S Harfi ile Başlayan Atasözleri ve Anlamları
Sabah ola, hayrola: Sabah olsun, o vakte kadar iş belki düzelir.
Sabah sürçen, geceye dek sürçer: Bir işe başladığı zaman beceriksizliği görülen kişinin bu durumu sonuna kadar sürer.
Sabahın kızıllığı akşamı kış eder, akşamın kızıllığı sabahı güz eder: Sabahleyin gökyüzünde görülen kızıllık, o akşam havanın kış gibi olacağını, akşam görülen kızıllık ise ertesi sabah havanın güze döneceğini belirtir.
Sabır acıdır, meyvesi tatlıdır: Sabır zor bir iştir ancak güzel sonuçları vardır.
Sabreden derviş muradına ermiş: Beklemesini bilen kimse sonunda amacına ulaşır.
Sabreyle işine, hayır gelsin başına: Bir işi yaparken acele etmez, sabrederseniz hayırlı sonuçlara varırsınız.
Sabrın sonu selamettir: Karşılaştığı güçlükleri sabırla yenmeye çalışan kimse, sonunda başarıya ulaşır.
Sade pirinç zerde olmaz, bal gerektir kazana; baba malı tez tükenir evlat gerek kazana: Hakkıyla yararlanılacak bir şeyin meydana gelmesi için birtakım ögelerin bir araya gelmesi gerektir; kişi kendi emeği ile kazanç sağlayıp bunu baba malına katmıyorsa babasından kalan mal tez tükenir.
Sadık dost akrabadan yeğdir: Candan dost akrabadan daha hayırlı olur.
Sağ (sağlam) baş yastık istemez: Sağlam insan durup dururken yatmak istemez eğer istiyorsa hasta olduğu düşünülmelidir.
Sağılır ineğin buzağısı kesilmez: Çıkar sağlamaya yardım eden kimseye veya şeye zarar gelmemesine dikkat edilmelidir.
Sağır için iki kere keramet olmaz: Herkesin işitip öğrendiği şey, dikkatsiz kimse için bir daha söylenmez.
Sağır işitmez (duymaz) uydurur: Sağır, yanında konuşulan şeyleri işitmez ama konuşanların durumuna bakarak ve anladığını sanarak bir şeyler yakıştırıp söyler.
Sağlık varlıktan yeğdir: Sağlıktan büyük zenginlik olmaz.
Sakal bıyığa denk olmayınca berber ne yapsın?: Gelir gidere denk değilse durumu düzene koymaya çalışan kişi durumu düzeltmek için fazla bir şey yapamaz
Sakal keçide de var: Sakal, kişiye değer kazandırmaz.
Sakınılan göze çöp batar: Üzerine çok düşülen şeyler genellikle kazaya veya zarara uğrar.
Sakla samanı, gelir zamanı: Gereksiz görülen şey ileride gerekli olabilir.
Sana taşla vurana sen aşla (ekmekle, pamukla) var (dokun): Sana sert davranana sen yumuşak davran.
Sana vereyim bir öğüt, kendi ununu kendin öğüt: Kişi kendi işini kendisi yapmalıdır.
Sanat altın bileziktir: Kişinin elindeki sanat, değeri hiç eksilmeyen bir servettir.
Sanatı ustadan görmeyen (öğrenmeyen) öğrenmez: Kişi tek başına ne kadar çalışırsa çalışsın işin inceliklerini bir bilenden öğrenirse o işi daha çabuk ve kolay yapabilir.
Sanatını hor gören boğazına torba takar: İşini küçümseyen kişi istediği gibi para kazanamaz ve sonunda dilenci olur.
Sarımsağı gelin etmişler de kırk gün kokusu çıkmamış: İnsanlar kötü yanlarını kolay kolay belli etmezler, haklarında yargıda bulunmakta acele edilmemelidir.
Sarımsağını hesap eden paçayı yiyemez: Küçük sakıncalarını düşünerek bir işe girişmeyen kişi, o işin kazançlarından yoksun kalır.
Sarımsak da acı ama evde lazım bir dişi: Gerekli olanın niceliğinden çok niteliği önemlidir.
Sarımsak içli dışlı, soğan yalnız başlı: Anlaşan kimselerin birbirlerinden saklısı gizlisi yoktur, başkasıyla böyle bir yakınlık kuramamış olan tek başına kendi yaşantısı içinde kalır.
Sarımsak yemedim ki ağzım koksun: Kötü bir iş yapmadım ki sonucundan korkayım, sorumlu olayım.
Satılık ziftin olsun, Selânikten kel gelir: İşe yaramaz sandığın bir malı satılığa çıkarırsan akla gelmeyen yerlerden onu arayanlar gelir.
Say beni, sayayım seni: Sevgi karşılıklı olur, sen beni seversen ben de seni severim.
Sayılı günler (gün) tez (çabuk) geçer: Bir işin yapılması veya gerçekleşmesi için konulmuş olan belli bir süre çabucak geçer.
Sayılı koyunu kurt kapmaz (yemez): Miktarı saptanarak bir kimseye teslim edilmiş olan eşya iyi korunur.
Sebepsiz kuş bile uçmaz: Kılavuz ve yardımcı olmadan hiçbir iş başarılamaz.
Sel gider, kum kalır: Geçici durumlara güvenmek doğru değildir.
Sel ile gelen yel ile gider: Emek vermeden ele geçen para kısa zamanda çarçur olur gider.
Selam verdik, borçlu çıktık: Küçük bir ilgi gösterdik, üzerimize büyük bir iş yüklendik.
Selden gelen suya gider: Kolay ve emeksiz kazanılan şeyler elden kolay çıkar.
Selin ağzı tutulur, elin ağzı tutulmaz: Doğal yıkımlara karşı önlem alınır ama söyledikleri yalan yanlış olanı susturmaya kimsenin gücü yetmez.
Sen ağa ben ağa, koyunları (inekleri) kim sağa?: Herkes kendisini buyurucu durumda görür, iş yapmakla yükümlü saymazsa ortadaki işi kim yapar?
sen dede ben dede, bu atı kim tımar ede: Herkes kendisini buyurucu durumda görür, iş yapmakla yükümlü saymazsa ortadaki işi kim yapar?
Sen dost kazan, düşman ocağın başından çıkar: Sen dost kazanmanın yoluna bak, düşman kolay kazanılır.
Senden devletliye ortak olma: İki insan arasındaki beraberliğin sağlıklı yürüyebilmesi, anlaşma koşullarının her iki taraf için de eşit olmasıyla sağlanır, bu denge kurulamazsa yönetim güçlü olan tarafa geçer, hep onun dediği olur. (devletli: Zengin)
5 Mayıs 2024 Pazar
T HARFİ İLE BAŞLAYAN, ATASÖZLERİ
T HARFİ İLE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ
T Harfi ile Başlayan Atasözleri ve Anlamları
Tabak sevdiği deriyi taştan taşa (yerden yere) çalar: Birinin yakınlarına gösterdiği sert davranış onun iyiliği içindir.
Talihsiz hacıyı deve üstünde yılan sokar: Amacını gerçekleştirmesi mümkün olmayan kişinin karşısına, hatır ve hayale gelmeyen ve yenilemeyen engeller çıkar.
Tan yeri ağarınca hırsızın gözü kararır: Kirli işler yaparak çıkar sağlayan kişi, buna elverişli olan durum sona erince sersemleşir, hiçbir iş yapamaz.
Tarlada çayırda, bağ bayırda: Her şey kendisi için en elverişli ortamda gelişir, verimli duruma gelir.
Tarlada izi olmayanın harmanda sözü (yüzü) olmaz: Kendini işe vermeyenden, bir iş üretmeyenden hayır gelmez.
Tarlanın iyisi suya yakın, daha iyisi eve yakın: Çiftçinin toprağı suya ne kadar yakınsa değeri o kadar çok olur; bakımı, ürünün güvenliği ve eve kolay taşınabilmesi bakımından toprağın eve yakın olması daha da önemlidir.
Tarlayı koçan zapt etmez, saban zapt eder: Elinizde tarlanın tapusunun olması o tarlaya sahip olduğunuzu göstermez, onu ekip biçebiliyorsanız asıl o zaman o tarla sizin demektir.
Taşa çıkan keçinin ağaca çıkan oğlağı olur: Çocuklar ana ve babalarından öğrendiklerini yapmaya özenirler.
Taşıma su ile değirmen dönmez: İşi yapacak olanda yeteri kadar güç bulunmadıkça başkalarının küçük katkılarıyla sürekli ve büyük bir iş yürütülemez.
Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır: Gönül alıcı, okşayıcı sözlerle karşımızdakinin inadı yenilebilir.
Tatlı söz can azığı, acı söz baş kazığı: Gönül alıcı, okşayıcı sözlerle karşımızdakinin inadı yenilebilir.
Tatlı söz dinletir, tatsız söz esnetir: Güzel bir konuşmayı dinlemeyi herkes sever, sıkıcı bir konuşma dinlemek zorunda kalanlar, sıkıldıklarını belli etmekten kendilerini alamazlar.
Tatlı tatlı yemenin acı acı geğirmesi olur: Sonunu düşünmeden hoşlandığı şeyleri yapan kişi bir süre sonra bunun sıkıntısını çeker.
Tatsız aşa su neylesin, akılsız başa söz neylesin: İşe yaramayan nesneyi küçük çabalarla bir şeye benzetmek boş olduğu gibi aptal kişiyi de sözle akıllandırmak imkânsızdır.
Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış: Önemsiz kişi, önemli kişiye küsse önemli kişinin umurunda bile olmaz.
Tayfanın akıllısı, geminin dümeninden uzak durur: Akıllı işçi, beceremeyeceği yönetim işine el atmaz.
Taze bardağın suyu soğuk olur: Hayatına giren yeni şeyler, yeni dostlar kişiye hoş görünür.
Tebdilimekânda ferahlık vardır: Sağlık veya görev değişikliği nedeniyle bir yerden başka bir yere gitmek huzur sağlar. (tebdilimekân: Yer değiştirme)
Tek elin nesi var, iki elin sesi var: Başarıya ulaşmak için birlik olmak gerek.
Tek kanatla kuş uçmaz: Gereken koşullarla donanıp güçlenmeyen kişi amacına ulaşamaz.
Tekerlek kırıldıktan sonra yol gösteren çok olur: Sonucu kötü çıktıktan sonra bir davranış üzerine akıl öğreten çok bulunur.
Tekkeyi bekleyen çorbayı içer: Bir şeyi elde etmek için bazı sıkıntılara katlanmak gerekir.
Tembele iş buyur, sana akıl öğretsin: Tembel, kendisine buyurulan işi yapmamak için ya onun yapılmasına ihtiyaç bulunmadığını söyler ya da buyurulan biçimde değil, kendisinin işine gelen biçimde yapmayı önerir.
Tembele “kapını ört” demişler, “yel eser örter” demiş: Tembel, kapısının örtülmesini bile rüzgârdan bekler.
Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş: Hoşa gitmeyen herhangi bir nitelik yönünden birbiriyle benzeşen iki kişi bir araya gelmiş.
Terazi var, tartı var, her şeyin bir vakti var: Her şeyin bir ölçüsü ve zamanı vardır.
Terzi kendi söküğünü dikemez: İnsanlar başkalarına yaptıkları hizmetleri kendilerine yapamazlar.
Terzinin işi kötü, ayıbını örten ütü: Kişi, olumsuz yanlarını gizlemeyi bilir.
Terziye “dinlen” demişler, ayağa kalkmış: Rahat görünen öyle işler vardır ki onunla uğraşanların dinlenmesi, kimileri için yorucu olan davranışlarla olur
Testi kırılsa da kulpu elde kalır: Zarar da etse varlıklı bir kimse büsbütün yoksul kalmaz.
Teşbihte hata olmaz (olmasın): Yeri geldiği zaman çirkin, kaba bir benzetme ile anlatıma daha etkili bir hava verilmesi saygısızca bir davranış değildir, kimse bundan alınmamalıdır.
Teyze, ana yarısıdır: Teyze, bir kimseye annesi gibi sevgi, şefkat gösterir, onunla yakından ilgilenir.
U İLE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ
U İLE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ
U Harfi ile Başlayan Atasözleri ve Anlamları
Ucuz alan, pahalı alır: Ucuz olan mal çabuk eskir, pahalıya alınmış gibi olur.
Ucuz etin yahnisi yavan (tatsız) olur: Ucuza mal olan şeyler niteliksizdir.
Ucuzdur vardır illeti, pahalıdır vardır hikmeti: Ucuz şeylerin ucuzluğuna tamah etmemeli, pahalı şeylerin de pahalılığından korkulmamalıdır.
Uçan kuş aç kalmaz: Yaşam kavgası vermeyi bilen ne yapar yapar rızkını çıkarır.
Ufak at da civcivler yesin: Çok yalan söyleyen veya olayları abartan kişilere inandırıcı olmadığını belirtmek için söylenen bir söz.
Ulu sözü dinlemeyen, uluyakalır: Büyüklerin verdiği her öğüt yaşadıkları veya tanık oldukları bir olaya dayanır, bir büyüğün kulak ardı ettiğimiz sözünün önemini, başımız derde girip sızlanmaya başladığımız zaman anlarız.
Ulular köprü olsa, basıp geçme: Başkaları ezici, kırıcı davransa da sen onlara uyma, büyüklere karşı saygıda kusur etme.
Ummadığın taş baş yarar: Küçük veya önemsiz şeyler de çoğu kez büyük etkiler yapabilir.
Umut, fakirin (garibin) ekmeğidir: Yoksul kişi, hep yakında bolluğa, rahata kavuşma umudu içinde yaşar.
Usta maymun kamçı istemez: İşini iyi bilen kişiye zorlama gerekmez.
Ustanın çekici bin altın: Alanında uzman olan bir kişi, bir sorunu kolayca çözümleyebilme becerisi gösteriyorsa bu, aynı işe yıllarca verilmiş emeklerin karşılığı olarak değerlendirilmelidir.
Uşağı işe koş, sen de ardına düş: Çocuk kendisine ısmarlanan işi yapamayacağından işi buyuran kimsenin onun arkasından gitmesi gerekir. (*uşak: Çocuk)
Utanma pazar, dostluğu bozar: Taraflar birbirine ne denli yakın da olsalar bir alışverişte açıkça konuşup anlaşmaları gerekir, “ayıp olur” kaygısıyla başta değinilmeyen konular yüzünden sonradan araya soğukluk, kırgınlık girer.
Uzak menzile yavaş gitmeli: Zaman alacak işler aceleye getirilmemelidir.
4 Mayıs 2024 Cumartesi
Ü-V HARFİ İLE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ
Ü-V HARFİ İLE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ
Ü Harfi ile Başlayan Atasözleri ve Anlamları
Üçlenmemiş eken, olmamış eker: Gerekli koşullarını yerine getirmeden bir işe başlayan kişi olumlu sonuç alamaz. (*üçlemek: Tarlayı üç kez sürmek)
Ürümesini bilmeyen köpek sürüye kurt getirir: Beceriksiz kimselerin iyilik yapayım derken zarara yol açtıklarını anlatan bir söz. (*ürümek: Havlamak)
Ürüyen köpek ısırmaz: Bağırıp çağırarak başkalarını korkutmak isteyen kimseden zarar gelmez.
