoza) dönüşebilme özelliği sayesinde bal, yüksek miktarda asit içermesine rağmen en hassas mideler tarafından bile kolaylıkla sindirilir. Aynı zamanda bağırsakların ve böbreklerin daha iyi çalışmasına yardımcı olur.
Düşük kalorilidir: Balın bir diğer özelliği de, aynı oranda şekerle karşılaştırıldığında oldukça tatlı olmasına rağmen, vücuda yaklaşık % 40 oranında daha az kalori sağlamasıdır. Vücuda yoğun enerji vermesine rağmen, kilo yapmaması balı üstün nitelikli bir besin kaynağı yapmaya yeter.
Süratle kana karışır: Bal ılık suyla karıştırıldığında 7 dakika içinde kana karışır. İçerdiği serbest şekerlerden dolayı beynin çalışması kolaylaşır...
Kan yapımına destek olur: Bal, kan yapımı için vücudun gereksinim duyduğu enerjinin önemli bir bölümünü karşılar. Ayrıca kanın temizlenmesine de yardımcı olur. Kan dolaşımını hem düzenleyici, hem de kolaylaştırıcı yönde etkisi vardır. Damar sertliğine karşı önemli bir koruyucudur.
İçinde bakteri barınamaz: Balın bakteri barınmasına olanak tanımayan özelliği "İnhibine etki" olarak adlandırılır. Yapılan deneyler sulandırılmış balın bakteri öldürücü özelliğinin saf bala göre iki kat arttığını göstermiştir. İşin ilginci, arı kolonisine yeni dahil olacak kurtçukların, kendilerine bakmakla görevli arılarca sulandırılmış balın bu özelliğini bilirmişcesine sulandırılmış balla beslenmesidir.
Arı Sütü: Arı sütü, kovandaki işçi arıların ürettiği bir maddedir. Çok besleyici olan arı sütünde şeker, protein, yağ ve birçok vitamin bulunur. Vücudun kuvvetsiz düştüğü durumlarda ve doku yaşlanmalarından ileri gelen bozukluklarda kullanılır.
Arıların ihtiyaçlarından çok fazla ürettikleri balı, insanlar için ve insanlara uygun olarak yaptıkları açıktır. Bu inanılmaz görevi "kendi başlarına" yapamayacakları da.
İNSANIN YARATILIŞI
Eğer insan, aklını kullanıp "ben nasıl var oldum?" sorusuna samimi bir cevap bulmaya çalışmazsa, genellikle "nasıl oldumsa oldum!" gibi bir mantığa kapılacaktır. Bu mantığa kapılınca da zaten, ona bu tür konular üzerinde bir daha düşünmeye pek zaman bırakmayacak bir hayat tarzını benimseyecektir. Oysa akıl sahibi insana düşen, nasıl var olduğu üzerinde düşünmek ve hayatın anlamını buna göre belirlemektir. Bunu yaparken de, kimilerinin yaptığı gibi, varacağı sonucun "meğer ben yaratılmışım" şeklinde çıkmasından korkmamalıdır. Çünkü sözünü ettiğimiz kimileri, kendilerini bir Yaratıcıya karşı sorumlu hissetmek istemezler. Yaratılmış olduklarını kabul ettiklerinde, hayat tarzlarını veya bağlı oldukları ideolojilerini terk etmek zorunda kalmaktan çekinirler. Ya da kendilerini yaratana boyun eğecek olmaktan kaçarlar. Bu psikolojiyi taşıyanlar, Kuran'ın deyimiyle "vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla" (Neml Suresi, 14) Allah'ı inkar edenlerdir.
Varlığını "zulüm ve büyüklenmeye kapılmadan akıl ve vicdan ölçüsünde değerlendiren insan ise, kendinde Allah'ın yaratışından başka bir şey görmeyecektir. Varlığının, kendisinin yaratmadığı ve kontrol edemediği binlerce karmaşık sistemin uyumuna bağlanmış olduğunu fark edecektir. "Yapılmış" olduğunu kavrayacak ve Yaratıcısını tanıyıp O'nun kendisini hangi amaca yönelik olarak "yaptığını" anlamaya yönelecektir.
İnsan "yapılmış" olduğunu izlerken, ona rehberlik eden bir kaynak vardır: Kuran. Bu kitap, onu yaratan tarafından ona ve diğer insanlara indirilmiş bir "yol göstericidir".
Yaratılış olayının aynen Kuran'da tarif edildiği gibi gerçekleşmiş olması da, akıl sahibi insana önemli mesajlar vermektedir.
İler ki sayfalarda, akıl ve vicdan sahiplerine nasıl "yaratıldıklarını" ve bu yaratılışın içindeki muhteşemliği gösteren bilgilere yer verilmiştir.
İnsanın yaratılışının öyküsü, birbirinden çok uzak iki ayrı yerde başlar. İnsan, kadın ve erkek bedeninde birbirinden tümüyle bağımsız olarak oluşan, ama birbiriyle tümüyle uyumlu olan iki ayrı özün birleşmesiyle hayata adım atar. Erkek bedeninde oluşan spermin erkeğin isteği ya da kontrolü ile oluşmadığı ortadadır, aynı kadın bedeninde oluşan yumurtanın kadının isteği ya da kontrolü ile oluşmadığı gibi. Onların bu olaylardan haberi bile yoktur.
