pub-6450042492155979 İRFAN AKDOĞANIN TÜM SİTELERİ

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

29 Ekim 2025 Çarşamba

KURAN ÖĞRENİYORUM

 KURAN ÖĞRENİYORUM

https://www.youtube.com/watch?v=1LLOBSbbVWY

–Kur’ân harfleri(Kur’an Alfabesi) 28 tanedir.
-Bunların 7 ’si kalın, 21 ’i deinceharf olarak kabul edilir.
–Kalın harflerşunlardır:(خ ص ض ط ظ غ ق)
Alıştırmalar
ث ت ب ا
د خ ح ج
س ز ر ذ
ط ض ص ش
ف غ ع ظ
م ل ك ق
ى و هـ ن
Fetha ÜstünBu dersimizde ilk harekemiz olanFetha üstün‘ü öğreneceğiz. Peki Fetha nedir?
Arapça’da harfler birleşirken kuyruk kısmı diyebileceğimiz kısmı gider. Bunu anlatmak için örnekler iki defa yazılmıştır.
Birincisinde harflerin yalın, ikincisinde ise birleşmiş hali yazılmıştır.
Heceleme yaparken harekeleri fazla uzatmamaya dikkat etmeli. (Detaylar için med-uzatma kısmına bakabilirsiniz.)
Arapça’da ÜstüneFethadenir. Fe-Te-He açmak manasına gelmektedir. Harf seslendirilirken ağız açıldığından dolayıFetha Üstün denmiştir.
Harfin üstüne eğri bir çizgi olarak yazılır (Aşağıda görüldüğü gibi).
Fetha (Üstün)harekesi, ince harfe E,kalınharfe ise A sesi verir.
Not: Kelimelerin üzerine tıklayarak kelimeleri sesli bir şekilde dinleyebilirsiniz..
Fetha Hareke Alıştırmaları
تَ َب اَ
حَ جَ ثَ
ذَ دَ خَ
esra Esre
Kesra Esre, harflerin altında eğik çizgi olarak yazılır ve harfe (i) sesi verdirir.
Arapça’da (I) sesi olmadıgındankalınharfleri de (i) sesiyle okuruz. Fakat kalınlığı biraz daha azalarak okunur.
Kalın harfler olan (غ ق خ ص ض ظ ط) Kesra halinde tam olarak kalın olmayıp, kalınlık okunusu biraz daha yumuşar.
Alıştırmalar
تِ ِب اِ
حِ جِ ثِ
ذِ دِ خِ
Damme (Ötre)
Damme (Ötre), harfin üstüne küçük و olarak yazılır ve harfe (U) sesini verdirir.
Mesela “Ciim“ (ج) harfi damme aldığı zaman “Cu“ olarak okunur.
ArapçaharekelerTürkçe’deki sesli harflerle aynı olmadığı için ötre harekesi Ü sesi ile ifade edilmez.
Alıştırmalar
تُ ُب اُ
حُ جُ ثُ
ذُ دُ خُ
Med / Elif (ا)
Med (uzatma)Harfleri(و ا ى):
Kısaca “VÂY” harfleri dediğimiz, harekesiz “Elif”(ا)“Vav”(و)“yâ”(ى), harfleridir.
Bir önceki harfi uzatarak okurlar.
ELİF (ا): Üstünlü harfi iki hareke miktarı uzatır. Harf kalın ise “A” sesiyle, ince ise “E-A” arası bir sesle uzatır.
Med (uzatma)harflerinin üstünde hareke olmaz.
Uzatma harfinin kalınlığı veya inceliği kendinden önceki harfe bağlıdır. Önceki harf kalınsa kalın, ince ise ince okunur.
Uzatma harfieliften önceki harfin harekesi her zamanFetha (Üstün)olur.
Uzatma harfi olan elif(ا)kelimenin sonunda bazenىolarak yazilir fakat elif uzatmasi olarak okunur.
Alıştırmalar
تَا بَا ءَا
حَا جَا ثَا
ذَا دَا خَا
سَا زَا رَا
ضَا صَا شَا
عَا ظَا طَا
قَا فَا غَا
مَا لَا كَا
وَا هـَا نَا
يَا
ءَامَنَ بَالُ تَابَ
ثَالِثُ جَاءَ حَاشَ
خَافَ دَارَ ذَاتَ
رَانَ زَاغَ سَاءَ
شَاءَ صَادِقَ ضَاقَتْ
طَالَ ظَاهِرَ عاَدَ
غَالِبَ فَازَ قَالَ
كَانَ لاَ مَالِ
نَارُ سَوَاءِ هَاجَرَ
يَاMed Vav (و)
Med Vav (و): Kendisinden önceki ötreli harfi iki hareke miktarı uzatır.
Harf kalın ise “U” sesiyle, ince ise “U-Ü” arası bir sesle uzatır.
Med(uzatma) harfi (و)’dan önceki harfin harekesi her zamanDamme (Ötre)olur.
Bazı örneklerdeki uzatma harfi (و)’dan sonraki “Elif” “ler, lar” olan çoğul ekini ifade etmektedir.
Okuyuşa hiç bir tesiri bulunmamaktadır. Buradaki elif okunmaz.
Alıştırmalar
تُو بُو ءُو
حُو جُو ثُو
ذُو دُو خُو
سُو زُو رُو
ضُو صُو شُو
عُو ظُو طُو
قُو فُو غُو
مُو لُو كُو
وُو هـُو نُو
يُو
أُوتُوا أَبُوكِ تُوبُوا
يَرِثُونَ يَرْجُونَ فَرِحُونَ
نَخُوضُ دُونِ خُذُوا
هَارُونَ بَارِزُونَ رَسُولُ
تَمْشُونَ تُوصُونَ رَضُوا
بُطُونِ حَافِظُونَ أَعُوذُ
يَبْغُونَ يَخْلُفُونَ تَقُومُ
لِتَكُونَ يَعْمَلُونَ تَعْلَمُونَ
نُورُهُمْ يَلْوُونَ تَفْقَهُونَ
يُولِجُ
Med Yâ (ى)
Med Yâ (ى); Herhangi bir harften sonraMed (uzatma)harfi olan “Yâ” (ى) gelirse iki hareke miktarı uzatılır ve (İ) sesi ile okunur.
Med (uzatma)harfi olan Yâ’den önceki harfin harekesi her zamanKesra (Esre)olur.
Alıştırmalar
تِى بِى اِى
حِى جِى ثِى
ذِى دِى خِى
سِى زِى رِى
ضِى صِى شِى
عِى ظِى طِى
قِى فِى غِى
مِى لِى كِى
وِى هـِى نِى
يِى
إِى أَبِى وَالِدَتِى
مَاكِثِينَ يُجِيرُ حِينَ
أَخِيهِ حَدِيثُ آخِذِيهِ
سَرِيعُ زِينَةَ سِيءَ
خَشِيتُ يُصِيبُ يُضِيعُ
أَسَاطِيرُ حَافِظِينَ أَرْبَعِينَ
يَغِيظُ فِيهَا قِيلَ
تَذْكِيرِى فَاعِلِينَ تَمِيدَ
بَنِينَ تَأْوِيلُ نُهِيتُ
يُحْيِيكُمْ
Sükun (Cezim)
Sükun (Cezim)(ــْـ): Harfin üstüne konan, yuvarlak, küçük bir şekildir ve harfi, yönsüz olarak yalın bir şekilde okutur.
Her harfin cezimli durumunu tanıyabilmek için, öncesine sırayla,üstün,esreveötrelibir Hemze getirerek okuyalım.
Alıştırmalar
اُبْ اِبْ اَبْ
اُتْ اِتْ اَتْ
اُثْ اِثْ اَثْ
اُجْ اِجْ اَجْ
اُحْ اِحْ اَحْ
اُخْ اِخْ اَخْ
اُدْ اِدْ اَدْ
اُذْ اِذْ اَذْ
اُرْ اِرْ اَرْ
اُزْ اِزْ اَزْ
اُسْ اِسْ اَسْ
اُشْ اِشْ اَشْ
اُصْ اِصْ اَصْ
اُضْ اِضْ اَضْ
اُطْ اِطْ اَطْ
اُظْ اِظْ اَظْ
اُعْ اِعْ اَعْ
اُغْ اِغْ اَغْ
اُفْ اِفْ اَفْ
اُقْ اِقْ اَقْ
اُكْ اِكْ اَكْ
اُلْ اِلْ اَلْ
اُمْ اِمْ اَمْ
اُنْ اِنْ اَنْ
اُوْ اِوْ اَوْ
اُ هْـ اِ هْـ اَ هْـ
اُىْ اِىْ اَىْ
أَسْلِمْ بِسْمِ قُلْ
مِنْ كُنْ بَلْ
تَجْهَرْ عَبْدُ قَبْلُ
أَتْلُ خَيْرُ قَوْلَ
يَحْمِلْ كَمَنْ أَقِمْ
مُلْكِ بَعْدَ عَلَيْهِ
يَكُنْ لَمْ حَكَمْتَ
بَدَتْ لِحُكْمِ مِنْهُمْ
تِلْكَ بِإِذْنِ أَرْسِلْ
أَيْنَ أَدْرِ ضَيْفِ
فَإِنْ تَقُمْ قُلْتُ
أَلَمْ أَتْمِمْ دَرَسْتَ
بِأَهْلِكَ فَأَسْرِ تُشْمِتْ
أَيَطْمَعُ يَلِدْ حِمْلُ
نَزِدْ كَيْلَ بِمِثْلِ
يَجِدْ أَلْفَ وَأَجْدَرُ
سَوْفَ حَسِبْتَ فَقَدْ
يُذْهِبْ
Şedde Öğreniyorum
Şedde(ــّـ): Birincisi cezimli, ikincisi de harekeliiki aynı harfin yan yana gelmesi ile, birinci harfin ikinci harfle birleştirilerek vurgulu okunmasıdır.
Şeddeişareti ise ters “m” şeklinde harfin üstüne yazılır.
Uygulamada şöyle olur:اِنْ نَ, kelimesinde iki tane “Nûn” yan yana gelmiş.
Birincisi cezimli ikincisi harekeli, şimdi iki harf tek harf olarak yazıp üstüneşeddeişareti konur ve vurgu yapılarak okunur.
اِنَّTürkçe olarak okuyacak olursak birincide (in—ne) ikincide ise (innnne) diye birleştirip vurgu yapılarak okunur.
Şeddeliharf üzerinde durulursa sakin, geçilirse harekesiyle okunur.
Şeddeliharf kelimenin başında gelmez.
Şedde Alıştırmaları
أَتْ تَ أَبْ بَ أَأْ أَ
اَتَّ اَبَّ اَاَّ
اَحْ حَ اَجْ جَ اَثْ ثَ
اَحَّ اَجَّ اَثَّ
أَذْ ذَ أَدْ دَ أَخْ خَ
اَذَّ اَدَّ اَخَّ
أَسْ سَ أَزْ زَ أَرْ رَ
اَسَّ اَزَّ اَرَّ
أَضْ ضَ أَصْ صَ أَشْ شَ
اَضَّ اَصَّ اَشَّ
أَعْ عَ أَظْ ظَ أَطْ طَ
اَعَّ اَظَّ اَطَّ
أَقْ قَ أَفْ فَ أَغْ غَ
اَقَّ اَفَّ اَغَّ
اَمْ مَ اَلْ لَ اَكْ كَ
اَمَّ اَلَّ اَكَّ
اَهـْ هـَ اَوْ وَ اَنْ نَ
اَهـَّ اَوَّ اَنَّ
اَىْ ىَ
اَىَّ
أُمَّ أَنَّ هُنَّ
رَبُّ وَدَّ كُلَّ
مَدَّ حَقَّ مَرَّ
جَنَّ غَلَّ تَبَّ
أَوَّلَ سَلَّمَ سَبَّحَ
أَسَّسَ رَبَّكَ أَلَّفَ
أَحَبَّ أَحَسَّ خَفَّفَ
يَوَدُّ يُرَدُّ تَمُرُّ
تَظُنُّ أَهُشُّ تَسِرُّ
يَدُعُّ تُحِسُّ تُصَلِّ
تُكِنُّ حُجَّةَ يَحُضُّ
كَحُبِّ كَطَىِّ تَبْيَضُّ
تَهْتَزُّ بِبَكَّةَ يُؤَخَّرُ
أَيَّدَكَ يَحْزَنَّ يَخْتَصُّ
يُخَفَّفُ فَقَطَّعَ تَذَكَّرَ
تَأَذَّنَ يُبَدَّلُ لَلْحَقُّ
لِرَبِّكَ يُنَشَّأُ تَنَزَّلُ
تَيَسَّرَ نُفَرِّقُ تُكَلَّفُ
تَطَّلِعُ قَدَّمَتْ وَدَّعَكَ
تَشَقَّقُ تُفَتَّحُ أُعِدَّتْ
لَتُسْأَلُنَّ لَيُنْبَذَنَّ فَلَيُبَتِّكُنَّ
يَأْتِيَنَّكُمْ
Tenvin – Fethateyn (İki Üstün)
Bu dersimizde Tenvin –Fethateyn (İki Üstün)ne demek olduğunu öğreneceğiz. Fakat il önceTenvinnedir onu izah edelim.
Tenvin:Bir harfe, aynı hareke, iki kere konursa buna “Tenvin” denir ve geçerek okuyuşta harfin sonunu “Cezimli Nûn” (نْ) varmış gibi okutur.
Üç çeşit Tenvin vardır: “Fethateyn (İki Üstün)”, “Kesrateyn (İki Esre)” ve “Dammeteyn (İki Ötre)”.
Fethateyn (İki Üstün) (ــًـ):
Harfin üzerine konan, sol taraftan aşağı doğru eğik, üst üste, küçük çift çizgidir.
Geçişte, ince harflere “En”, kalın harflere ise “An” sesi verir.
“İki Üstün” alan harfin soluna, genellikle “Elif” harfi de yazılır.
Geçişte okunmayan bu Elif, durulduğunda uzatma harfi görevi yapar.
İki üstündeki Nûn sesi kalkar ve harf, üstün yönünde iki hareke miktarı uzatılarak okunur.
Harf kalın ise “A” sesiyle, ince ise “E-A” arası bir sesle uzatır.
Alıştırmalar
تاً باً اً
ًحا ًجا ًثا
ًذا ًدا ًخا
ًسا ًزا ًرا
ًضا ًصا ًشا
ًعا ًظا ًطا
ًقا ًفا ًغا
مًا لًا ًكا
ًوا ًهـا ًنا
ًيا
إِذًا غَدًا دَمًا
أَبًا رَغَدًا مَثَلًا
ثَمَنًا رِبًا شَيْئًا
جُنْدًا خَوْفًا أَمْنًا
بَسًّا إِلاًّ إِدًّا
أَيًّا وَدًّا رَجًّا
صَبًّا حَقًّا مَالًا
قَاعًا عَادًا بَابًا
كَاتِبًا حَافِظًا شَاكِرًا
اٰمِنًا وَاسِعًا صَابِرًا
حَكِيمًا صَالِحًا وَاحِدًا
خَالِدًا خَالِصًا سَائِغًا
حَاصِبًا وَاصِبًا قَائِمًا
قَاعِدًا قَاصِدًا قَانِتًا
باَزِغًا حَاضِرًا مَاٰبًا
وَادِيًا ظَاهِرَةً بَاطِنَةً
دِينًا رِيحًا شِيبًا
طِينًا عِيداً نُورًا
رُوحًا نُوحًا هُوداً
لُوطًا طُولاً حُوبًا
مُؤْمِنًا مُهَاجِرًا مُنَادِيًا
مُتَشَابِهًا
Tenvin / Kesrateyn (İki Esre)
Kesrateyn ( İki Esre)(ــٍـ): Harfin altına konan, sol taraftan aşağı doğru eğik, üst üste, küçük çift çizgidir.
Geçerek okuyuşta, ince harflerin sonunda “Cezimli Nûn” (نْ) varmış gibi “İn” olarak,
kalın harflerde ise, “I” dan “İ” ye doğru yönelen “Iin” sesi ile okutur.
İki esreli harfte durulduğunda; Geçişte verilen bu “Nûn” (نْ) sesi iptal edilir.
Harf, “Cezimli” imiş gibi sükun ile okunur.
İki Esre Örnekleri
تٍ ٍب اٍ
حٍ جٍ ثٍ
ذٍ دٍ خٍ
سٍ زٍ رٍ
ضٍ صٍ شٍ
عٍ ظٍ طٍ
قٍ فٍ غٍ
مٍ لٍ كٍ
وٍ هـٍ نٍ
ىٍ
اٰنٍ نَاجٍ جَازٍ
اٰيَةٍ اٰسِنٍ وَالٍ
وَادٍ دَانٍ بَابٍ
عَادٍ قَاضٍ سَاقٍ
بَاغٍ اُفٍّ فَجٍّ
غِلٍّ غَمٍّ ضُرٍّ
ظِلٍّ حَىٍّ حَظٍّ
حَقٍّ رَقٍّ شَكٍّ
ذَنْبٍ جُنْدٍ أَحَدٍ
حِينٍ رِيحٍ نُورٍ
لُوطٍ سُوءٍ وَاحِدٍ
عَامِلٍ صَالِحٍ عَاصِمٍ
جَامِعٍ طَاعِمٍ أُنَاسٍ
مُطَاعٍ ثُبَاتٍ مُلاَقٍ
بِكَاهِنٍ بِغَافِلٍ بِثَالِثٍ
لِحَدِيثٍ اٰلاَفٍ لِشَاعِرٍ
وَقُدُورٍ بِهَدِيَّةٍ وَنُفُورٍ
بِغُلاَمٍ قُرُبَاتٍ لِنَبِىٍّ
ظُلُمَاتٍ بِدُخَانٍ وَزُرُوعٍ
وَكُنُوزٍ بِشَهِيدٍ وَعُيُونٍ
بِبَعِيدٍ جُوعٍ بِقَرِيبٍ
لِكَثِيرٍ
Tenvin / Dammeteyn (İki Ötre)
Dammeteyn (İki Ötre)(ــٌـ): Harfin üstüne konan çift ötredir.
Geçerek okuyuşta, ince harflerin sonunda “Cezimli Nûn” (نْ) varmış gibi, “Un-Ün” arası bir sesle, kalın harflerde ise, “Un” sesi vererek okutur.
Dammeteyn (İki Ötre)‘li harfte durulduğunda; Geçişte verilen bu “Nûn” (نْ) sesi iptal edilir.
Harf, “Cezimli” imiş gibi sükun ile okunur.
Dammeteyn (İki Ötre)şu şekillerde yazılabilir: (ٌ ), (ُ ُ).
İki Ötre Örnekleri
تٌ ٌب اٌ
حٌ جٌ ثٌ
ذٌ دٌ خٌ
سٌ زٌ رٌ
ضٌ صٌ شٌ
عٌ ظٌ طٌ
قٌ فٌ غٌ
مٌ لٌ كٌ
وٌ هـٌ نٌ
ىٌ
أَخٌ أُخْتٌ اٰيَةٌ
اٰخِذٌ مَالٌ بَابٌ
جَارٌ عَادٌ مَلَأٌ
عِلْمٌ كَنْـزٌ إِنْسٌ
قَوْمٌ ذَنْبٌ صُمٌّ
صِرٌّ شَكٌّ شَرٌّ
كُلٌّ ضُرٌّ حِلٌّ
حَقٌّ نُورٌ هُودٌ
نُوحٌ لُوطٌ سُودٌ
سُوءٌ حُورٌ عِينٌ
بِيضٌ رِيحٌ كَاتِبٌ
خَبِيرٌ شَاكِرٌ تَارِكٌ
اٰثِمٌ عَامِلٌ دَآئِمٌ
قَائِمٌ سَارِبٌ ثَابِتٌ
قَائِلٌ نَاصِحٌ وَفَرِيقٌ
كَاذِبٌ جَاعِلٌ سَاحِرٌ
لَشَدِيدٌ طَائِفٌ وَاحِدٌ
غَالِبٌ وَاقِعٌ فَاقِـعٌ
وَرَسُولٌ بَشِيرٌ وَنَذِيرٌ
لَحَلِيمٌ لَرَؤُفٌ صَلَوَاتٌ
وَأَذَانٌ عَرَبِىٌّ دَرَجَاتٌ
كَثِيرٌ
Med / Elif (ا)
Med (uzatma)Harfleri(و ا ى):
Kısaca “VÂY” harfleri dediğimiz, harekesiz “Elif”(ا)“Vav”(و)“yâ”(ى), harfleridir.
Bir önceki harfi uzatarak okurlar.
ELİF (ا): Üstünlü harfi iki hareke miktarı uzatır. Harf kalın ise “A” sesiyle, ince ise “E-A” arası bir sesle uzatır.
Med (uzatma)harflerinin üstünde hareke olmaz.
Uzatma harfinin kalınlığı veya inceliği kendinden önceki harfe bağlıdır. Önceki harf kalınsa kalın, ince ise ince okunur.
Uzatma harfieliften önceki harfin harekesi her zamanFetha (Üstün)olur.
Uzatma harfi olan elif(ا)kelimenin sonunda bazenىolarak yazilir fakat elif uzatmasi olarak okunur.
ŞEMSİ VE KAMERİ HARFLER (الحروف الشمسية و الحروف القمرية)
Arapçada harfler şemsi ve kameri olmak üzere ikiye ayrılır:
Şemsi harfler (الحروف الشمسية)
Şemsi harfle başlayan ismin başına harf-i tarif ( ال ) gelince harf-i tarifin “lam”ı okunmaz. Elif şemsi harfe şedde ile bağlanır. Harf-i tarifli şemsi harfle başlayan ismin önünde kelime bulunursa, hem “elif” hem de “lam” okunmaz. Bir önceki kelimenin son harfi şemsi harfe şedde ile bağlanır.
Şemsi harfler şunlardır:
ت ث د ذ ر ز س ش ص ض ط ظ ل ن
الشمس الدار الزيتون الثور
و الضوء باب الطائرة النوم العميق
Kameri harfler (الحروف القمرية)
Kameri harfle başlayan ismin başına harf-i tarif ( ال ) gelince harf-i tarifin “lam”ı okunur. Yani elif fethalı, lam ise sakin okunur. Harf-i tarifli kameri harfle başlayan ismin önünde kelime bulunursa “elif” okunmaz, “lam” okunur (lam sakin olarak okunur).
Kameri harfler şunlardır:
أ ب ج ح خ ع غ ف ق ك م و ه ي
القمر الخير الفرق
يفتح ال