Üvey, öz olmaz; kemha, bez olmaz: Bir çocuk ne denli sevilse, ilgi görse de öz annesindeki şefkati üvey annesinde bulamaz, üvey anne öz annenin yerini dolduramaz. (*kemha: bir tür ipek kumaş)
Üveye etme, özünde bulursun; geline etme, kızında bulursun: Öz evladı bir gün öksüz kalırsa başkalarının ona kötü davranmasını istemeyen, üvey evladına kötü davranmamalıdır; kızına ileride gelin olarak gideceği yerde kötü davranılmasını istemeyen, kendi gelinine kötü davranmamalıdır.
Üzüm üzüme baka baka kararır: Her zaman bir arada bulunan, arkadaşlık eden kimselerin huyları birbirine benzemeye başlar.
Üzümünü ye de bağını sorma: Yararlandığın şeyin nereden geldiğini araştırma.
V Harfi ile Başlayan Atasözleri ve Anlamları
Vakit nakittir: Zaman çok değerlidir, boşa harcanmamalıdır.
Vakitsiz öten horozun başını keserler: Her söz yerinde ve zamanında söylenmelidir, zamansız ve yersiz söylenen sözler büyük zararlara yol açabilir.
Var evi kerem evi, yok evi verem (elem) evi: Varlıklı ailenin durumu konuk ağırlamaya, gereken yerlere yardım etmeye, armağanlar vermeye elverişlidir; yoksul ailenin evinde sıkıntı ve dertten başka bir şey bulunmaz.
Vardığın yer körse, sen de bir gözünü kapa: Girdiğin çevrede rahat etmek istiyorsan sana ters gelse bile çevrene uyum sağlamalısın.
Varlığa darlık olmaz: Zengin olanın gücü her şeye yeter.
Varsa (var mı) pulun herkes kulun; yoksa (yok mu) pulun dardır yolun: Zengin olana herkes hizmet eder, fakir olana ise kimse yüz vermez.
Vasiyet ölüm getirmez: Üzülecek bir durum meydana gelirse ne yapılacağını şimdiden kararlaştırmak o üzücü durumun gelmesine yol açmaz.
Veren el, alandan üstündür: Yardımını esirgemeyen, eli açık olan kimseye herkes saygı gösterir.
Veren eli herkes öper: Yardımını esirgemeyen, eli açık olan kimseye herkes saygı gösterir.
Vermeyince (vermemiş) Mabut, neylesin Sultan Mahmut: Tanrı, rahat bir yaşam veya yetenek kısmet etmemişse kulun elinden bir şey gelmez.
Y HARFİ İE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ
Y HARFİ İE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ
Y Harfi ile Başlayan Atasözleri ve Anlamları
Yabancı koyun kenara yatar = Yabancı kuşun başı kanadı altında olur: Bir topluluğa yeni katılan kimseyi çevresi hemen aralarına almaz, o yüzden bir süre yabancılık çeker, onlardan uzak durur.
Yağına kıymayan çöreğini yoz (kuru) yer: Bir iş için gerektiği kadar fedakârlıkta bulunmayan kişi sonucun kusurlarını hoş görmelidir.
Yağmur yağsın da varsın kerpiççi ağlasın: Yağmurdan yararlanacakların sayısı zarar göreceklerden daha fazladır, yeter ki yağmur yağsın.
Ya işten artar ya dişten: Para biriktirmek için çok çalışmak ya da savurgan olamamak gerekir.
Zenginin sermayesi kasasında, âlimin sermayesi kafasında: Zengin kişinin zenginliği parasıdır, her işini parayla kolayca yaptırır; bilgin kişinin zenginliği ise kafasındaki bilgisidir, düşüncesidir.
Yakın (hayırlı) dost (komşu) uzak (hayırsız) hısımdan (akrabadan) yeğdir (iyidir): İlgi ve iyiliklerini görmekte olduğumuz komşu ve dostlarımız, hiçbir ilgisini görmediğimiz akrabalarımızdan bize daha yakındır.
Zorla güzellik olmaz: 1. Kişiye, beğenmediği şey zorla beğendirilemez. 2. Bir iş insana zor kullanılarak yaptırılamaz.
Yalancının evi yanmış, kimse inanmamış: Yalan söylemeyi huy edinen kimsenin sözlerine, gerçeği söylediği zaman bile inanılmaz.
Yalancının mumu yatsıya kadar yanar: Söylenen söz yalansa durum çok geçmeden anlaşılır.
Yalnız kalanı kurt yer: Yardımcısı bulunmayan kişi, kendini tehlikeden koruyamaz.
Yalnız öküz çifte (boyunduruğa) koşulmaz: İki kişi ile yapılması gereken bir işi tek kişi ile yapmaya kalkışmak yanlıştır.
Yalnız taş, duvar olmaz: Nasıl bir tek taş ile duvar örülmezse insan da tek başına önemli bir işi başaramaz, başkalarıyla ilişki kurmak, işbirliği yapmak zorundadır.
Yalnızlık, Allah’a mahsustur (yaraşır): İnsan ancak toplumsal dayanışma ve iş bölümü içinde rahat ve huzurlu yaşayabilir.
Yanık yerin otu tez biter: Kişinin yüreğini yakan acı, az zaman sonra küllenir; yerini yeni ve neşeli duygulara bırakır.
Yanlış hesap Bağdat’tan döner: Ortaya çıkan bir yanlışlık çok geç de olsa düzeltilebilir.
Yanlış da bir nakış: Düzgün işler arasında yapılan bir yanlış, bazen tekdüzeliği giderir ve o işe süs, renk katar.
Z HARFİ İE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ
Z HARFİ İE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ
Z Harfi ile Başlayan Atasözleri ve Anlamları
Zahmetsiz rahmet olmaz: Sıkıntı, güçlük çekmeden iyi ve güzel işler başarılamaz.
Zaman sana uymazsa sen zamana uy: Yaşadığın zamanın koşulları ve çevrendekilerin davranışları senin tutumuna uygun değilse sen onlara uymalısın.
Zararın neresinden dönülse kârdır: Sürüp giden zararlı bir işten ne kadar erken vazgeçersek daha sonra uğrayacağımız zararı o kadar azaltmış oluruz.
Zayi olan koyunun kuyruğu büyük olur: Elden kaçırılan fırsat gözde büyütülür.
Zemheride sür de çalı sür: İyi verim alabilmek için üstünkörü olsa bile tarlayı zemheride sürmek gerekir.
Zemheride yoğurt isteyen cebinde bir inek taşır: Gerçekleşmesi güç bir şey isteyen kimse isteğini gerçekleştirecek çareyi kendisi bulmak zorundadır.
Zengin arabasını dağdan aşırır, züğürt (fakir) ovada yolunu şaşırır: Zengin, para gücüyle güçlükleri yenerken yoksul, parasızlık yüzünden en kolay işi bile başaramaz.
Zengin kesesini döver, züğürt dizini: Bir iş yapılacağı zaman zengin “işte para” diye kesesini döver, fakirse yapmak istediği işi parasızlık yüzünden yapamayacağı için dizini döver.
Zenginin horozu bile yumurtlar: Paralı kişi başarılı olunamayacak sanılan işlerden bile kâr sağlama yolunu bulur.
Zenginin malı züğürdün çenesini yorar: Fakir insanlar, zenginlerin mallarından bahsedip dururlar. Ancak bu konuşma onların çenesini yormaktan başka bir işe yaramaz.
Zenginin sermayesi kasasında, âlimin sermayesi kafasında: Zengin kişinin zenginliği parasıdır, her işini parayla kolayca yaptırır; bilgin kişinin zenginliği ise kafasındaki bilgisidir, düşüncesidir.
Zeyrek kuş iki ayağından tutulur: İşini hile ile yürüten kimse sonunda yakayı ele verir.
Zırva tevil götürmez: Saçma olan bir düşünceyi döndürme, çevirme yolu ile savunmaya kalkışanlara söylenen bir söz.
Zor kapıdan girerse, şeriat bacadan çıkar: Zorbalığın hüküm sürdüğü yerde din kuralları, kanun emirleri yürümez.
Zor oyunu bozar: Hileyle hazırlanan bir düzenin güç kullanılarak üstesinden gelinebilir.
Zora, beylerin borcu var: Zor kullanan kişilerin istediğini en güçlü kimseler bile verirler.
Zora dağlar dayanmaz: Zor kullanan kişilere çok güçlü sanılan kimseler bile boyun eğer.
Zorla güzellik olmaz: 1. Kişiye, beğenmediği şey zorla beğendirilemez. 2. Bir iş insana zor kullanılarak yaptırılamaz.
Zurnada peşrev olmaz, ne çıkarsa bahtına: Rastgele yapılan plansız işlerde yöntem, kural aranmaz.
Züğürt bezirgân eski defterleri karıştırır (yoklar): 1. Tüccar züğürtleyince, belki bir kimsede alacağım kalmıştır diye eski defterlerini gözden geçirir. 2. Vaktiyle önemli işler yapmış olanlar, düşkünlüklerinde eski durumlarını anarak, anlatarak avunmaya çalışırlar.
Züğürt olup düşmektense uyuz olup kaşınmak yeğdir: Uyuz olup kaşınmak insanı çok rahatsız eder ama fakirlikten dolayı ne yapacağını düşünmek daha çok rahatsız eder.
Züğürtlük, zadeliği bozar: Soylu kimse fakirleşince soyluluğu unutulur.
Zürefanın düşkünü, beyaz giyer kış günü: Daha önce iyi bir durumda olan kişi bu konumunu kaybettiğinde uygun olmayan, yersiz davranışlarda bulunur.
KANAAT VE HIRS
KANAAT VE HIRS
AYET: Yüce Allah buyuruyor: Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Halbuki onların dünya hayâtında aralarındaki geçim (rızık) larını biz taksim ettik. (Toplumsal dengenin gereği) birbirlerine işlerini gördürmeleri için bazısını bazısına (farklı) dereceler (ve farklı yetenekler) le üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirip yığdıklarından daha hayırlıdır. (Zuhruf - 32) 405 Madde ötesi âlemlerdeki varlıkları sadece bir “OL” emri ile ve madde âlemindeki varlıkları da zincirleme sebepler kuralı doğrultusunda yaratan Allah, Madde âlemindeki denge-düzenin gereği aynı kovanda yaşayan arıları bile farklı özellikler ve farklı yeteneklerle yarattığı gibi, toplumsal dengedüzenin gereği insanları da farklı özellikler ve farklı yeteneklerle yaratmış ve bazı insanları mal, mülk, makam ve yetki açısından diğerlerinden üstün kılmıştır. Neden mi? Tek bir binanın yapımı için bile, mimar, mühendis, hafriyatçı, kalıpçı, demirci, betoncu, duvarcı, sıvacı, sucu, elektrikçi, doğramacı, camcı, fayansçı ve boyacı gibi farklı özelliklere ve farklı yeteneklere sahip insanlar gerektiğinden, Yüce Allah insanları fiziksel ve beyinsel açıdan farklı özelliklerle yaratmış ve toplumsal düzene katkıda bulunmaları için farklı yetenekler vermiştir. Eğer Yüce Allah insanların hepsini fiziksel ve beyinsel açıdan tek tip varlıklar olarak yaratsaydı, doğal olarak herkes aynı işi yapacağından toplumsal düzen kurulamaz, insanlar birbirinden yararlanamaz, yatırımlar yapılamaz, büyük işler başarılamaz ve devlet düzeni bile kurulamazdı. İşte kim Yüce Allah’ın verdiği yeteneklere ve taksimde payına düşen işe, aşa razı olup başkalarının işinde, aşında ve yaşantısında gözü olmasa, buna Kanaat denir. Kanaat eden kimse gönül huzuru ile dünyada rahat yaşar ve âhiret âleminde o güzelim cennete kavuşur, Kim de Yüce Allah’ın verdiği yeteneklere ve taksimde payına düşen işe, aşa razı olmayıp başkalarının işinde, aşında ve yaşantısında gözü olsa, buna Hırs denir. Hırslı (ihtiraslı) kimsenin gönlü daralır, dünyası kararır ve âhireti felâket olur. Bu gerçekler karşısında Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın; “Görelim Mevla neyler, neylerse güzel eyler” ve Yunus Emre’nin; “Kimi atlas libas giyer, şükür bize aba düştü” diye taksimde payımıza düşen işe, aşa ve yaşantıya razı olmanın dışında elimizden ne gelir ki!
HADİS: Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Allah’ın size verdiği nimeti küçümsememeniz için (yaşantısı) sizden aşağı olanlara bakın, sizden daha üstün olanlara bakmayın! (Müslim - Tirmizî - İbni Mâce - Ahmed İbni Hanbel) 406
HADİS: Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Allah’ın sana taksim ettiği rızka razı ol ki, insanların en zengini olursun. (Tirmizî)
HADİS: Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Gerçek zenginlik mal çokluğu ile değil, gönül zenginliği iledir. (Buhârî)
HADİS: Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Aza kanaat etmeyen, çok mala da doymaz. (Beyhakî)
HADİS: Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: İnsanoğlunun iki vadi dolusu altını olsa, (kanaat etmeyip) üçüncüsünü de ister. Onun gözünü ancak (kabre girince) bir avuç toprak doyurur. (Buhârî)
HADİS: Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: İnsan yaşlansa da, onun iki duygusu sürekli genç kalır. Biri çok kazanma (mal edinme ve belirli makamlara gelme) hırsı, diğeri de çok yaşama hırsıdır. (Buhârî - Müslim)
HADİS: Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kim yaptığı bir işten geçimini sağlıyorsa, ona devam etsin. (Beyhakî)
KELİME-İ ŞEHÂDET
KELİME-İ ŞEHÂDET
k Kelime-i şehâdet nedir? “Eşhedü” (ben şehâdet ederim) ile başladığı için “Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü” ye Kelime-i şehâdet denir. Anlamı: Madde ve madde ötesi bütün âlemlerin Rabbi olan Allah birdir. Eşi, ortağı, dengi, yardımcısı ve benzeri yoktur. Canlı ve cansız bütün varlıkları yaratan, dilediği gibi yöneten, yönlendiren ve evrende kesin bir denge-düzen kuran O’dur. Bütün varlıklar O’nun emri, denetimi ve kesin kontrolü altındadır. O’nun izni olmadan tek bir varlık hareket edemez ve yörüngesini değiştiremez. Dünyayı, ayı, güneşi, yıldızları ve galaksileri yaratan, yörüngelerine oturtan ve çekim kanununa boyun eğdiren O’dur. 407 Evrendeki denge, düzen, kesin disiplin ve varlıklar arası uyum, Yüce Allah’ın varlığının ve birliğinin kesin kanıtıdır. Canlı ve cansız bütün varlıklar O’nu hamd ile tesbih eder ve O’ndan başka ilâh olmadığına şehâdet eder. Evet Allah birdir, O’ndan başka ilâh yoktur ve Hz. Muhammed O’nun kulu ve son Peygamberidir. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: İslâm beş temel üzerine kurulmuştur; Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resûlü olduğuna şehâdet etmek (Kelime-i şehâdet getirmek), namaz kılmak, zekât vermek, Kâbe’yi haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak. (Buhârî - Müslim - Tirmizî - Nesâî - Ahmed İbni Hanbel) İslâm’ın beş temel ilkesinin birincisi, anlamını bilerek ve kalben inanarak dil ile sözlü olarak Kelime-i şehâdet getirmek yani “Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü” demektir. Kelime-i şehâdet îmanın özü ve İslâm’ın tek giriş kapısıdır. İslâm, son hak din olduğundan bu kapı, ırkı, rengi, dili ve inancı ne olursa olsun bütün insanlara açıktır ve kıyâmete kadar açık kalacaktır. İslâm’ın dışında kalanlar, sapık ideoloji bataklıklarında çırpınanlar ve saygı duruşu adı altında putlaştırılan heykellerin önünde tapınanlar, Azrâil tatlı canlarını almadan önce “Kelime-i şehâdet” kapısından İslâm’a giriş yaparlarsa, derhal müslüman olur, günahlarından arınır ve o güzelim cennete aday olurlar. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Allahü Teâlâ buyurdu ki: “Lâ ilâhe illâllah (Muhammedün Resûlullah) benim kale’mdir. Kim benim kale’me girerse, azabımdan emin olur. (Hâkim - Ebû Nuaym) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: “Allah’tan başka ilâh yoktur ve Muhammed Allah’ın Resûlüdür” diye şehâdet eden (Kelime-i şehâdet getiren) kimseye, Allah cehennemi haram kılar. (Müslim - Tirmizî - Ahmed İbni Hanbel) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: “Allah’tan başka ilâh yoktur ve Muhammed Allah’ın Resûlüdür” diye şehâdet eden (Kelime-i şehâdet getiren) kimse, cennete girer. (Bezzar) Anlamını bilerek ve kalben inanarak dili ile Kelime-i şehâdet getirenler, kul hakkı ya da başka günahlardan dolayı cehenneme girseler bile, kâfirlerle birlikte aynı yerde yanmaz ve sürekli orada kalmazlar. Günahlarından arınınca yani cennetteki yaşam koşullarına uyum sağlayacak yapıya kavuşunca cehennemden çıkar ve cennetteki mü’min kardeşlerine kavuşurlar. 408 Anlamını bilerek ve kalben inanarak Kelime-i şehâdet getirenler, namaz, oruç gibi İslâm'ın diğer şartlarını da yerine getirseler ve her çeşit günahlardan kaçınsalar, Cehennemde bir an yanmadan doğruca cennete gider ve orada ebedî mutlu olurlar!..