Aslında, çok açıktır ki, erkekten gelen öz de, kadından gelen öz de, birbirlerine uyumlu olarak yaratılmışlardır. Bu iki özün yaratılışı da, birleşmeleri de, gelişip insan haline dönüşmeleri de gerçekte büyük birer mucizedir.
TESTİS VE SPERMLER
Yeni bir insan yaratılmasının ilk basamağı olacak spermler erkek vücudunun 'dışında' üretilir. Bunun sebebi üretimin ancak vücut ısısının yaklaşık 2 derece altında gerçekleşebilmesidir. Bu ısının sabitlenmesi için bir de testis üstüne yerleştirilmiş özel deri çalışır. Bunun fonksiyonu soğukta büzüşerek, sıcakta ise terleyerek gerekli olan ısıyı sabit tutmaktır. Acaba bu hassas dengeyi erkeğin kendisi mi "ayarlayıp" düzenlemektedir? Tabi ki hayır. Erkeğin bundan haberi bile yoktur. Yaratılışı reddetmekte direnenler, bunun ancak "insan vücudunun keşfedilmemiş bir fonksiyonu" olduğunu söyleyebilirler. Bu "keşfedilmemiş fonksiyon" sözü ise "kuru bir isimlendirmeden başka bir şey değildir.
Testislerde dakikada ortalama 1000 adet üretilen spermler erkekten kadının yumurtalarına doğru yapacağı yolculuk için sanki oradaki ortamı biliyormuşcasına özel bir dizayna sahiptir; baş, boyun ve kuyruktan oluşur. Kuyruğu, spermin bir balık gibi ana rahminde ilerlemesini sağlayacaktır.
Bebeğin genetik şifresinin bir bölümünü barındıracak olan baş kısmı ise özel bir koruyucu zırhla kaplanmıştır. Bu zırhın faydası anne rahminin girişinde farkedilir. Buradaki ortam son derece asidiktir. Spermin, bu asidin varlığını bilen "birisi" tarafından koruyucu zırhla kaplandığı ise son derece açıktır. (Bu asidik ortamın da nedeni ise annenin mikroplardan korunmasıdır.)
Erkekten rahme atılan sadece milyonlarca sperm değildir. Meni birbirinden farklı sıvıların karışımından oluşur. Kuran, bu gerçeği şöyle vurguluyor:
AYET: (İnsan Suresi, 1-2) "Gerçek şu ki, insanın üzerinden, daha kendisi anılmaya değer bir şey değilken, uzun zamanlardan bir süre gelip geçti. Şüphesiz biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık."
Meni içindeki bu sıvılar spermlerin gerek duyduğu enerjiyi karşılayacak olan şekeri içerir. Ayrıca baz özelliğiyle ana rahminin girişindeki asitleri nötralize etmek, spermin hareket edeceği kaygan ortamı sağlamak gibi görevleri vardır. (Burada da yine iki ayrı ve bağımsız varlığın birbirine uygun olarak yaratıldığını görüyoruz.) Spermler yumurtaya varana kadar annenin vücudunda zorlu bir yolculuk geçirir. Kendilerini ne kadar savunurlarsa savunsunlar, 200-300 milyon spermden yumurtaya ulaşanların sayısı bini pek aşamaz.
YUMURTA
Sperm yumurtaya uygun olarak düzenlenirken, çok ayrı ve farklı bir ortamda da yumurta hayata tohum olmaya hazır hale getirilmektedir... Kadının haberi bile yokken, yumurtalıklarda oluşan bir yumurta önce karın boşluğuna bırakılır ve hemen sonra ana rahminin fallop tüpü denen uzantılarının ucunda yer alan kollar sayesinde yakalanır. Ardından yumurta fallop tüpünün iç yüzeyindeki tüylerin hareketiyle ilerlemeye başlar. Büyüklüğü ise bir tuz tanesinin ancak yarısı kadardır. (sağda)
Yumurta-sperm buluşmasının yeri fallop tüpüdür. Burada yumurta özel bir sıvı salgılamaya başlar. İşte bu sıvı sayesinde spermler yumurtanın yerini bulurlar. (Dikkat edelim: Yumurta "salgılamaya başlar" derken bir insandan ya da gelişmiş bir bilgisayardan söz etmiyoruz. Bu ufacık protein yığınının, "kendi kendine" böyle bir şeye "karar vermesi", daha da ötesi spermi kendine çekecek bir kimyasal bileşim "hazırlayıp" salgılaması inanılır şey midir?)
Özetle, vücudun üreme sistemi özellikle yumurtayla spermi buluşturacak şekilde hazırlanmıştır. Ve kadın üreme sistemi spermlere, spermler de kadın vücudundaki ortama uygun olarak yaratılmıştır.