KURANDA RECM(TAŞLAYARAK ÖLDÜRME) CEZASI AYETİ VARMIDIR?

 KURANDA RECM(TAŞLAYARAK ÖLDÜRME) CEZASI AYETİ VARMIDIR?

https://www.youtube.com/watch?v=GFaZvERRB_U
KURAN-I KERİMDE ZİNA EDENLER TAŞLANARAK ÖLDÜRÜLÜR HÜKMÜ VAR MIDIR.?
Kıymetli okuyucularım sizlerden gelen soruları elimden geldiği kadar cevaplamaya çalışıyorum. Ben isterdim ki ele aldığımız konuda soru cevap yapalım. Ama o kadar acil cevap istediğiniz konu var ki çoğunluk önem sırasına göre cevaplamak zorunda kalıyorum. Recm ve nesh konusunda da o kadar ihtilaf var ki bu konuyu işlemek zorunda kaldım. Her konuda sorularınızı ve katkılarınızı sürdürün lütfen.KURAN-I KERİMDE RECM (TAŞLAYARAK ÖLDÜRME) AYETLERİ MÜSLÜMANIN MÜSLÜMANI TAŞLAYARAK ÖLDÜRMESİ DEĞİL KAFİRLERİN MÜSLÜMANLARI TAŞLAYARAK ÖLDÜRMESİ TEHTİDİ HAKKINDADIR. İŞTE O AYETLER
Hud suresi (91. AYET) ‘’Dediler ki: Ey Şuayb! Söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz ve içimizde seni cidden zayıf (âciz) görüyoruz! Eğer kabilen olmasa, seni mutlaka taşlayarak öldürürüz. Sen bizden üstün değilsin.’’
Bu ayette görüldüğü gibi Şuayp(as)ın kafir olan kavmi onu ve ona inananları recm atmekle tehdit etmektedirler. Bu ayetten Müslüman zina yaptığı zaman Müslümanlar tarafından recm ediler manası çıkar mı? Allah aşkına gelelim 2. ayete
AYET:( Yasin Suresi 18) ‘’ (Bunun üzerine onlar:) Doğrusu siz bize uğursuz geldiniz. Eğer bu işten vazgeçmezseniz, andolsun sizi taşlarız. Ve bizden size mutlaka fena bir kötülük dokunur, dediler’’
Sayın okurlarım Allah aşkına söyleyin bana bu ayetlerde zina eden müslümanı recm edin emri var mıdır.
ZİNA YAPANLAR HAKKINDAKİ AYETLER.
Şimdi zina yapanların cezasının ne olduğunu bildiren şu ayete bakalım.
AYET:(Nur.2)”Zina eden erkek ve zina eden kadından her birine yüz sopa vurun. Allaha ve Ahiret gününe inanıyorsanız.Allahın indinde ona acıyacağınız tutmasın(sayıyı mutlaka yüz yapın.)Müminlerden bir kısmı da cezaya şahitlik yapsın.”Şimdi bu ayette recm cezası yok değil mi? Peki evli bekar ayırımı var mı? O da yok. Peki kadın erkek ayrımı var mı? O da yok, yok ama bizimkiler Allahın vermediği cezayı verecekler. Kafaya koydular.
İşte başka bir ayet.
AYET:( Nisa-15)’’ Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin.Eğer şahitlik ederlerse, o
kadınları ölüm alıp götürünceye kadar, yahut Allah onlara bir yol gösterinceye kadar evlerde hapsedin.’’
Bu ayette bir kadının zina ettiğine dair 4 kişi şahitlik ederse ancak o zaman ömür boyu hapis verilir nerede ev de hapsedilir. Hani nerede recm edip öldürme nerede? Yok.
Sayın okurlarım Nur suresi 2. ayette eğer bir kadın ile erkek zina ederse onlara 100 er değnek vurun. Örnek olması için toplumun içinde döğün . Zina kadını 4 kişi gördüyse yani alenen fuhuş yapıyor ise yani … kadın oldu ise ömür boyu hapsedin. Bundan başkla mana çıkar mı?
Allah(CC) aşkına 
HZ ÖMERE ATILAN İFTİRA
Bu ayetin hükmünü Hz.ömerin şu sözü kaldırıyor; diyorlar.Abdullah B. Abbas Hz Ömerin minberde şöyle dediğini iddia etmiştir.” İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ)anlatıyor:"Hz. Ömer (radıyallahu anh)'i hutbe verirken dinledim. Şöyle demişti:"Allah Teâla Hazretleri Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'i hak (din ile) gönderdi ve O'na Kitab'ı indirdi. Bu indirilenler arasında recm âyeti de vardı! Biz bu âyeti okuduk ve ezberledik. Ayrıca, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zinâ yapana recm cezasını tatbik etti, ondan sonra da biz tatbik ettik. Ben şu endişeyi taşıyorum:Aradan uzun zaman geçince, bazıları çıkıp: 'Biz Kitabullah'da recm cezasını görmüyoruz.' (deyip inkâra sapabilecek ve) Allah'ın kitabında indirdiği bir farzı terkederek dalâlete düşebilecektir. Bilesiniz, recm, kadın ve erkekten muhsan olanların zinâları, delil veya hamilelik veya itiraf yoluyla sübut bulduğu takdirde, onlara tatbik edilmesi gereken Kitabullah'da mevcut bir haktır. Allah'a kasemle söylüyorum, eğer insanlar: 'Ömer Allah Teâla'nın kitabına ilâvede bulundu.' demeyecek olsalar, recm âyetini (Kitabullah'a) yazardım." [Buhârî, Hudud 31, 30, Mezâlim 19, Menâkibu'l-Ensar 46, Megâzi 21, İ'tisâm 16; Müslim, Hudud 15, (1691); Muvatta, Hudud 8, 10, ( 823, 824); Tirmizî, Hudud 7, (1431); Ebu Dâvud, Hudud 23, (4418).]
Aman Allahım baştan sona felaket.Din düşmanlarına tam malzeme; Başta şu ayeti inkar var.
AYET:(Enam.38)”Biz bu kitapta herhangi bir şeyi ne eksik bıraktık nede fazla bıraktık” Allah(cc) biz Kuranda hiçbir şeyi eksik bırakmadık buyuruyor.
Bunlar Hz Ömeri kullanarak diyorlar ki hayır eksik bırakıldı. Recm kurana konmadı. ki buda yanlış Kuranda recm ayetleri var ama onların istediği gibi değil. müslümanın müslümanı taşlıyarak öldürmesi değil
kafirlerin peygamberlere ve müslümanlara taşlarız sizi tehdid olarak var
KURAN-I KERİMDE RECM AYETLERİ VARDIR.
AYET:(Hud.91)Şöyle dediler: “Ya Şuayb, senin söylediklerinin çoğunu biz anlamadık! Ve gerçekten biz, seni içimizde zayıf görüyoruz. Ve senin rahtın (sana destek olan gurubun) olmasaydı mutlaka seni taşlardık. Ve sen, bize karşı üstün değilsin.”)
AYET:(Yasin-18)’’Dediler ki: “Şüphesiz biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer vazgeçmezseniz, sizi mutlaka taşlarız ve bizim tarafımızdan size elem dolu bir azap dokunur.”
Bu iki ayet Kuran-ı kerimde recm ayeti olduğuna açık delildir. Bu sözü Hz Ömer söylemedi iftira atıyorlar da hadi diyelim ki söyledi. Orda biz o ayeti ezberledik anladık diyor; yani çoğul kullanıyor.Madem ki başkaları da biliyordu onlar niçin söylemediler evet Hz Ömer vahiy katibi idi. Ama ondan başka vahiy katipleri vardı.(hz Ebu Bekir, Osman B. Affan ,Ali B.Ebu talib, Zübeyr, B. Ubeyy, Zeyd ,Muhammet B. Seleme) Bunlarda vahiy katibi idi bunlarında tasdik etmesi gerekmez miydi? Yok ne tasdik, ne inkar, hiçbir şey yok. Çünkü Hz .Ömerin böyle bir sözü yok. Kaldı ki kendisi vahiy katibi olan bir insan bunu Kurana eklemez miydi hadi diyelim eklemedi öteki vahiy katipleri eklemezmiydi. yok, yok ,yok ,neresinden bakarsanız bakın sakat.Bir de demezler mi ki Hz Ömer hutbede bunu söyledi kimsede itiraz etmedi. Gülmek mi lazım ağlamak mı?. Peki tastikleyen varmı yok. Böyle bir konuşma yok ki destekleyen veya karşı çıkan olsun. Eğer Cuma günü hutbede okuduysa bunu halife Ömer niçin ibni abbastan başka kimse anlatmadı . Öyle ya halife Cuma günü hutbeye çıkıyor. Hayati bir konu anlatıyor ama kimse çıkıpta konuyu anlatmıyor. Nasıl oluyor bu
Sayın okurlarım dikkatli okursanız bu hadisi minareyi çalıp kılıf hazırlama kokusu alırsınız. Hoş onu da beceremediler ya korkarım ki diyor.recmi uygulamayacaklar. Aman Allahım böyle korkunç bir iftira yüzünden yüzyıllardır müslümanların boyunlarını büktüler.Kafirlerin bizimle alay etmelerine sebep oldular. Hz Ebubekir Hz Osman onlarda vahiy katibi neden onlardan haber yok.Peygamberimizin recm cezasını 4 kez uyguladığını söylüyorlar. Ama ne önemi var Kurana dil uzatanlar Peygamberimize haydi haydi dil uzatır.
BAKIN KEÇİ NASIL AYETLERİ YEMİŞ İBRETLE OKUYUN
Aişe (r.anha) şöyle demiştir:“Andolsun ki recm etme ayeti ve yetişkin kişiyi on defa emzirme (sebebi ile nikahlamanın haramlığı) ayeti indi. Andolsun ki bu ayetler tahtımın (karyolamın) altında bir yaprakta (yazılı) idi. Rasûlullah (s.a.v.) vefat edip biz O’nun ölümü ile meşgul olunca, evde beslenen evcil bir hayvan (koyun veya keçi), girip o yaprağı yedi.” [İbn Mâce, Nikâh, 36, Hadis no: 1944; Ahmed bin Hanbel, Müsned, 5/131, 132, 183, 6/269]
Sayın okurlarım okudunuz değil mi? Aman Allahım nasıl büyük iftira nasıl aymazlık. Ayetler gökten kağıt olarak indi peygamberimiz okumadan zalim keçi kağıdı yedi.Gülün ağlanacak halimize. Her inen ayeti peygamberimiz hafızasında saklıyordu. İşte bunu ispat eden ayet.
AYET:(Ala-6)’’ Sana Kuran'ı Biz okutacağız ve asla unutmayacaksın’’
Peki bu ayeti ne yapacağız. Allah(cc) asla unutmayacaksın diyor. Bunlar diyor ki kağıdı keçi yedi. Dolayısıyla ayet kayboldu Peygamberimiz de unuttu. Kargalar bile güler
Peki şu ayet ne oluyor.
AYET: (Hıcr suresi, 9) “Şüphesiz Kur'an'ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.”
Allah(cc) buyuruyor ki Kuran-ı biz indirdik onu biz koruyacağız diyor. Onlar diyor ki. Yok canım Allah kuranı koruyamadı keçiye yedirdi.Aman Allahım.
Peki yukarıdaki ayeti tekrar edersek
AYET:(Enam.38)”Biz bu kitapta herhangi bir şeyi ne eksik bıraktık nede fazla bıraktık”
Biz Kuranda hiçbir şeyi ne eksik ne de fazla bıraktık buyuruyor Rabbim onlar ne diyor yok canım recm etmeyi eksik bıraktı aman Allahım aman
Evet sayın okurlarım acı ama gerçek budur. Kuranın ayetlerini değiştiremeyenler böyle hilelerle islama büyük zarar vermişler halada vermeye devam ediyorlar. Allah(cc) recm cezası vermediği halde recm cezası var diyenler. Boşanma için iddet bekleme gerekir, iki şahit gerekir dediği halde şahitsiz. İddetsiz bir kerede 3 defa boş dersen karın boş olur diyenler. Ki bu boşanma konusuna ayrıca değineceğim inşaallah bundan sonraki konum boşanmayla ilgili olacak ayrıntılı bilgi verecem inşaallah.Mirasta vasiyetten ve borçlar ödendikten sonra kadına 1 erkeğe hisse dendiği halde vasiyyeti ve borçları ayetlerini atlayıp kadınların mallarına el koyanlar bunlar.
Sayın okurum Allah aşkına tabuları kır.Sözü kimin söylediğine değil; doğrumu söylediğine bak. Onların ayağının tozu olamayız doğru ama onlar benden, sizden üstün olabilirler. Fakat Kuran dan damı üstünler.Onları eleştirmeyelim diye siz Kurandan anlamazsınız. O ayetler müteşabih Allahtan başka veya bizden başka kimse anlamaz diye önümüzü kapattılar. Papazlar gibi. müteşabih konusunuda ayrıca inceliyeceğiz inşaallah.
Kardeşlerim amacımız müslimanların kafasını karıştırmak, fitne üretmek değil. Amacımız yüzyıllardır. İslama sürülen lekeleri temizleyebilmektir. Aman eleştirilirim, aman bana ne, aman kafirlikle suçlanırım ,aman ayıp olur. Aman öyle aman böyle bu güne kadar gerçekler gizlenmiştir. Artık bilginin neredeyse sonsuz olduğu çağdayız. Bir tuşa basarak milyonlarca cilt kitaptan istediğimiz bilgiyi anında istediğimiz dilde alabiliyoruz. Her zaman dediğim gibi. Bu günün gençleri eski alimlerden çok daha bilgilidir.Tabi bizden de, İSLAM GÜNEŞİ DOĞUYOR BU SANCILAR DOĞUM SANCILARIDIR. 21. YÜZYIL İSLAMIN OLACAKTIR İNŞAALLAH.