KELİME-İ TAYYİBE
KELİME-İ TAYYİBE-TEVHİD
k Yüce Allah buyuruyor: (Ya Muhammed!) Görmedin mi, Allah Kelime-i tayyibe (güzel kelime) yi kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca nasıl benzetme yaptı? O (güzel ağaç), Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Düşünüp öğüt alsınlar diye Allah insanlara örnekler veriyor. (İbrahim - 24 - 25) İnsanlar düşünüp öğüt alsınlar diye madde ile mânevîyat arasında benzetmeler yapan Allah, bu âyet-i kerîmede de kelime-i tayyibeyi kökü yerde sabit ve dalları göğe (yukarı) doğru uzanan güzel bir ağaca benzetme yapıyor ve güzel ağacın her zaman meyve verdiğini bildiriyor. Kelime-i tayyibe, şirkten arınmış güzel bir söz demektir. Tevhid (Allah bir) inancının simgesi olan “Lâ ilâhe illâllah” a Kelime-i tayyibe ve Kelime-i tevhid denir. Kelime-i tayyibe ile güzel ağaç arasındaki benzerlikler Güzel ağacın kökü yerde sabit olduğundan, aşırı sel sularına ve şiddetli fırtınalara karşı boyun eğmeden yerinde dimdik durduğu ve göğe (yukarı) doğru uzanan dallarında Rabbinin izniyle her zaman güzel ve tatlı meyveler verdiği gibi, Tasavvuf dilinde Mârifetullâh ağacı denilen Kelime-i tayyibenin (Kelime-i tevhidin) kökü yani “Lâ ilâhe illâllah” inancı kalplerinde sabit olan müminlerde, din karşıtı sapık ideolojilere ve baskıcı rejimlere karşı boyun eğmeden inançları doğrultusunda yerlerinde dimdik durur ve Rablerinin izni ile her zaman zikir, şükür ve amel-i sâlih gibi güzel ve tatlı mânevî meyveler verirler. Yüce Allah buyuruyor: Kim izzet (saygınlık) istiyorsa, izzetin hepsi Allah’ındır. O’na (Allah’a) ancak Kelime-i tayyibe yükselir. Onları da O’na ancak amel-i sâlih yükseltir. (Fâtır - 10) 409 Kim dünya’da ve âhirette izzet, şeref ve saygınlık isterse, Allah’tan istesin. Çünkü izzet ve saygınlığın hepsi Allah’a aittir. Allah katına ancak şirkten arınmış ihlâslı tertemiz söz olan Kelime-i tayyibe yükselir ve amel-i sâlih denilen güzel ibâdetlerde onları Allah’a ulaştırır. Peygamberimiz ( s.a.v) buyuruyor: “Kim ihlâs ile Lâ ilâhe illâllah derse cennete girer”. “Ya Resülallah! Onun ihlâsı nedir?” denildi. “Allah’ın haram kıldığı her şeyden sizi engellemesidir.” buyurdu. (Bezzar) Tevhide dayanan Allah’a îmanın özü “Lâ ilâhe illâllah” ve Lâ ilâhe illâllah’ın özü de ihlâstır. Kim cân-ı gönlünden ihlâs ile Lâ ilâhe illâllah der yani gerçekten inanırsa, îmanı ve ihlâsı o kimseyi kesinlikle günahlardan korur. Çünkü inancı günah işlemesine engel olur. Peygamberimiz (s.a.v) buyuruyor: Kim Allah’ın rızasını talep ederek (ihlâs ile) “Lâ ilâhe illâllah” derse, Allah ona cehennemi haram kılar. (Buhârî - Müslim - Nesâî - İbni Mâce) Peygamberimiz ( s.a.v.) buyuruyor, En faziletli zikir “Lâ ilâhe illâllah” ve en faziletli dua “Elhamdülillâh” dır. (Tirmizî - İbni Mâce - Nesâî - Hâkim - İbni Hibban) En faziletli zikir, tevhid (Allah bir) inancının simgesi olan “Lâ ilâhe illâllah” dır. Çünkü anlamını bilerek ve kalben inanarak “Lâ ilâhe illâllah” diye zikir eden kimsenin günahları silinir, kalbi nurlanır, îmanı güçlenir ve gönlü Allah’a yönelir. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Îmanlarınızı “Lâ ilâhe illâllah” (zikri) ile yenileyin. (Hâkim - Ahmed İbni Hanbel) Bedensel hayâtımız solunum ve dolaşım sistemlerimizin sürekli ve düzenli çalışmasına bağlı olduğu gibi, mânevî hayâtımız da dilimizin ve kalbimizin sürekli ve düzenli (bilinçli) bir şekilde “Lâ ilâhe illâllah” diye Allah’ı zikretmemize bağlıdır. Madde âlemindeki doğal dengeler, elektronlardan yıldızlara ve kan dolaşımından akarsulara kadar her şeyin sürekli hareket etmesine bağlı olduğu gibi, Mânevî dengeler de insanların sürekli Allah’ı zikir edip îmanlarını yenilemelerine ve ibâdetlerini düzenli bir şekilde yapmalarına bağlı olduğundan, Peygamberimiz (s.a.v), “Lâ ilâhe illâllah (zikri) ile îmanlarınızı yenileyin” buyuruyor. 410 Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kimin (dünyadaki) son sözü “Lâ ilâhe illâllah” olursa, cennete girer. (Ebû Dâvûd - Hâkim) Dünyadaki son sözü “Lâ ilâhe illâllah” olan yani “Lâ ilâhe illâllah” dedikten sonra başka bir şey konuşmadan ölen kimse, kul hakkı ya da başka günahlarından dolayı cehenneme girse bile orada sürekli kalmaz, günahlarından arındığı an oradan çıkar ve o güzelim cennete kavuşur. İşte son nefeste “Lâ ilâhe illâllah “ diyebilmek ve âhiret âlemine îman ile gidebilmek için her zaman ve her yerde sürekli “Lâ ilâhe illâllah” diyelim ve bunu kalbimize yerleştirelim.
KIBLE
KIBLE
k Yüce Allah buyuruyor: Herkesin (her toplumun ibâdet ederken) yöneldiği bir yönü (kıblesi) vardır. (Bakara - 148) Hak olsun, bâtıl olsun her toplumun ibâdet ederken, tapınırken ya da putlaştırdığı bir taşın önün de saygı duruşu adı altında tören yaparken yöneldiği bir yönü vardır. İşte o yöne kıble denir. Müslümanların ilk kıblesi Kudüs’teki Mescid-i Aksâ idi. Kâbe’nin kıble olmasını çok arzu eden Peygamberimiz, hicretten önce Mekke’de Hacerel-Esved ile Rükn-i Yemânî arasında namaz kılmaya özen gösteriyordu. Çünkü bu durumda hem Kâbe’ye hem de Mescid-i Aksâ’ya dönmüş oluyordu. Ancak hicretten sonra Medine’de farklı bir durum ortaya çıktı. Kıble’ye yani Mescid-i Aksâ’ya döndüklerinde Kâbe arkalarında kalıyor ve Peygamberimiz bundan hüzünleniyordu. Bu nedenle gökyüzüne bakıp Hz. Cebrâil’i gözetliyor ve
kıble konusunda yeni bir vahiy getirmesini bekliyordu. Yüce Allah buyurdu: (Ya Muhammed!) Yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu (kıble konusunda vahiy beklediğini) görüyoruz. Şimdi seni arzu ettiğin bir kıble’ye çeviriyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram (Kâbe) tarafına çevir, (Ey mü’minler!) Siz de nerede olursanız olunuz, (namazda) yüzlerinizi o yöne (Kâbe’ye) çevirin. (Bakara - 144) 411 Medine’de 16-17 ay kadar Mescid-i Aksâ’ya doğru namaz kılındıktan sonra Şaban ayının ortalarında Hz. Cebrâil geldi, bu âyet-i getirdi ve Mekke’deki Kâbe müslümanların kıblesi oldu. Kâbe, Mekke’deki Mescid-i Haram’ın ortasında bulunan taştan yapılmış dört köşe ve tek oda şeklinde bir yapıdır. Ancak gerçek kıble Kâbe’nin binası değil arsası olduğundan, kıble Kâbe’nin boyutları ile sınırlı olmayıp üst taraftan yedi kat göklere ve alt taraftan yedi kat yerin altına (dünyanın merkezine) kadar kıble hükmündedir. Bu nedenle Kâbe’nin çevresindeki yüksek binalarda, dağların tepesinde ve uçakta kılınan namazlar geçerli olduğu gibi, evlerin zemin katında, yeraltındaki kömür ocaklarında ve denizaltı gemilerinde kılınan namazlar da geçerlidir. Cenaze namazı dâhil bütün namazlarda ve tilavet secdesinde İstikbâl-i kıble yani Kâbe‘ye dönmek farzdır. Bu nedenle müslümanların kıble yönünü iyi bilmeleri, yabancı yerlerde yöre halkından sözüne güvenilir kimselere sormaları ve ıssız yerlerde kendi görüşlerine göre kıble yönünü araştırdıktan sonra namaz kılmaları gerekir. Yabancı bir yerde sözüne güvenilir (namaz kılan) kimseler bulunduğu halde onlara sormadan ya da ıssız bir yerde kendi görüşüne göre güzelce araştırma yapmadan namaz kılan kimse, gerçekten kıbleye isabet etmiş olsa bile, namazı tekrar kılması gerekir. Çünkü o gerekeni yapmamış, kıbleyi güzelce araştırmamış, işi şansa ve tesadüfe bırakmıştır. Yabancı bir yerde yöre halkından sözüne güvenilir kimselere sorduktan ya da ıssız bir yerde kendi görüşüne göre güzelce araştırma yaptıktan sonra namaz kılan kimse, sonradan kıble konusunda yanıldığını anlasa bile namazı tamamdır, tekrar kılması gerekmez. Çünkü gerekeni yapmış, kıbleyi araştırmış, işi şansa ve tesadüfe bırakmamıştır. Yöre halkından sözüne güvenilir kimselerin bulunmadığı bir yerde kıble konusunda farklı görüşlere sahip olanlar, farklı yönlere dönüp namazı teker teker kılar, cemaat yapamazlar. Eğer içlerinde aynı görüşte olanlar varsa, onlar kendi aralarında cemaat yapabilirler. Yeryüzündeki bütün müslümanların tek kıblesi vardır, o da Kâbe’dir, Kâbe’nin dışında başka bir yöne dönülerek namaz kılınamaz ve Kâbe’nin dışında hiçbir şey tavaf edilemez. Türbelerin, türbelerdeki sandukaların, heykellerin ve nevruzda yakılan ateşlerin etrafında tavaf eder gibi dönmek haramdır ve dinden çıkma nedenidir. Savaş ve terör tehlikesi olan yerlerde, kıbleye dönüp namaz kılarsam arkamdan düşman saldırabilir gibi kuşkusu olanlar, ağır hasta olup kıbleye 412 dönmeye gücü yetmeyenler ve çevirecek kimseleri olmayanların kıblenin dışında başka yönlere dönüp namaz kılmalarında bir sakınca yoktur. Yeryüzündeki bütün müslümanlar her an kıbleye dönüp namaz kıldıkları için, namazın dışında da kıbleye karşı saygılı olalım. Bu nedenle tuvalette ve banyoda önümüzü ya da arkamızı kıbleye dönmeyelim ve abdest alırken bile kıbleye karşı tükürmeyelim ve sümkürmeyelim.
TEVEKKÜL DUASI LÂ HÂVLE VELÂ KUVVETE İLLÂ BİLLÂH
TEVEKKÜL DUASI -LÂ HÂVLE VELÂ KUVVETE İLLÂ BİLLÂH
k Peygamberimiz (s.a.v.) Sa’d bin Kays’a, “Sana cennet kapılarından bir kapıyı bildireyim mi?” dedi. Sa’d: “Evet ya Resûlallah” deyince, “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” buyurdu. (Tirmizî) Cennetin sekiz kapısı vardır ve her kapıdan aynı ibâdetleri çokça yapan mü’minler birlikte girecektir. Örneğin, Ramazan ayının dışında da çok oruç tutanlar Reyyan Kapısı‘ndan gireceği gibi, “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” ı çok söyleyenler de bu kapıdan girecektir. Ebû Mûsa radıyallahü anhü diyor ki: Peygamberimiz (s.a.v.) bana, “Sana cennet hazinelerinden bir hazineyi bildireyim mi?” dedi. Ben, “Evet ya Resûlallah” dedim. Buyurdu ki: “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” (Buhârî - Müslim - Tirmizî - İbni Mâce - Ebû Dâvûd) Dünyada altın, para ve mücevher gibi değerli şeylerin muhafaza edilmek üzere konduğu (depolandığı) yerlere hazine denildiği gibi, cennette de sevapların depolandığı yerlere hazine denir. Dünya hazinelerine sahip olanların sevinçleri, ümitleri ve mutluluk hayâlleri gerçekleşmeden bir anda ölümle noktalanabilir ve kendilerini toprağın altında buluverirler ama, Cennet hazinelerine sahip olanların ise sevinç, ümit ve mutluluk hayâlleri gerçek olur ve onlar o güzelim cennette sürekli mutlu yaşarlar. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” doksan dokuz derde şifâdır. Bunların en hafifi sıkıntı (gönül darlığı) dır.” (İbni Ebiddünya) 444 Anlamını bilerek ihlâs ve içtenlikle “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh”ı çok okuyanlar, âhiret âleminde içi sevap dolu cennet hazinelerine kavuşup orada sürekli mutlu olacakları gibi, Dünyada da hüzün, keder, sıkıntı, gönül darlığı, nazar, büyü, evham, stres ve ruhsal bunalım gibi doksan dokuz dertten kurtulup huzurlu ve sağlıklı bir ortama kavuşurlar. Peki, anlamı nedir? Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu: “Ey İbnü Ümmi Abdin! Sana “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” ın anlamını haber vereyim mi?” İbnü Ümmi Abdin yani Abdullah ibni Mes’ûd, “Evet, ya Resûlallah” deyince, “Lâ havle (nin anlamı): Allah’a isyandan kaçınmak ancak Allah’ın koruması ile, velâ kuvvete (nin anlamı): Allah’a itaat etmek de ancak Allah’ın yardımı iledir” buyurdu. (Menâvî) Günahların kökeni olan öfke, şehvet, onur, benlik, kin, kibir ve ihtiras gibi nefsâni duyguları kontrol altında tutmak, tembelliği, şeytanı aşmak ve işten, güçten kopup, Allah’ın her emrine boyun eğip ibâdetleri düzenli bir şekilde yapmak ve her çeşit günahlardan titizlikle kaçınmak gerçekten çok güç olduğundan, Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh çok okuyarak, günah işlemekten Allah’a sığınalım ve ibâdetlerimiz düzenli bir şekilde yapabilmek için de Allah’tan yardım isteyelim. Peygamberimiz (s.a.v.) Ebû Hureyre (r.a)‘ye buyurdu: “Sen, “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” deyince, Allah (c. c.): “Kulum bana teslim oldu ve her şeyi bana havale etti” buyurur”.