SPERM VE YUMURTA BULUŞMASI
Yumurtayı dölleyecek sperm yumurtaya yaklaştığında, yine yumurtanın salgılamaya "karar verdiği" (!) ve sperm için özel olarak hazırlanmış bir sıvı, spermin koruyucu zırhını eritir. Bunun sonucunda da bu kez spermin ucunda olan ve yine özel olarak yumurta için hazırlanmış bulunan eritici enzim kesecikleri açığa çıkar. Sperm yumurtaya ulaştığında bu enzimler yumurtanın zarını delerek spermin içeri girmesini sağlar. Yumurtanın etrafını kuşatan spermler içeri girmek için büyük bir yarışa başlarlar. Ancak yumurtayı genelde tek bir sperm döller.
Kuran'ın bu aşamada söyledikleri de hayli dikkat çekicidir. Kuran, insanın sıvının yani meninin özünden meydana getirildiğini söylüyor:
AYET: (Secde Suresi,  "(Allah) sonra insanın neslini bir özden, değersiz bir sıvının özünden meydana getirdi." Ayetin bildirdiği gibi, yumurtayı spermleri taşıyan sıvının kendisi değil, içinde taşıdığı tek bir sperm, hatta onun da "özü" olan kromozomlar döllemektedir.
Tek bir spermi içeri alan yumurtaya artık bir başka spermin girmesi mümkün değildir. Bunun sebebi yumurtanın etrafında bir elektriksel alan bulunmasıdır. Yumurta çevresi (-) elektrik yüklüdür ve ilk sperm yumurtaya girer girmez bu potansiyel (+) olur. Böylece dışarıdaki spermlerle aynı elektrik yükünü taşıyan yumurta, bu kez onları itmeye başlar.
Yani birbirinden ayrı ve bağımsız olarak oluşan iki özün elektriksel yükleri de birbirleriyle uyum içindedir.
Sonunda spermdeki erkeğin DNA'sıyla kadının DNA'sı birleşir. Artık annenin karnında yabancı, yeni bir hücre (zigot), yeni bir insanın ilk tohumu vardır.
ZİGOTUN RAHİME YAPIŞMASI
Yumurtanın döl yatağına yerleşebilmesi pürtüklü özelliğinin sayesindedir. Bu pürtükler, yumurtanın gerçek uzantıları olup, toprağa yerleşen kökler gibi, organın derinliklerine doğru dalar. Böylece zigot kendisinin gelişimi için annenin vücudunda salgılanan hormonlardan yararlanabilir. Ancak modern çağda bulunan bu gerçeği, Kuran şöyle bildiriyor:
AYET: (Alak Suresi, 1-3) "Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir alak'tan (asılıp tutunan şeyden) yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir."
AYET: (Kıyamet Suresi, 36-39)"İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz' bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi? Sonra bir alak oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir 'düzen içinde biçim verdi.' Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift kıldı."
Döl yatağına tam anlamıyla tutunmuş olan zigot gelişmeye başlar. Oluşan yeni insanı anneye bağlayan yer, plasenta denilen tek taraflı bir süzgeçtir. Plasentanın en önemli özelliği anne karnında bebeğin gelişmesi için gerekli olan maddeleri "seçerek" bebeğe sunmasıdır.
Bunlardan ayrı olarak, bebeğin içinde büyüdüğü amnion sıvısının dikkati çeken en önemli özelliği, dışarıdan gelecek darbelere karşı bebeğin güvenliğini sağlamasıdır. Kuran, bu konuda şöyle diyor:
AYET: (Mürselat Suresi, 20-21) "Sizi basbayağı bir sudan yarattık. Sonra onu savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik."
ÜÇ KARANLIK BÖLGE
Çocuğun döllenmeden itibaren gelişimi üç bölge içinde olmaktadır. Bu üç bölge:
1. Fallop borusundaki bölge; bu bölge spermle yumurtanın birleştiği ve yumurtalığın rahime bağlı olduğu bölümdür.
2. Ceninin tutunarak gelişmeye başladığı rahim duvarının içindeki bölme.
3. Ceninin özel bir sıvı dolu kese içerisinde gelişmeyi sürdürdüğü bölge.
Kuran-ı Kerim konuyla ilgili olarak şöyle demektedir:
AYET: (Zümer Suresi, 6) "Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, bir yaratılıştan sonra (bir başka) yaratılışa (dönüştürüp) yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan Allah budur, mülk O'nundur. O'ndan başka ilah yoktur. Buna rağmen nasıl çevriliyorsunuz?" Bu arada, zaman geçtikçe, başlangıçta jelatini andıran ceninde büyük bir değişim görülür. İlk baştaki o yumuşak yapının içinde vücudun dik durmasını sağlayacak sert kemikler oluşmaya başlar. Hem de her kemik yerli yerinde! Diğer bir deyişle başlangıçta aynı yapıya sahip olan hücreler farklılaşarak, kimi ışığa karşı hassas göz hücrelerini, kimi sıcağı, soğuğu ya da acıyı algılayan sinir hücrelerini veya ses titreşimlerini hissedecek hücreleri oluşturur.