RUHLAR YARATILDIĞI ZAMAN ALLAH(CC) BEN SİZİN RABBİNİZ DEĞİLİYİM DİYE SORDU



RUHLAR YARATILDIĞI ZAMAN ALLAH(CC) BEN SİZİN RABBİNİZ DEĞİLİYİM DİYE SORDU

ALLAH(CC) RUHLARIMIZI YARATTIĞI ZAMAN ELESTÜBİRABBİKÜM BEN SİZİN RABBİNİZ DEĞİLMİYİM DİYE SORMUŞ RUHLARIMIZDA EVET YARABBİ SEN BİZİM RABBİMİZSİN DİYE CEVAP VERMİŞTİR
AYET: (Araf Suresi 172. ayet) "(Ey Rasülüm!) Onlara o vakti hatırlat, hani Rabbin, Ademoğullarından, bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendi nefislerine şahit tutarak:
'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' dedi.
Onlar da: 'Evet, sen bizim Rabbimizsin' dediler (Onlarla birlikte biz ve meleklerimiz buna) şahitlik ettik ki, kıyamet günü:
'Biz bundan gafildik, haberimiz yoktu' demeyesiniz" şeklinde anlatılmıştır.
KALU BELA: DÜNYA YARATILMADAN EVVEL RUHLARIN YARATILDIĞI İLAHİ SÖZLEŞME YAPILDIĞI YER
Kalu Bela, dünya yaratılmadan evvel ruhların toplandığı yerdir. Özellikle tasavvuf edebiyatında önemli bir yer tutan Kalu Bela, Bezm-i Elest adıyla da bilinir. Araf Suresinin 172. ve 173 ayetlerinde Allah ile ruhlar arasında geçen konuşma aktarılır.
Bir önemli husus ise Allah Teala'nın kullarıyla ezelde yaptığı ve kulların da bizzat şahitlik ettikleri toplantıda yapılan ilahi sözleşmedir.
Orada Rabbimiz ruhlarımızı yarattığı zaman "Elestü bi rabbiküm" "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sormuş ruhlarımız da "Kalü Bela" yani "Evet Ya Rabbi sen bizim Rabbimizsin" diye cevap vermiştir. Burada Rabbimiz ile yapılan sözleşme,
Onun için bize ne zamandan beri Müslümansın? diye sorduklarında "Kalu Bela'dan beri" diye cevap vermemizin nedeni işte budur.