LOKMAN (A.S.) IN OĞLUNA ÖĞÜTLERİ
LOKMAN (A.S.) IN OĞLUNA ÖĞÜTLERİ
k Yüce Allah buyuruyor: Andolsun ki biz Lokman’a: Allah’a şükret diyerek hikmet verdik. Kim (Allah’a) şükrederse, ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse, kuşkusuz Allah hiç bir şeye muhtaç değildir, her türlü övgüye layıktır. (Lokman - 12) Bu âyette şükretmesi için Lokman’a hikmet verildiği ve kim şükrederse gerçekte kendisi için şükrettiği, çünkü yararının kendisine ait olduğu, kim de nankörlük ederse, kuşkusuz Allah’ın hiç kimsenin şükrüne, ibâdetine ihtiyacı olmadığı bildiriliyor. Hikmet ne demektir? Dünya hayâtının gerçeğini kavrama, gereksiz yere konuşmama, ilmi ile amel etme ve gerektiği yerde doğru karar verebilme yeteneğine sahip olmaya hikmet ve hikmet sahibine de hâkim denir. Hz. Lokman’ın peygamber mi, evliya mı olduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte Allah’ın sâlih bir kulu olduğu kesindir. Çünkü Kur’an’da adı övgü ile anılmaktadır. Hz. Lokman’ın oğluna öğütleri! Yüce Allah buyuruyor: Lokman oğluna öğüt vererek dedi ki:”Ey yavrucuğum! Allah’a ortak koşma. Çünkü (Allah’a) ortak koşmak en büyük bir zulümdür. (Lokman - 13) Hz. Lokman öncelikle evrensel simge ve îmanın temel ilkesi olan tevhid (Allah bir) inancı ile başladı ve oğluna: Hiçbir şeyi ilâhlaştırıp Allah’a ortak koşmamasını, çünkü Allah’a ortak koşmanın en büyük bir zulüm ve en büyük bir günah olduğunu vurguladı. Sonra öğütlerine şöyle devam etti. 448 Yüce Allah buyuruyor: Ey yavrucuğum! Kuşkusuz yaptığın iş (sevap-günah) bir hardal tanesi ağırlığında olsa ve bir kaya içinde ya göklerde ya da yerin derinliklerinde olsa, Allah onu getirir (mîzanına koyar). Çünkü Allah en gizli işleri görüp bilen ve her şeyden haberdar olandır. (Lokman -16) Hz. Lokman tevhid inancına bağlı olarak Yüce Allah’ın her şeyi bildiğine ve gördüğüne açıklık getirmek için oğluna: “Eğer sen hardal tanesi kadar (azıcık) bir sevabı ya da bir günahı kayaların (mağaraların) içinde, göklerde (uzayda) ve yerin derinliklerinde gizlice yapsan da, Allah onu görür, bilir ve mahşere getirip mîzanına koyar” dedi. Yüce Allah buyuruyor: Ey yavrucuğum! Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükleri engellemeye çalış ve (bu yolda) başına gelenlere sabret. Çünkü bunlar, yapılması gereken kesin işlerdir. (Lokman - 17) Hz. Lokman îmanın temel ilkesinden sonra dinin direği, îmanın alâmeti ve kişinin dinsel duyarlılığının göstergesi olan namazı, dosdoğru kılmasını ve ardından, Sadece kendini düşünmeyip diğer insanlara da yararlı olması için, “İyiliği emret, kötülükleri engellemeye çalış ve (bu yolda) başına gelenlere sabret” diye, Allah yolunda din için çalışmasını ve bunların yapılması gereken kesin işler (emirler) olduğunu bildirdi. Yüce Allah buyuruyor: İnsanları (küçümseyerek) yüzünü yan çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü Allah böbürlenen ve kendini beğenip övünen kimseleri sevmez. (Lokman - 18) “Ey oğlum! Sakın hiç kimseyi küçük görüp aşağılama. Düşün, seni de onu da yaratan Rabbiniz birdir.” Bu nedenle böbürlenip büyüklük taslayanları ve kendini beğenip övünenleri Allah sevmediği gibi insanlar da sevmez ve zavallıların toplumdaki saygınlıkları gider. Yürüyüşünde doğal ol, sesini de alçalt, kuşkusuz seslerin en çirkini merkeplerin anırmasıdır. (Lokman - 18 - 19) Hz. Lokman oğluna, yürüyüşünde doğal olmasını yani ne çok hızlı ve ne de çok yavaş hareket etmeyip yaya trafiğine uymasını, konuşurken de başkalarını rahatsız etmemek için sesinin tonunu alçaltmasını tavsiye ettikten sonra, “Kuşkusuz seslerin en çirkini merkeplerin anırmasıdır” buyurarak, Gereğinden fazla yüksek sesle konuşmanın ve gürültü yapmanın, merkeplerin anırması gibi çirkin ve sağlık açısından da zararlı olduğunu vurguladı.
LÛT KAVMİ NEDEN HELÂK OLDU? İŞTE EŞCİNSELLİĞİN SONU
LÛT KAVMİ NEDEN HELÂK OLDU? İŞTE EŞCİNSELLİĞİN SONU
k Hz. İbrahim Urfa’dan Filistin’e hicret ederken yanında yeğeni Hz. Lût da vardı. Yüce Allah Hz. Lût’a peygamberlik görevi verdi ve onu başkenti Sedom olan bir kavme peygamber olarak gönderdi. Yüce Allah buyuruyor: Ve Lût’u da kavmine peygamber (olarak) gönderdik. (Lût) Kavmine dedi ki: Siz gerçekten en çirkin fuhşiyatı (eşcinselliği) yapıyorsunuz. Sizden önce âlemlerde bir tek kişi bu işi yapmamıştı. (Ankebût - 28) Lût kavmi, eşcinsel (homoseksüel) denilen cinsel sapıklardı. Bu nedenle Hz. Lût öncelikle onları bu konuda uyardı ve dedi ki: “Siz gerçekten en çirkin bir fuhşiyatı (eşcinselliği) yapıyorsunuz. Sizden önce, âlemlerde bir tek kişi bu işi yapmamıştı.” Hz. Lût gece, gündüz yalvarıyor ve onlara öğütler veriyordu ama ne yazık ki sapıklar iyice azmış ve iş çığırından çıkmıştı. Topluma açık yerlerde bile erkekler kendi aralarında sapık ilişkide bulunurken, kadınlar da onları izliyor ve eğlenip gülüşüyorlardı, Hayâ kalkmış ve cinsel sapıklık toplumun bütün kesimlerine yayılmıştı. Canlıların üremesini düzenleyen fıtrat kanunlarına ters düşen bu sapıklık hareketi kuşkusuz devam edemezdi ve Âdetullah’ın gereği azabın gelmesi artık an meselesi idi. Ve azap melekleri geldi Yüce Allah tarafından Lût kavmini helâk etmekle görevlendirilen melekler, genç ve yakışıklı delikanlılar şeklinde Lût kavmine geldiler ve Hz. Lût’a konuk oldular. Konuklarının melek olduğunu bilmeyen Hz. Lût, “Ah! Şimdi kavmim gelip bunları benden ister ve zorla almaya kalkışırlarsa, ne yapabilirim ki” diye düşünürken, Evi kuşatan sapıklar “Gençleri bize ver, aksi halde kapıyı kırarız” diye bağırmaya ve tehditler savurmaya başladılar. Hz. Lût’un yüzü sapsarı oldu, nefesi durdu ve kalbi hızla çarpmaya başladı. Yüce Allah buyuruyor: (Melekler) dediler ki:”Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz, sana el uzatamazlar. Sen gecenin bir bölümünde ailenle birlikte yürü, zevcenin dışında aranızdan kimse geride kalmasın. Çünkü onların başına gelecek olan (azap), onun da başına gelecek. (Hûd - 81) 450 Hz. Lût konuklarının melek olduğunu öğrenince, “Ooh’!” diye derin bir nefes aldı ve rahatladı. Tam o anda sapıklar da kapıyı kırıp içeri girdiler ama meleklerden biri (Hz. Cebrâil) bir kanadını çıkarıp hafifçe silkince, sapıkların hepsini şehrin dışına fırlattı ve gözlerini kör etti. Lût kavminin helâk olması: Yüce Allah buyuruyor: Güneşin doğuşu anında korkunç bir uğultu onları yakalayıverdi. (Hicr - 73) Son gecelerinde daha da azgınlaşan sapıklar, Hz. Cebrâil’in bağırmasından kaynaklanan korkunç bir uğultu ile yataklarından fırlayıp dışarı kaçıştılar. Korku ile birbirlerine bakışırlarken, şiddetli bir fırtına koptu ve üstlerine taşlar yağmaya başladı. Aşırı derecedeki sıcak taşlardan korunmak için tekrar evlerine kaçtılar ama bu defa da çok şiddetli bir deprem başladı. Ayrıca yerden sıcak sular fışkırmaya ve gökten de sıcak çamur yağmaya başladı. Artık Hz. Lût’un hak peygamber olduğuna inanmış, Yüce Allah’ın kudretini görmüş ve yaptıklarına çok pişman olmuşlardı ama iş işten geçmiş ve onların kıyâmeti kopmuştu. Bu durumda ne kaçacakları bir yerleri kalmıştı ve ne de ölümden başka bir seçenekleri!.. Yüce Allah buyuruyor: Ülkelerinin üstünü altına çevirdik ve üzerlerine siccil’den taşlar yağdırdık. (Hicr - 74) Yüce Allah’ın emri ile Hz. Cebrâil, Lût kavminin yaşadığı köy ve kasabaların tamamını yerinden koparıp havaya kaldırdı ve ters çevirip yere vurdu. Yüce Allah buyuruyor: Ve Celâlim hakkı için ki, biz ondan (Lût kavminden) akıllı toplumlar için apaçık bir alâmet (Lût Gölünü) bıraktık. Dağları, tepeleri, bağları, bahçeleri ve meşhur Sedom şehri ile birlikte Lût kavminin yaşadığı ülkenin tamamı batmış ve geriye ibret olarak sadece acı ve pis kokulu Lût Gölü kalmıştı
50-) HZ.DAVUT(AS)IN HAYATI
HZ.DAVUT(AS)IN HAYATI
Hz. Davut (a.s.) Kudüs’te doğdu. Hz. Davut’un (a.s.) adı Kur’an-ı Kerim’de 16 defa geçer. Hz. Davut (a.s.) sesinin güzelliğiyle bilinir. Hatta günümüzde bile güzel seslilere ona ithafen “Davudi” sesli denilmektedir. Hz. Davut’un (a.s.) önceleri Tâlût’un ordusunda bir asker olarak savaştı, daha sonra Allah’ın kendisine verdiği peygamberlik ve hükümdarlıkla birlikte İsrailoğullarına kral oldu. İbadet ehli idi. Bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı. Zamanını ibadet ve zikirle geçirirdi. Çobanlık ve demircilik yaptı. Kendisine dört büyük kitaptan biri olan Zebur verildi. Hz. Davut (a.s.) 40 sene hükürdalık yaptıktan sonra 100 yaşında vefat etti. Yerine oğlu Hz. Süleyman (a.s.) geçti. Hz. Davut’un (a.s.) kabri Kudüs’te Mescid-i Aksa’nın güney batısında kendi adıyla anılan Davut şehrinde, Sion tepesinin üzerindedir.
Ulül Azm Peygamberlerden Hz. Davut’un (a.s.) ayrıntılı hayatı.
HZ. DAVUT’UN (A.S.) HAYATI - Davut Aleyhisselam Kimdir?
Hazret-i Dâvûd -aleyhisselâm- Kudüs’te doğmuş, tahmînen 100 yaşında vefât etmiştir. Nesebi, Yahûda bin Ya’kûb bin İshâk bin İbrâhîm’e dayanır. Kendisine hem peygamberlik hem de hükümdarlık verilmiştir. Târihçilere göre hükümdarlığı tahmînen M.Ö. 1015-975 yılları arasındadır.
Kur’ân-ı Kerîm’de Dâvûd -aleyhisselâm-’ın 16 yerde ismi geçer. O’na İbrânî lisânıyla Zebûr indirilmiştir.
TALUT, CALUT VE TABUT
Mûsâ -aleyhisselâm-’dan sonra gelen Benî İsrâîl peygamberleri, Tevrât ile amel ediyorlardı. Fakat Yahûdîler, başlarında peygamber bulunmadığı kısacık bir fırsat yakaladıklarında, hemen kitabı tahrîf ederek kendi hevâ ve heveslerine göre te’vîl ediyorlardı. Böylece îtikâdî ve ahlâkî durumları bozuluyor; yeni bir peygamber gelince düzeliyor, fakat sonra tekrar fesâda meylediyorlardı.
Calut Kimdir?
O zamanlar Mısır ile Şam arasında Amâlika kavmi vardı. Câlût isminde çok güçlü bir reisleri bulunmaktaydı. Allâh -celle celâlühû-, Câlût’u İsrâîloğulları’nın başına musallat etti. Câlût, İsrâîloğulları’nı mağlûb ederek çocuklarını ve kadınlarını esir aldı.
Tabut Ne demek?
Benî İsrâîl’de Mûsâ -aleyhisselâm- zamanından beri muhâfaza edilen ve içinde bir kısım mukaddes emânetlerin bulunduğu kıymetli bir sandık vardı. Sandığı ele geçiren Câlût, hakaret olsun diye onu pisliğe attı. Bu sandığa Kur’ân-ı Kerîm’de “Tâbût” denilmektedir.
Ev, mal, mülk ve yurtlarından ayrı düşen İsrâîloğulları çok huzursuz oldular. Tâbût’un, ellerinden çıkmasına çok üzüldüler. Artık bütün emel ve gâyeleri Tâbût’u tekrar ellerine geçirmek olmuştu.
Talut Kimdir?
O sırada içlerinde, rivâyete göre İşmoil isminde bir peygamber vardı. Yahûdîler, ondan kendilerini kurtaracak bir hükümdar istediler. İşmoil -aleyhisselâm- da, duâ ve niyazda bulundu. Hak Teâlâ, “Tâlût” isminde bir kimsenin melik olarak tâyin edilmesini vahyetti. Fakat bir kısım yahûdîler, Tâlût’u hükümdar yapmak istemeyip bu ilâhî emre karşı çıktılar:
“–Tâlût, hükümdar soyundan değildir!” dediler.