Bu ayrışıma hücreler mi karar vermektedir? Kendi kendilerine, insan gözünü ya da kalbini oluşturmaya karar verip, bu akıl almaz işi onlar mı başarmaktadır? Yoksa onlar bu işe uygun olarak mı yaratılmışlardır? Akıl ve vicdan ikinci seçeneği kabul edecektir.
Bütün bu anlatılan işlemlerin sonunda, bebek annesinin karnındaki gelişimini tamamlamış ve dünyaya gelmiştir. Bu haliyle anne karnındaki halinden 100 milyon kat büyük, 6 milyar kat da ağırdır...
Burada anlatılanlar, başka herhangi bir canlının değil, bizim hayata başlangıç öykümüz. İnsan için, böylesine karmaşık, olağanüstü bir olayın kimin eseri olduğunu bulmaktan daha önemli ne olabilir?
Bütün bu karmaşık işlemlerin "kendi kendine" oluştuğunu düşünmek akıl dışıdır. Hücreler nasıl "karar verip" insan organlarını oluşturabilirler? Zaten ateist "bilim adamları" da olayı -ne demekse- "doğa mucizesi" olarak tanımlıyorlar.
Elbette anlatılan olayların hepsini Allah yaratmaktadır. Hem de her anını, her saniyesini ve her aşamasını. Bu ise yaratışın önemli bir sırrıdır.
AYET: (Vakıa Suresi, 57-59) "Sizleri Biz yarattık, yine de tasdik etmeyecek misiniz? Şimdi (rahimlere) dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü? Onu sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcı Biz miyiz?"
Bu gerçeği, bir başka Kuran ayeti şöyle bildirmektedir:
AYET: (Fatır Suresi, 11) "O’nun bilgisi olmaksızın, hiç bir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz da. Ömür sürene, ömür verilmesi ve onun ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Gerçekten bu, Allah’a göre kolaydır."
"Akıtılan bir meniden" insana dönüşen vücudumuz milyonlarca hassas denge içerir. Biz farkında olmasak da, vücudumuzda yaşamamızı sağlayan son derece karmaşık ve hassas sistemler vardır. Tüm bu sistemler, insanın, kendisinin "yapıldığını" anlaması için, onun tek sahibi, Yaratıcısı ve Rabbi olan Allah tarafından kurulmuş ve işletilmektedir.
AYET: (Kıyamet Suresi, 36-40) "İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz' bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi? Sonra bir alak oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir 'düzen içinde biçim verdi.' Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift kıldı. (Öyleyse Allah,) Ölüleri diriltmeye güç yetiren değil midir?"
İnsan Allah’ın yarattığı bir varlıktır. Yaratıldığına göre, üstteki ayetin vurguladığı gibi, "kendi başına ve sorumsuz" bırakılacak değildir.
AYET: (Bakara Suresi, 32)"Sen yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten sen, her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın."

PEYGAMBERİMİZ(SAV) E İTAAT


https://www.youtube.com/watch?v=2l72JRpf23o

PEYGAMBERİMİZ(SAV) E İTAAT
PEYGAMBERİMİZ(SAV) İTAAT FARZDIR
AYETLER
AYET: “Allah’a ve Peygambere itaat edin ki, size merhamet edilsin.” (Al–i İmran Suresi:132) 
AYET: “Kim Peygambere itaat ederse muhakkak Allah’a itaat etmiştir.” (Nisa Suresi:80)
Peygamberimize (sav) itaatin farz olduğunu bildiren bazı ayet–i kerimeler mealen şöyledir: 
AYET: ”Kendilerini iyilikle emir ve münkerden nehy eyler, iyi şeyleri onlara helal, fena şeyleri haram kılar.” (El– A’ raf Suresi:156)
AYET: “Peygamber’in size verdiğini alın, sizi kendisinden nehy ettiği şeyden de sakının.” (Haşr Suresi:7)
AYET: “Allah’a ve Peygambere itaat edin ki, size merhamet edilsin.” (Al–i İmran Suresi:132)
AYET: “Kim Peygambere itaat ederse muhakkak Allah’a itaat etmiştir.” (Nisa Suresi:80)
AYET: “Ey iman edenler, size hayat verecek şeye sizi davet ettiklerinde, Allah ve Rasulü’ne icabet edin.” (El–Enfal Suresi:24)
AYET: “De ki, eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin.” (Al–i İmran Suresi:31)
AYET: “Peygamberin emrine muhalefet edenler, kendilerine bir fitne veyahut elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.” (Nur Suresi:64)
AYET: “ De ki, Allah’a ve Rasulü’ne itaat ediniz. Eğer yüz çevirirseniz kafir olursunuz.” (Al–i İmran Suresi:32)