28 Ekim 2025 Salı

HZ ÖMERİN HAYATI

 HZ ÖMERİN HAYATI

https://www.youtube.com/watch?v=GEP3hOZ3TtM
Mü’minlerin Emiri Hz. Ömer Kimdir?
Hz. Ömer kimdir, İslam öncesi ve İslam sonrası hayatı nasıldır? Hz. Ömer (r.a), fil sûresinde bahsi geçen fil olayından 13 yıl sonra Mekke'de doğmuştur. Kendisinin naklettiği bir rivayete göre o, büyük Ficar Savaşından 4 sene önce dünyaya gelmiştir.
Hz. Ömer’in babası Hattâb b. Nufeyl’dir. Dedesi Nufeyl b. Abdü’l-Uzza, Kureyş kabilesinin hakem olarak başvurduğu kişilerden birisiydi. Annesi, Ebû Cehil'in kız kardeşi veya diğer bir rivayete göre Ebu Cehil’in amcasının kızı olan Hanteme'dir.
Hz. Ömer esmer tenli, gözleri iri, boyca uzun, iri yapılı ve ömrünün sonlarına doğru saçı dökülmüş bir kişiydi. Dişleri ince ve ahenk içerisindeydi. Sakalını sarıya boyar, başına da kına yakardı. Müsamahakâr bir yapıya sahipti.
Hz. Ömer’in İslam Öncesi Hayatı
Mekke’de doğan Hz. Ömer, çocukluk yıllarını ailesinin ve akrabalarının-dayılarının develerini-sürülerini güderek onlara yardımcı olarak geçirmişti. Nübüvvet öncesi Mekke’de siyasi ve dini hareketliliğin yaşandığı bir kabile ortamında büyümüştür. Ömer ibn Hattâb (ra), daha sonraları Arap yarımadasının dini ve ticari merkezi olan Mekke’de, diğer Kureyşliler gibi ticaret yapmaya başlamış, günümüz tabiriyle ithalât ve ihracat işleriyle uğraşmış, Mekke toplumunda önemli bir konuma gelmiştir. Ömrünün yarısını bu şekilde cahiliye de geçirmiştir.
Her ne kadar Kureyşte yaşayan herhangi bir genç gibi büyümüşse de, O’nu diğerlerinden ayıran farklı özellikleri de bulunmaktaydı. Bu özelliklerinden birisi; o çağda okuma yazmayı bilen sayılı insanlardan olmasıdır. Cahiliye döneminde Mekke devletinin sifare (elçilik) görevi onun elindeydi. Bir savaş çıkması halinde Hz. Ömer elçi olarak gönderilirdi. Onun verdiği bilgi ve raporlara göre Mekke devleti gerekli adımlarını atardı. Bunların yanında, kabileler arasındaki anlaşmazlıkların çözümünde de yine Hz. Ömer etkin bir şekilde rol alırdı. Onun verdiği kararlar, insanlar nezdinde tatmin edici olarak karşılanır ve dikkate alınırdı.
İslam’a girdikten sonra nasıl yüksek bir karaktere sahip idiyse, insanların işlerini görmekte, onlara yardımcı olmakta, sorunları çözmede hep önlerde yer almaya çalışıyorduysa; cahiliye devrinde de bu vasıflara sahip bir insandı. Esasında O, Hz. Peygamber (sav)’in şu sözüne tam da uyan birisiydi: “İnsanların cahiliyede hayırlı olanları, İslam’da da hayırlıdır.” (Buhari)
Hz. Ömer, İslâm’ı kabul etmeden önce her ne kadar sert biri gibi görünse de esasında, kalbinin derinliklerinde saklı olan yumuşak kalpliliğini ortaya çıkaran bazı olaylar yaşamıştı. İman etme sürecinin fitilini ateşleyecek olan bu olaylar, kendisinde derin izler bırakmıştır.
Birinci Olay
İslam’a girmeden önce Müslümanlara karşı Mekke reisleriyle Daru'n-Nedve’de bir araya gelirdi. İslam’ı karalama, bitirme, Hz. Muhammed (sav)’in itibarını yok etme, insanları İslam’dan uzaklaştırma maksadıyla yapılan toplantılara katılır ve zekâsı ile insanlara yön verirdi. Yine böyle bir toplantının olduğu sıralarda artık dayanamayıp kılıcını alarak, Allah Rasûlünü öldürmeye karar vermişti. Yolda onu gören Nuaym bin Abdullah nereye gittiğini sordu. Hz. Ömer, Hz. Muhammed (sav)’i öldürmeye gittiğini söyleyince, Nuaym onu fikrinden döndürmeye çabalayarak: “Sen önce aile eşrafınla uğraş. Enişten Said bin Zeyd ve eşi, yani kız kardeşin Fatıma Müslüman oldular” deyince, Hz. Ömer hızla kız kardeşinin evinin yolunu tuttu.
İman Nuru Hz. Ömer’in Yüzünde Beliriyor
Vardığında onlar Taha sûresini okuyorlardı. Hz. Ömer okuduklarını istemiş, fakat kız kardeşi vermeyi reddince kardeşini ve eniştesini hırpalamıştı. O sıralarda Habbab bin Eret de onlara Kur’an öğretmek maksadıyla orada bulunuyordu. Hz. Ömer gelince saklanmıştı. Kız kardeşi ve Eniştesi Habbab bin Eret’i saklandığı yerden çağırarak Müslüman olduklarını Hz. Ömer'in yüzüne karşı söyleyip kendilerini müdafaa ettiler. Bunları duyan Hz. Ömer yumuşayıp az evvel okumuş oldukları Kur’an’dan kendisine de okumalarını istemiştir. Okunan Kur’an Hz. Ömer’i derinden etkilemiş ve imanın nuru yüzünde belirmeye başlamıştı. Bunun üzerine kendisini Resûlüllah (Sav)’e götürmelerini istedi. Vardığında Hz. Peygamber’in huzurunda Müslüman oldu. Bu kısım diyalog şeklinde yazılırsa olay daha tesirli olur
İkinci Olay
Hz. Ömer’in Müslüman olmadan önce etkilendiği bir diğer olay da şöyledir: “Hz. Ömer’in yakın akrabalarından Leylâ bint Ebî Hasme (r.a.)'den gelen bir rivayette, kocası Amir b. Rebi'atu’l-‘Anzî ile birlikte Habeşistan'a gitmişti. Leylâ'nın anlattığına göre, Hz. Ömer (ra)’in hicretten etkilenmesi şu şekilde olmuştur: “Hicret için eşyalarımı topluyordum. Eşim, Amir b. Rebî'a bir iş için dışarıya çıkmıştı. Henüz Müslüman olmamış olan Ömer (ra), bize geldi. Biz onun elinden çok çekmiştik. Fakat o sırada Ömer bir yerde durup bizi seyrediyordu. Bir ara lafa girdi:
-“Abdullah'ın annesi! Gidiyor musun?" dedi. Ben
-"Evet. Sizler bizi çok rahatsız ettiniz ve bize çok zulüm ettiniz. Biz artık Allah'ın topraklarından birine gideceğiz. Umarız orada bu zorluklardan kurtuluruz.” dedim. Bunun üzerine Hz. Ömer
-“Allah sizinle beraber olsun” dedi. Sesi titriyordu ve yüzü ağlamaklıydı. Belli ki Mekke’den ayrıldığımıza çok üzülmüştü.
Bu konuşmadan sonra Amir, gereken eşyaları getirince kendisine dedim ki,
- "Abdullah'ın babası! Keşke Ömer'i görseydin. Bizim hicret edip Mekke’den ayrılmamıza nasıl da üzülüyordu zavallı. Az evvel buradaydı."
Amir, benim, onun Müslüman olmaya meyilli olduğunu sezip sezmediğimi sordu. Ben “evet” dedim. Amir dedi ki:
-"Biraz önce gördüğün adam var ya, Hattâb'ın eşeği bile Müslüman olur ama o (Ömer) Müslüman olmaz.” dedi.”
Üçüncü Olay
Taberani ve İmam Ahmed’in Müsnedi’nde Hz. Ömer'in etkilendiği başka bir olaydan daha söz edilmiştir. Bu olayı Hz. Ömer (r.a.)’in kendisi dile getirmiştir. Diyor ki:
-“Ben, İslâmiyet'i kabul etmemiş olduğum sıralarda bir gün, Rasûlullah (sav)'ı rahatsız etmek için evden çıktım. Oraya vardığımda Rasûlullah (sav) namaza kalkmıştı ve Hakka sûresini okuyordu. Ben arkasına geçtim ve onu sessizce dinlemeye çalıştım. Kur’ân-ı Kerim'in etkisi bütün vücudumu sarmıştı. Kendi kendime diyordum ki;
-Bu adam mutlaka bir şairdir. Nitekim Kureyşliler ona şair lakabını takmışlardı. O sırada Rasûlullah'ın mübarek ağzından şu kelimeler çıktı:
-"Şüphesiz Kur'ân, çok şerefli bir elçinin sözüdür. O, bir şair sözü değildir. Ne kadar az inanıyorsunuz."
-O vakit dedim ki, mutlaka bir kâhindir. Tam o anda Rasûlullah (sav) şu ayetleri tilavet ediyordu:
- "(O) bir kâhin sözü değildir. Ne kadar az düşünüyorsunuz. O, alemlerin Rabbi olan Allah tarafından indirilmiştir.”
-“Bu kelâmı dinledikten sonra İslâm kalbime yerleşmeye başladı.
İslam Tarihine adaleti ile damga vuran Hz. Ömer, Resûlüllah (sav)’ın en yakın dava arkadaşlarındandı. İslam davasının en sıkıntılı günleri olan Mekke döneminde Müslüman olmuştu. Şüphesiz, Hz. Ömer’in Müslüman olmasıyla İslam güç kazanmıştır. Tarihte eşine az rastlanır fedakârlık örnekleri sergilemiş, adaletiyle ön plana çıkmış, cesaretiyle Müslümanlara öncü olmuştur. O günlerde müşriklerin şiddetli baskılarından ötürü bazıları İslam’a girdiklerini açık açık söyleyemezken; Hz. Ömer hidayet bulduktan sonra, Mekke reislerinin teker teker kapılarına giderek İslam dinine girdiğini haykırıyordu.
Müslümanlar gizlice hicret ettikleri halde Hz. Ömer açıkça hicret ediyordu. Hicret edeceği gün Kâbe’ye giderek tavaf edip iki rekât namaz kıldıktan sonra oradaki Mekkelilere dönerek şöyle dedi:
-“Aranızda kim annesini evlatsız, çocuğunu yetim ve karısını dul bırakmak istiyorsa, şu vadinin arkasında karşıma çıksın!”
Bu sözlerden sonra Hz. Ömer oradan ayrıldı. Ancak hiç kimse cesaret edip onu takip edemedi. Hz. Ömer Medine’de de, Resûlüllah’ın tüm gazvelerine katılmış, Onunla beraber mücadele etmiştir.
Hz. Muhammed (sav) Döneminde Hz. Ömer
Hz. Ömer Müslüman olduktan sonra, her daim Hz. Peygamber’in yanında olmaya, O’nu gelebilecek tehlikelere karşı korumaya gayret ediyordu. İman etmesinden sonra şirke ve dolayısıyla müşriklere karşı öfkeleniyordu. Gerek Mekke gerekse Medine döneminde İslam davasının tam göbeğinde yer alma gayreti içerisindeydi.
Medine dönemi, savaşların yoğunlukta olduğu bir dönemdi. Hz. Ömer Bedir, Uhud, Hendek savaşları; Hayber’in fethi, Mekke’nin fethi gibi bütün savaşlara ve birçok seriyyeye iştirak etmiştir. Hz. Ömer, özellikle ilk savaş olan Bedir Savaşı’nda bir an olsun Hz. Peygamber’in yanından ayrılmamıştır. Rasûlüllah (sav) ile birlikte Allah’ın hükmü tüm dünyada uygulansın, insanların ferdî ve toplumsal hayatlarında,medeniyetlerinde ve devletlerinde Allah’ın dediği olsun diye ölünceye dek mücadele etmiştir.
Hz. Ömer’in Kişiliği
Hz. Ömer denildiği zaman akla, sert mizaçlı, etrafına korku salan, problemleri çözerken güç kullanan bir kişilik gelebilir. Bu yanlış bir algıdır. Zira Hz. Ömer sert mizaçlı bir insan olmasının yanında mütevazi ve yumuşak kalpli bir insandır. Onun sertliği Allah’ın dini hususundadır; İslam’a düşmanlık edenlere, İslam’ı olduğundan farklı göstermeye çalışanlara, korkaklara ve haramlara idi…
Dinin emirlerinin uygulanması noktasında son derece titiz ve tavizsiz olan halife Hz. Ömer, insanlara karşı oldukça mütevazı idi. Kimseye tepeden bakmaz, sade bir hayat sürerdi. Onu tanımayanlar, O arkadaşları arasında iken halifenin kim olduğunu anlayamazlardı.
Hz. Ömer’in kişiliğiyle alakalı bazı bilgiler:
Ömer, İleri görüşlü bir insandır
Siyasi zekâya sahip birisidir
Sorgulayıcı bir kimliği vardır
Cesur bir şahsiyettir
Kur’an ve Sünnete hâkim birisidir
Sorumluluk (mesuliyet) duygusuna sahiptir
Mütevazidir
Empati yeteneği güçlüdür
İnsiyatif alabilen bir kişiliktir
Ortak akla önem veren, istişare eden birisidir
Adil bir insandır
Askeri zekaya sahip bir liderdir
Hz. Ömer’in Mizah Anlayışı
Mizah, her toplumda o toplumun kültür, örf ve adetlerine uygun olarak yapılmaktadır. Bu sebeple bir toplumda mizah kabul edilen bir şey, başka bir toplumda mizah olarak görülmeyebilir. Dolayısıyla gerek Hz. Peygamber gerekse de sahabeler ile alakalı aktarılan bazı mizahsen olaylara gülmemek doğal karşılanmalıdır. Her ne kadar şaka olarak aktarılan bazı olaylar bize esprili gelmese de o toplumda bu şaka olarak kabul edilip gülünebilen bir durum olabilmekteydi.
Konunun bu bölümünde Hz. Ömer’in mizacı, yaptığı şakaları ve kendisine yapılan şakalar ele alınmıştır. Halife Ömer (ra) ile ilgili anlatılan şakalar, sadece hilafet süresiyle sınırlandırılmamış, hayatının herhangi bir döneminde geçen mizahi olaylara da yer verilmiştir.
Hz. Ömer’in Peygamberimize yaptığı şu şaka onun mizaha karşı olmadığını göstermektedir: Hz. Ömer bir gün Peygamberimizi Hz. Hasan ve Hüseyin’i iki omzuna oturtmuş halde görünce onlara:
- “Altınızdaki at ne kadar da kıymetlidir!” diye şaka yapar. Her ne kadar Hz. Ömer, Hasan ve Hüseyin’e hitap etmişse de Peygamberimiz de Hz. Ömer’e:
- “Onlar da çok iyi binicidirler” diye karşılık verir. (Tirmizî, Menakıb, 31)
Eğer Hz. Ömer şakanın yasak olduğu şeklinde bir anlayışa sahip olsaydı, dinin tebliğcisi Hz. Peygamber’e böyle bir şakayı yapmaz, O da, Hz. Ömer’in bu şakasına mukabele etmezdi.
Hz. Ömer aynı zamanda insan psikolojisinden çok iyi anlar ve yaptığı esprilerle gergin ortamı yumuşatmasını bilirdi. Bu özelliğini Hz. Peygamber’e yaptığı şu şakada görmek mümkündür: Hz. Ebû Bekir bir gün Hz. Peygamber’in huzuruna girmek için izin almak istedi. Fakat kapıda sıra bekleyenler olmasına rağmen Hz. Ebû Bekir’e ve daha sonra gelen Hz. Ömer’e de izin verildi. Hz. Ömer içeri girdiğinde Peygamberin çevresinde hanımları üzgün kederli ve sessiz bir şekilde oturuyorlardı. Bunun üzerine kendi kendine‚ ‘Mutlaka bir şey söyleyip Hz. Peygamber’i güldürmeliyim’ diyerek şöyle dedi: “Ey Allah’ın Resûlü! (Hz. Ömer kendi karısını kastederek) Hârice’nin kızını bir görseydin! Benden nafaka istedi. Ben de kalktım onun boğazını sıktım.” Bunun üzerine Hz. Peygamber güldü ve “Bunlar (kendi hanımlarını kastederek) da etrafımda gördüğün gibi, benden nafaka istiyorlar” dedi. (Müslim, Talâk, 29; Ahmed. Hanbel, el-Müsned, III, 328, 342;)
Hz Ömer'in Nükteli Cevabı
Bir gün Hz. Ömer itina göstermeden namaz kılan bir bedevîyi gördü. Bedevî namazı bitirdiğinde duasında:
-“Ey Allah’ım! Beni hurilerle evlendir” deyince Hz. Ömer:
-“Be adam! Hem mihri (bedeli) az ödüyorsun hem de kızların en iyisine dünür (talip) oluyorsun” dedi. (İbn Kuteybe, Uyûn, I, 236;)
Hz. Ömer burada nükteli bir cevap vermiştir. O bedevîye kıymetli, değerli şeylere ancak emekle ve bedel ödemekle ulaşılabileceğini ve özellikle de cennete girmenin bedelinin az olmayacağını öğretmek istemiştir.
Hz. Ömer bir câriyeye:
-“Beni hayrı yaratan, seni ise şerri yaratan yarattı” diyerek şaka yapınca câriye ağlamaya başladı. Bunun üzerine Hz. Ömer:
- “Korkma! Hayrı da şerri de yaratan Allah’tır” dedi. (el-Ebşîhî, Şihâbuddîn Muhammed, el-Mustatref fî kulli fennin mustazref, s. 755. Doğan, Raşid Halifelerin, s. 102.)
Hz. Ömer dini konularda fazla bilgisi olmadığı anlaşılan cariyeye şaka yapmak istemiştir. Zira hayrı da şerri de yaratanın Yüce Allah olduğunu herkes bilir.
Bilinmelidir ki Hz. Ömer, din konusunda ve devlet meselelerinde son derece ciddi birisiydi. İnsan onurunu ayaklar altına alan seviyesiz şakalara da son derece karşıydı.
Çok Gülenin Heybeti Azalır
Onun, Ahnef b. el-Kays’a söylediği şu sözler bu maksatla söylenmiştir: “Kim çok gülerse onun heybeti azalır, her kim de bir şeyi çok yaparsa onunla tanınır, her kim çok şaka yaparsa hatası çok olur, hatası çok olanın verası (takvası) az olur, verası az olanın hayâsı az olur, her kimin hayâsı yok olursa onun da kalbi ölür.” Bundan dolayı Hz. Ömer, mizah olmaktan çıkıp hicve varan ve insanları rencide ederek espri yapanlara müsaade etmemiştir.
Hz. Ömer’in Adaleti ve Halifelik Dönemi
Hz. Ömer’in adaleti, insanlık tarihinde eşine az rastlanır türdendi. Hz. Ömer’in adaletinin sırrı neydi? Niçin insanlık bir daha onun gibisini göremedi? İşte Allah’tan korkan ve görevini layıkıyla yerine getiren bir halife ve insanlığa miras bıraktığı adalet örneği...Hz ömerin Halife Oluşu ve Emiru’l-Müminin Lakabının Verilmesi
Hz. Ömer'in hilafete getirilişi, diğer Raşid halifelerden farklı olarak Hz. Ebubekir’in kendisinden sonra Onu tayin etmesiyle olmuştur. hastalanınca, Müslümanların kendisinden sonra ihtilafa düşmesini istemeyip, bazı önlemler almak istedi. Sıkı bir araştırmaya girişerek sahabenin önde gelenleriyle istişare yaptı. Yönetim için sahabeleri tek tek gözden geçirdi. Hz. Ömer hakkında, Hz. Osman ve Abdurrahman bin Avf ile görüştü. Bir rivayete göre Hz. Ebubekir Ensar ve Muhaciri toplayarak onlara bir konuşma yaptı ve seçme haklarını talep etti. Bunun üzerine onlar da halife seçme haklarını Hz. Ebubekir’e verdiler.
Hz. Ebubekir tüm araştırmaları tamamladıktan sonra, İslam Devleti’nin sekreteri Hz. Osman'ı çağırarak ona bir emir yazdırdı “......Size halife olarak benden sonra...” deyip sözünü tamamlayamadan bayıldı. Osman (ra) Halifenin vefat ettiğini düşündü ve boş kalan yere kendi inisiyatifiyle “Ömer ibn'ul-Hattab" yazdı. Hz. Osman kendi adını yazabilirdi ama Hz. Ömer'i tercih etti. Burada, islami terbiyenin verdiği yüksek karakter örneğini görüyoruz. Hz. Ebubekir ayılınca, emri okumasını istedi. Hz. Ömer'in adının yazıldığını duyunca memnun oldu ve Hz. Osman’a hayır dualarda bulundu.
Hz. Ebubekir hastalanınca, namaz kıldırması için Hz. Ömer'i tayin etmiştir. Hz. Ebu Bekir’in vefatı üzerine Hz. Ömer’e biat edildi.
Hz. Ömer, Müslümanlarda ilk defa “Emiru'l-Mü'minin" (Müminlerin Emiri) sıfatını taşıyan liderdir. Bunu ilk kullananda Adiy bin Hatem’dir. İlk defa böyle bir hitap ile karşılaşınca şaşıran Hz. Ömer “bu isimde nereden çıktı” diye sorunca; “Hz. Ömer -Emir- biz ise -Mü'minleriz-” ifadesini kullanmıştı Adiy b. Hatem. Bundan sonra gelen halifeler de “Emiru'l Mü'minin" olarak anılmaya başlanmıştır.
Hz. Ömer’in Adaleti ve Sorumluluk Bilinci
Hz. Ömer adaletiyle ön plana çıkmış önemli bir liderdir. Hz. Ömer'in bir taraftan adaletin tesisi ve uygulanmasıyla, diğer taraftan da istikrar sağlamak üzere tavizsiz bir yönetim ortaya koymakla öne çıkmıştır. Onun, adaleti gözettiği kadar sertliğiyle de öne çıktığı bilinmektedir. Özellikle haklar, devlet malını kullanma, aile mensuplarını yönetimden uzak tutması hususunda tavizsiz ve zaman zaman sertleşen tutumuyla dikkat çekmektedir.
Hz Ömer halife olduktan sonra, insanların gönlünü kazanacak çok önemli icraatlara imza attı. Bazı uygulamaları kimi insanların tepkisine yol açtıysa da doğru olduğuna inandığı kararlarından geri adım atmadı.
Döneminde meydana gelen fetihler, yaptığı atamalarda gösterdiği hassasiyet, fethedilen bölgelerdeki arazileri ganimet olarak dağıtmayarak Müslümanlar için sürekli bir gelir haline getirmesi, döneminde artan haraç, cizye ve uşûr gelirlerini kurduğu divanlarla belirlediği kriterlere göre dağıtması, yargı teşkilatının şekillenmesi, sosyal sorunlarla ilgilenmesi, fethedilen bölgelerde kurduğu şehirlerle Arapların sosyal, siyasi, ekonomik ve kültürel hayatlarında meydana getirdiği değişimle öne çıkmıştır. Doğal olarak onun döneminde meydana gelen bu büyük gelişmelerin müspet ve menfi yansımaları da olacaktır.
Hz. Ömer'in adalet anlayışını şekillendiren önemli etkenlerden biri, Hz. Peygamber'le kurduğu ilişkidir. Müslüman olduktan sonra Hz. Peygamber'in yaşadığı gelişmelerin hemen hepsinde bulunmuş; hicretten sonra Allah Rasûlünün gazvelerinin hepsine katılmıştır.
Hz. Ömer, Allah Resulü'nün terbiyesinde yetişmiş bir Müslüman olarak İslam'ın adalet vurgusunu ve bunun anlamını çok iyi biliyordu. Bu sebeple her adımında sorumluluk bilinciyle hareket ediyor; Allah'ın rızasını gözetiyordu. Mecusi bir mükâteb köle olan Ebû Lü'lüe tarafından hançerlenerek yaralandığı zaman kendisini ziyaret edenlere Allah'a hesap verememe ihtimalinden duyduğu korkuyu ifade etmesi, onun sorumluluk duygusunun bir tezahürüdür.
Abdullah b. Abbas bununla ilgili bir hatırasını şöyle anlatır: Ömer yaralandığı zaman onu ziyaret amacıyla yanına gittim. Orada kendisini övünce, "Beni hangi sebepten dolayı övüyorsun? Yöneticiliğimden dolayı mı, başka sebepten mi?" diye sordu. "Her şeyle!" dedim. "Keşke ne bir sevap, ne de bir günah olmadan bu işin içinden başa baş çıkabilsem!" dedi. (İbn Sa’d, Tabakât, III, 325.)Hz. Ömer’in Adaletinin Sırrı Neydi?
1) İstişareye Önem Verirdi: Hz. Ömer adalet noktasında, Allah Rasûlü’nden öğrendiği ilkeleri uygulayarak hedefini gerçekleştirmiştir. Bu ilkelerden biri istişaredir. Yönetime katılım, ortaya çıkması muhtemel eleştirileri azaltır. Hz. Ömer aldığı kararlarda, Müslümanlarla istişare etmeye önem verirdi. Özellikle görüşlerine değer verdiği insanlara danışarak karar vermesi dikkat çekici bir yönüdür. Konu ister fıkhî, ister siyasi, ister askeri bir iş olsun, her halükârda istişare etmeyi önemserdi. İstişarelerinde ortaya çıkan görüşleri değerlendirir; ondan sonra nihai kararını verirdi. Takvim başlangıcını belirlemesi ve divan teşkilatını oluşturması onun istişarelerindendir.