Çünkü o zamana kadar İsrâîloğulları’na gelen peygamberler, Lâvî bin Ya’kûb’un; hükümdarlar ise, Yahûda bin Ya’kûb’un soyundan gelmekteydi. Tâlût ise, her iki soydan da değildi.
Kur’ân-ı Kerîm’de bu husus şöyle anlatılır:
“Mûsâ’dan sonra, Benî İsrâîl’den ileri gelen kimseleri görmedin mi? Kendilerine gönderilmiş bir peygambere:
«–Bize bir hükümdar gönder ki (onun kumandasında) Allâh yolunda savaşalım!» demişlerdi.
(O Peygamber:)
«–Ya size savaş farz kılınır da savaşmazsanız!» dedi.
(Onlar da:)
«–Yurtlarımızdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz hâlde Allâh yolunda neden savaşmayalım?!» dediler.
Kendilerine savaş yazılınca da -içlerinden pek azı hâriç- geri dönüp kaçtılar. Allâh, o zâlimleri hakkıyla bilendir.” (el-Bakara, 246)
“Peygamberleri onlara:
«–Bilin ki Allâh, Tâlût’u size hükümdar olarak gönderdi.» dedi.
Bunun üzerine:
«–Biz, hükümdarlığa daha lâyık oluduğumuz hâlde, (üstelik) ona servet ve zenginlik cihetinden geniş imkânlar da verilmemişken, bize nasıl hükümdar olabilir?!» dediler.
(Peygamber:)
«–Allâh sizin üzerinize onu seçti, ilmen ve bedenen ona üstünlük verdi. Allâh mülkünü dilediğine verir. Allâh her şeyi ihâta eden ve her şeyi bilendir.» dedi.” (el-Bakara, 247)
İsrâîloğulları’nın ileri gelenlerine göre iktidar, büyük servet ve sermâye sâhiplerinin olmalıydı. Hâlbuki bu fikir, cemiyetin menfaatine ve adâlet prensibine aykırıdır. Çünkü iktidâra, zenginlerin değil, ehil olan kimselerin geçmesi gerekir. Bu da, kişinin mânevî gücü, bilgisi ve tecrübesi ile birlikte kuvvet ve cesâretine bağlıdır.
Fahr-i Râzî’nin beyânına göre İşmoil -aleyhisselâm-, İsrâîloğulları’nın teklîfini şu dört sebepten dolayı reddetti: @irfanakdogan
49-) HZ. SÜLEYMAN(AS)IN HAYATI
HZ. SÜLEYMAN(AS)IN HAYATI
Hz. Süleyman (a.s.) Gazze’de doğdu. Babası Hz. Davut (a.s.) vefât ettiğinde 12-13 yaşlarında idi. Babası gibi önce hükümdar, sonra peygamber oldu.
Kuran’da 16 yerde ismi geçen Hz. Süleyman’ın (a.s.) Davut Aleyhisselam’ın oğlu ve vârisi olduğu, üstün kılındığı, şükreden, sâlih, hakîm, anlayışlı bir kul olduğu bildirilmekte, keskin zekâsı, engin bilgisi ve hikmetiyle karmaşık meseleleri kolayca çözüme kavuşturma yeteneğinden söz edilir. Allah diğer peygamberler gibi Hz. Süleyman’a (a.s.) da vahiyde bulunmuş ve onu da diğerleri gibi doğru yola iletmiştir. Kuran, Hz. Süleyman’ın (a.s.) güzel bir kul olduğunu, daima Allah’a yöneldiğini, Allah katında büyük değeri ve güzel yeri bulunduğunu belirtmektedir.
Allah, Davut Aleyhisselam gibi Hz. Süleyman’ı (a.s.) da peygamberlik, hükümdarlık, hikmet ve ilimle donatmış, saltanatı ve nübüvveti onların şahsında toplamıştır.
Hz. Süleyman’ın (a.s.) emrine rüzgârlar verilmiş, kendisine kuş dili ve başka hayvanların dili de öğretilmiştir. Hz. Süleyman (a.s.) atları, özellikle yarış atlarını çok severdi.
Beyt-i Makdis’i (Mescid-i Aksâ’yı) yedi yılda inşâ etti. Yemen’deki Sebe’ Melîkesi Belkıs ile evlendi. Hz. Süleyman’ın (a.s.) 40 yıl saltanat sürdüğü ve 52 veya 53 yaşında vefat ettiği nakledilir. Kabri Kudüs’tedir.
Muazzam dünyâ servet ve tasarrufunu kalbinin dışında taşıyan Hz. Süleyman’ın (a.s.) ayrıntılı hayatı.
HZ. SÜLEYMAN’IN (A.S.) HAYATI - Süleyman Peygamber Kimdir?
Süleymân Aleyhisselâm Gazze’de doğdu. Babası Hz. Davut Aleyhisselâm vefât ettiğinde 12-13 yaşlarında idi. Babası gibi önce hükümdar, sonra peygamber oldu. Beyt-i Makdis’i (Mescid-i Aksâ’yı) yedi yılda inşâ etti. Yemen’deki Sebe’ Melîkesi Belkıs ile evlendi. Kudüs’te vefât etti.
Hz. Süleyman’ın (a.s.) Firaseti
Süleymân Aleyhisselâm çocukluğundan itibâren yüksek bir anlayışa sâhip, çok zeki biriydi. O’nun bu husûsiyetiyle ilgili olarak Resûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle bir hâdise anlatır:
“…Vaktiyle iki kadın ve beraberlerinde iki oğlan vardı. Yolda giderlerken bir kurt gelip kadınlardan büyük olanın çocuğunu alıp götürdü. Bunun üzerine bu kadın, arkadaşı (olan küçük) kadına:
«–Kurt, senin çocuğunu götürdü.» dedi.
Öbür kadın:
«–Hayır, senin çocuğunu götürdü!» dedi.
Nihâyet bu iki kadın, aralarında hükmetmesi için Davut Aleyhisselâm’a mürâcaat ettiler. Davut Aleyhisselâm çocuğun büyük kadına âit olduğuna hükmetti. Onlar muhâkemeden çıkıp, Davut Aleyhisselâm’ın oğlu Süleymân Aleyhisselâm’a gittiler. Davut Aleyhisselâm’ın hükmünü söylediler. Süleymân Aleyhisselâm da:
«–Bana bir bıçak getirin! Çocuğu (bu) iki kadın arasında paylaştırayım!» dedi.
Bunun üzerine küçük kadın:
«–Aman öyle yapma! Allâh sana rahmet eylesin! Çocuk bu kadınındır!» dedi.
Bunun üzerine Süleymân Aleyhisselâm çocuğun küçük kadına âit olduğuna hükmetti.” (Buhârî, Enbiyâ, 40)
Çünkü analık şefkati, evlâdının ölmesine râzı gelemezdi.
Süleymân -aleyhisselâm-’ın firâsetiyle alâkalı bir başka rivâyet de şöyledir:
Bir gece, bir koyun sürüsü bir tarlayı harâb etmişti. Tarla sâhipleri, Dâvûd -aleyhisselâm-’a gelip şikâyetçi oldular. Telef olan tarla, kıymet bakımından koyun sürüsüne müsâvî idi. Bunun üzerine Dâvûd -aleyhisselâm-, koyunların tarla sâhibine verilmesine hükmetti. Süleymân -aleyhisselâm-, o sırada küçük yaşta olmasına rağmen:
“–Babacığım, bir yol daha var! Koyunları tarla sâhibine borç olarak verelim; sütünden ve yününden istifâde etsin. Bu arada tarlayı düzenlesin. Tarla eski hâline gelinceye kadar koyunlar kendisinde kalsın. İşleri yoluna girince de, sürüyü sâhibine teslîm etsin!” dedi.
Dâvûd -aleyhisselâm- bu teklifi çok beğendi ve öyle hükmetti. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
“Dâvûd ve Süleymân’ı da (yâd et)! Bir zaman, bir ekin husûsunda hüküm veriyorlardı; hani o kavmin koyunları, geceleyin başıboş bir vazîyette bu ekinin içine dağılıp ziyân vermişti. Biz, onların hükmünü görüp bilmekte idik.” (el-Enbiyâ, 78)
“Böylece bu (fetvâyı) Süleymân’a biz anlatmıştık. Biz, onların her birine hüküm ve ilim (hükümdarlık, peygamberlik) verdik...” (el-Enbiyâ, 79) @irfanakdogan
48-) HZ. ZÜLKİFL(AS)IN HAYATI
HZ. ZÜLKİFL(AS)IN HAYATI
Benî İsrâîl peygamberidir. Elyesa’ -aleyhisselâm-’ın amcasının oğludur.
Rivâyetlere göre, ismi Bişr olup Zülkifl lakâbıdır. Bu lakab, kendisine Elyesa’ -aleyhisselâm-’dan sonra, dînin emirlerini İsrâîloğulları’na bildirmeye kefîl olup, bir de zamanındaki peygamberlerin amellerini işleyip kat-kat sevâba nâil olduğu için verilmiştir. Nitekim Arapça’da “zü” sâhip, “kifl” de kefâlet (kefillik), nasîb, kısmet, kat (misil) gibi mânâlara gelir. Bu lakap ile, dünyevî zenginlik ve kısmetler değil, üstün kişilik husûsiyetleri ve âhiretteki yüksek dereceler kastedilmektedir.
PEYGAMBER VARİSİ ADAY BİR GENÇ "ZÜLKİFL PEYGAMBER"
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh-’tan şöyle bir rivâyet vardır:
“Allâh Teâlâ, İsrâîloğulları peygamberlerinden birine, lutfetmiş olduğu nübüvvetin yanında bir de mülk ve saltanat verdi. Bu peygamberin vefâtı yaklaştığında, O’na rûhunu kabzedeceğini vahiyle bildirdi:
«Mülkümü, İsrâîloğulları’ndan geceleri sabaha kadar namaz kılan, gündüzleri oruç tutan ve insanlar arasında kızmadan hükmedecek birine ver!» buyurdu.
Bu peygamber, kendisine verilen emri, İsrâîloğulları’na bildirdi. Aralarından bir genç kalkıp:
«–Bu işe ben kefil olurum! Bu vazîfeyi üstlenirim!» dedi.
Peygamber o gence
«–Bu kavmin içinde senden daha büyükleri var; sen otur!» dedi.
Sonra ikinci defa aynı teklifi yaptı, yine o genç:
«–Ben kefil olurum.» dedi. Üçüncü defa aynı teklif tekrarlanınca, cevap veren, yine o genç oldu. Bunun üzerine teklifi yapan peygamber, yerine onu kefil bırakıp mülkünü ona verdi. Bu genç, Bişr idi.”
Şeytan, bu gence hased etti. Gencin üstlendiği vazîfeyi gerçekleştirememesi için çeşitli hîleler yaptı. Fakat o, iblîs’in vesveselerine meyletmeyerek, yüklendiği emâneti lâyıkıyla taşıdı. Gayreti eksiksizdi. Bu sebeple kendisine “Zülkifl” denildi.
Allah’ın kitabı ve mukaddes Kur’anı Kerim’de ismi geçen peygamberlerden biride şüphesiz Hz Zülküf aleyhisselamdır. Hz Zülkifl hayatı kaçımız okuduk veya Hz Zülkifl peygamber hakkında ne kadar bir bilgiye sahibiz. Hiç okudunuz mu? Hz Zülkifl kısaca‘da olsa hayatını. Peygamberliği kesin olarak belli olmayıp, Zülkifl’in peygamber olmadığını söyleyenler olmuşsa da, İslam bilginlerinin çoğunluğuna göre peygamberdir ve geçerli olan görüş de budur. Âyette geçen “Zülkifl” adi değil lakabıdır ve “nasip ve kısmet sahibi” anlamına gelir. Fakat burada dünyevi zenginliği değil, onun üstün kişiliğini ve âhiretteki derecesini kastetmek için kullanılmıştır. Asıl ismi Bişr olup, lakâbı Zülkifl’dir. Âlimlerin bir kısmi da onun Eyyub (a.s)’in kendisinden sonra peygamber olan Bişr adındaki oğlu olduğunu söylemişlerdir. Fakat bu görüşlerin hiç biri kesinlik derecesine sahip degildir. Onun gerçek adi hakkında çok farklı rivayetler vardır. Kur’ân’da iki yerde kendisinden bahsedilmektedir. Kur’an’da Eyyub’un kıssası anlatıldıktan sonra, peygamberlerden bazıları anılır ve onlar övülür. Bu peygamberden biri de, Zülkifl’dir.
Taberi’de yer alan bir rivayete göre Zülkifl Şam’da otururdu. Oradaki halkı Allah’a inanmaya, O’na ibadet etmeye ve dürüst bir şekilde yaşamaya çağırdı ve orada yaşamını yitirdi
Kur’an’da Enbiyâ ve Sâd Surelerinde kendisinden bahsedilmektedir: وَإِسْمَاعِيلَ وَإِدْرِيسَ وَذَا الْكِفْلِ كُلٌّ مِّنَ الصَّابِرِينَ وَأَدْخَلْنَاهُمْ فِي رَحْمَتِنَا إِنَّهُم مِّنَ الصَّالِحِينَ “Ve Hz. İsmail ve Hz. İdris ve Hz. Zülkifli; hepsi sabredenlerdendir.Onları da rahmetimizin içine soktuk. Şüphesiz onlar salih kimselerdendi.(Enbiya, 85 ve 86).
(Sad, 38/45, 46, 47, 48).”Kuvvetli ve basiretli kullarımız İbrahim’i, İshâk’ı ve Yâkub’u da an. Biz onları ahiret yurdunu düşünme özelliğiyle temizleyip, kendimize halis (kul) yaptık. Onlar bizim yanımızda seçkinlerden, hayırlılardandır. İsmâil’i, Elyesâ’i, Zülkifl’i de an. Hepsi de iyilerdendir”
Allah’ın İsrâiloğulları’na gönderdiği peygamberlerden Elyesâ’nın eceli gelip vefâtı yaklaşınca; Allah, rûhunu kabzedeceğini vahiyle bildirdi ve ’Mülkünü, İsrâiloğulları’ndan gece sabaha kadar ibâdet eden, namaz kılan, gündüzleri oruç tutan ve insanlar arasında kızmadan hükmedecek birine ver.’ buyurdu. Bu peygamber, kendisine verilen emri İsrâiloğulları’na bildirdi. Aralarından bir genç kalkıp: ’Bu işe ben kefil olurum, üzerime alırım.’ dedi. Peygamber, o gence; ’Bu kavmin içinde senden daha büyükleri var, sen otur.’ dedi. Sonra 2. kez aynı teklifi yaptı. O genç, yine ’Kefil olurum.’ dedi. Üçünce kez aynı teklif tekrarlanınca cevap veren, yine o genç oldu. Bunun üzerine Elyesâ, onun yerine halife bıraktı. Bu genç, Bişr idi. Bu yüzden de o gence “Zülkifl” lakâbı verildi. @irfanakdogan
47-) HZ.LUT(AS)IN HAYATI
HZ.LUT(AS)IN HAYATI
Hz. Lut (a.s.) İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın kardeşi Harân’ın oğludur. Hz. İbrahim’e (a.s.) iman etmiş ve onunla hicret etmiş kişilerdendir. Lut (a.s.) ibâdet ehli, cömert, sabırlı, müttakî, misâfirperver bir zât idi.