AYET: “Allah ve Rasulü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkekle, mü’min bir kadın için, kendi işlerinde muhayyerlik hakları yoktur.” (Ahzap Suresi:36)
AYET: “Sizin için Allah Rasulü en güzel örnektir.” (Ahzap Suresi:21)
Rasül– Ekrem (s.a.v.)’e itaatin farz olduğunu bildiren daha birçok ayet–i kerime vardır. Konu ile ilgili Hadis–i Şerifler şunlardır:
PEYGAMBERİMİZE İTAAT İLE İLGİLİ HADİSLER
HADİS: “Kim bana itaat ederse, muhakkak ki Allah’a itaat etmiştir. Kim de bana isyan ederse muhakkak ki Allah’a isyan etmiştir.” (Kütüb–i Sitte, c/16, sh:482)
HADİS: “Haberiniz olsun “ bana Kitap (Kur’an) ve onun kadar başkası (Sünnet) verilmiştir. Haberiniz olsun, koltuğuna kurulmuş karnı tok birilerinin şöyle diyeceği gün yakındır: “Size Kur’an yeter, helal nevinden onda ne varsa onları helal bilin, haram nevinden onda ne varsa onları da haram kabul edin.” Böyle diyenden sakının…” (Kütüb–i Sitte, c/16, sh:359)
Peygambere itaat farzdır
HADİS: “Dikkat edin bir adama benden bir hadis ulaşır, o da koltuğuna dayanmış şekilde : “Sizinle bizim aramızda Allah’ın kitabı vardır. Onda neyi helal kıldığını görürsek, onu helal sayarız.” diye söyler mi? Şunu bilin ki, Allah Resulü’nün haram kıldığı da, Allah’ın haram kıldığıdır.” (Kütüb–i Sitte, c/16, sh:393)
HADİS: “Size iki şey bıraktım, onlara sımsıkı tutundukça asla yolunuzu şaşırmazsınız: Allah’ın Kitabı (Kur’an), ve Peygamber’in Sünneti” (El–Esas Fi’s Sünne)
İmam Evzai (rh.a.) diyor ki : “Sünnet, Kur’an’ın açıklaması olarak gelmiştir
Peygamberimiz (sav) buyurdular:
HADİS: “Size neyi yasaklamışsam ondan kesinlikle uzak durun, size neyi emretmişsem onu da gücünüz yettiği kadar yapmaya çalışınız. Şüphe yok ki, sizden öncekileri helak eden şey çokça soru sormaları ve peygamberlerine muhalefet etmeleridir.” (Buhari, İ’tisam, 2; Müslim, Fedail, 130)
Bu hadis-i şerif İslam’ın temel kurallarındandır. İslam dininde iman esasları vardır ve bu altı esastır. Bunlardan birisi de 
HADİS: “Peygamberlere İman”dır. Peygamberlere iman peygamber olduğunu iddia eden kişinin Allah ile konuştuğuna ve her söylediğinin doğru olduğuna inanmaktır. İnsanlara Allah’ın mesajlarını ileten ve bu mesajların nasıl anlaşılması ve uygulanması gerektiğini öğreten peygamberdir. Bu bakımdan insanların ve inananların Allah’a itaat etmesi peygambere itaat etmesi, dediklerine itiraz etmemesi, yaptıklarının doğru olduğunu kabul etmesi demektir. Allah buyruklarını ve mesajlarını peygamberler aracılığı ile insanlara bildirmiştir. Peygamber “Bu Allah’ın kelamıdır” diye insanlara haber verdiği şeylere itiraz etmek imansızlık ve Allah’a inanmamaktır. Müşriklerin ve kâfirlerin yaptığı da budur. Yoksa Mekke müşrikleri de, Hıristiyan ve Yahudiler de Allah’a inanmaktadırlar. Ancak Hz. Muhammed’in (sav) sözlerine inanmamaktadırlar. Müminler de peygamberin sözlerine inanarak onun ağzından çıkan sözleri tasdik etmektedirler. Peygamber “Bu Allah’ın kelamıdır ve Kurandandır” dediklerini “Allah’ın kelamı” olarak, “Bu benim sözüm ve sünnetimdir” dediklerini de “Sünnet” olarak kabul edip iman etmektedirler. Gerçekte iman budur. Bunu kabul etmeyen peygambere ve o peygamberi gönderen Allah’a inanmamış olur.
Yukarıda izah ettiğimiz gibi anlaşılmaktadır ki
AYET:(Nisa, 4:80) “Allah’a itaat, peygambere itaattir.”
Yüce Allah Kuran-ı Kerimde
AYET:(Nisa, 4:13) “Peygambere itaat eden Allah’a itaat etmiştir”
AYET:(Nisa, 4:69) “Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse altından ırmaklar akan cennete girer” “Kim peygambere itaat ederse o kimse Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihler ile beraberdir. Onlar ne iyi arkadaştırlar” buyurarak bunu çok net ve açık bir şekilde ifade etmiştir. “Allah’a ve resulüne itaati emreden” yüzlerce ayet vardır. Bu ayetlerde emredilen “Allah’a itaatin” Kurân-ı Kerim’in emirlerine uymak olduğu açıktır; peygambere itaat emri ne anlama gelmektedir? Elbette peygamberin emirlerine ve sünnetine uymak anlamı taşımaktadır.
