pub-6450042492155979 İRFAN AKDOĞANIN TÜM SİTELERİ

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

21 Kasım 2025 Cuma

İSLAMDA HASET(KISKANÇLIK)

https://www.youtube.com/watch?v=kfZG4-5bDZE

İSLAMDA HASET(KISKANÇLIK)
HASET(KISKANÇLIK): Çekememek, başkasında olan sağlık, zenginlik ve benzeri nimetlerden dolayı rahatsız olarak o kişiden o nimetin gitmesini sağlamak; kalpte bulunan ve insanı kötülüklere sürükleyen en önemli ve gayri ahlaki huylardan, özelliklerden, hastalıklardan birisidir. Bilgisizlik ve tamahkarlığın(aşırı mala düşkünlük) birleşmesinden doğar. En çokta akraba ve yakın arkadaşlar arasında görülür. Sayın okurlarım haset zararları itibariyle atom bombasından daha tehlikelidir. Nasıl ki atom bombası atıldığı yeri mahvedip yok ederse hasette o bomba gibi tehlikelidir, daha da korkunçtur, beladır, musibettir, Biliniz ki haset girdiği kalbi mahveder ve yok eder. O kalpte kin, nefret ve her türlü kötülük yerleşir ve iyilik namına hiçbir şey kalmaz. Hasedin insana ve topluma verdiği zararı saymak mümkün değildir. Bu zararlara geçmeden önce hasedin tarihçesi nedir ne zaman başlamıştır. Haseti kimler başlatmıştır, haset kimlerin işidir. Haset hakkında Kuran-ı Kerim ne buyurmaktadır. önce bunlara bir göz atalım. Haset ve kibir şeytanın işidir. Şeytanın amelidir, şeytanın yoludur. Haset eden kişi şeytanın dostu, arkadaşı, kankası, yoldaşı, kölesi, askeri, emir eri olmuştur. Şeytan kıskançlığı yüzünden meleklerin başı iken cennetten kovulmuş ebedi cehennemlik olmuştur. Buna rağmen kıskançlığına son vermemiş Adem ile Havva’nın cennette olmalarını kıskanarak bin bir hile ile onlarında cennetten kovulmalarına sebep olmuştur. Bununla da yetinmemiş Ademin soyundan kıyamete kadar gelecek tüm insanların cehenneme girmelerini sağlamak için her türlü desise ve hileye baş vurmaktadır. Ve başvuracaktır. Bununla da yetinmeyip insanların kalplerine kıskançlık tohumları ekerek hem kendilerini hem de toplumu mahvetmelerine sebep olmaktadır.
HASET AYETLERİ
AYET:(Bakara.34-35-36 )”Hani biz meleklere Ademe secde edin demiştik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi. Ve büyüklük tasladı(ve kıskandı) böylece Kafirlerden oldu. Biz ey Adem sen ve eşin Havva beraberce cennete yerleşin orada kolaylıkla istediğiniz zaman her yerde cennet nimetlerinden yiyin. Sadece şu ağaca yaklaşmayın. Eğer bu ağaçtan yerseniz. Her ikinizde kendine kötülük eden zalimlerden olursunuz. dedik. Şeytan onların ayaklarını kaydırıp haddi tecavüz ettirdi ve içinde bulundukları cennetten onları çıkardı. Bunun üzerine bir kısmınız diğerine düşman olarak inin yeryüzüne sizin için barınak ve belli zamana kadar yaşamak vardır. Dedik:”
AYET:(Nisa.118-121)Allah onu(şeytanı)lanetlemiş oda yemin ederim ki kullarından belli bir pay edineceğim.(bir kısmını kendi yoluma çekecek cehennemlik yapacağım.) demiştir. Onları mutlaka saptıracağım muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım., kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar.(putlar için) nişanlayacaklar. Şüphesiz onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler dedi. Kim Allah’ı bırakır da şeytanı dost edinirse şüphesiz apaçık ziyana uğramıştır. Şeytan onlara söz verir ve onları ümitlendirir. Halbuki şeytanın onlara söz vermesi aldatmacadan başka bir şey değildir. İşte onların yeri cehennemdir. Onlar kaçıp kurtulacak bir yerde bulamayacaklardır.”
AYET: (isra.61)”Meleklere Adem’e secde edin demiştik. İblisin dışında hepsi secde ettiler. İblis ben dedi çamurdan yarattığına secdemi ederim.”