Kur’an-ı Kerim’de adı 27 defa geçer. Kur’ân-ı Kerîm’de ona hüküm ve ilim verildiği, sâlihlerden olduğu ve ilâhî rahmete kabul edildiği bildirilmektedir.
Sodom ve Gomore şehirlerinde yaşayan Lut Kavmi’ne peygamber olarak gönderildi. Sodomlular, azgın ve ahlâksız bir kavimdir. Putlara tapar, livâta gibi cinsî sapıklıklarda bulunuyorlardı. Homoseksüellik ve eşcinsellik gibi geçmiş milletlerde görülmeyen her türlü ahlâksızlığı işleyen bir topluluktu.
Sodom, Filistin, Ürdün civarın dünyanın en alçak yeri olan Lût Gölü’nün (Ölü Deniz) bulunduğu yerdir. Bu Kavim tahminen M.Ö. 1800 yıllarında yaşadı.
Lût -aleyhisselâm- çok ağır şartlar altında, bir nakle göre 40 sene mücâdele verdi fakat kavminin yaptığı zulüm ve ahlâksızlıkları sona erdiremedi. Yıllarca kavminin saâdet ve hidâyeti için çalıştı fakat kendisine iki kızıyla birlikte çok az kimse îmân etti. Hanımı dahî, azgın kavmin tarafını tuttu.
Hz. Lut’u (a.s.) insan kılığında ziyarete gelen iki meleğe bile sapıklık yapmaya çalıştılar ve bu fiili işleme çalışanların hepsi bir anda kör oldular.
Lût Kavmi, homoseksüellik gibi iğrenç bir günâhı işledikleri için Allâh Teâlâ, onlara önce korkunç bir ses duyurmuş, sonra memleketlerinin altını üstüne getirdi, daha sonra da üzerlerine taş yağdırmıştır ve hepsi yerin dibine girip helak olmuşlardır. Hz. Lut’un (a.s.) karısı da helak oldu.
Hz. Lut’un (a.s.) kavmi helak olduktan sonra, ne kadar yaşadığı, nerede vefat ettiği bilinmemektedir. Bir rivayete göre Hz. Lut’un (a.s.) kabri Filistin’de el-Halîl’in doğusunda Benî Naîm köyü yakınındadır.
Eşiyle birlikte hicret eden, Sodom Kavmi’nin peygamberi Hz. Lut’un (a.s.) ayrıntılı hayatı.
HZ. LUT’UN (A.S.) HAYATI - Lut Peygamber Kimdir?
Hz. Lut (a.s.) İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın kardeşi Harân’ın oğludur. İsmi, Kur’ân-ı Kerîm’de yirmi yedi defa zikredilmektedir.
Hazret-i Lût -aleyhisselâm-, İbrâhîm -aleyhisselâm-’a ilk îmân eden, Allâh yolunda onunla birlikte hicret etme şerefine nâil olan, Hazret-i İbrâhîm’in yolunda ve şeriatinde, ibâdet ehli, cömert, sabırlı, müttakî, misâfirperver bir zât idi.
HZ. LUT’UN (A.S.) MESLEĞİ
Çiftçilik yapar ve elinin emeği ile geçinirdi.
Allâh Teâlâ şöyle buyurur:
“Lût’a gelince, O’na da hüküm (hâkimlik, peygamberlik, hükümdarlık) ve ilim verdik; onu çirkin işler yapmakta olan memleketten kurtardık. Zîrâ o (memleketin halkı), gerçekten fenâ işler yapan kötü bir kavimdi. O’nu (Lût’u) rahmetimize kabûl ettik; çünkü O, sâlihlerden idi.” (el-Enbiyâ, 74-75)
“İsmâîl, Elyesa’, Yûnus ve Lût’u da (hidâyete erdirdik). Hepsini âlemlere üstün kıldık.” (el-En’âm, 86)
LUT PEYGAMBER HANGİ KAVME GÖNDERİLDİ?
Lût -aleyhisselâm-, peygamberlik vazîfesini îfâya Sodom’da başladı. Onları Cenâb-ı Hakk’a kulluğa çağırdı. @irfanakdogan
46-) HZ. İLYAS(AS)IN HAYATI
HZ. İLYAS(AS)IN HAYATI
Hz. İlyas (as), Kur'an-ı Kerîm'de ismi geçen peygamberlerden biri. Hz. Musa (a.s)'dan sonra gelen nesebi Hz. Harun (a.s)'a dayandığı rivayet edilen İsrailoğulları peygamberinden.
Hz. Musa (as)'dan sonra İsrailoğullarının çeşitli boyları Şam civarına yerleşmiştir. Şam bölgesindeki "Bek" şehrine yerleşen ve zamanla Allah'a isyan ederek haddi aşan bir Benu İsrail kabilesine Hz. İlyas (a.s)'ın gönderildiği rivayet edilmektedir. İlyas (a.s) Kur'an-ı Kerîm'de iki değişik sûrede anılmıştır. Bir yerde diğer peygamberler ile birlikte ismi geçmiştir:
"(İbrahim'e) Zekeriya, Yahya, İsa ve İlyas'ı da bağışladık. Hepsi salihlerdendi."(Enbiya, 21/85).
Diğer sûrede ise İlyas (a.s)'ın kıssası özetle anlatılmıştır. Musa ve Harun (a.s)'dan bahsedilmiş, onların Allah'ın salih kulları olduğu anlatıldıktan sonra İlyas (a.s)'ın kıssasına geçilmiştir:
"Muhakkak İlyas da peygamberlerdendi." (Sâffat, 37/123).
Bu ayet-i kerime İlyas (a.s)'ın etrafında Yahudiler ve Hristiyanlar tarafından oluşturulmuş olan efsanevî kimliği aralamakta, onun Allah'ın diğer peygamberleri gibi bir peygamber olduğunu anlatmaktadır.
Buhârî, Kitâbu'l-Enbiyâ bölümünde İlyas (a.s) için bir bab açmış ve onun kıssasını anlatan es-Sâffât suresindeki ayetleri bu babda zikretmiştir. İbn Mes'ûd ve İbn Abbas'ın rivayetine göre Hz. İlyas ile İdris (a.s) aynı şahıstır. (Buhârî, Enbiyâ, 4). İdris (a.s) da Nuh (a.s)'ın babasının dedesidir. (Buhâri, Enbiyâ, 5).
İlyas (a.s) peygamber olarak gönderildiği insanları dine davet etmiştir:
"(Hz. İlyas) milletine; "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Yaratanların en iyisi olan, sizin de Rabbınız önceki babalarınızın da Rabbi bulunan Allah'ı bırakıp da Ba'l putuna mı taparsınız?" demişti." (Sâffât, 37/124-126).
Ayet-i Kerime'de geçen "Ba'l" o kavmin tapındığı putun ismidir. Oturduğu şehirlerinin ismi "Bek" olan bu halkın, tapındıkları puttan dolayı şehirlerinin isminin "Ba'lebek" olduğu rivayet edilmektedir.
Rivayete göre Hz. İlyas (as) İsrailoğullarına Hızkil (a.s)'dan sonra gönderilmiştir. İnsanları Allah'a imana çağıran Hz. İlyas (as), kavminin Ba'l putuna tapmamasını emretmiştir. O bölgenin kralı önce iman etmesine rağmen daha sonra irtidat ederek Hz. İlyas (a.s)'ı öldürmeye kalkmıştır. Hz. İlyas (as) yedi sene kadar dağlarda bayırlarda dolaşmış, insanları Tevrat'ın emirlerine davet etmiş, iman etmemeleri üzerine, o beldeye üç yıl hiç yağmur düşmemiştir. Daha sonra Hz. İlyas (as)'ın duasıyla yağmur yağmasına rağmen yine İlyas (a.s)'a iman etmemişlerdir.
Kendisinden sonraki Benûisrail peygamberlerinden Kur'an'da ismi zikredilen Elyasa (a.s)'ı Hz. İlyas (as) yetiştirmiştir. Rivayete göre kavminin imansızlığına kızan İlyas (a.s), Allah Teâlâ'dan kendisini gökyüzüne kaldırması için dua etmiş, bunun üzerine belirlenen bir yerde yanında Elyasa (a.s) da varken gökten gelen ateş gibi bir ata binip havalanmış, nübüvvet simgesi olarak da aşağıda kalan Elyas'a hırkasını atmış ve semâya refedilmiştir.
Ancak şurası unutulmamalıdır ki bu rivayetler İsrailoğullarının Tevrat kökenli rivayetleridir. İşin doğrusunu en iyi Allah bilir (İbn Kesîr, Tefsiru'l Kur'ani'l Azîm, VII, 31). İbn Kesir, İsrâiliyâttan olan bu rivayetlerin bütünüyle yalanlanamasa da sıhhatinin çok uzak bir ihtimal olduğunu söyler. (el-Bidâye, 1,338.)
Hârûn -aleyhisselâm-’ın neslindendir. Benî İsrâîl’e gönderilen peygamberlerdendir. Allâh Teâlâ buyurur:
وَإِنَّ إِلْيَاسَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ
“Şüphe yok ki İlyâs da peygamberlerdendir.” (es-Sâffât, 123)
İsrâîloğulları Filistin’i ele geçirince, kabîlelerden biri Ba’lbek’e yerleşmişti. Başlarında zâlim bir hükümdar vardı. Rivâyete göre, şehrin ismi önceleri Bek idi. Ancak bu zâlim kral, Ba’l adında bir put yaptırdı ve halkı bu puta tapmaya zorladı. Ve Ba’l ile Bek ismi birleşerek, bu şehre Ba’lbek[1] denildi. İşte Hazret-i İlyâs, tevhîdden uzaklaşıp şirke düşenleri Hakk’a dâvet etmek üzere, bu beldeye peygamber olarak gönderildi. @irfanakdogan
45-) HZ. ELYESA(AS) IN HAYATI
HZ. ELYESA(AS) IN HAYATI
Benî İsrâîl peygamberlerindendir. Çocukluğunda şiddetli bir hastalığa yakalanmış ve İlyâs -aleyhisselâm-’ın duâsı bereketiyle şifâ bulmuştur. Bundan sonra, Hazret-i İlyâs’ın yanından hiç ayrılmamış ve O’ndan Tevrât’ı öğrenmiştir.
Elyesa’ -aleyhisselâm- da, azgın Benî İsrâîl kavminin ıslâhı için çok uğraştı. Bazen kendisine tâbî oldular, zaman zaman da muhâlefet ettiler.
Kur’ân-ı Kerîm’de iki âyet-i kerîmede kendisinden bahsedilmektedir:
“(Ey Rasûlüm!) İsmâîl’i, Elyesa’yı, Zülkifl’i de hatırla! Hepsi de en hayırlı kimselerden idi.” (Sâd, 48)
Âyet-i kerîmede “hatırla” diye buyrulması, bu peygamberlerin de Allâh’ın dînini yaymak husûsunda takdîre şâyân bir şekilde sarf ettikleri gayret, fedâkârlık, sabır ve sebatlarının tefekkür edilmesine mebnîdir.
ALEMLERE ÜZTÜN KILINAN PEYGAMBER
Elyesa’ -aleyhisselâm-’la alâkalı diğer âyet-i kerîme şöyledir:
“İsmâîl’e, Elyesa’ya, Yûnus’a ve Lût’a da hidâyet (peygamberlik) verdik. Hepsini âlemler üzerine üstün kıldık.” (el-En’âm, 86)
Peygamberliği esnâsında kavmindeki kabîleler arasında devletin başına geçip idâreyi ele alma yarışı başlamıştı. Bunlar, Hazret-i Elyesa’ -aleyhisselâm-’ı dinlemeyip birbirlerine düştüler. Fitne, kavga ve çekişmelerin sonu gelmez oldu. Bunun üzerine Allâh Teâlâ, onlara Âsur Devleti’ni musallat etti. Netîcede kendi yaptıkları kötü amelleri yüzünden rahmetten uzak düştüler ve Âsurlulara yenilip zelîl ve perişan oldular.
HZ. ELYESA'NIN MUCİZELERİ
Nişancızâde Muhyiddin Mehmed Bey’in Mir’ât-ı Kâinât adlı kitabında Elyesa’ -aleyhisselâm-’ın mûcizeleri hakkında şunlar anlatılır:
Eriha şehrindeki halkın içme suları acılaşmıştı. Hemen Hazret-i Elyesa’ya koştular. Kendisinden yardım taleb ettiler. O da, acılaşmış olan suyun içine bir miktar tuz parçası atarak: “Tatlı ol!” dedi. Allâh’ın izni ile su öncekinden daha tatlı ve lezzetli bir hâle geldi.
Rivâyet edilir ki, borçlu ve dul bir kadın Elyesa’ -aleyhisselâm-’a geldi. Fakirliğini anlattı. Hazret-i Elyesa’ sordu:
“–Evinde neyin var?”
Kadın:
“–Bir avuç kadar yağım var!” dedi.
Elyesa’ -aleyhisselâm-:
“–Git, o yağı bir kabın içine koy!” dedi.
Kadın, evine giderek kendisine söyleneni yaptığında, bütün kaplarının yağ ile dolduğunu gördü. Bu mûcize ile bütün borçlarını ödedi, yine de elindeki yağlar tükenmedi.
Elyesa’ -aleyhisselâm-, vefâtına yaklaştığında Zülkifl -aleyhisselâm-’ı yanına çağırdı. Ve Allâh’ın emri ile kendisinden sonra yerine halef olarak onu tâyîn etti. Aleyhisselâm!..
Eriha nehrinin suyu bozulmuştu. Acılaşmıştı. İçilmez bir hâldeydi.Yahudîler, Elyesâ Aleyhisselâm'a başvurdular. Elyesa Aleyhisselâm eline biraz tuz aldı. Dua etti. Üzerine dua ettiği tuzu Erihâ nehrine attı. Allah'ü Teâlâ. Elyesâ Aleyhisselâm'ın duasının bereketiyle o acı ve bozuk suyu, tatlı ve güzel bir hâle çevirdi. Yahudîler yine inanmadılar. Takvâ yoluna yönelmediler. Memleketin hükümdârı, basur hastalığına tutulmuştu. Doktorlar, tedâvisinde aciz kalmışlardı. Çare bulamıyorlardı. Elyesâ Aleyhisselâm'a elçiler gönderdi. Elyesâ Aleyhisselâm gelen elçiye:
-"Hüdümdâr, akar bir suya girsin. Akar bir suda yıkansın. Hastalığı geçer," dedi.
Elyesâ Aleyhisselâm'ın bu tavsiyesi hükümdâr ve çevresine çok basit geldi. Hükümdâr, aciz kaldığı için, istemeyerekte olsa, bir akar suya girdi. Hükümdâr akarsuya girince basur hastalığı tamamen geçti. İyileşti. Şifâ buldu. Hükümdâr Elyesâ Aleyhisselâm'a iki kese dolusu altın ve kıymetli elbiseler gönderdi. Elyesâ Aleyhisselâm, gönderilen maddi hediyeleri kabul etmedi. Hükümdârın adamı, getirdikleri ile geri dönerken; bir hizmetkâr, tamah gösterip onları elinden aldı. Elyesâ Aleyhisselâm, bu duruma vâkıf olunca çok üzüldü. Hizmetkâra kalben kırıldı. Elyesâ Aleyhisselâm'ın geri gönderdiği altın ve elbiseleri zimmetine geçiren Yahudî Hizmetkâr basur hastalığına tutuldu.