Hıristiyanlarda peygamber inancı olmadığı için peygambere itaat ve sünnet kültürü de yoktur. Onlara göre Hz. İsa (as) bir peygamber değil, Allah’ın oğludur ve Allah’ın yetkilerini kullanmaktadır. İncil Hz. İsa’nın sözüdür ve genellikle “Ben size diyorum ki!” diye başlar. Bu sebeple Hıristiyanların İncil inancı “Kitaplara İman” hususunu yansıtmaz. Peygamberimizin (sav) sözleri gibidir ve Müslümanların Sünneti ve Hadisleri topladıkları gibi Hz. İsa’dan 80 veya 100 yıl sonra ağızdan ağza dolaşan Hz. İsa’ya ait sözler toplanarak İnciller yazılmıştır. Buhari ve Müslim, Ebu Davud ve İbn-i Macenin “Sahih ve Sünenleri gibi Matta, Markos, Luka ve Yuhanna’nın İncilleri denilmiştir. Bu sebeple Hıristiyanlarda Peygambere iman ve Sünnet kültürü yoktur.
Gerçekte ise biz Allah’ı görmediğimiz ve mesajını bizzat almadığımız için peygambere itaat ile Allah’a itaat etmiş oluruz. Aksi takdirde Hıristiyan ruhanilerinin İncil’i istedikleri gibi yorumladıkları ve inananların da peygamber yerine İncil yorumcularına ve ruhani reislere uydukları gibi bir duruma düşeriz ve çok farklı anlayışlar ortaya çıkar. Bu durumda iman esaslarını teke indirip, ibadetleri kaldırarak halkı kiliseye bağlamak durumunda kalan Hıristiyanların durumuna düşeriz. O zaman da ortada din diye bir müessese kalmaz.
Yukarıda izah ettiğimiz sebepler yüzünden peygamberimizin (sav) 
HADİS: “Size neyi yasaklamışsam ondan kesinlikle uzak durun, size neyi emretmişsem onu da gücünüz yettiği kadar yapmaya çalışınız” hadisinin dinimizde çok önemli bir yeri vardır. Dini ortadan kaldıran ve geçmiş ümmetleri helak eden hususların başında “peygamberlerine çokça soru sormaları ve muhalefet etmeleri” vardır. Çünkü peygamberin bir emrine soru ile karşılık vermek itiraz anlamı taşır ve uygulamada isteksizliği ifade eder. Peygambere muhalefet de, emrine karşı çıkmak ve nefsine uymak demektir. Bu da dini ortadan kaldırır ve Allah’ın emrini uygulamada Allah’ın rızasını değil, kendi heva ve hevesini esas aldığını gösterir.
Peygamberin emri emir” veya “nehiy” yani; ya “yapın” veya “yapmayın” şeklindedir. Emre itaat güç ve imkân nispetindedir; ancak yasaklarından kaçmak ise herkesin yapabileceği bir husustur. Bu sebeple peygamberin yasaklarını kesinlikle itaat edilmeli, emirleri ise güç ve imkân nispetinde yapılmalıdır. Yani zekât ve hac emri güç ve imkân isterken, içki içmeme ve zinadan sakınma güç ve imkân istemeyen bir husustur ve her inananın bunlardan kaçınması zaruridir. Hadis bunu ifade etmektedir.
Bir diğer husus da “peygambere çok soru sormama” ile ilgilidir. Burada soru sormamaktan amaç dini öğrenmek için değil, emri uygulama ile ilgili olmalıdır. Zira dini öğrenme hususunda soru sormayı peygamberimiz (sav) pek çok hadislerinde teşvik etmiştir. Verilen bir emri kabul ederek hemen uygulamak gerekirken sorular sorarak isteksizlik göstermek ve itiraz etmek elbette istenmeyen bir durumdur. Nitekim Ebu Hureyre (ra) tarafından rivayet edilen bir hadiste bunu görmekteyiz. Peygamberimiz (sav) bir gün hutbe irad ederek
HADİS: “Ey insanlar! Allah size haccı farz kılmıştır, siz de haccediniz” buyurdu. El-Akra’ b. Habis adında bir sahabe sordu “Ey Allah’ın resulü her sene mi haccedeceğiz?” Peygamberimiz (sav) bu soruya cevap vermeyerek sustu. Adam soruyu üç defa tekrar etti. Bunun üzerine peygamberimiz (sav) mecbur kalarak şöyle cevap verdi:
HADİS: “Ey kişi! Şayet ‘Evet!’ diyecek olsam bu size vacip olurdu ve buna sizler güç yetiremezdiniz. Benim size bıraktığım hususlarda siz de beni bırakınız. Sizden öncekiler peygamberlerine çok soru sormaları ve emrine muhalefet etmeleri yüzünden mahvoldular. Öyle ise sizlere neyi yasaklamışsam ondan kesinlikle kaçınız. Size neyi emretmişsem onu da gücünüz nispetinde yapmaya çalışınız” (Müslim, Hac, 412; İbn-i Mâce, Menâsik, 2) buyurdu.
Peygamberin emirleri iki türlüdür:
PEYGAMBERİMİZİN EMİRLERİ İKİ TÜRLÜDÜR
 1-)Birincisi Vücup ve bağlayıcılık ifade eden emirler. Bunlar vacip ve sünnet olan hususlardır. Şeriat imamları tarafından tespit edilerek ibadetler içinde yerli yerine konmuştur.