Sayın okurlarım bu ayetlerden de açıkca anlaşıldığı gibi kıskançlık ve kibir şeytanın işidir, sanatıdır, amelidir yani kıskanan ve kibir eden kişi şeytanın ta kendisidir. Nitekim Allah(cc) bakınız ne buyuruyor. AYET:(Felek. 1-2-3-4-5)”(guleğuzu birabbilfelek) Deki feleğin(alem) rabbine sığınırım.(kimden Allaha sığınalım)(veminşerri hasidin iza haset)” Haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden”(kim bu haset edenler)(minelcinneti vennas)”cin ve insan şeytanları.” Bu ayetlerden de açıkça anlaşıldığı gibi haset edenler yani kıskananlar şeytanın ta kendileridir. Bir insanın hem kıskanç olup hem de cennetlik olması mümkün değildir. Bunu iddia etmek şeytan da cennete girecek demek kadar gülünçtür. Çünkü haset eden kişi sadece şeytan değil aynı zamanda Kafirin de amelini işlemektedir. Neden? Diye sorarsanız işte cevabı.
KISKANÇ ALLAHIN TAKDİRİNE KARŞI GELMEKTEDİR
AYET.(Necm-49)” Zengin kılanda fakir kılanda Allah’tır’’
AYET:(Rad-26) ”Allah dilediğine rızkını bollaştırır, dilediğine de daraltır.”
AYET:(Bakara- 105)” Halbuki Allah rahmeti dilediğine verir.
AYET:(Yunus- 107)” Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu yine ondan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse onun keremini geri çevirecekte yoktur. O hayrını kullarından dilediğine eriştirir. Ve o bağışlayandır, esirgeyendir.”
AYET:(İsra-30)” Rabbin rızkı dilediğine bol verir dilediğine daraltır. Şüphesiz ki o kullarından haberdardır. Çok iyi görür”
AYET:(Kasas-82)”Demek ki Allah rızkı kullarından dilediğine bol veriyor dilediğine de az.” Bu ayetlere benzer birçok ayet Kuran-ı kerimde mevcuttur. Görüldüğü gibi Allah(cc) Zenginliği, hayrı ve rızkı dilediği kimselere bol vereceğini dilediği kimseleri de fakir bırakacağını bildirirken kıskanç bir insanın Zengini kıskanması Allah’ın emirlerine karşı gelmek bu ayetleri inkar etmek değil midir? Allah’ın takdirine karşı gelmek ayetlere inanmamak şirk değil midir? Bu ayetler bize şunu gösteriyor ki. Hasid’in haset etmesi kıskançların zengini kıskanması onların ellerindeki zenginliğin yok olması için çabalamaları. boşuna gayrettir. Çünkü yukarıdaki ayetlerde Allah(cc) zenginin elinden varlığını kendi izni olmadan hiç kimsenin alamayacağını açıkça belirtiyor. Yani kıskanç kişi ne kadar çabalarsa çabalasın zenginin elinden malını alamaz. Ancak kendine ve topluma zarar verir. Ayrıca Allah(cc) haset etmenin kendisine isyan olduğunu şu ayette açıkça belirtiyor.
AYET:(Nisa.54)”Yoksa onlar Allah’ın lütfundan verdiği şeyler için haset mi? ediyorlar.” Görüldüğü gibi Allah’ın verdiği nimetleri kıskanmanın Allah’ın lütfunu kıskanmak olduğunu bildiriyor. Kıskanç insanlar aynı zamanda Allah’ın adaletini beğenmiyor demektir. 
KISKANÇ ALLAHIN ADALETİNİ BEĞENMİYOR DEMEKTİR
AYET:(Zuhruf.32)”Bak birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık.” Bu ayette Allah(cc) Dünya düzeninin devamı için, hayatın devamı için insanların kimisini zengin kimisini de fakir kıldık buyuruyor. Doğrusu bu değil mi? herkes zengin olsa hizmeti kim yapacak memurluk, ustalık, aşçılık, temizlikçilik, amelelik v.b kim yapacak Dünyanın düzeni bozulur. Herkes fakir olsa da öyledir. Öyle ise herkesin zengin olmak istemesi ve kıskançlığı Allah’ın koymuş olduğu adalete başkaldırmaktır. İşte kıskancın(hasetçinin) Kafirin yolunda olduğunu bildiren açık ayet.