2) İşini İbadet Aşkı ve Sorumluluk Duygusuyla Yapardı: Hz. Ömer'in adalet duygusunu besleyen etkenlerden bir diğeri, yaptığı işi ibadet aşkıyla ve her hareketi için hesap vereceği duygusuyla yapmasıdır. Bunun için yaptığı işin hakkını verme hususunda oldukça titizdi. İşinden taviz vermez, yaptığını en iyi şekilde yerine getirmeye çalışırdı. Bu ciddiyeti aynı zamanda görevlendirdiği kişilerden de isterdi. Emrinde çalışan görevlilerin talimatları dışına çıkmalarını affetmezdi. Bundan dolayı onun emrinde çalışanlar, kendisine hesap verecekleri korkusuyla hata yapmamaya özen gösterirlerdi.
3) Verdiği Emirleri Denetlerdi: Hz. Ömer'in önemli bir denetimi de verdiği emirlerin yerine getirilip getirilmediğinin tespitidir. O, mutlaka görevlilerin kendilerine verilen talimatlara uymalarını isterdi. Keyfi uygulamalara müsamaha göstermezdi. Öte yandan görevlilerin attıkları her adımı kendisine bildirmelerini ve talimatları doğrultusunda hareket etmelerini isterdi.
"İslam toplumunun yeni bir süreçten geçtiği bu dönemde görevlilerin icraatının denetimi önem arz ediyordu. Hz. Ömer bu denetimi hem edinilen malların incelenmesi hem de icraatlar açısından yapmıştır. Tayin ettiği bir vali ya da komutanı görevden aldığında malındaki artışı tespit ederek fazlalığın nereden geldiğini sorardı. Hesabı verilemeyen mala el koyarak beytülmale katardı.”
Günümüzde, dünyanın dört bir yanından nice idareciler, devlet kademelerindeki görevlerinin ardından aşırı bir mal birikimine sahip olmaktadırlar. İşler rüşvetle çözülmekte, parası olmayanların işleri prosedürlere takılarak ilerlememektedir. İhalelerdeki yolsuzluklar, devlet malından aşırmalar, haksız kazançlar, rüşvetler görmezden gelinmekte ve hesabı sorulmamaktadır.
4) Halkın Huzurunda Valilere Yönelik Şikayetleri Dinlerdi: Hz. Ömer'in görevlilerle ilgili önemli bir uygulaması da mezalim mahkemelerinin ilk örneği sayılabilecek olan hac dönemindeki icraatıdır. Hac döneminde bütün valileri çağırır, insanların onlara yönelik şikayetlerini herkesin huzurunda dile getirmelerini sağlardı. Valiler halkın huzurunda şikâyet edilen ve muhakeme edilen insanlar durumuna düşmekten rahatsız olsalar da bunu yapmayı önemserdi.
5) Ümmetin Malını Hassasiyetle İdare Ederdi: Hz. Ömer'in adil bir yönetici olarak anılmasının önemli sebeplerinden biri beytülmali (devlet hazinesi) yönetmedeki hassasiyetidir. Hz. Ömer harcamaların sorgulanmasını ve denetlenmesini serbest bırakmış; kendisine sorulan sorulara cevap vermiştir. Kendisinin kişisel bir harcamasının ya da icraatının sorulmasını veya sorgulanmasını makul görmüştür. Böylece devlet malıyla ilgili kararları ve sorumluluk duygusu onun adil bir yönetici olduğu düşüncesini beslemiştir.
Hz. Ömer’in bu hassasiyetinin tam tersine bir mantık yerleşmiş vaziyette günümüz dünyasında. Öyle ki “Devletin malı deniz, yemeyen keriz veya yemeyen domuz” şeklinde atasözleri bile dilimize girmiştir. Devlete hıyanet etmeyi alışkanlık durumuna getirenlere göre devletin bitmez tükenmez malı vardır. Yolunu bulup ondan aşırmayan budaladır. Budalalık etmek istemeyen çaldıkça çalmakta, fakat hesabını soran da maalesef olmamaktadır. Hal böyle iken halk tüm bunlara rağmen, bu düzenden ve bu mantıkta olan idarecilerden Hz. Ömer’in adaletini beklemektedir. Varın içerisinde bulunduğumuz çelişkiyi siz düşünün…
6) Akrabalarını Yönetimde Ön Plana Almıyordu: Hz. Ömer, İslam Devleti’nin yönetiminde akrabalarını ön plana çıkarmazdı. Bu tavrı, yakınlarını kayırdığı şeklinde insanlardan gelebilecek muhtemel ithamları bertaraf etmiştir.
Ebu Lü’lüe tarafından yaralandığında, yarasının ölümcül olduğu kanaatine vardıktan sonra yerine birisini tayin etmesi istenmiş; hatta oğlu Abdullah b. Ömer teklif edilmişti. Ancak Hz. Ömer, o anda bile bu teklifi kabul etmemiştir.
Evet, Hz. Ömer (ra) böyleydi. Ümmetin malının bir kuruşunun bile hesabını yapardı. Ya bugün! Bugün devlet kademelerinde kayırma ve liyakatsiz kişilerin makamları kapmaları o kadar yaygınlaştı ki ve bu öylesine normal bir hal almış ki, normal bir memurluğa bile atanmak isteyenlere “dayın var mı? Dayın yoksa işin zor” şeklinde “torpilin yoksa memurluğu unut” manasında sözler toplumda almış başını gitmektedir.
En tepedekiler böyle davranıyorlarken alt tabakada oluşan ahlaksızlıkları siz düşünün…
7) Atiyye Divanı ile Müslümanlara Devlet Gelirinden Pay Veriyordu: Hz. Ömer kurduğu atıyye divanıyla bütün Müslümanların devlet gelirlerinden pay almalarını sağlamıştır.
Velid b. Hişam b. el-Muğire,
- “Ey Müminlerin Emiri! Ben Şam bölgesine gittim. Oranın idarecilerinin divan oluşturduklarını ve asker topladıklarını gördüm. Sen de divanı oluştur ve asker topla!” dedi. Hz. Ömer onun sözünü tuttu. Nesep ilmini bilen kişiler olan Akil b. Ebi Talib, Mahreme b. Nevfel ve Cübeyr b. Mut'im'i çağırarak onlara,
-“İnsanları derecelerine göre yazın” dedi. Onlar da yazdılar. Listeye Haşimoğullarıyla başladılar. Onların arkasından hilafet sırasına göre Ebu Bekir ve aşiretini, akabinde de Ömer ve aşiretini yazdılar. Ömer bu listeye bakınca şöyle dedi:
-“Vallahi böyle olmasını çok arzu ederdim. Ancak Peygamber’e (sav) akrabalığı esas alarak başlayın. Önce en yakın akrabayı, ardından da onu takip eden en yakın akrabayı yazın. Sonunda böylece Ömer’i, Allah'ın koyduğu sıraya koyarsınız." (İbn Sa'd, Tabakât,III, 275.)
 Halkın En Fakirinden Daha Fakir Bir Hayat Yaşamaya Çalışıyordu: Hz. Ömer'in icraatlarının önemsenmesi ve değerli görülmesinin sebeplerinden birisi de yaşantısıdır. Sade bir hayat yaşayan, insanların rahatlıkla kendisine ulaşabildiği, elbisesini yamayan, kendilerinden olan bir halifeydi. Beytülmaldeki malları Müslümanların malı olarak görür ve onu koruma hususunda azami gayret gösterirdi. Onunla görüşmek isteyen kendisini mescitte, orada değilse evinde bulabilirdi.
Hz. Ömer döneminde bir kıtlık yaşandı. Medine ve civarında oldukça etkili olan kıtlık sırasında insanlar gıda temininde sıkıntı yaşadılar. Bunu aşabilmek için eyaletlerden destek istedi. Bu kıtlıktan herkes etkilenmişti. O günlerde Hz. Ömer'in akşam yemeği, zeytinyağına bandırdığı ekmekti.
Bir gün kesilen bir devenin etinin güzel yerinden Hz. Ömer için bir parça ayırdılar. Et ona götürülünce eti nereden bulduklarını sordu.
-“Ey Müminlerin Emiri! Bugün kestiğimiz deveden.” dediler. Bunun üzerine
-“O devenin güzel yerini kendim yiyip de kemiklerini insanlara yedirdiğim takdirde ne kötü bir yönetici olurum! Bu tası kaldırın ve bize başka yemek getirin!” dedi.
Bunun üzerine ona ekmekle zeytinyağı getirildi. Eliyle ekmeği bölüp yağa bandırdı. Sonra da görevliye
-“Ey Yerfâ! Bu tası Semğ'deki aileye götür! Üç günden beri onlara bir şey vermedim. Onların aç kaldıklarını zannediyorum. Tası onların önüne koy!” dedi. (İbn Sa'd, Tabakât,III, 290.)
Hz. Ömer, idareciliğin kendisine yüklenmiş ağır bir yük ve Allah'a hesap verme hususunda kendisini sorumluluk altına sokan bir mükellefiyet olduğunun bilincindeydi. Bu düşünceyle görevini ifa etmeye çalışıyordu.
Hz. Ömer ile ilgili bu örnekler incelendiğinde akla ister istemez dünün ve bugünün idarecilerinin lüks yaşantıları, bunlara mukabil halkın belli bir bölümünün ise belki kuru bir ekmeğe muhtaç olduğu gelmiştir. İnsanoğlu bunları düşünmekte haksız da sayılmaz. Zira günümüzde idareiler ile halk arasında öyle bir uçurum var ki; halkından bihaber olarak yaşayan idareciler kendilerine halktan bu yönde şikayetler geldiğinde bunu abartı olarak görmektedirler. Öyle ya; lüks mekanlarda, lüks sofralarda, lüks eşyalar ve arabaların içinde yaşayanlar, halkın içerisine karışamamış, halktan biri olamamış olanlar elbette ki “evimize ekmek götüremiyoruz” diyenlerin sözlerini abartılı bulacaklardır…
HZ ÖMERİN ADALETİ
Hz. Ömer'in adalet anlayışının istikrara rağmen değil, istikrarla birlikte var olduğunu, bu anlayışın istikrarı beslediğini ve geliştirdiğini söyleyebiliriz. Bunun da özellikle yükseliş dönemi olarak zikredilebileceğimiz bir sürecin parçası olduğunu hatırlatmak gerekir. Kuşkusuz adalete rağmen istikrar sağlanmışsa orada baskı ve zulüm kaçınılmaz olur. Hz. Ömer zulüm konusunda çok hassas olan bir yöneticidir. (Yetkin Düşünce, Sayı 2)
Hz. Ömer’in adaletinin sırrı ile ilgili özellikle şu hususa da temas etmek istiyoruz:
En önemli etkenlerden birisi İslam Medeniyetinin hâkim olduğu bir toplum olması ve devletin anayasasının Kur’an olmasıydı. Günümüzdeki gibi beşerî düzenlerin hâkim olduğu düzenlerde böyle bir adaleti tesis edebilmek imkânsızdır. Çünkü insan nefis sahibidir. Allah’ı ve ahiret gününü hesaba katmayanlar ya kendi menfaatlerini, ya da kendi gruplarının, partilerinin veya akrabalarının menfaatlerini önceleyecek düzenlemeler yapacaklardır. Ancak Allah (cc) adına hareket edenler, Allah (cc) kime ne pay veriyorsa, kime ne gibi haklar veriyorsa; hak sahipleri arasında parti, grup, akraba ayrımı yapmadan vermeleri gerekenleri verirler. Haddi zatında Yüce Allah, herkesin Allah’ı olduğuna göre, kulları arasında adaletsizlik yapmaz. O halde Allah (ac)’ın adaletini uygulayanlar hata etmezler ve adalet ile hükmetme de zirveye çıkabilirler.
Ömer’in Adaletinin Kaynağı Kur’an’ı Kerim’dir. Hz. Ömer hüküm verirken Allah’ın kitabı ile hüküm verirdi. Onun başkanı olduğu devletin yönetiminde işler Kur’an’ı Kerim’e göre belirlenirdi. Kur’an’ın hükümleri birebir tatbik edilir, orada bulunamayınca Hz. Peygamber’in sünnetine danışılır, orada da bulunamayınca içtihat edilirdi.
Hz. Ömer (ra), Hz. Peygamber (sav)’in şu buyruğuna uymaya azamî önem verirdi:
تَرَكْتُ فِيكُمْ أَمْرَيْنِ لَنْ تَضِلُّوا مَا تَمَسَّكْتُمْ بِهِمَا كِتَابَ اللَّهِ وَسُنَّةَ نَبِيِّهِ.
“Size iki şey bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarıldığınız sürece asla yolunuzu şaşırmazsınız. Bunlar, Allah’ın kitabı ve Allah’ın nebisinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)
O halde günümüzde Hz. Ömer’in adaletini tesis edeceğini iddia edenlerin yönetimlerinde bağlı oldukları esaslara bakmamız yerinde olacaktır. Kur’an’ı Kerimi ve Hz. Peygamberin hadislerini dikkate alıyorlar mı? Yoksa kendi elleriyle yazdıkları beşer kanunlarına mı tabi oluyorlar. İnsan aklından çıkan beşer kanunlarına, o ülkenin tüm insanlarının uymasını mecburi kılmak demek; bütün insanları birkaç kişinin aklına uymaya mecbur etmek demektir.
Hz Ömer'in Adaletinin Kaynağı
Hz. Ömer’in adaletinin kaynağı kendi aklı değil, Allah’ın kitabı ve Rasûlullah’ın rehberliği niteliğinde olan hadislerdi. Elbette ki yeri geldiğinde, yeni meseleler ortaya çıktığında; bu iki ana kaynağın çizgisinden çıkmadan aklına da danışırdı. Burada kastedilen şey; aklı başlı başına tek yol gösterici olarak görmemek, bir kutsala ihtiyacımız olduğunu unutmamaktır. Eğer insanlar kendileri gibi olanların akıllarından çıkan hükümlere uymaya mecbur bırakılırlarsa; “sen de benim gibi bir beşersin, senin benden ne üstünlüğün var ki? Hatta ben senden daha zeki ve akıllı iken neden ben senin koyduğun kurallara uymak zorunda olacakmışım” şeklinde itirazlarla karşılaşabilirler. Ve bu, çok normal karşılanması gereken bir itirazdır.
İşte bu noktada deriz ki: Öyle birisinin kanunlarıyla insanlara hükmedilmeli ki; insanlar o kanunu koyan zata ben seninle eşitim diyememeli. Yine öyle birisinin kanunları ile hükmedilmeli ki insanlara; insanlar, ben ondan daha iyi biliyorum diyememeli ve teslim olmalı. Yine öyle birisinin hükümleriyle hükmedilmeli ki toplumlara; insanlar, bize adaletsizlik yapılır endişesine kapılmamalı. İşte, tüm bu vasıflara sahip olan Allah-u Teâlâ’dır. Hem insanları yoktan var edendir, onlardan üstündür; hem her şeyi en iyi bilendir, koyduğu kanunlar binlerce yıl sonra da tatbik edilse topluma huzur getirir; hem herkesin Allah’ıdır, ayrım yapmaz adaletle hükmeder.
Kur’an ve sünnet ile hükmetmiş olmasaydı hiç şüphesiz Hz. Ömer, adaletiyle nam salan bir halife olamazdı.
Bugün yeniden Hz. Ömer’in adaletini isteyenler şunları yapmalıdırlar:
Evvela bu eşsiz adaletin, İslam Medeniyetinin kurulmuş olduğu bir zeminde gerçekleştiğini hatırlatmak isteriz. Bugün maalesef İslam Medeniyeti yeryüzünde hâkim olan medeniyet değildir. Tüm dünya batı medeniyetinin istilası altındadır. Şu hâlde, demek ki Müslümanlar öncelikle İslam medeniyeti için mücadele etmelidirler.
İslam Medeniyeti için takip edilmelidir.
Peygamber ve O’nun dava arkadaşı Hz. Ömer’in yaptığı gibi hayırda öncü olan altın bir nesil yetiştirme gayreti içerisinde olmalılar. İslam’ı öğrenmeli ve her yerde anlatmalılar. Kendi haklarından önce Allah’ın hakkını savunmalılar. “Madem bu dünya Allah’ındır, insanlar da Allah’ın kullarıdır; o halde Allah’ın dünyasında Allah’ın dediği bir yaşam olmalı” demelidirler. İnsanlar kendi ortamlarında futbolu, siyaseti, magazini gündem yaptıkları gibi; İslam Medeniyetini inşa etmek isteyenler de ortamlarında İslam’ı gündem etmelidirler.
İslam Medeniyeti olmadan adaletin gelmesini beklemek, çok yersiz bir bekleyiş olacaktır. Kadın cinayetleri, hırsızlıklar, zulümler, adaletsizlikler, çocuklara tecavüz olayları bitmeyecek, aksine devam edecektir.
Ömer’in adaletine sahip olmak isteyen idareciler takva sahibi olmalıdırlar. Hz. Ömer cehennemi düşünüyor, Allah’a vereceği hesaptan korkarak: “Fırat’ın kıyısında bir deve helak olsa, Allah bunu Ömer'den sorar diye korkarım” diyordu.
Ömer işinin ehli bir insandı, liyakat sahibiydi.
Zulmetmezdi, zulmedenlere karşı şiddetliydi.
Görevini ihmal edenleri, “hatır gönül meselesi” deyip görmezden gelmezdi. Yapması gereken ne ise onu yapardı.
Halkın arasına sıkça karışır, onların dertlerini yakından takip ederdi.
Kendisi de dahil olmak üzere, devletin bütün kademelerindeki valisinden kadısına, amirinden memuruna kadar herkesi, sıradan bir vatandaşla mahkeme önünde eşit bir şekilde yargılamaktan ve adaletle hükmetmekten çekinmezdi.
Hz. Ömer’in İcraatları
Ömer bin Hattab döneminden itibaren hızlanan fetihlerle birlikte birçok yeni yerler İslam topraklarına dahil olmuş oldu. Yeni yerler ve farklı kültürden insanların İslam’a girmesiyle bazı yeniliklerin gerçekleşmesi kaçınılmaz oldu. Hz omer birçok alanda yeni atılımlar gerçekleştirdi. İşte Hz. Ömer’in icraatlarından bazıları.Hz. Ömer’in İdari Uygulamaları
Ömer döneminde Basra, Kûfe ve Fustat şehirleri ihtiyaca binaen kurulmuştur.
İslam coğrafyasının genişlemesiyle fethedilen yerleri eyaletlere ayırmış ve buralara ehil olan valiler tayin etmiştir.
Valilerin hukuki işleri yürütmekte zorlanacağını düşünerek her bölgeye liyakat sahibi kadılar tayin etmiştir.
Tam manasıyla olmasa da şurta (polis) teşkilatının temelleri de Hz. Ömer Döneminde atılmıştır. Medine’de böyle bir şeye ihtiyaç duyulmamasına rağmen, diğer şehirlere suçluların yakalanması ve verilen cezaların uygulanması için görevliler tayin etmiş ve bunlara başlangıçta “ahdas” denilmiştir.
Hisbe (Zabıta) Teşkilatını kurmuştur. Bu işi yapan görevlilere Muhtesip denirdi. Muhtesiplerin; ürünlerin kalite kontrolü, fiyat kontrolü, ölçü ve tartıların güvenirliliği, haram olan ürünlerin alım-satımının engellenmesi gibi vazifeleri vardı.
Dâru’l-İmare adında binalar inşaa edilmiştir. Yeni kurulan şehirlere atanan valilerin idari işleri yürütmeleri için yapılan yerlerdi. Bina dediğimize bakmayın! Devlet binası olmasına rağmen o günün şartlarında gayet mütevazi ve halkın o günkü ekonomik seviyesinden kopuk olan lüks binalar değildi. Ebu Musa b. el-Eşari’nin valiliği zamanında inşaa edilen daru’l imareye bir bakın! Mescide bitişik, kerpiçten yapılmış ve üzeri dallarla örtülü bir yerdi…
Berid (Posta) Teşkilatının kurulması: İslam yayıldıkça şehirlerin artması ve mesafelerin uzamasından dolayı böyle bir ihtiyaç hasıl olmuştur. Şehirlerarası yollara posta istasyonları yapılarak mektupları taşıyan kişiler burada dinlenme fırsatı bulmuşlardır.
Takvim uygulaması : Hicret’i takvimin başlangıcı olarak kabul edenler hakkında farklı görüşler mevcuttur.
Birincisi; Hz. Peygamber Medine’ye hicret etmesinin ardından bunu takvim başlangıcı olarak belirlemiştir.
İkincisi; Medineliler’in, Rasûlüllah’ın Medine’ye gelmesinden sonra yılları saymaya başlamasıdır.
Üçüncüsü ise; Hz. Ömer’in bu uygulamayı hayata geçirdiğidir.
Düzenli orduya geçilmesi. Hz. Ömer hilafete geçtiğinde, fetihlere ağırlık vermiş ve bu maksatla orduya gerekli olan insan gücünü sağlamaya çabalamıştır. Fetihlerle beraber elde edilen ganimet malları neticesinde gelen kısmî zenginlik ve yeni şehirler insanları rahatlığa sevk etmiş, bundan dolayı da gönüllü olarak askerlik yapmak isteyenlerin sayılarında düşüş olmuştur. Bunun üzerine Hz. Ömer, valilerine emirler göndererek halkı zorunlu olarak askere göndermelerini istemiştir. (Taberi, Tarih, III, 483. (1955)
Yine bu endişeyle divanlar kurarak askerlere maaş bağlamış, 4 aydan daha fazla ailelerinden ayrı kalmalarına müsaade etmemiştir.
Hz. Ömer’in Ekonomik Uygulamaları
Devletlerin bel kemiğini oluşturan esaslardan birisidir ekonomi. Bir memleketin gelişmesi için yapılan faaliyetler, halkın huzurunu sağlamak amacıyla yapılacak olan harcamalar güçlü bir ekonomi ile olacaktır.
Hz. Ömer de devletin gelir ve giderlerini iyi planlamış, bu maksatla Beytü’l mal kurumunu kurmuştur.
Ekonomik uygulamaların başlıcaları şunlardır:
Divan sistemi kurulmuştur. Ömer, beytülmalde toplanan paraların halkın hakkı olduğunu bildiğinden, gelir gider dengesini sağlamak üzere atâ adı verilen herkese maaş verme uygulamasına karar vermiştir. Bunun için de divan sistemi kurulmuştur.
Beytül Mal gelirleri kapsamında çeşitli gelir kaynakları oluşturulmuştur. Savaşsız ele geçirilen mallar “fey” kapsamında değerlendirilmiştir. Fey kavramı genişletilerek cizye, haraç ve Uşûr (Ticari Mallar Vergisi veya Gümrük Vergisi) olarak alınmıştır.
Cizye, İslam’da fethedilen yerlerde Müslüman olmayanlardan alınan baş vergisi olarak tanımlanmıştır.
Haraç, Gayr-i Müslimlerce işletilen topraklardan belli bir miktarda alınan vergidir.
Uşûr: İslam devletince fethedilen topraklar genişleyince, bunun doğal bir sonucu olarak bazı ülkelere sınır komşusu olunmuştur. İşte böylesi ülkelerde yaşayan gayri-müslimlere “zımmî”, orada yaşayan Müslümanlara da “harbî” deniliyordu. Bu kişilerin yaptıkları ticaretten alınan vergiye de “uşûr” denilmiştir. Müslümanlardan alınan vergi ise zekât kapsamında değerlendirilmiştir.
Hz. Ömer’in Diğer Bazı Uygulamaları
Müellefe-i Kulûb’dan Olanlara Zekât Vermemesi
Müellefe-i Kulûb, zekât verilecek yerlerin sayıldığı ayette geçmektedir. Bunlar, kalpleri İslam’a ısındırılmak maksadıyla zekât verilebilecek bir sınıftır. Hz. Ömer (ra), Hz. Ebubekir (ra) döneminde iki sahabenin gelip Müellefe-i kulûb’dan paylarını istemeleri üzerine, İslam’ın güçlenip yayıldığı gerekçesiyle o kişileri geri çevirmiştir. Hz. Ebubekir Onun bu tavrını yerinde bulmuş ve onaylamıştır.