 2-)İkincisi ise mendup ifade eden hususlardır ki yine şeriat âlimleri tarafından adablar içinde gösterilmiştir. Birinci kısma itaat vaciptir, ikincinse imkân nispetinde itaat etmek adetleri ibadete çevirir ve çok büyük bir fazilettir. Ancak itaat mecburiyeti yoktur. Edebe riayet etmeyen Allah’ın rahmetinden mahrum kalır ve sünnetin nurundan istifade edemez.
Peygamberin yasakları da ikiye ayrılır. 
PEYGAMBERİMİZİN YASAKLARIDA İKİ TÜRLÜDÜR
1-)Birincisi haramlık ifade eden yasaklarıdır. İçki, zina, gıybet ve tesettüre uymamak gibi hususlardır. Bunları yapmak büyük günahtır ve cezayı gerektirir. Bunlardan sakınmak ibadettir. 
2-)İkincisi ise mekruhluk bildiren yasaklarıdır. Bu gibi yasaklardan kaçınmak sevap ve fazilettir, bunları yapmak ise cezayı gerektirmemekle beraber ahlak ve faziletten istifade etmemek ve manen çok büyük mahrumiyetlere duçar olmaktır. Mekruhlar günah sayılmamakla beraber kınamayı ve ayıplanmayı gerektirir ve sünnetin faziletinden insanı mahrum bırakır.
Hadis-i şerifte 
HADİS: “Emirlerimden gücünüz yettiğini yapınız” buyrulmuştur. Bunun anlamı yapmaya çalışınız demektir. Zorluk kolaylığı celbeder. Önce yapılması zor gelen bir şey yaptıkça kolaylaşır. Bununla beraber ilk olarak yapılması gereken şey haramlardan kaçmaktır. Çünkü, “Def-i şer celb-i nef’a racihdir.”
AYET:(Teğabün, 64:16) “Mefsedetlerin defi menfaatlerin celbinden evladır.” Yüce Allah Kuran-ı Kerimde “Gücünüz yettiği kadar Allah’tan korkun” buyrulmaktadır. Burada gücünüzün yettiği kadar demek mükellef olduğunuz kadar demektir. Zira
AYET:(Bakara, 2:286) “Allah gücünüzün yetmediği şey ile mükellef tutmamıştır.”
Peygamberimiz (sav) hadis-i şerifin devamında 
HADİS: “Sizden öncekileri helak eden şey çokça soru sormaları ve peygambere muhalefet etmeleridir” buyurmaktadır. Soru sormak dini öğrenmek için olursa güzeldir ve hadislerle bu teşvik edilmiştir; ancak verilen bir emri ve tavsiye edilen bir hususu yapmamak ve savsaklamak için olursa tehlikelidir. Böyle bir durumda mükellefiyet daha da ağırlaşabilir. Nitekim Hz. Musa (as) “Allah sizlere bir inek boğazlamanızı emretmektedir” deyince Benî İsrail itiraz ettiler ve “Bizimle eğleniyor musunuz?” dediler. Hz Musa (as)
AYET: (Bakara, 2:67-71) “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım” dedi. Bunun üzerine dediler “Rengi nasıl olacak? Bu bize müteşabih bir şey gibi geldi; ne demek istedi? Nasıl bir inek kesmemizi istiyor? Nerede otlamış olmalı, yaşı ve durumu ne olmalı?” gibi soruları tekrar ettiler. Amaçları bu emri olabildiğince savsaklamaktı. Bunun için yüce Allah onların işlerini zorlaştırdı.
AYET: (Bakara, 2:71) “Az kalsın bu emri ifa etmeyeceklerdi.” buyurdu. Hadiste kastedilen çokça soru sormak bu ve benzeri hususları kapsamaktadır.
Peygamberimiz (sav) bir başka hadis-i şeriflerinde
HADİS: “Müslümanlar arasında günahı en büyük olan kişi, haram kılınmadık bir şey konusunda çokça soru sorarak o şeyin haram kılınmasına sebep olan kimsedir” (Müslim, Fedail, 133) buyurarak bu hususa açıklık getirmiştir. İmam Nevevi bu durumun Resulullah’ın zamanına has bir durum olduğunu belirtir. Zira artık din tamamlanmış ve şeriat tamamıyla ortaya çıkmıştır. Haram ve helaller belli olmuştur.
Yasaklanan bir diğer husus da gereksiz ve lüzumsuz soru sorulmasıdır. Bir gün peygamberimiz (sav)
HADİS: “Bana istediğinizi sorun” buyurdular. Bazıları da “Benim babam kimdir?” gibi sorular sordular. Peygamberimiz (sav) bu duruma kızdı. (Müslim, Fedâil, 138) bunun üzerine yüce Allah
AYET: (Maide, 5:101) “Ey İman edenler! Açıklandığı zaman üzüleceğiniz bir kısım şeyleri sormayın” buyurdu.