(Bakara. 120)” Size bir iyilik isabet etse Kafirler fenalaşır. Başınıza bir musibet gelse buna da sevinirler.” Demek ki ey kıskanç insan neymiş sen kafire benzedin ben değilim diyorsan yukarıdaki ayete bak eğer arkadaşın, akraban, eşin dostun güzel bir ev veya araba aldığında üzülüyorsan, kıskanıyor isen, eğer akrabanın, arkadaşının, eşinin dostunun başına kötü bir şey geldiği zaman seviniyorsan hiç zorlama direkt kafirin yoldaşısın. Bakara 120 ayeti bir kere daha oku tefsirleri araştır. Müslümanı kıskanan Kafirin yoldaşıdır vesselam.
AYET:(İsra.7)” İyilik edende kendine kötülük edende kendine eder.” Ey bilmeyerek kafir ve şeytanın yolunda olan kıskanç kişi sen kimseye kötülük yapamazsın çatlasan da patlasan da zengine bir zarar veremezsin ancak kendine ve çevrene zarar verirsin. Hırsından, öfkenden kuduruyorsun. Hasedin ateşi ciğerlerini yakıyor. Ne gece uyku uyuyabiliyorsun nede gündüz kendini işe verebiliyorsun. Acılar içinde kıvranıyorsun. Halbuki karşındaki insan varsın zengin olsun sana ne zararı var. Onun zenginliğinden elbet fayda görürsün fayda görmesen bile en azından senden istemez sana zararı olmaz. Aslında akıllı insan düşmanın bile zengin olmasını ister neden? Çünkü düşmanın kendi malının derdine düşer de senle uğraşamaz. seni nazarlamaz, seni yıkmak için hileler yapmaz. Kıskançlık gerçekten korkunç bir hastalıktır. Kıskanç insan karşısındakinin elindeki yok olmadıkça huzur bulamaz. Kıskançlık krizlerine girer öyle bir hale gelir ki bazen kıskandığı kişiyi öldürmek ister ve bazen de gerçekten öldürür üstelik bu öz kardeşi de olsa .
TARİHTE KISKANÇLIK
Tarihte ilk adam öldürme kıskançlık yüzünden yaşanmış üstelikte öz kardeş kardeşini öldürmüştür. Bu olay Kuran-ı kerimde şöyle geçmektedir.
AYET:(Maide 27-30)”Onlara Ademin iki oğlunun haberini gerçek olarak anlat. Hani birer kurban taktim etmişlerdi de Birisinden kabul edilmiş birisinden kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen kardeş kıskançlık yüzünden and olsun seni öldüreceğim dedi. Diğeri de Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder dedi. Nihayet nefsi onu kardeşini öldürmeye itti . Ve onu öldürdü bu yüzden de kaybedenlerden oldu.” Görüldüğü gibi kıskançlık öyle tehlikeli bir hastalıktır ki öz kardeşini hiç acımadan öldürebiliyor. Bu ayetten de anlıyoruz ki kıskançlık en fazla kardeşler arasında vuku buluyor. Çünkü en fazla çıkar çatışması kardeşler arasındadır. Nitekim Yine peygamber çocukları olan Hz Yakubun oğulları öz kardeşleri Yusuf’u ölsün diye kuyuya atmışlardır. Bu mesele Kuran-ı kerimde şöyle geçer.
AYET:(Yusuf.7)”Andolsun Yusuf ve kardeşlerinde almak isteyenler için ibretler vardır. Kardeşleri dediler ki Yusuf la kardeşi Bünyamin babamıza bizden daha sevgilidir. Halbuki biz kalabalığız. Şüphesiz ki babamız büyük bir yanlışlık içindedir. Aralarında dediler ki Yusuf’u öldürün veya onu uzak bir yere atın ki babamızın teveccühü(sevgisi) yalnız size kalsın”. İşte bu ayetlerde bize gösteriyor ki kıskançlık en fazla kardeşler arasındadır..
KISKANÇLIK ÇEŞİTLERİ
Haset çirkin huyların en zararlılarındandır. Bütün insanlarda bulunabilir ancak derece derecedir. Kimi insanda bir an için gelir hemen geçer, kimi insanda ise iyice kalbe yerleşir. Haset genellikle bir nimete karşı olur. Allah(cc) bir insana bir nimet bağışladığı zaman diğer insanda şu iki şeyden biri olur.
1-HASET  nimeti çok görerek o nimetin gitmesini istemek buna HASET etmek denir.