Düşmanın Helak Olması
Memleketlerini düşman istilâ etmişti. İsrâil oğulları, fakir düşmüşlerdi. Darlık ve yokluk kendilerini sarmıştı. Ekonomi bozuldu. Pahalılık bütün memleketi aldı. İsrâil oğulları, Elyesâ Aleyhisselâm'a koştular. O'na yarvardılar.
-"Bize yardım et," dediler.
Elyesâ Aleyhisselâm:
-"Yarın çok büyük bir ucuzluk olacak," dedi.
Elyesâ Aleyhisselâm'ın sözlerini işiten, Hükümdârın kapıcısı:
-"Göklerin kapısı açılıp yer yüzüne zahire yağsa, ucuzluk ihtilamalı yok!"dedi.
Elyesâ Aleyhisselâm, ona:
-"Dediğin ucuzluğu sen de görürsün ama, ondan sana yemek nasib olmaz," cevabını verdi.
Ertesi gün gaibten dehşetli bir ordu sesi duyuldu. Görünürde kimse yoktu. Düşman askerleri büyük bir korkuya kapıldılar. Düşman kaçtı. Şehri terk etti. Bütün zahire ve ağırlıklarını orada bıraktılar. Bu beklenmedik hadise karşısında memleket birden zenginliğe kavuştu. Her şey çok ucuz oldu. Halk bu yiyecek, altın, para ve değerli eşyayı paylaşmak için yarıştılar. Büyük bir izdiham oldu. Hükümdârın kapıcısı, kalabalıkta öldürüldü. Bu nimetlerden faydalanmak ona nasip olmadı. @irfanakdogan
44--) HZ YUNUS(AS) IN HAYATI
HZ YUNUS(AS) IN HAYATI
Kur’ân-ı Kerîm’de kendi adına bir sûre nâzil olmuş bulunan Hazret-i Yûnus -aleyhisselâm-, Âsur Devleti’nin başkenti olan Ninova[1] halkına gönderilmiş bir peygamberdir. M.Ö. sekizinci asırlarda yaşadığı tahmin edilmektedir. Babası, Mettâ isminde sâlih bir insandı.
Yûnus -aleyhisselâm-, Ninova’da doğup büyümüş, otuz yaşına gelince, Hak Teâlâ O’nu peygamber olarak vazîfelendirmiştir. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- buyurur:
“Yûnus -aleyhisselâm- otuz yaşında peygamber oldu ve senelerce kavmini îmâna çağırdı.”
HZ YUNUS’UN (A.S.) PEYGAMBERLİĞİ İLE İLGİLİ AYETLER
Peygamberliği husûsunda Kur’ân-ı Kerîm’de de şöyle buyrulur:
“Muhakkak Yûnus da gönderilen peygamberlerdendi.” (es-Sâffât, 139)
“Onu, yüz bin kişiye peygamber olarak gönderdik ve hattâ artıyorlardı.” (es-Sâffât, 147)
“(Habîbim!) Biz Nûh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi Sana da vahyettik. Ve (nitekim) İbrâhîm’e, İsmâîl’e, İshâk’a, Yakûp’a, esbâta (torunlara), Îsâ’ya, Eyüp’e, Yûnus’a, Hârûn’a ve Süleymân’a vahyettik. Dâvûd’a da Zebûr’u verdik.” (en-Nisâ, 163)
HZ YUNUS’UN (A.S.) KAVMİ 'NİNOVALILAR'
Ninova ahâlîsi, putlara ve heykellere tapıyorlardı. Çok zâlimdiler. Yûnus -aleyhisselâm- tevhîde dâvet etmeye başlayınca, kendisine sâdece iki kişi îmân etti. Biri âlim ve hakîm, öteki âbid ve zâhiddi. Diğerleri Hazret-i Yûnus’a:
“−Aramızda bu kadar kâhin, âlim ve sanatkârlarımız varken, sen tek başına ortaya çıkıyor, atalarımızın yolunun yanlış olduğunu söylüyorsun! Tanrılarımızı inkâr ediyorsun! Sen, kimsenin alışkın olmadığı hükümlerle ayağımızı mı bağlamak istiyorsun?!” dediler.
Ancak bu sözlerle de yetinmeyip Yûnus -aleyhisselâm-’a türlü ezâ ve cefâda bulundular. Hazret-i Yûnus ise, onların yaptıklarına tahammül ve sabır gösteriyor, kendilerini yine merhametle tevhîde dâvet ediyordu. Allâh’ın azâbının çetin olduğunu hatırlatıyordu. Fakat onlar, bu îkazlara gülüp geçtiler:
“–Bir kişinin hatırı için azap gelip herkesi mahvedecekse, müsâade et bu azap gelsin!” dediler.
Yûnus -aleyhisselâm-, kavminin küfürdeki bu inatçı hâllerine son derece üzüldü. Daha fazla dayanamayıp, izn-i ilâhîyi beklemeden aralarından ayrıldı. Yolda iken Cenâb-ı Hak vahyetti:
“Ey Yûnus! Geri dön; kırk gün daha onları îmâna dâvet et!”
Bu emir üzerine Yûnus -aleyhisselâm-, tekrar kavminin yanına döndü. Allâh’ın emir ve azâbını haber verdi. Yine uslanmadılar. Va’dedilen günlerden otuz yedi gün geçtiğinde, kavmi hâlâ îmâna gelmemişti. Hazret-i Yûnus:
“O hâlde üç güne kadar başınıza gelecek olan azâbı bekleyin! Bunun alâmeti olarak da önce benizlerinizin sarardığını göreceksiniz!” dedi ve yine emr-i ilâhîyi bekleyemeden büyük bir üzüntü ile aralarından ayrıldı.
Bu terk ediş, ne ilâhî vazîfeden kaçma, ne de bu vazîfeyi verene baş kaldırmaydı. Sâdece yüce dâvete uymayan âsî bir kavimden uzaklaşmaydı. @irfanakdogan
43-) HZ ZEKERİYYA(AS)IN HAYATI
HZ ZEKERİYYA(AS)IN HAYATI
Zekeriyyâ kelimesinin aslı İbrânîce Zekarya’dır ve “Yahve hatırlar” anlamına gelir. İslâmî kaynaklarda da kelimenin İbrânîce olduğu ve Zekeriyyü, Zekeriyyâ şeklinde telaffuz edildiği belirtilmektedir (İbn Düreyd, II, 324; Mevhûb b. Ahmed el-Cevâlîkī, s. 349; Jeffery, s. 151).
Benî İsrâîl peygamberidir. Soyu, Süleyman -aleyhisselâm-’a ulaşır. Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksâ’da Tevrât yazar ve kurban kesmeyi idâre ederdi. Mûsâ -aleyhisselâm-’ın dînini kuvvetlendirirdi. Marangozluk yapar, el emeği ile geçinirdi. Kavmi tarafından şehîd edilmiş olup türbesi Halep’tedir.
ALLAH'TAN (C.C) PEYGAMBER İSTEDİLER
Zekeriyyâ -aleyhisselâm- zamanında Şam ve Kudüs, Batlamyusçular’ın elindeydi. Bunlar, Beyt-i Makdis’e hürmet ederler ve İsrâîloğulları’nı hoş tutarlardı. Bu kavmin uluları, ibâdethâneden hiç dışarıya çıkmazdı. Beyt-i Makdis’te gece-gündüz ibâdet ederlerdi. O zamanlar İsrâîloğulları arasında bir peygamber yoktu. Kendilerine bir peygamber göndermesi için Allâh’a ilticâ ettiler.
Nihayet Zekeriyyâ -aleyhisselâm- Allâh -celle celâlühû- tarafından peygamber olarak gönderildi.
Beyt-i Makdis’te dört yüz âzadlı âbid ibâdet etmekteydi. Âzadlı bir kişi, Allâh katında mûteber olmak isterse, hanımı hâmile olunca:
“–Yâ Rabbî! Oğlum olursa, onu sana ibâdet için Beyt-i Makdis’e nezir (adak) olarak adadım.” derdi.
Bu şekilde erkek çocuklar mutlakâ Beyt-i Makdis’e adanırdı. Bu âdet, Mûsâ -aleyhisselâm- zamanından kalmıştı. Allâh -celle celâlühû-, Mûsâ -aleyhisselâm-’a buyurmuştur:
“–Ey Mûsâ! Ben, kullarımdan o kişiyi severim ki, gençlik zamanından ihtiyarlık hâline kadar ömrünü ibâdetle geçirmiştir. Gençliğinde günah işlememiş ve gönlünü yalnızca bana bağlayarak benim sevgimi kazanmıştır.”
HZ. ZEKERİYA'NIN (A.S) KÜNYESİ
Zekeriyyâ -aleyhisselâm-, Süleyman -aleyhisselâm-’ın soyundan olan Elisa ile evlendi. Elisa, Meryem’in annesi olan Hunne’nin kızkardeşidir. Hunne’nin kocası, İmrân’dır.
Zekeriyyâ -aleyhisselâm- ile Elisa’dan Yahyâ -aleyhisselâm- doğmuştur.
HZ. ZEKERİYA'NIN (A.S) KUR'AN'DA GEÇEN ÖZELLİĞİ
Hz. Zekeriyyâ’nın Kur’an’da anılan bir başka özelliği de annesi tarafından mâbede adanan Hz. Meryem’in himayesini üzerine almış olmasıdır. Hz. Meryem’in mâbedde kimin himayesinde kalacağı hususunda İmrân ailesi arasında kura çekilince kura Hz. Zekeriyyâ’ya çıkar. Rivayete göre Hz. Meryem’in korunmasını üstlendikten sonra Hz. Zekeriyyâ mâbedde Hz. Meryem’e tahsis ettiği dua odasına (mihrab) her çıkışında onun yanında taze meyveler bulur. Bazı rivayetlere göre taze meyvelerden maksat onun kışın yaz meyvelerini, yazın da kış meyvelerini bulmasıdır. Meryem’e Allah tarafından meyveler ihsan edildiği bilgisine yer verilen rivayetlerde bu durumun Zekeriyyâ’yı, Allah’ın tıpkı Meryem’e mevsim dışı meyveler ihsan etmesi gibi yaşlanmış bedenlerinde bir çocuk üretebileceği düşüncesine sevkettiği ve bunun için Allah’a dua ettiği belirtilir.
Kur’ân-ı Kerîm’de adı altı yerde geçen Zekeriyyâ (Âl-i İmrân 3/37, 38; el-En‘âm 6/85; Meryem 19/2, 7; el-Enbiyâ 21/89) duası kabul edilen, hayırlı işlere koşan (el-Enbiyâ 21/90), namaz kılan (Âl-i İmrân 3/39), Meryem’i himaye eden (Âl-i İmrân 3/37) bir kişi ve Allah’ın kulu olarak (Meryem 19/2) anlatılmaktadır (Fîrûzâbâdî, VI, 92-93). Kaynaklarda Zekeriyyâ’nın Dâvûd ve Süleyman soyundan geldiği zikredilmektedir.
HZ. ZEKERİYA'NIN DUASI
Hz. Zekeriya’nın (a.s.) Kur’an-ı Kerim’de geçen duası...
Zekeriya (a.s.), Allah’a dua edip kendisine çocuk ihsan etmesini istemişti:
وَزَكَرِيَّا إِذْ نَادَى رَبَّهُ رَبِّ لَا تَذَرْنِي فَرْدًا وَأَنْتَ خَيْرُ الْوَارِثِينَ
“(Ey Peygamberim!) Zekeriya’yı da (an). O, Rabbine; ‘Rabbim! Beni tek (yalnız başıma çocuksuz) bırakma. Sen, vârislerin en hayırlısısın (her şeyim sana kalacaktır)’ diye dua etmişti.” (Enbiyâ, 21/89)
Yüce Allah, Zekeriya Peygamberin duasını kabul ettiğini şöyle bildirmektedir:
فَاسْتَجَبْنَا لَهُ وَوَهَبْنَا لَهُ يَحْيَى وَأَصْلَحْنَا لَهُ زَوْجَهُ إِنَّهُمْ كَانُوا يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَيَدْعُونَنَا رَغَبًا وَرَهَبًا وَكَانُوا لَنَا خَاشِعِينَ
“Onun duasını da kabul buyurduk ve ona Yahyâ’yı armağan ettik. Eşini de kendisi için ıslah ettik (çocuk doğurmağa elverişli bir hâle getirdik). Gerçekten onlar hayır işlere koşarlar, umarak ve korkarak bize dua ederlerdi ve bize derin saygı gösterirlerdi.” (Enbiyâ, 21/90) @irfanakdogan
42-) HZ. YAHYA(AS)IN HAYATI
HZ. YAHYA(AS)IN HAYATI
İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerden. Zekeriyya aleyhisselamın oğludur. Annesinin ismi Elisa olup, İmran’ın kızıydı. Hristiyanlar Elizabeth diyorlar. Davud aleyhisselamın neslinden olup, hazret-i Meryem’in teyzesinin oğluydu.
Allahü teâlâ, onu babası Zekeriyya aleyhisselamın duası üzerine ihsân etti. Zekeriyya aleyhisselam doksan dokuz veya yüz yirmi yaşına geldiği halde neslini devâm ettirecek bir evlâdı yoktu. Hanımı da doksan sekiz yaşındaydı. Gerek kendisinin, gerekse hanımının çocuk sâhibi olma yaşları geçmişti. Fakat içine evlâd sevgisi düşüp kendisine sâlih bir evlâd ihsân etmesi için Allahü teâlâya dua etti. Allahü teâlâ Zekeriyya aleyhisselamın duasını kabul etti. Zekeriyya aleyhisselam odasında namaz kıldığı sırada Cebrâil aleyhisselam ona şöyle nidâ etti:
“Yâ Zekeriyya muhakkak Allahü teâlâ sana kendinden gelen bir kelimeyi (İsa aleyhisselamı) tasdik edici ve kereminin seyyidi ve nefsine hâkim ve sâlihlerden bir peygamber olmak üzere Yahya’yı müjdeliyor.”
Bu husus Âl-i imrân sûresi 38-39. âyetlerinde bildirilmiştir.
Zekeriyya aleyhisselamın ihtiyar olan hanımı hâmile kaldı ve belirli müddetten sonra Yahya aleyhisselam doğdu. Rivâyete göre Yahya aleyhisselamın doğumu ile İsa aleyhisselamın doğumu aynı seneye rastlamaktadır. Doğumundan îtibâren fevkâledelikler içinde olan Yahya aleyhisselam babası Zekeriyya aleyhisselamın nezâretinde yetişti. Küçük yaşta Tevrat’ı okumaya ve hükümlerini anlamaya başladı. Zâten Allahü teâlâ tarafından ona küçük yaşından îtibâren hikmet ihsân edildiği, Tevrat’ı okuyup hükümlerini anlama kâbiliyeti verildiği bildirilmiştir. Tevrat’ı ve hükümlerini küçük yaşta öğrenmiş olan Yahya aleyhisselam bâzan Beyt-ül Makdis’te (Mescid-i Aksa) bâzan da tenhâ ve ıssız yerlerde Allahü teâlâya ibâdet ve tâatla meşgul olurdu.
Öğrendiklerini İsrailoğullarına anlatır, onları Allahü teâlânın emirlerini yapmaya yasaklarından kaçınmaya dâvet ederdi. Gâyet mütevâzî ve sâde bir hayat yaşar, kıldan elbise giyer, arpa ekmeği yerdi. Dünyâya gönül vermezdi. Gece gündüz Allahü teâlâya ibâdet eder, Allah korkusundan dolayı çok ağlardı. Göz yaşları sebebiyle nûrlu yüzü yara olurdu.