İslam bilginleri bu hadisten avamın anlaması gereken şeyin her mü’minin emredileni yapması ve yasaklanan şeylerden kaçması hususudur. Gereksiz ve lüzumsuz şeylerle, kendisini ilgilendirmeyen şeylerden kaçınmasıdır. 
HADİS: Dinde ilim öğrenmek amel etmek içindir. Öğünmek ve mücadele etmek için ilim öğrenmek caiz değildir. (İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî, 17:23-24)
Peygambere muhalefet etmek dine karşı çıkmak anlamına gelir. Dinin ve şeriatın sahibi peygamberdir. Dinin iki kaynağı vardır: Birincisi Allah’ın kelâmı olan Kuran-ı Kerim, ikincisi Kuran-ı Kerimin açıklaması ve uygulaması olan peygamberin sünnetidir. Kaldı ki Allah kelâmı Kur’ân-ı Kerim peygamber lisanı ile bize mütevatiren gelmiştir. Bu durumda peygambere muhalefet doğrudan Allah’a ve dine muhalefet anlamına gelmektedir. Bu sebeple yüce Allah Kuran-ı Kerimde
HADİS:(Nur, 24:63) “Peygamberin davet ve emrini birbirinize verdiğiniz emir ve çağrılara benzetmeyin. Peygamberin emrine muhalefet edenler kendilerine bir mihnet ve azabın gelip çatmasından korksunlar” buyurarak tehdit etmiştir.
PEYGAMBERİMİZ(SAV) İTAAT İLE İLGİLİ AYETLER
AYET:” (Al–i İmran Suresi:132) “Allah’a ve Peygambere itaat edin ki, size merhamet edilsin “
AYET: (Nisa Suresi:80)’’ Kim Peygambere itaat ederse muhakkak Allah’a itaat etmiştir.” Peygamberimize (sav) itaatin farz olduğunu bildiren bazı ayet–i kerimeler mealen şöyledir:
AYET: (El– A’ raf Suresi:156) ”Kendilerini iyilikle emir ve münkerden nehy eyler, iyi şeyleri onlara helal, fena şeyleri haram kılar.”
AYET: (Haşr Suresi:7) “Peygamber’in size verdiğini alın, sizi kendisinden nehy ettiği şeyden de sakının.”
AYET: (Al–i İmran Suresi:132) “Allah’a ve Peygambere itaat edin ki, size merhamet edilsin.”
AYET: (Nisa Suresi:80) “Kim Peygambere itaat ederse muhakkak Allah’a itaat etmiştir.”
AYET: (El–Enfal Suresi:24) “Ey iman edenler, size hayat verecek şeye sizi davet ettiklerinde, Allah ve Resulüne icabet edin.”
AYET: Al–i İmran Suresi:31) “De ki, eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin.” (
AYET: (Nur Suresi:64) “Peygamberin emrine muhalefet edenler, kendilerine bir fitne veyahut elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.”
AYET: (Al–i İmran Suresi:32) “ De ki, Allah’a ve Resulüne itaat ediniz. Eğer yüz çevirirseniz kafir olursunuz.”
AYET: (Ahzap Suresi:36) “Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, mümin bir erkekle, mümin bir kadın için, kendi işlerinde muhayyerlik hakları yoktur.”
AYET: (Ahzap Suresi:21) “Sizin için Allah Rasulü en güzel örnektir.”
Resul– Ekrem (s.a.v.)’e itaatin farz olduğunu bildiren daha birçok ayet–i kerime vardır. Konu ile ilgili Hadis–i Şerifler şunlardır:
HADİS: “Kim bana itaat ederse, muhakkak ki Allah’a itaat etmiştir. Kim de bana isyan ederse muhakkak ki Allah’a isyan etmiştir.” (Kütüb–i Sitte, c/16, sh:482)
HADİS: “Haberiniz olsun “ bana Kitap (Kur’an) ve onun kadar başkası (Sünnet) verilmiştir. Haberiniz olsun, koltuğuna kurulmuş karnı tok birilerinin şöyle diyeceği gün yakındır: “Size Kur’an yeter, helal nevinden onda ne varsa onları helal bilin, haram nevinden onda ne varsa onları da haram kabul edin.” Böyle diyenden sakının” (Kütüb–i Sitte, c/16, sh:359)
Peygambere itaat farzdır
HADİS: “Dikkat edin bir adama benden bir hadis ulaşır, o da koltuğuna dayanmış şekilde : “Sizinle bizim aramızda Allah’ın kitabı vardır. Onda neyi helal kıldığını görürsek, onu helal sayarız.” diye söyler mi? Şunu bilin ki, Allah Resulünün haram kıldığı da, Allah’ın haram kıldığıdır.” (Kütüb–i Sitte, c/16, sh:393)
HADİS: “Size iki şey bıraktım, onlara sımsıkı tutundukça asla yolunuzu şaşırmazsınız: Allah’ın Kitabı (Kur’an), ve Peygamber’in Sünneti” (El–Esas Fi’s Sünne)
İmam Evzai (rh.a.) diyor ki : “Sünnet, Kur’an’ın açıklaması olarak gelmiştir