2- GIPTA  nimetin gitmesini istememek ve o nimetten kendisinin de olmasını istemektir. Buna da GIPTA denir. Gıpta günah değildir. Mümin gıpta eder. Kafir ise haset eder. Gıpta etmek toplumun ilerlemesi için gereklidir de çünkü nimete kavuşmak için çalışma ve gayret vardır. Demek ki burada önemli olan karşındakinin malının yok olmasını istememektir. Yoksa o maldan benimde olsun demek ve olması için çaba göstermek haset olmaz. Günahta olmaz. Gıpta ile haset birbirine karıştırılmamalıdır. Hasetin en ağırı sadece bende olsun başka hiç kimsede olmasın durumudur ki bu son derece tehlikelidir. Haset eden kişinin neyi kıskanacağını kestirmek mümkün değildir. O kadar saçma sapan şeyleri kıskanır ki şaşırırsınız. Toplum tarafından hiç değeri olmayan şeylere de haset edilir. Veya gayet normal şeylere de haset edilir. Mesela eşinizle gayet doğal olarak evinizin bahçesinde oturmuş çay içiyorsunuz. Bunu kıskanan komşu kadınlar vardır. Kıskanç insanın kıskanmayacağı hiçbir şey yoktur. Kaldı ki kıskanç insan sadece kendinde olmayanı değil kendinde olanı da kıskanır. Mesela kendisinin evi vardır. Ama başkasının evini kıskanır. O evin kendi evinden daha güzel veya büyük olması gerekmez. O ev kendi evinden küçük ve adi olsa da O kim ki ev yapıyor. Nasıl yaptı bu maaşla bu evi der kıskanır. Sadece kendisinin evi olmalıdır. Başkasının evi olmamalıdır. Eve arabaya tek layık odur. Başkaları bunlara sahip olmamalıdır. Kendisi herkesten varlıklı olmalıdır. En üstün o olmalıdır. Herkes kendisinden düşkün olmalı herkes ona muhtaç olmalı herkes karşısında eğilmeli ona yalvarmalı oda yardım etmeyerek reddederek egosunu tatmin etmelidir. Bu zevki yaşamalıdır. Demek ki hasit kişiler fakir kişiler değil dünyaya tapan kişilerdir. Allah korkusu olmayan kişilerdir. Mal ve parayı ilah edinen kişilerdir. Kendilerini beğenmiş gururlu kibirli kişilerdir. Kıskançlık sebepleri belki binlercedir. Nimet, sevgi, itibar, miras, mevki, güzellik, servet, çevre v.b sebeplerdir. Sayın okurlarım kıskançlığın atom bombasından daha tehlikeli olduğunu söylemiştim. Bunu biraz açmak istiyorum. Bugün bir köy, bir şehir, bir ülke kalkınamıyorsa biliniz ki ilk sebebi kıskançlıktır. Bir köyde muhtar, bir şehirde belediye başkanı, bir ülkede başbakan hizmet yapmak istese muhalefet tarafından hemen engellenir. Sebep çok haincedir. Hizmet eden Muhtar, Belediye başkanı, Başbakan halkın gözünde sevilir ve tekrar seçilir. Seçilmemesi için hizmeti engellenmelidir. İşte olan o köyde, şehirde ve ülkede yaşayanlara olur.
KISKANCIN ACI SONU
Kıskanç olan kişi kıskandığı şeyin yok olması için elinden gelen her şeyi yapar. Her türlü riske girer, her türlü tehlikeye gözünü kırpmadan atılır. Bu uğurda parasını, malını, vaktini, zamanını, canını, şerefini, haysiyetini her şeyini hiç çekinmeden riske atar. Artık ona odaklanmıştır. Öyle huzursuz olur ki gece sabahlara kadar gözüne uyku girmez. Sanki bir ateş kalbini sarmış cayır cayır yanmaktadır. Öyle bir ateş ki söndürmek mümkün değil. O ateşi söndürmenin tek yolu Kıskanılan şeyin yok olmasıdır. Bu olmayınca kıskanç kişinin morali bozulur. Huzursuzluktan doğru dürüst yemek yiyemez, işiyle ilgilenemez. çoluk çocuğuyla ilgilenemez. İşinden olur,eşinden olur. Kendini içkiye ve kumara verir kendini perişan eder. Fakat bir türlü kalbindeki kıskançlık ateşi sönmez. serseri mayın gibi ortalıkta dolaşır. kızar, sinirlenir ,kırar döker, küfreder Allaha isyan eder. günahkar olur. Hatta Kafir olur dinden çıkar. Ama ne yapsa nafiledir. O ateş içinden gitmez. Hatta daha da büyür çünkü uğruna her şeyini işini, eşini, çocuğunu, akrabasını, arkadaşlarını, dostlarını, sağlığını, dünyasını ve ahiretini kaybettiği şey hala karşısında dimdik durmaktadır. O halde artık yapılacak tek şey vardır. Kıskanılan şeyi yok etmek yani karşısındakini öldürmek oda öyle yapar. Kıskandığı kişiyi öldürür. Ve hapse girerek rahatlar. Kıskanç insan gerçekten saatli bomba kadar tehlikelidir. Kıskançlığı yüzünden hapislerde çürüyen binlerce mahkum vardır. Şimdi akla iki soru gelir.