İSLAMDA HIRSIZLIK VE EL KESME CEZASI



İSLAMDA HIRSIZLIK VE EL KESME CEZASI
İSLAMDA HIRSIZLIK VE EL KESME CEZASI
Değerli müminler toplumumuzda şeriat hükmü (şeriat deyince tüyler diken diken oluyor şeriat Allahın koyduğu kanunlar yani kuran ayetleri) olduğu halde ayetlerle ve hadislerle ve Peygamberimiz(sav) in uygulamaları ile. Tüm alimlerin, mezhep imamlarının ortak kanaatleri ile ve Cumhuriyet dönemine kadar gelen bütün İslam ülkelerinin uygulamaları ile sabit olduğu halde, 100 yıldır İslam ceza kanunlarını değil Avrupa ceza kanunlarını uygulayan İslam ülkesi Türkiye’de hırsızlara el kesme cezasını gericilik, çağ dışılık, irtica gören toplum haline geldik. Namaz kılmak, oruç tutmak nasıl Allahın emri ise Nisa suresi 41. Ayette hiçbir tereddüte mahal bırakmayacak açıklıkta AYET:” Hırsızlık yapan erkek ve kadının ellerini kesiniz.” Nisa suresi 41Emri olduğu halde nasıl olurda bir Müslüman el kesme cezasını irtica gericilik olarak görür anlamak mümkün değildir. Kaldı ki bugünkü kanunlarda baklava çalan çocuk yıllarca hapis yatarken bankaları, devleti, veya şahısları milyonlarca dolar zarara uğratan zenginler bir gün ceza almamaktadır bu mudur. Adalet, adaletiniz batsın Avrupa
Kıymetli mümin kardeşlerim aşağıda okuyacağınız, göreceğiniz gibi İslam her hırsızlık yapanın elini kesmemektedir. Mesela baklava çalan çocuğun elini asla kesmez hırsıza el kesme cezası çok nadir verilir. Mesela 7 kıtada hüküm sürmüş milyonlarca metrekareye hükmetmiş, onlarca milleti devleti, ırkı içinde barındırmış 600 yıl hüküm sürmüş Osmanlı İmparatorluğunda el kesme cezası uygulanan kişi sayısı sadece 10 kişidir. Evet 600 yılda 10 kişi. Neden bu kadar az olduğunu yazıyı okuyup bitirince daha iyi anlayacaksınız.
Değerli müminler Rabbim elbette kullarını çok iyi tanır el kesme cezası almaktan korkan hırsızlar sağ elimiz kesilecek artık sağ elimizle hiçbir şey yapamayacağız. En önemlisi teşhir olacağız herkes hırsız olduğumuzu öğrenecek korkusuyla hırsızlık yapamamışlardır. Osmanlı İmparatorluğu dönemi olan 600 sene namaz vakitlerinde Müslümanlar dükkanını açık bırakıp camiye gitmiştir. Hatta bugün Suudi Arabistanda bile namaz vakti geldiğinde dükkan sahibi Müslümanlar dükkanları açık bırakıp camiye gitmektedir. Bizde ise camilere kilitler bekçiler kameralar koyulduğu halde bırakın dükkanı camilerde hırsızlık yapılmaktadır. Neden? Çünkü hırsızı polis yakalıyor mahkemeye çıkıyor hakim hırsızı serbest bırakıyor hırsızın çaldıkları yanına kar kalıyor, o hırsız tekrar tekrar çalıyor. Yüzlerce kez hırsızlık yaparak çaldığı mallarla zengin olmuş aramızda dolaşan nice hırsızlar var böyle adalet mi olur. Böyle bir toplumda huzur mu olur. Avrupa’dan aldığımız bu kanunlar maduru değil suçluyu koruyan kanunlardır. Türkiye de adam öldür birkaç yıl yat çık, elin karısının ırzına geç suç değil çünkü zina suç değil ülkemizde, hangi suçu ele alırsan al kanunlarımız suçludan yana yuh olsun yuh. 
HIRSIZLIK:
 Başkasının koruma altındaki malını gizlice almak. Temyiz gücüne sahip, buluğ çağına gelmiş bir kimsenin, başkasının korunan ve bozulmayan şeylerden olan ve miktarı 4 gram altın veya 10 dirhem gümüş para veya onun değeri olan bir malını çalmak anlamına gelir.
Hırsızlık kitap, sünnet, icma ve kıyasla sabittir. Yasaklanmıştır. Kuran şöyle buyurur.
AYET:” Hırsızlık yapan erkek ve kadının ellerini kesiniz.” Nisa 41
Peygamber(sav) şöyle buyurmuştur.
HADİS: Sizden öncekiler sizden öncekiler şu sebepten helak oldular. Onlar şerefli bir kimse hırsızlık yaptığı zaman hırsızı serbest bıraktılar. Güçsüz bir kimse hırsızlık yaptığında ise ona ceza uyguladılar.( şevkani neylül evtar 8. Cilt. Sayfa 131-136)
Hırsızlık sabit olunca had cezası el kesme uygulanır. Had cezası gerekli olmayan yerlerde zararın tazmini yoluna gidilir. Eğer malın sahibi mahkemeye başvurmazdan önce çalınan malını geri almışsa had cezası yani el kesme cezası uygulanmaz. Eğer malın sahibi mahkemeye başvurmuşsa hem sağ el kesilir hem de çalınan para veya mal geri alınır. Hırsızlığın tekrarı halinde sol ayak kesilir. Yine tekrar ederse hapis cezası uygulanır.
  EL KESME CEZASI VERİLMEYENLER
1-) Ergenlik çağına girmeyen çocuklara el kesme cezası uygulanmaz.
2-) Aklı dengesi yerinde olmayan delilere el kesme cezası uygulanmaz.
3-) Uyurgezer halde hırsızlık yapanlara el kesme cezası uygulanmaz. Nitekim Peygamberimiz(sav)
HADİS: Üç kişiden kalem kaldırılmıştır. Ceza verilmez.
1-) Ergenlik çağına kadar çocuktan
2-) İyileşinceye kadar akıl hastasından
3-) uyanıncaya kadar uyuyandan.( Buhari hudud 22. Talak 11. Ebu davut hudud 17.
EL KESME CEZASI VERİLMEYEN ANCAK HAKİMİN UYGUN GÖRDÜĞÜ CEZANIN VERİLECEĞİ HIRSIZLIKLAR
Önemli uyarı! El kesme cezası uygulanmayan hırsızın başka ceza alıp almayacağına serbest kalıp kalmayacağına hakim karar verir.
1-) Çalınan malın değeri olmalıdır. Alış veriş yapılabilen faydası, kıymeti olan mal olmalıdır. Mesela hiçbir kimsenin işine yaramayan çöpü çalana el kesme cezası uygulanmaz. El kesme cezası uygulanmayan hırsızın başka ceza alıp almayacağına serbest kalıp kalmayacağına hakim karar verir.
2-) Çalınan malın müslümanlarca kıymeti yoksa islama göre haram bir mal ise el kesme cezası uygulanmaz
Mesela: Müslümanın kullanması haram olan içki, domuz gibi bir mal çalınsa hırsızın eli kesilmez. . El kesme cezası uygulanmayan hırsızın başka ceza alıp almayacağına serbest kalıp kalmayacağına hakim karar verir.
3-) Çalınan malın değeri nisap miktarından az ise yani 4 gram altından az ise yani bugünkü hesapla ikibin(2000) tlden az ise hırsızın eli kesilmez. El kesme cezası uygulanmayan hırsızın başka ceza alıp almayacağına serbest kalıp kalmayacağına hakim karar verir.
4-) Hırsızlığın yapıldığı tarihte 4 gram altından daha değerli olan mal cezanın uygulanacağı vakte kadar malın değeri 4 gram altından aşağıya düşmüşse el kesme cezası uygulanmaz. El kesme cezası uygulanmayan hırsızın başka ceza alıp almayacağına serbest kalıp kalmayacağına hakim karar verir.
5-) Çalınan mal muhafaza altında yani dükkan, ev, çadır gibi korunaklı yerde kapalı bir yerde değilse bekçisi de yoksa meydanda ise gündüz çalınsa mesela yol kenarında ise değeri 4 gram altından fazla olsa bile el kesme cezası uygulanmaz. El kesme cezası uygulanmayan hırsızın başka ceza alıp almayacağına serbest kalıp kalmayacağına hakim karar verir. Bekcisi varsa gece gündüz fark etmez el kesme cezası uygulanır.
6-) Ağacın dalından toplanıp çalınan meyve ve sebze gibi şeyler çalınsa el kesme cezası uygulanmaz. El kesme cezası uygulanmayan hırsızın başka ceza alıp almayacağına serbest kalıp kalmayacağına hakim karar verir.Ancak koruma altına alınmış bekçisi olan 4 gram altın değerinden fazla meyve ve sebze ağacından toplanıp çalınsa el kesme cezası uygulanır.
7-) Çalınan malda hırsızın alma hakkı varsa el kesme cezası uygulanmaz. Mesela kadının kocasıyla birlikte kazandıkları malı çalması gibi. El kesme cezası uygulanmayan hırsızın başka ceza alıp almayacağına serbest kalıp kalmayacağına hakim karar verir.
Hırsızın rehin olarak verdiği veya kiraya verdiği şeyi çalması halinde el kesme cezası uygulanmaz. El kesme cezası uygulanmayan hırsızın başka ceza alıp almayacağına serbest kalıp kalmayacağına hakim karar verir.
9-) Hırsızın çaldığı malı başka bir hırsız çalsa el kesme cezası uygulanmaz. El kesme cezası uygulanmayan hırsızın başka ceza alıp almayacağına serbest kalıp kalmayacağına hakim karar verir.
10-) Hırsız kafir bir ülkede hırsızlık yapsa el kesme cezası uygulanmaz. El kesme cezası uygulanmayan hırsızın başka ceza alıp almayacağına serbest kalıp kalmayacağına hakim karar verir. HIRSIZLIĞIN İSPATI
1-) Hırsızlığın ispatı için en az iki şahit veya bir erkek iki kadın şahit gerekir.
2-) Yalancı, üçkâğıtçı olarak bilinen kimsenin şahitliği kabul edilmez.
3-) Şahit olmayanın şahit olana kefil olması halinde şahitlik kabul edilmez ikinci şahsın bizzat şahit olması gerekir.
4-) Şahidin zamanında değil sonradan şahit olması halinde şahitliği kabul edilmez. Neden o zaman şahitlik etmedin şimdi ediyorsun diye sorulur.
5-) Malı çalınan kişinin dava açması şikâyetçi olması gerekir. EL KESME CEZASINI DÜŞÜREN HALLER
1-) Malı çalınan kişinin benim malımı o çalmadı başkası çaldı demesi.
2-) Malı çalınan kişinin şahitleri yalanlaması bunlar benim malımın çalındığına şahit olamazlar bunlar yalancı şahit bu kişiye husumetlerinden dolayı iftira ediyorlar benim malımı bu çalmadı başkası çaldı demesi.
3-) Hırsızın malı çaldığını inkar etmesi bu durumda şüphe oluştuğu için el kesme cezası verilmez. El kesme cezası uygulanmayan hırsızın başka ceza alıp almayacağına serbest kalıp kalmayacağına hakim karar verir.
4-) Hırsızın çaldığı malı mahkemeye başvurmadan önce çaldığı malı geri vermesi. El kesme cezası uygulanmayan hırsızın başka ceza alıp almayacağına serbest kalıp kalmayacağına hakim karar verir.
5-) Malı çalınan kişinin dava açmadan önce çalınan malı hırsıza hibe etmesi veya satması durumunda dava açıldığında el kesme cezası verilmez. El kesme cezası uygulanmayan hırsızın başka ceza alıp almayacağına serbest kalıp kalmayacağına hakim karar verir.
Mümin kardeşim kuran-ı kerimin ayetlerinde Rabbimizin bize verdiği emirleri uygulasak vallahi toplumda huzursuzluk kalmaz. Ne cinayet olur. Ne hırsızlık olur. Ne rüşvet, ne yalan, ne dedikodu, ne iftira, ne zina, ne uyşturucu, ne sarhoşluk, ne kavga, ne kıskançlık, ne kibir, ne intihar, ne zulum, ne fakirlik, ne kin, ne nefret. Hiçbir olumsuzluk olmaz dünya cennet olur cennet dünyayı cehenneme çeviren Allahın emirlerine uymayan biz insanlarız. Selam ve dua ile.

ATIN ETİ YENİLİRMİ? SÜTÜ İÇİLİRMİ?


https://www.youtube.com/watch?v=Qr4YcE67a6M
ATIN ETİ YENEBİLİR Mİ? SÜTÜ İÇİLEBİLİR Mİ?
DİN İŞLERİ YÜKSEK KURULUNA GÖRE AT ETİ HARAM DEĞİLDİR İMAMI AZAMA VE MALİKİ MEZHEBİNE GÖRE AT ETİ TENZİHEN(HELALA YAKIN) MEKRUH İMAMI AZAMIN TALEBELERİ İMAM YUSUF, İMAM MUAHMMED, ŞAFİ VE HANBELİ MEZHEBİNE GÖRE MÜBAHTIR YANİ HELALDİR
At eti helal midir?
HADİS: Kur’ân ve Sünnette at eti yemenin hükmü hakkında açık bir delil bulunmamaktadır. Hanefî mezhebinde İmam Ebû Hanîfe’den rivâyet edilip tercih edilen görüş ile Mâlikîlerden gelen bir görüşe göre at etinin yenilmesi tenzihen (helale yakın) mekruhtur. İmam Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed’e, Şâfiî ve Hanbelî mezhepleriyle Mâlikîlerden gelen diğer bir rivâyete göre ise at etinin yenilmesi mubahtır (Serahsî, el-Mebsût, 11/233; Nevevî, el-Mecmû‘, 9/4; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-müctehid, 3/22).
At eti yemenin mekruh, hatta haram olduğunu söyleyen âlimler de olmuştur (Karâfî, ez-Zehîra, 4/101). Şüphesiz mekruh ya da haram olduğu görüşünde, o dönemlerde atın gerek askeri gerekse sivil hizmetlerde yoğun bir şekilde kullanılan bir hayvan olması etkili olmuştur. Günümüzde atın etkinlik alanı eski dönemlere göre çok daralmış olsa da at etinin yenilmesi konusundaki mesafeli tutum özellikle Anadolu coğrafyasında devam etmektedir.
Din İşleri Yüksek Kurulu 12.07.2017
Muhterem müminler bugün; Dinimizde at etinin ve sütünün haram olup olmadığı konusunu işleyeceğiz inşallah.
At yüzyıllardır. Yolculuklarda binek vasıtası olarak, yük taşıma vasıtası olarak ve süs olarak kullanılmıştır. Araçların icat edilmediği yıllarda atın insan hayatında çok büyük yeri ve önemi vardır. İnsanlar yaya gidemedikleri uzak mesafelerde atı binek olarak kullanmışlar. Yük ve eşyalarını atlara yükleyip taşımışlardır. Özellikle savaşa çıktıklarında atların üzerine binerek savaşmışlar. Acıktıklarında etini kesip yemişler, susadıklarında sütünü içmişler, gübresini kurutup yakacak olarak kullanmışlar, üşüdüklerinde derisinden elbise ve çarık ayakkabı yapıp giymişler, atların heybeti ile övünmüşler, gözlerine hitap eden güzelliklerini seyredip mutlu olmuşlardır.
Kuran-ı Kerim’de at konusunda ayetler mevcuttur. Rabbimiz Nahl suresi 8. Ayeti kerimede şöyle buyurur.”
AYET:( Nahl suresi 8.)Allah binmeniz ve süs hayvanı edinmeniz için atları, katırları ve merkepleri yarattı.”
PEYGAMBERİMİZ(SAV) HAYBER FETHİNDE KATIR VE MERKEP, EŞEK ETİ YEMEYİ YASAKLADI AT ETİ YEMEYİ YASAKLAMADI
HADİS: “Cabir(ra) den bildirilen rivayete göre peygamberimiz(sav) Hayber gününde bizi katır ve merkep eti yemekten men etti. Bize at etini yasaklamadı.” (Buhari cihat 130,Ebu Davut cihat 45)
Ayet ve hadis delillerine göre İmam Şafi, İmam Hanbel, Ebu Hanifenin talebeleri İmam Yusuf ve İmam Muhammed katır ve merkebin etinin haram olduğunu ama at eti yemenin helal olduğunu bildirmişlerdir. Ebu Hanife ise at etinin tenzihen mekruh yani helala yakın mekruh olduğunu söylemiştir. Kabul gören genel görüş at etinin helal olduğudur. Fetvada bu cihettedir.
EBU HANİFENİN TENZİHEN MEKRUH SAYMASININ SEBEBİ AT ETİNİN NECİS OLDUĞUNDAN DEĞİL CİHAT ARACI VE BİNEK VASITASI OLDUĞUNDANDIR
HADİS: Ebu Hanifenin tenzihen mekruh saymasının sebebi at etinin pis necis olduğundan değil, cihat aracı binek olarak kullanıldığı için hürmetten ve binek ihtiyacından dolayıdır. Bu yüzden onun artığıda necis pis sayılmamıştır. (Reddül Muhtar14-234,Seyyit Sabık 3-254,Zühayli 3-509)
BGÜN TÜRK CUMHURİYETLERİ KAZAKİSTAN, TÜRKMENİSTAN V.S AT ETİ YEMEKTEDİRLER ETİNİ YİYECEKLERİ ATLARI BİNEK OLARAK KULLANMAZLAR İNEK VE DAVAR GİBİ MERALARDA YETİŞTİRİRLER
Bugün Türk cumhuriyetlerinde Kazakistan, Türkmenistan v.s At eti yenmektedir. Etini yiyecekleri atları binek olarak kullanmazlar, inek, davar, v.s hayvanlar gibi meralarda yetiştirirler.
DOMUZ ,EŞEK, MERKEP, VE KATIRIN ETİ HARAM OLDUĞU GİBİ SÜTÜDE HARAMDIR
At etinin sütüde helaldır. Temizdir. Domuz, merkep ve katırın eti haram olduğu gibi sütüde haramdır içilmez.
EBU HANİFE AT ETİNİN SAVAŞ ARACI BİNEK OLARAK KULLANILDIĞI İÇİN TENZİHEN MEKRUH SAYDIĞI HALDE AT SÜTÜNÜ HELAL SAYMIŞTIR YANİ ATIN SÜTÜNÜN HELAL OLDUĞUNDA TÜM ALİMLER İTTİFAK ETMİŞLERDİR
HADİS: Ebu Hanife atın bir savaş aracı olması, savaşa ara verilmesin, ordunun gücü azalmasın dite atın etini tenzihen mekruh yani helala yakın mekruh saydığı halde, atın sütünün içilmesinde aynı sakınca olamdığı için atın sütünün içilmesini helal saymıştır. Yani atın sütünün içilmesinin helal olduğunda ittifak vardır. ( İbni Mace Zebain.12. Ebu Davut atime 25,Hanbel 8- 346 İbni Abidin 14- 234)
HARAM OLAN EŞEK ETİ VE SÜTÜNÜN TEDAVİ OLARAK YENİP İÇİLMESİ CAİZMİDİR BUNA DİN İŞLERİ YÜSEK KURULU BAŞKA ÇARE BULUNAMAZSA CAİZDİR DEMİŞTİR
Eşek sütünün tedavi maksatlı içilmesi caiz midir?
İslam dini, insanları maddi-manevi zarar ve kötülüklerden korumak için birtakım kurallar koymuş; zararlı, kötü ve pis şeyleri yasaklamış; temiz ve faydalı olanları ise helal kabul etmiştir (Bkz; Bakara, 2/168, 173; A‘raf, 7/157). Bu kapsamda bizzat Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından eşek etinin yenilmesi haram kılınmıştır (Bkz; Buhari, Megazi 38; Müslim, Nikah 29).
İslam alimlerine göre hayvanların sütünün içilmesinin hükmü, etlerine tabidir. Buna göre eti yenen hayvanların sütünün içilmesi caiz, eti yenmeyen hayvanların sütünün içilmesi ise caiz değildir (Merğinani, el-Hidaye, IV, 78; İbn Kudame, el-Muğni, IX, 425). Buna göre, eşek etinin yenilmesi caiz olmadığından sütünün içilmesi de caiz değildir.
Şu kadar var ki bir hastalığın tedavisi için, helal maddelerden elde edilmiş bir ilaç henüz üretilmemiş ya da üretilen bu ilaca ulaşma imkanı yok ise, haram olan bir maddenin mesleki ehliyet ve dürüstlüğüne güvenilen uzman bir doktor tarafından tavsiye edilmesi halinde, kullanılması dinen mübah olur. Çünkü HADİS: “Zaruretler yasakları mübah kılar” (Mecelle, md. 21). Buna göre, meşru tedavi yöntemleri bulunduğu sürece eşek sütünün tedavide kullanılması caiz değildir.
Din İşleri Yüksek Kurulu 15.09.2020