Yahya aleyhisselam rüşd (olgunluk) çağına ulaştığı zaman, kendisine Allahü teâlâ tarafından peygamberlik emri bildirildi. İlk önce Musa aleyhisselamın bildirdiği dînin esaslarına uyması ve Tevrat’ın hükümlerini insanlara tebliğ etmesi emredildi. İsa aleyhisselama İncîl nâzil olup, Tevrat’ın hükmü kaldırılınca İsrailoğullarını İncîl’in emir ve yasaklarına uymağa çağırdı. Daha sonra Şam’a giderek insanları hak dîne dâvet etti.
Yahya aleyhisselamın dâvetini kabul edenler olduğu gibi, türlü bahânelerle ona karşı çıkanlar da oldu. Peygamberlerin mucizelerini gördükleri hâlde onlara inanmayıp, karşı çıkan ve birçok peygamberi şehit eden İsrailoğulları İsa aleyhisselama karşı çıkıp onu şehit etmek istediler. Allahü teâlâ İsa aleyhisselamı göğe kaldırdıktan sonra Yahya aleyhisselam İncîl’in hükümlerini insanlara anlatmaya devâm etti. Zâlim Yahudi Hükümdârı Herod’un torunu Birinci Herod, hazret-i Yahya’ya iyi muâmelede bulunurdu. Kendi kardeşinin kızı veya hanımının önceki kocasından bir kızı vardı.Yahudi hükümdârı Birinci Herod bu kızla evlenmeyi ve nikâhlarını Yahya aleyhisselamın yapmasını istedi. Yahya aleyhisselam böyle bir evliliğin hazret-i İsa’nın tebliğ ettiği İncîl kitabında yasaklandığını ve böyle bir nikâhın imkânsız olduğunu bildirdi. Bu duruma içerleyen kızın annesi, Yahya aleyhisselamın öldürülmesini istedi. @irfanakdogan
41-) HZ. YUŞA(AS) IN HAYATI
HZ. YUŞA(AS) IN HAYATI
HZ. YUŞA (A.S.) KİMDİR?
Hz. Musa’nın (a.s.) kumandanlarından biri olan Hz. Yûşâ (a.s.), rivayetlere göre Hz. Musa’nın (a.s.) kız kardeşinin oğludur. Hıristiyan ve Yahudi kaynaklarında kendisinden “Yeşu” adıyla bahsedilir. Hz. Musa’nın (a.s.) vefatından sonra, kesin bir bilgi olmamakla birlikte, Hz. Yûşâ’nın (a.s.) Peygamberlik vazifesini devam ettirdiğine inanılmaktadır. Hatta İsrailoğullarını göçebelikten kurtarıp Kenan diyarına yerleştiren kişinin Hz. Yûşâ (a.s.) olduğu düşünülmektedir. Kehf Sûresi 60 ila 65. âyetlerinde Hz. Musa’nın Hızır (a.s.) ile yolculuğu anlatılmaktadır. İslâm âlimlerine göre bu kıssada Hz. Musa’nın (a.s.) yanında yardımcı olarak bulunan genç, Hz. Yûşâ’dır.
YUŞA HAZRETLERİ KİMDİR?
Yûşa' (Yeşu) kelimesinin İbrânîce aslı, "Tanrı kurtuluştur" veya "Tanrı kurtarır" anlamına gelen Yehoşua'dır (Yeoşua). Tevrat'a göre aslı Hoşea olan bu isim (Sayılar, 13/8; Tesniye, 32/44) Mûsâ tarafından Yehoşua olarak değiştirilmiş (Sayılar, 13/16), zamanla Yeşua biçiminde kısaltılmış (Catholicisme, VI, 1034), Arapça'ya da Yûşa' diye geçmiştir (Cevâlîki, s. 644). Yeşu, İsrâiloğulları'nın on iki kabilesinden biri olan ve Yûsuf'un oğlu Efraim'in adını taşıyan kabilenin lideri (Sayılar, 13/8) Elişama'nın oğlu Nûn'un oğludur (I. Tarihler, 7/26-27). Önceleri Mûsâ'nın yardımcılığını yapmış, ondan sonra da İsrâiloğulları'nın başına geçmiştir. Tevrat ondan "Mûsâ'nın hizmetçisi, genç adam" diye bahseder (Çıkış, 33/11).
Yeşu ilk defa, Mûsâ önderliğinde İsrâiloğulları'nın Mısır'dan çıkışını takiben Sin çölündeki Refidim'e gelmeleri sırasında tarih sahnesine çıkar. Refidim'de İsrâiloğulları ile savaşan Amalek'e (Amâlika) karşı Mûsâ, Yeşu'yu görevlendirmiş ve Yeşu Amalek'i yenmiştir (Çıkış, 17/8-14). Tevrat'ta daha sonra Yeşu sık sık Mûsâ ile beraber zikredilir. İsrâiloğulları altından buzağı yaparak ona taptıkları sırada Yeşu, Mûsâ ile birlikte Sînâ dağındadır ve dağdan beraber dönerler (Çıkış, 24/13; 32/17). Yeşu toplanma çadırının (Ohel, Mişkan) güvenliğinden sorumludur; Mûsâ ile birlikte çadıra girer, Mûsâ çadırdan ayrılsa da o çadırı terketmez (Çıkış, 33/11). Arz-ı mev'ûda keşif için gönderilen ve her kabileden birer kişi seçilerek oluşturulan topluluk arasında Efraim kabilesini temsilen kırk yaşındaki Yeşu da vardır. Yeşu, Yahuda soyunun (sıbt) temsilcisi Yefunne oğlu Kaleb ile birlikte bu topraklara girmeleri için İsrâiloğulları'nı ikna etmeye çalışır (Sayılar, 14/6-9; Yeşu, 14/7). Ancak arz-ı mev'ûda girmesine dair ilâhî emre karşı çıkan kavmi tarafından taşlanır; daha sonra da vebaya yakalanır, bu hastalıktan ilâhî inâyetle kurtulur, imanı ve bağlılığı sayesinde arz-ı mev'ûda girmekle mükâfatlandırılır. İsrâiloğulları'ndan Nûn oğlu Yeşu ve Yefunne oğlu Kaleb dışındakilerle yirmi yaşında ve daha yukarı yaşlarda bulunanlar oraya giremez (Sayılar, 14/10, 30, 38).
Kırk yıllık çöl hayatının ardından Mûsâ, Tanrı'nın emriyle kâhin Eleezar'ın ve kavmin önünde Yeşu'yu kendisinden sonra İsrâiloğulları'nın lideri olarak belirler, onu arz-ı mev'ûdu ele geçirmek ve bu toprakları İsrâiloğulları arasında taksim etmekle görevlendirir (Sayılar, 27/18-23; 34/17; Tesniye, 1/38; 31/7). Mûsâ vefatından önce Tanrı'nın emriyle Yeşu ile birlikte toplanma çadırına girer ve Tanrı, Yeşu'ya kuvvetli ve cesur olmasını, zira İsrâiloğulları'nı vaad edilen diyara onun götüreceğini bildirir (Tesniye, 31/14, 23). Mûsâ'nın ölümünü takiben Yeşu arz-ı mev'ûda girmek üzere hazırlık yapar ve oraya girer. Yeşu'nun askerî seferleri Ken'anlılar'ın gücünü kırar. Amoriler'e karşı yapılan savaşın her türlü eylemin yasaklandığı cumartesi günü başlamadan bitmesi için Yeşu'nun duasıyla güneş düşman yenilinceye kadar batmaz (Yeşu, 10/12-13). Arz-ı mev'ûda girildikten sonra Yeşu burayı kâhinin ve bir heyetin yardımıyla kabileler arasında pay eder, sığınma şehirleri kurar, Levililer'e yerler tahsis eder ve ahid sandığını Şilo'ya yerleştirir. Efraim dağındaki Timnatserah'ı kendisine ayırır (Yeşu, 19/50). Tanrı, Yeşu'ya görevinin başlangıcında, "Kulum Mûsâ'nın sana emrettiği şeriatın tamamını yerine getirmeye dikkat et. Gittiğin her yerde başarılı olmak istiyorsan bu şeriattan ayrılma, sağa sola sapma. Şeriat kitabında yazılanları dilinden düşürme ve tamamını yerine getirmek için gece gündüz onu düşün" demiş (Yeşu, 1/7-8), Yeşu da kavme Tanrı'ya kulluk etmelerini vasiyet ettikten sonra 110 yaşında ölmüş ve Efraim dağında Timnatserah'ta defnedilmiştir (Yeşu, 24/1-30). Sâmirî geleneğinde Yeşu'nun kabrinin Şekem'in 9 mil güneybatısındaki Kefr-Haris'te bulunduğu ileri sürülürken yorumcuların çoğunluğuna göre Şekem'in 17 mil güneybatısındaki Khirbet-Tibneh'te yer almaktadır (Goldziher, II, 71-75; IDB, IV, 650). @irfanakdogan
40-) HZ. İSA(AS)IN HAYATI
HZ. İSA(AS)IN HAYATI
Îsâ -aleyhisselâm-, Yahyâ -aleyhisselâm-’ın doğumundan altı ay sonra Kudüs’te dünyâyı şereflendirmiştir. Îsâ -aleyhisselâm-, İsrâîloğulları’na gönderilen peygamberlerin sonuncusudur.
Peygamberler içinde en yüksekleri olan ve kendilerine “ülü’l-azm” denilen beş peygamberin dördüncüsüdür. Kendisine “Rûhullâh” denmesi, bir tekrîm ifâdesi olmakla birlikte, Allâh Teâlâ’nın, Hazret-i Âdem’i yarattığı gibi O’nu da rûhundan üfürerek yaratması sebebiyledir.
Îsâ -aleyhisselâm-’a otuz yaşında peygamberlik gelmiş, kendisine kitap olarak İncîl gönderilmiş ve otuz üç yaşında da diri bir şekilde göğe kaldırılmıştır.
Kıyâmet yaklaştığında dünyâya inecek, evlenip çocukları olacak, “Hazret-i Mehdî” ile buluşacak, İslâm’ı bütün cihâna hâkim kılacak ve Medîne-i Münevvere’de vefât edecektir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in medfûn olduğu Hücre-i Saâdet’te türbe-i şerîfin yanına defnolunacaktır.
HZ. İSA'NIN (A.S) ANNESİ 'HZ. MERYEM'
Îsâ -aleyhisselâm-’ın annesi Hazret-i Meryem, Dâvûd -aleyhisselâm-’ın neslindendir. Annesi Hunne, babası İmrân’dır.Kaynak eserlerde zikredildiğine göre, Hunne’nin çocuğu olmuyordu. O da:
“Yâ Rabbî! Benim bir çocuğum olursa, onu Beyt-i Makdis’e hizmetçi yapacağım!” diye nezirde bulundu.
Hunne, bu nezirde bulunduktan sonra hâmile kaldı. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“İmrân’ın karısı şöyle demişti: «–Rabbim! Karnımdakini âzâdlı bir kul olarak sırf Sana adadım. Adağımı kabûl buyur. Şüphesiz (niyâzımı) hakkıyla işiten ve (niyetimi) bilen Sen’sin!»” (Âl-i İmrân, 35)
Bir müddet sonra bir kız çocuğu dünyâya getirdi. Adını Meryem koydu:
“O’nu doğurunca, Allâh, ne doğurduğunu bilip dururken: «–Rabbim! Ben O’nu kız doğurdum. Oysa erkek, kız gibi değildir. O’na Meryem adını verdim. Kovulmuş şeytana karşı O’nu ve soyunu Sen’in korumanı diliyorum!» dedi.” (Âl-i İmrân, 36)
Hz. Meryem'in (r.a) Beyt-i Makdis'in Hizmetine Verilmesi
O zamana kadar Beyt-i Makdis’e erkek çocuklarını adamak câiz ve çok sevaptı. Bu şekilde nezredilen erkek çocukları, doğumundan bülûğuna dek orada hizmete devâm ederdi. Bülûğdan sonra ise, dilerse yine orada hizmet eder, isterse arzuladığı başka bir yere giderdi. Ancak bülûğdan önce Beyt-i Makdis’ten ayrılması câiz değildi.
Böyle bir nezir, yalnızca erkek çocukları için yapılırdı. Allâh Teâlâ’nın, Beyt-i Makdis için Meryem hakkındaki ilticâyı makbul kılıp kız çocuklarının nezredilmesini de kabûl buyurmasından sonra, kız çocuklarının da Beyt-i Makdis’e adanması câiz oldu.
Hunne, kızı Meryem’i Beyt-i Makdis’teki vazîfelilere teslîm etti. Meryem’i kim himâyesine alacağına dâir kur’a çektiler. Allâh Teâlâ buyurur:
“(Rasûlüm!) Bunlar, Biz’im Sana vahiy yoluyla bildirmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. İçlerinden hangisi Meryem’i himâyesine alacak diye kur’a çekmek üzere kalemlerini atarlarken Sen onların yanında değildin; onlar (bu yüzden) çekişirken de yanlarında değildin.” (Âl-i İmrân, 44)
Çekilen kur’a, Beyt-i Makdis’in imâmı ve Hunne’nin de eniştesi olan Zekeriyyâ -aleyhisselâm-’a çıktı. Zekeriyyâ -aleyhisselâm-:
“–O’nun teyzesi benim nikâhım altındadır.” dedi ve Meryem’in velîliğini üzerine aldı.
Meryem sütten kesilince, O’na Beyt-i Makdis’te bir oda tahsîs edildi. Bu odaya âyet-i kerîmede “mihrâb” denilmiştir. Mihrâb, harb ve cihâd vâsıtası demektir. Bu bakımdan bir nevî çile odası mânâsını taşır.
Hz. Meryem'in (r.a) Odasındaki Farklı Meyvelerin Sırrı
Hazret-i Meryem’in odasına yalnız Zekeriyyâ -aleyhisselâm- girerdi. Bu, on iki yaşına kadar devâm etti. Zekeriyyâ -aleyhisselâm-, O’nun odasına girerken anahtarı ile kapıyı açıp girer, çıkarken de kilitlerdi. Her gün, bir günlük yiyecek bırakırdı. Fakat içerde değişik meyveler görüp hayret ederdi. Nereden geldiğini sorduğunda, Meryem, Allâh -celle celâlühû- tarafından gönderildiğini söylerdi. Bu yiyecekler arasında, yazın kış meyveleri, kışın da yaz meyveleri bulunurdu. Allâh Teâlâ buyurur:
“Rabbi Meryem’e hüsn-i kabûl gösterdi; O’nu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyyâ’yı da O’nun bakımı ile vazîfelendirdi. Zekeriyyâ, O’nun yanına, mâbede her girişinde orada bir rızık bulur ve: «–Ey Meryem! Bu Sana nereden geliyor?» der, O da: «–Bu, Allâh tarafındandır. Allâh, dilediğine sayısız rızık verir!» derdi.” (Âl-i İmrân, 37)
Allâh'ın -celle celâlühû- Hazret-i Meryem’e Sunduğu Altı Büyük İkram
Allâh -celle celâlühû-’nun Hazret-i Meryem’e en büyük ikramları şunlardır:
O zamana kadar Beyt-i Makdis’e erkek çocukları adandığı hâlde, annesi Hunne’nin ilticâsı ile Meryem de nezir olarak kabûl edildi.
Allâh Teâlâ, O’nu Zekeriyyâ -aleyhisselâm-’ın himâyesine verdi. @irfanakdogan
Kaydol:
Yorumlar (Atom)