1- kıskancın şerrinden nasıl korunabiliriz.
2- kıskanç olan insan bu dertten kurtulmak için ne yapmalıdır.
1-KISKANÇIN ŞERRİNDEN NASIL KORUNULUR
Kıskancın şerrinden kurtulmak için çareyi Kuran-ı kerim veriyor.
HASET ETTİĞİ ZAMAN HASİTCİNİN ŞERRİNDEN ALLAHA SIĞINMAK
AYET:(Felek.5)(veminşerri hasidin iza haset)”Haset ettiği zaman hasidin şerrinden Allaha sığının. ”Görüldüğü gibi kıskançlık son derece tehlikelidir ve zararı son derece fazladır. Yani kıskanan adamın kalbindeki kıskançlık ateşini nasıl söndüreceksiniz. Size vereceği zararı nasıl önleyeceksiniz ki Kıskancın verdiği zararın en hafifi malı veya kişiyi nazar etmektir. Dolayısıyla hem maddi hem de manevi birçok zararları olabilir. O nedenle en önemli tedbir Allaha yalvarmak yakarmaktır. Allaha sığınmaktır. Birde kıskançlık şiddetini azaltmak için çaba gösterilebilir. Mesela onun kıskanacağı malı veya eşyayı veya durumu saklamak, ona göstermemek, Veya ondan bu kişiyi faydalandırmak misal araba aldıysanız onu da arabanıza bindirmek gibi, Ona karşı mütevazi olmak hava atmamak, övünmemek kıskançlık ateşini hafifletebilir. Ama ne yazık ki günümüz insanı her yaptığı işi karşısındakini kıskandırmak için yapmaktadır. Herkes özellikle de kadınlar hava atma peşindedir. Başkalarını kıskandırma peşindedir. Bunu yapmamalıdır. Elimizdeki nimetin birde külfeti olduğunu bu varlığı ele geçirmek için çekilen sıkıntıları, verilen çabaları ve fedekarlıkları anlatmak bu varlığı kazanmak için nasıl gece gündüz çalışmak zorunda kaldığınızı. Ne kadar büyük borca girdiğinizi anlatmakta fayda vardır. Unutmayalım ki kıskançlık bir hastalıktır. Bizlerde bu hastaların iyileşmesi için çaba göstermeliyiz. Atalarımız fırından aldıkları ekmeği bile gizleyerek taşırdı neden? Evine ekmek götüremeyen kıskanmasın diye Ama bugün biz ne yapıyoruz. Başkalarını kıskandırmak için milyarlarca borca girip lüks arabalar almakta, hava atmak için sürekli evin eşyasını değiştirmekte israf etmekteyiz. Bu da toplumu israfa teşvik etmekte toplumda huzur kalmamaktadır.
Halbuki peygamberimiz(sav) ve sahabeler ve onlardan sonraki alimler, evliyalar, zenginler fakirin evinde olmayan bir şeyi kendi evlerine koymamışlar, fakirin binemediği bineğe binmemişler. Fakirin yemediği yemeği sofralarına koymamışlardır. Daima fakire mütevazi davranmışlar onları küçük görmemişlerdir. Her zaman onların yanında olmuş onlara yardım etmişlerdir. Böylece o korkunç atom bombasından tehlikeli kıskançlığı önlemişlerdir. Halbuki bugün böyle midir? maalesef böyle değildir. Kıskanç insana nasihat etmeli, bu dünyanın gelip geçici olduğunu malın, güzelliğin, makamın, her şeyin geçici olduğunu anlatmak gerekir.