27 Ekim 2025 Pazartesi

KABİR ZİYARETİ ADABI



https://www.youtube.com/watch?v=EX4_VRWGh4U
KABİR ZİYARETİNİN ADABI:
Ziyaretçi mezarlığa varınca yüzünü mezarlara döndürerek Peygamberimizin buyurduğu gibi şöyle selam verir.
HADİS:''Ey müminler diyarının ahalisi sizlere selam olsun. yakında bizde sizlere katılacağız. Allahtan size ve bize af dilerim.(müslim. cenaiz.104, ibni mace cenaiz.36)
HADİS: Resulullah bir defasında Medine mezarlığına uğradı ve onlardan tarafa dönerek şöyle dedi. Ey kabirler ahalisi size selam olsun Allah sizi ve bizi mağfiret etsin. Sizler bizden önce gittiniz. Bizde sizin ardınızdan geleceğiz.(tirmizi. cenaiz.59)
Kişi kabrin başından geçerken selam verirse ölüler selamını alır. O nedenle kabristandan geçerken mutlaka selam vermelidir. Esselamün aleyküm ey ehli kubur diye selam vermelidir.(gazali ihya.4-ziyaretül kubur.) HADİS: Kabir ziyareti esnasında mezarda namaz kılınmaz.. Kabirler asla mescit yapılmaz, kabre karşı namaz kılınmaz, kabirlere mum dikilmez.(müslim.cenaiz.98)
Boş yere para harcandığı için yada kabirlere tazim için buralarda mum yakılmasını Hz Peygamber yasaklamıştır. Kabrin üzerine oturmayı ve kabire basmayı da yasaklamıştır. İşte
HADİS: ''Kabrin üzerine oturmak ve mezarları çiğnemek mekruhtur.(müslim.cenaiz.33-tirmizi.cenaiz.56)
HADİS: Kabirde ziyaretle bağdaşmayan edep dışı ve boş söz söylemekten kibirlenip çalım satarak yürümekten sakınmak ve mütevazi bir durumda bulunmak gerekir.(tirmizi. cenaiz.46)
Kabristanın yaş ot ve ağaçlarını kesmek mekruhtur. Kabir yanında kurban kesmek Allah için kesilse bile mekruhtur. Hele ölü için kesmek kesinlikle haramdır şirktir. Çünkü kurban kesmek ibadettir. ibadet ise yalnız Allaha mahsustur. Kabirler Kabe tavaf eder gibi dolaşarak tavaf edilmez. Ölülerden yardım istemek ve bunun için mezar taşlarına bez mendil ve paçavra bağlamak kişiye yarar sağlamadığı gibi şirktir. Bazı kabir ve türbelerin hastalıklara şifalı geldiğine inanmak ve bunların ağaç ve toprağını kutsal saymak. İslam’ın tevhit inancı ile bağdaşmaz, şirktir. Diri veya ölü kimseleri Allahtan bir şey istemek için aracı kılmak şirktir. buna tevessül denir, şirktir.
TEVESSÜL:
 Vesile sayma, sarılma, sebep olma, gibi manalara gelen tevessül hedeflenen ve arzu edilen şeye ulaşmak için bir şeyi vasıta edinmek demektir. Kuran-ı kerimde ayette geçen vesile kelimesi Allaha yaklaşma vasıtası anlamında; onun vereceği sevaba kavuşturucu ve onun katında yakınlık kazandırıcı hususları ifade eder. Bunlar iyilikte ve taatte bulunmak, kötülükleri terk ile isyan hallerinden kaçınmaktır.
AYET:(Maide.35)”Ey iman edenler Allahtan korkup sakının ve ona vesile arayın, onun yolunda cihat edin, umulur ki kurtuluşa erersiniz.”
Bu ayet emir uslubu ile müminleri kendilerini Allah’ın rıza ve yakınlığına kavuşturacak hususlarda sürekli bir arayışa teşvik etmekte bu yolda fırsatları kaçırmamaya ve çareler bulup onları değerlendirmeye sevk etmektedir. İşte tevessül kelimesinin Kurandaki kavramı ve anlamı budur. Ancak aynı kelimeyi daha sonraları Kurandaki kavramıyla hiç ilgisi olmayan bir anlam yüklenmiştir. Tasavvuf kültürünün eseri olan bu yakıştırma anlama göre tevessül bir dileğin kabulu veya musibetin defi için ermişlerin türbelerini ziyaret etmek onların ruhlarından ve yatırlardan medet ummak bu maksatla onlardan dua istemek manası yüklenmiştir. Yani dualarına onları vasıta kılmak hatta onları vasıta kılmayı dua etmenin şartı haline getirmişlerdir. Halbuki Kuranda yer alan vesilenin anlamı bu değildir. Ona yaklaşmak için güzel amel işleyin ve cihat edin güzel ameliniz ve cihadınız sizi ona yaklaştıracaktır. Bunun böyle olduğunu şu hadisten anlıyoruz.
İŞLENEN GÜZEL AMEL KİŞİYİ HEM DÜNYADA HEM AHİRETTE KURTULMASINA VESİLE OLUR
MAĞARADAKİ 3 ADAM
HADİS: Peygamberimiz (sav) anlatıyor: Bir zamanlar 3 adam çölde giderken yağmura tutuluyorlar yağmurdan sakınmak için bir mağaraya sığınıyorlar. Fakat yağmur mağaranın üzerindeki taşın mağaranın önüne düşmesine ve mağaranın kapısının kapanmasına sebep oluyor. 3 adam ne yaptıysalar taşı oynatamıyorlar birisi diyor ki yaptığımız iyi amellerimizi vesile edersek Allah bizi kurtarır.
1. Adam şöyle dua etti: yarabbi benim yaşlı ana ve babam vardı onları kendi ellerimle sabah akşam ben yedirirdim. Fakat bir gece eve geç geldim. Ben ve çocuklarım ve hayvanlarım aç oldukları halde önce ana babamı yedirmek istedim. Fakat uyuyorlardı uyanmalarını elimde yemekle sabaha kadar bekledim aç susuz yarabbi bundan razı olduysan bizi kurtar. Kaya biraz açıldı ama bir adam geçemezdi.
2. Adam şöyle dua etti: Yarabbi benim bir çobanım vardı senelik hakkı olan iki koyunu almadan gitti bende onun koyunlarına onun için baktım yıllar sonra geldi iki koyunu istedi. Bense o iki koyundan doğan sürülerle birlikte hepsini ona verdim. Yaptığımdan razı olduysan bizi kurtar dedi. Kaya biraz daha açıldı ama yine geçecekleri kadar yoktu.
3. Adam şöyle dua etti: Yarabbi çok güzel bir kız vardı komşum bir gün geldi bana muhtaç olduğunu kendisiyle bir olmam karşılığında para ve yiyecek istedi. Bense ona dokunmadan istediğinden fazlasını verdim. Yarabbi razı olduysan bizi kurtar dedi ve kaya tamamen açıldı ve kurtuldular. ‘(bahari-müslim-riyazüssalihin)
Sayın okurlarım bu hadisi şerifte dikkat ederseniz peygamberler, evliyalar vesile edilmiyor yapılan güzel ameller vesile ediliyor. Dua ve zikir konu başlığımızda Allahtan başka kimseden yardım istenmeyeceğine dair ayetleri sıralamıştım tekrar etmek istemiyorum. Kaldı ki diyelim ki insanı vesile kastı var. Peki imansız birisinin vesile olması mümkün olmadığına göre kimin evliya olduğuna kim karar veriyor. Kimin evliya, kimin imanlı, kimin imansız olduğunu biz nereden bileceğiz. Biz karar verirsek kendimizi Allah’ın yerine koymuş olmaz mıyız? Burada ince bir ayrıntı var daha öncede söyledim dua başkaları ile paylaşılabilir. Benim için dua et denilebilir bu ayette söz edilen Allaha yaklaşmadır. Duayı paylaşma değil. Ayeti tekrar okursanız.
AYET:(Maide.35) ”Ey iman edenler Allahtan korkup sakının ve ona vesile arayın, onun yolunda cihat edin, umulur ki kurtuluşa erersiniz.”
Ayetin sonunda onun yolunda cihat edin buyruluyor. Şimdi onların anladığı gibi anlarsak Allahtan korkup sakının evliyaları vesile edin cihat edin bir anlam bozukluğu olmuyor mu? Halbuki peygamber efendimizin anladığı gibi olursa Allahtan korkup sakının Salih amellerinizi Allaha yaklaşmada vesile edin benim yolumda cihat edin bu şekilde anlam bütünlüğü var öyle değil mi? En doğrusunu Allah(cc) bilir. Şüphe yok ki Allahtan başkasına ibadet ve dua edilmesi haramdır. Ona şirk koşmak demek olup, en büyük günahtır. Yukarıda ayette geçen tevessül namazın ve öbür ibadetlerin yanı sıra kulu Allaha yaklaştıracak Salih amelleri içindir. Yoksa ibadetlerinizde ve dualarınızda Allahtan başkasını vasıta edinin demek değildir. İşte ayetler
AYET:(Mümin.65)”O Hayy olandır. Ondan başka ilah yoktur. Öyleyse dini yalnızca kendisine halis kılanlar olarak ona dua edin. Hamd alemlerin rabbine mahsustur.
AYET:(Cin.18)”Şüphesiz bütün mescitler yalnızca Allaha mahsustur. Öyleyse Allah ile beraber başka hiç kimseye dua etmeyin:
AYET:”(İsra.111)”Ve deki Hamd çocuk edinmeyen mülkte ortağı olmayan ve düşkünlükten dolayı yardımcıya da ihtiyacı olmayan Allaha mahsustur.’’
AYET:”(Ahzap.56)”Ey iman edenler sizlerde Peygambere selavat getirin ve selam getirin ” Görüldüğü gibi Allah (cc) asla vesileye geçit vermiyor.KABİR VE TÜRBE ZİYARETİ VE ADABI
Kabir Ziyareti, erkek ve kadın Müslümanlar için menduptur. Hz. Peygamber, henüz kader inancının kökleşmediği ve cahiliye alışkanlıklarını n devam ettiği dönemde kabir ziyaretini bir ara yasaklamış, ancak bunu daha sonra serbest bırakmıştır. Hadiste şöyle buyrulur: "Size kabir ziyaretini yasaklamıştım. Artık kabirleri ziyaret edebilirsiniz” (Müslim, Cenâiz – 106)
Rasülullah (s.a.v), "Kabirleri ziyaret ediniz. Çünkü kabirleri ziyaret, size ahreti hatırlatır” buyurmuştur (İbn Mâce, Cenâiz – 47). Bu bakımdan mezarlıkların ziyaret edilmesi, bu vesileyle ölünün hatırlanması ve orada yatanlardan ibret alınması Dinimizin tavsiye ettiği hususlardandır. Ancak, kabir ve türbe ziyaretlerinde İslâm’ın özüne ve tevhit anlayışına ters düşen, itikâdî bakımdan da zararlı olan tutum ve davranışlardan uzak durmak gerekir. Bilhassa türbelerde yatan kişileri beşer üstü varlıklar olarak görmek, ilâhî kudretlerinin olduğuna inanmak, onlardan yardım dilemek tevhit dini olan İslâm’la bağdaştırılamaz.
Kabir ziyaretinde bulunan kişi, ahreti hatırlamalı, dünyanın geçici olduğunu ve bir gün kendisinin de öleceğini düşünmelidir.
Kabirlerin haftada bir gün, özellikle Cuma veya cumartesi günleri, ayrıca arefe ve bayram günleri ziyaret edilmesi iyidir. Zira Hz. Peygamber’in genellikle bu günlerde kabir ziyaretinde bulunduğuna dair rivayetler bulunmaktadır.
Kabirleri ziyaret eden kimse, kıbleye veya ölülerin yüzüne karşı dönerek " es Selâmu aleyküm yâ ehlel kubûr. Ve innâ inşâallahu biküm le-lâhikûn " (Ey kabir halkı! Allah’ın selâmı üzerinize olsun. İnşâallah biz de size (bir gün) kavuşacağız.) diyerek selamlar.
Kabir ziyaretinde bulunan, sevabını ölülere bağışlamak üzere Kur’ân-ı Kerîm okur, onlar ve kendisi için duâda bulunur. Kabrin başında yüksek sesle ağlayıp gürültü yapmak, kabrin demirlik ve taşlarını öpmek, onlara sarılıp ağlamak, bez bağlamak, mum yakmak kabir ziyaretiyle bağdaşmaz. Aynı şekilde kabir ziyaretinde kabirler çiğnenmez, üzerine oturulmaz ve yatılmaz. Ayrıca kabirlere karşı namaz kılınmaz ve ölülere adakta bulunulmaz.
Elbette ölüm nedeniyle Kur’ân okunmasının hem okuyana hem de kendisi için okunana sevaba vesile olacağı ümit edilir. Ancak bu işlemin başkasına para ile yaptırılması ve Kur’ân okuyanların da Allah rızasını değil menfaati amaçlamaları durumunda, o fiil ibadet olma niteliğini kaybeder. Ayrıca cenazenin yedinci, kırkıncı, elli ikinci gecesi gibi belli gün ve gecelere tahsis edilerek icra edilen hatim ve mevlit merasimleri hakkında da Kur’ân ve sünnete dayalı bir bilgi veya tavsiye mevcut değildir. Kabir ziyaretlerinde genellikle Yasin, Mülk, Vakıa, İhlâs, Felak ve Nâs sureleri, sonra Fâtiha ile Bakara sûresinin ilk beş âyeti okunabilir. Sevabı da cenazenin ve diğer müminlerin ruhlarına bağışlanır. Ölünün bağışlanması için duâ edilir.KABİR ZİYARETİNİN FAYDALARI
a) İnsana ölümü ve ahireti hatırlatır ve ahireti için ibret almayı sağlar (Müslim, Cenâiz, 108; Tirmizî, Cenâiz, 59; İbn Mâce, Cenâiz, 47-48; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I/145).
b) İnsanı zühd ve takvaya yöneltir. Aşırı dünya hırsını ve haram işlemeyi engeller. Kişiyi iyilik yapmaya yöneltir(İbn Mâce, Cenâiz, 47).
c) Salih kişilerin kabirlerini, özellikle Hz. Peygamber (asm)’in kabrini ziyaret, ruhlara ferahlık sağlar ve yüce duyguların oluşmasına yardım eder. Hz. Peygamber’in ve Allah’ın veli kullarının kabirlerini ziyaret için yolculuğa çıkmak menduptur. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:
HADİS: “Kim, beni öldükten sonra ziyaret ederse, sanki hayatımda iken ziyaret etmiş gibi olur.”(Mansur Ali Nasif, et- Tâc, el-Câmiu’l-Usûl, II/190).
d) Ziyaret; insanın geçmişi, dinî kültürü ve tarihi ile bağlarının güçlenmesine yardımcı olur.
KABİR ZİYARETİNİN ÖLÜYE FAYDASI
Özellikle anne, baba diğer akraba ve dostların kabirleri, ruhları için Allah’a dua ve istiğfar etmek amacıyla ziyaret edilir. Ölüler adına yapılan hayır ve hasenâtın sevabının onlara ulaşacağı sahih hadis ve icmâ delili ile sabittir. Ölüler ziyaret edilirken, onların ruhları için Allah’a dua edilir, Kur’an okunur, yapılan iyiliklerin sevabı bağışlanır.
Kabre ağaç dikmek sevabtır. Dikilen ağaç ve bitkinin ölünün ruhundan azabın hafifletilmesine sebep olacağına dair hadisler vardır. Hristiyanların yaptığı gibi kabre çelenk götürmek mekruhtur.
Dua ve istiğfarın ölülerin ruhları için faydalı olacağına şu ayet-i kerime de delâlet eder:
AYET: “Ey Rabbimiz, bizi ve iman ile bizden önce geçmiş olanları yarlığa. İman etmiş olanlar için kalbimizde bir kin bırakma” (Haşr, 59/10).
Bu konuda varid olan pek çok hadis vardır (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II/509; VI/252; İbn Mâce, Edeb)
ÖLÜLER KENDİLERİNİ ZİYARET EDENLERDEN HABERDAR OLURMU?
Ölüler kendilerini ziyaret edenlerden haberdar olurlar mı?
Bedir savaşında harbin sonunda Kureyş’den ölenler bir kuyuya dolduruldu. Allah Resulü onlara hitap ederek:
HADİS: “Ey filan oğlu filan ve falan oğlu falan! Allah ve Resulünün size vaad ettiklerini gerçek buldunuz mu? Ben Allah’ın bana vaad ettiğini gerçek buldum.” dedi. Hz. Ömer:
“Ey Allah’ın Resulü! Ruhsuz cesetlere nasıl hitab ediyorsunuz?” diye sorunca Peygamberimiz:
HADİS: “Benim söylediklerimi siz onlardan daha iyi duyamazsınız. Şu kadar var ki, onlar cevap veremezler.” (Müslim, Cennet, 76, 77) buyurdu.
Peygamber Efendimiz (asm) bir kabrin yanından geçerken yanındakilere
HADİS: “Selam size ey müminler yurdunun sakinleri!” diyerek selam vermelerini emir buyurmuşlardır. (Müslim, Cenaiz, 102; Ebu Davud, Cenaiz, 79; Nesâî, Taharet, 109; İbn Mace, Cenaiz, 36, Zühd, 36; Muvatta’, Taharet, 28)
HADİS: Selam anlayana verileceğine göre, ölüler kendilerini ziyaret edenleri tanıyorlar demektir. Müdakkik alimlerden birisi olarak tanınan İbn Kayyım el-Cevziyye de ölülerin özellikle cuma ve cumartesi günleri ziyaret edip dua edenlerden ve çocuklarının güzel davranışlarından duydukları sevinci nakleder. (İbn Kayyım el-Cevziyye, Kitâbu’r-Ruh, 10)
KABİR BAŞINDA KURAN OKUMAK SÜNNETTİR
Kişi kabrin başında kolayına gelen Kur’an ayetlerinden okur. Kabirde Kur’an okunması sünnettir. Çünkü Kur’an okumanın sevabı orada olanlara ulaşır. Ölü de hazır olan gibidir. Onun hakkında da Allah’ın rahmeti umulur. Kur’an okumanın peşinden kabulünü umarak ölüye dua edilir. Çünkü dua ölüye fayda verir. Kıraatin peşinden yapılan dua kabul olunmaya daha yakındır. (Vehbe Zühayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, III/91-92)
Kabri ziyaret eden kimsenin Yâsin suresini okuması müstehaptır. Çünkü Hz. Enes’ten rivayet edildiğine göre, Resulullah (asm) şöyle buyurmuştur:
HADİS: “Her kim kabristana girer de Yâsin’i okur ve sevabını ölülere bağışlarsa, o gün Allah Teâlâ onların azabını hafifletir. Kendisinin de bu kabristandaki ölüler sayısınca sevabı olur.”
Yine Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurmuştur:
HADİS: “Ölülerinize Yâsin suresini okuyun.” (İbn Mace, Sünen, Cenaiz, 24; Ebu Davud, Sünen, Cenaiz, 4)
Bir kısım Hanefîler, bu hadise dayanarak “Kişi amelinin sevabını bir başkasına bağışlayabilir, ameli -kıraat, namaz, oruç, sadaka veya hac- hangi çeşitten olursa olsun fark etmez.” (İbrahim CANAN, Kütüb-i Sitte Muhtasarı, Akçağ, 15/239) diye hükmetmişlerdir.
HADİS: Kabir ziyareti yapılırken ölünün yüzüne doğru dönülerek selam verilmeli ve dua edilmelidir. Bu esnada kabri öpmekten, yüzünü gözünü sürmekten ve etrafında dönmek (tavaf) den sakınılmalıdır. Çünkü bu gibi davranışlar bid’attır ve dinde yeri yoktur.(Gazali, İhya, 1/473; İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/422; Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, IV/117-120; Şeyh Ali Mahfuz, el-İbdâ, 192; Seyyid Sabık, Fıkhu’s-Sünne, 1/566; İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd, 1/146.)ÖLÜYE KUR’AN OKUNABİLİR Mİ?
Kur’an-ı Kerim’in sadece bir ciheti yoktur. Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle,
“İnsana hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bütün insanın bütün hacatı maneviyesine merci olacak çok kitapları tazammun eden tek, cami bir kitab-ı mukaddestir.” (Sözler, s.340)
Yani Kur’an-ı Mübin hayatımızı tanzim eder. Allah’a olan mesuliyetlerimizi gösterir, dünyaya geliş gayemizi, neler yapmamızı, nasıl ibadet edeceğimizi öğretir ve her şeyin hikmet ve mahiyetini anlatır. Hülasa Kur’an-ı Kerim bir zikir, fikir, dua ve davet kitabıdır.
Kur’ân-ı Kerim’in tesir sahası sadece dünya ile sınırlı değildir. Onun mü’min ruhlara verdiği feyiz hayatta iken kalmaz, aynı şekilde kabir âleminde de devam eder, orada iken de ruhlarımızı şenlendirir, kabrimizde nur ve ışık olur.
Geçmişlerimizin ruhuna Kur’ân’dan nelerin okunması gerektiği hususunda Peygamberimiz (asm.) şu tavsiyelerde bulunur:
HADİS: “Yasin, Kur’ân’ın kalbidir. Onu bir kimse okur ve Allah’tan âhiret saadeti dilerse, Allah onu mağfiret buyurur. Yâsin’i ölülerinizin üzerine okuyunuz.” (Müsned, V/26)
Bunun ölü üzerine okunması tartışılmıştır. Ancak Şevkânî, birbirini takviye eden rivayetleri göz önünde bulundurarak bunun caiz ve faydalı olduğu kanaatindedir. (Azîmâbâdî, Avnu’l-Ma’bûd, III/160; Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, IV/21; İbn Âbidin, Reddü’l-Muhtâr, 1/626; Seyyid Sabık, Fıkhu’s-Sünne, 1/502, Beyrut, 1969.)
Bu hadis-i şerif, Yasin Sûresinin hem ölüm döşeğinde olan hastaya okunmasına, hem de ölmüş mü’minlerin ruhuna bağışlanmak üzere okunabileceğine işaret etmektedir.
Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) rivayet ettiği şu hadis-i şerif de meseleyi açıklığa kavuşturmaktadır:
HADİS: “Kim babasının veya anasının veya bunlardan birisinin kabrini cuma günü ziyaret ederek orada Yasin Sûresini okursa, Allah kabir sahibini bağışlar.” (Elmalılı, Hak Dini, Yasin Suresinin başı; Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: IV/273-274)
İslâm âlimleri, ölünün ruhuna Kur’ân okunduğu zaman peşinden bir dua ile ruhlarına bağışlanmasını tavsiye etmişler, Sahabiler de bu şekilde yapmışlardır. İmam-ı Beyhakî’nin bir rivayetinde, Abdullah bin Ömer’in ölülerin ruhuna Bakara Sûresinden okunabileceğini tavsiye ettiği anlatılmaktadır. (Beyhaki, IV56)
Bir Fâtiha’nın veya okunan bir Yâsin’in bütün ölülerin ruhuna aynı şekilde hiç eksilmeden nasıl ulaştığını da Bedüzzaman’dan bir nakille öğrenelim:
Fâtır-ı Hakim nasıl ki, unsur-u havayı; kelimelerin, berk (şimşek) gibi intişarlarına ve tekessürlerine (yayılma ve çoğalmalarına) bir mezraa (tarla) ve bir vasıta yapmış ve radyo vasıtasıyla bir minarede okunan ezan-ı Muhammedi (a.s.m.) umum yerlerde ve umum insanlara aynı anda yetiştirmek gibi; öyle de okunan bir Fatiha dahi, meselâ, umum ehl-i imanın emvâtına (ölülerine) aynı anda yetiştirmek için hadsiz kudret ve nihayetsiz hikmetiyle manevî âlemde, mânevî havada çok manevî elektrikleri, manevî radyoları sermiş, serpmiş; fıtri telsiz telefonlarda istihdam ediyor, çalıştırıyor.”
“Hem nasıl ki, bir lamba yansa, mukabilindeki binler aynaya, her birine tam bir lâmba olur. Aynen öyle de, Yâsin-i Şerif okunsa, milyonlar ruhlara hediye edilse, her birine tam bir Yâsin-i Şerif düşer. (Şualar, s.576)
Zaten kabirdeki yakınlarımız devamlı surette bizden yardım beklemektedir. Bizden gelecek bir dua, bir Fatiha, bir İhlâsla nefes alabileceklerini bilmektedir. Çünkü kabir o kadar çetin şartlarla iç içedir ki, en küçük bir mânevî yardım dahi onun ruhunu serinletecektir. Bir hadiste Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyururlar:
HADİS: “Ölen kimse kabrinin içinde boğulmak üzere olup da imdat isteyen kimse gibidir. Babasından yahut kardeşinden veya dostundan kendisine ulaşacak duayı beklemektedir. Nihayet dua kendisine ulaştığında, bu duanın sevabı ona dünya ve dünyada bulunan her şeyden daha kıymetli olur. Muhakkak ki, hayatta olanların ölüler için hediyeleri dua ve istiğfardır.” (Mişkatü’l- Mesabih)TÜRBE ZİYARETLERİNDE DİKKAT EDİLECEK HUSUSLAR
ZİYARETÇİLERİN DİKKATİNE
İSLÂM DİNİNE GÖRE; TÜRBE VE YATIRLARA
Adak Adanmaz,
Kurban Kesilmez,
Mum Yakılmaz,
Bez – Çaput Bağlanmaz,
Taş – Para Yapıştırılmaz,
Eğilerek ve Emekleyerek Girilmez,
Para Atılmaz,
Yenilecek Şeyler Bırakılmaz,
El – Yüz Sürülmez,
Türbe ve Yatırlardan Medet – Şifa Umulmaz,
Türbelerin İçinde Yatılmaz,
Bu ve benzeri bid’at ve hurafeler Dinimizce kesinlikle yasaklanmıştır.
Ziyâretçi mezarlığa varınca yüzünü mezarlara döndürerek Peygamber Efendimiz'in öğrettiği üzere şöyle selâm verir:
HADİS: "Selâm size, ey mü’minler diyârının sâkinleri! İnşâallâh yakında biz de aranıza katılacağız. Allah’ın bizi de sizi de bağışlamasını dilerim.” (Müslim, Tahâret, 39; Cenâiz, 104)"
› Kabirde yatanlara duâ etmeli ve kendisinin de onlar gibi olacağını düşünmelidir. Ziyâret ettiği kimsenin kabrine, sanki hayattaymış da onunla konuşuyormuş gibi yüzünü dönerek yaklaşmalı ve rahatsız değilse ayakta durmalıdır. Sağlığında kendine çok yakın ise yakınına varmalı, fazla yakın değilse uzakça durarak dua etmelidir.
› Kabir ziyareti sırasında namaz kılarak oraların mescit hâline getirilmesi dinen tasvip edilmeyen bir davranıştır. Ayrıca kabre karşı namaz kılmak da mekruhtur.
HADİS: Kabirlere mum dikmek ve yakmak caiz değildir. (Muvatta, Cenâiz, 12-13)
HADİS: Kabrin üzerine oturmak ve mezarları çiğnemek mekruhtur. (Müslim, Cenâiz, 98)
HADİS: Kabristanda ziyâretle bağdaşmayan edep dışı ve malayani söz söylemekten, kibirlenip çalım satarak yürümekten sakınmak ve mütevâzî bir tavır takınmak gerekir. (Nesâî, Cenaiz, 100)
HADİS: Kabirlere, küçük ve büyük abdest bozmaktan sakınmalıdır.
HADİS: Kabristanın ağaçlarını ve yaş otlarını kesmek mekruhtur.
HADİS:Kabir yanında kurban kesmek Allâh için olsa bile mekruhtur. Hele ölünün rızâsını kazanmak ve yardımını elde etmek için kesilmesi kesinlikle haramdır. Bunun şirk olduğunu söyleyenler de vardır. Çünkü kurban kesmek ibâdettir. İbadet ise yalnız Allâh'a mahsustur.
HADİS:Kabirler Ka'be tavaf edilir gibi dolaşılıp tavaf edilmez.
HADİS:Ölülerden yardım istemek ve bunun için mezar taşlarına bez, mendil ve paçavra bağlamak kişiye bir fayda sağlamaz. Kabirdeki kişinin başkasına bizzat fayda vermeye veya bir zararı gidermeye gücü yetmez. Ancak Allâh'tan bir şey isterken sâlih zâtları vesile kılmak ve bunun için onların kabirlerini ziyâret etmek câizdir. Meselâ “HADİS: Peygamber Efendimiz hakkı için, onun hürmetine, ya Rabbî onunla Sana dua ediyorum, şu isteğimi yerine getir!” demek duaların kabulüne vesile olur. (Tir­mi­zî, De­avât, 118; İbn-i Han­bel, IV, 138)
Bunun pek câlib-i dikkat bir misâli şudur:
Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in vefâtından sonra Medîne'de şiddetli bir kıtlık olmuştu. Ahali durumu Hz. Âişe'ye şikâyet ettiler. Validemiz onlara şu tavsiyede bulundu:
HADİS: Nebiyy-i Muhterem Efendimiz'in kabri şerîfine gidin, tavanından bir pencere açın. Efendimiz ile semâ arasında bir perde kalmasın!
Böyle yaptıklarında bolca yağmur yağdı, otlar yeşerip büyüdü, develer iyice semizleşti. Hatta bu seneye “Âmu'l-fetk, bolluk senesi” ismi verildi. (Dârimî, Mukaddime, 15)
HADİS:Kabir ziyâretini özellikle cuma olmak üzere perşembe ve cumartesi günleri yapmak daha faziletlidir. Ancak diğer günlerde ziyâret de mümkün ve caizdir.
HADİS:Kabirleri gece ziyaret etmek de caizdir. Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- gece Cennetü'l-Bakîa'ya gidip dua etmiştir. (Müslim, Tahâret, 39; Cenâiz, 104)PEYGAMBERİMİZİN KABRİSTAN ZİYARETİNDE YAPTIĞI DUA
Peygamber Efendimiz sık sık Bakî mezarlığına gider, ölülere selâm verir, onlara dua ederdi. Biz de zaman zaman kabristana gitmeli, yarın kendilerine komşu olacağımız kimseleri ziyaret etmeliyiz.
Hz. Peygamber, geceleri Baki’ kabristanına gelir ve
HADİS. “Müminler yurdunun sakinleri, sizlere selam olsun. İnşaallah biz de size katılacağız. Bizler ve sizler için Allah’tan afiyet dilerim; Allah’ım, Baki’ kabristanında bulunanları bağışla.” (Müslim, Cenâiz, 102) diye dua ederlerdi.
Kabir ziyaretinde bulunan kişinin ölü için dua etmesi ve Kur’an okuyarak sevabını orada bulunanların ruhlarına bağışlaması uygun olur.
Ancak, kabir ve türbe ziyaretlerinde İslam’ın özüne ve tevhid anlayışına ters düşen, itikâdî bakımdan da zararlı olan tutum ve davranışlardan uzak durmak gerekir.
Kabrin başında yüksek sesle ağlayıp gürültü yapmak, kabrin parmaklık ve taşlarını öpmek, onlara sarılıp ağlamak İslam ile bağdaşmaz.
Türbelerde yatan kişileri beşer üstü varlıklar olarak görmek; bu zatların duaları kabul ettiğine, ilâhi kudretlerinin olduğuna inanmak doğru olmadığı gibi, bir kısım ihtiyaç ve dilekleri onlara arz etmek, kendilerinden medet ummak, bu ziyaretleri dinî bir vecibe gibi telakki etmek; bez bağlamak, mum yakmak, kurban kesmek, şeker vb. yiyecek maddeleri dağıtarak onlardan yardım dilemek gibi davranışlarda bulunmak da, tevhid dini olan İslam’la bağdaşmaz. Ölen kişilerden medet ummak ve onlardan bazı şeyler beklemek iman açısından tehlikeli bir davranıştır.
Mezar ziyaretinde şu adaba dikkat etmek gerekir.
Mezar ziyareti esnasında abdestli olmaya özen gösterilmelidir.
Mezarlıkta sükuneti korumalı, fazla gürültü çıkarmalıdır.
Sonra mezarlıkta bulunan ölülere selam verilir
Onlar için hayır duada bulunulur.
Kuran-ı Kerim okunup sevabı onların ruhuna bağışlanır.
Mecbur kalmadıkça, asla mezarların üzerine basılmaz, üzerlerine oturulmaz.
Her insanın er-geç mezara gideceği düşünülerek ibret alınır.
Mezarlıkta bağırılmaz, ağlayıp feryat edilmez, orada kurban kesilmez, şenlik yapılmaz
Bunlar mezar ziyaretinin adabındandır.
KABİR ZİYARETİ NE ZAMAN YAPILMALI?
Kabirleri haftada bir gün, bilhassa cuma ve cumartesi günleri gidip ziyaret etmek erkekler için menduptur. Salih zatların kabirleri teberrük (bereketlenmek) için ziyaret edilir.
Velev ki, uzak bir yerde bulunmuş olsun, bu hususta yolculuk yapmak (yapılması uygun görülen davranıştır) menduptur. Yaşlı kadınlar da ibret almak, bereketlenmek için kabirleri ziyaret edebilirler. Bunda bir beis (sakınca) yoktur. Bir fitne korkusu olursa caiz olmaz.
KABİR ZİYARETİNDE HANGİ DUA OKUNUR?
Kabri ziyaret eden kişi ayakta kıbleye karşı veya ölünün yüzüne karşı durarak dua etmeli, şu mealdeki duayı okumalıdır:
"Essalamü aleyküm... Ey mü'minler yurdunun sâkinleri. Bizler de inşaallah sizlere kavuşacağız. Allahü Teâlâ'dan bizim ve sizin için afiyet, ahiretle ilgili korkulardan korunma ve selamet dilerim."
Resulullah Efendimiz (Salat ve selam olsun ona) Baki' kabristanını ziyaret ettiğinde böyle selam verirlerdi.KABİR ZİYARETİNDE KUR'ÂN OKUMAK
Kabrin yanında Kur'ân okuyacak kimsenin, mezarın kenarına oturmasında -muhtar olan kavle göre- kerahet yoktur. Kabrin kenarına oturup " target="_blank" rel="noopener">Yâsîn Suresi'ni okumak pek sevaptır.
Bu yüzden Allahü Teâlâ'nın ölülerimize kolaylık vereceği, okuyana da ölüler sayısınca hasenat (sevap) ihsan buyuracağı İmamı Ali'den ve Hazret-i Enes'ten (radiyallahu anhüma) rivayet olunmuştur.
Kabirlerin üzerinde oda veya kubbe gibi şeylerin yapılması veya yazı yazılması İmamı Ebu Yusuf'a göre tahrimen (harama yakın) mekruhtur.
Âmmeye (Müslüman topluma) vakf edilmiş olan veya ölüleri defn için terk edilip kimseye ait bulunmayan bir kabristanda kabirler üzerine bina yapıp başkalarının definlerine yarayacak yerleri işgal etmek haramdır.
Mamafih ulemadan, sülahadan, sâdattan bulunan zatların kabirlerinin kaybolmaması için yanlarına taş konulmasında ve isimlerinin yazılmasında bir beis yoktur.MEZAR TAŞLARINA AYET-İ KERİME YAZILMAMALIDIR
Ölenlerin eserlerinin kaybolmaması, mezellete duçar olmamaları için başları ucuna birer taş dikip isimlerinin yazılmasında bir beis görmeyenler vardır. Her hâl ü kârda bu taşlara âyet-i kerime yazılmamalıdır. Daha sonra taşların kırılarak yerlere düşmesi mümkündür.
Mâlikîlere göre kabir üzerine Kur'ân yazılması haramdır. Ölünün adıyla ölüm tarihinin yazılması da mekruhtur. Şafiîlere göre bunlara yazı yazmak mutlak olarak (kesinlikle) mekruhtur. Meğer ki, bir âlimin, bir sâlihin kabri olsun. Bu takdirde adını ve kendisini temyiz edecek vasfını yazmak menduptur. Hanbelîlere göre de kitabet (Kabir taşına yazı yazmak) tafsile tâbi olmaksızın mekruhtur.
Bir şahsı öldüğü ev içinde bir yere defn etmek mekruhtur. Çünkü böyle bir defin, Peygamberlere (aleyhimüsselam) mahsustur.
KABİRLERLE İLGİLİ VAZİFELERİMİZ
Kabirleri ve kabristanları güzelce korumak, temiz tutmak, ağaçlar ile süslemek, yaşayanlar için bir vazifedir.
KABRİSTANLIKLARIN KORUNMASI
Bir kabristan ne kadar eski ve tarihî olursa olsun ve kendisine artık ölü defn edilmese bile yine kabristan olarak korunmalıdır.
Böyle bir kabristanı satıp veya üzerine herhangi bir müessese vücuda getirip içinde bulunan ölülerin kemiklerini, topraklarını başka bir mezarlığa nakl etmek caiz görülmemektedir.
Ölülerin hakları da dirilerin hakları kadar, belki ondan daha ziyade mahfuzdur (korunmuştur).
Bu haklara riayet edilmesi insaniyet için bir vazifedir. Atalarının ve dedelerinin hukukuna riayet etmeyen bir nesil, kendi evlat ve torunlarından ne yüzle riayet bekleyebilir.KABİRDE MEKRUH OLAN DURUMLAR
Kabirlerin yanında uyumak, çevrelerini kirletmek, yaş otlarını yolmak, ağaçlarını koparmak mekruhtur. Kabristandaki otlar ve ağaçlar yaş bulundukça bir tür hayata (cana) sahip demektir. Bunlar hal lisanıyla (kendi dilleriyle) Hak Teâla'yı tesbih ederler. Bu vesile ile orada yatan iman sahibi ölülerin rahmet-i ilahiyeye nail olacakları umulur.
MEZARA ÇİÇEK KONULUR MU?
Kabirlerin üzerine birkaç parça gül, reyhan gibi yaş çiçekler konulabilir. Fakat bu konuda israf edilmemesi, solup gidecek çiçeklere beyhude yere birçok paralar verilmesi doğru görülmez.
Özellikle başka milletleri (başka din mensuplarını) taklid niyetiyle olursa asla caiz olmaz