2-KISKANÇ OLANLAR BU HASTALIKTAN NASIL KURTULUR
Kıskanç olan insan bu hastalıktan nasıl kurtulur. Kıskanç olan insan ilk önce her şeyin geçici olduğunu kafasına yerleştirmelidir. Ve şu ayeti sürekli aklında tutmalı unutmamalıdır.
AYET:(Enam.32)”Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Allahtan korkanlar için ahiret yurdu. elbette daha hoştur, güzeldir. ”Yine başka bir ayet
AYET:(Hadid.20)”Dünya hayatı aldatıcı bir geçimlilikten ibarettir.” İşte insan bu dünya hayatının ve içindeki nimetlerin geçici olduğunu hatırından çıkarmazsa kıskançlığı azalabilir. Her nimetin ayrı ayrı hesabının verileceğini bu nimetin nasıl kazanıldığını, nasıl harcandığını, zekatının verilip verilmediğini, nerelere harcandığını mutlaka soracağını aklından çıkarmamalıdır. Ayrıca şöyle düşünmelidir. Çok şükür akrabam, arkadaşım, dostum , komşum bana muhtaç değil onlar muhtaç olsalar onlara yardım etmek zorunda kalacaktım. Yardım etmesem hem vicdanım, hem toplum hem de Allah katında mesul olacaktım. Bunu da düşünmesem bile benim mallarımda gözleri olduğunu sanıp malımı nazarlamalarından, çalmalarından veya zarar vermelerinden korkacaktım, çekinecektim, tedirgin olacaktım. Rahatım huzurum kaçacaktı. Servet insana meşguliyet, ızdırap, çalışma, korku, stres verir. Atalarımız Allah benden önce komşuma versin boşuna dememişlerdir. Olandan zarar gelmez. Komşunda araba varsa kıskanacağına memnun ol hasta olursan seni hastaneye götürür. belki gezmeye götürür. Yolda kalırsan arabasına alır. Sana hiçbir faydası olmasa bile sana yük olmaz senden araba istemez, onu hastaneye getirip götürmek zorunda kalmazsın, yolda kalırsa almak zorunda kalmazsın, En önemlisi de senin arabana heves edip nazarlamaz. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Kıskançlığı önleminin bir başka yolu dertsiz insanın olamayacağını herkesin kendine göre bir derdi olduğunu herkesin imtihanın başka başka olduğunu bilmektir. Hz. Süleyman(as) zenginlikle, makamla, şöhretle imtihan edildi. Öteki peygamberler fakirlikle imtihan edildiler. Dolayısıyla zenginlerinde nice dertlerinin olabileceğini hatırdan çıkarmamalıdır. Mesela Sakıp Sabancı’nın tek oğlu felçli idi Bütün televizyonlara beyanat verdi. Dedi ki Benim oğlumu kim araba sürecek kadar iyileştirirse bütün arabalarımı ona bağışlayacağım. Ve bunu noter huzurunda yapacağım. Demek ki Türkiye’nin en zengini olmak bir şey ifade etmiyor. Çocuğun sağlam olmadıkça. Yine en zenginlerimizden Vehbi koç 3 öğün sadece haşlama patates yiyebilirdi oda sadece 4 adet demek ki zenginlerin derdi var. Hele zenginlerin derdi gerçekten çok gece uyku yok, yarınki çekim ne olacak acaba çekimi senedi mi ödeyebilecek miyim. Acaba malım çalınır mı, velhasıl gece uyku yok sabah koşturma stres sıkıntı çalışma bayram yok tatil yok ha babam çalış. Fakir gerçekten haline şükretmelidir. Kaldı ki kazanılan bu malın ayrıca hesabı vardır. Dolayısıyla haline şükretmek insanın kıskanmasını önler. Kıskançlığın başta ayetlerde belirttiğimiz gibi şeytanın işi olduğunu, kafirlerin işi olduğunu, katillerin işi olduğunu hatırlayıp yarabbi beni bu korkunç kıskançlık hastalığından kurtar diye dua etmelidir. Belki bu sayede kıskançlık hastalığından kurtulunur ve şu dua yapılmalıdır. Yarabbi bana hikmet ver ,beni iyiler arasına kat Yarabbi kalbime genişlik ve ferahlık ver. Beni nefsimin ve şeytanın şerrinden muhafaza eyle diye dua etmelidir.
HASET KISKANÇLIK İMANI BOZAR
HADİS:(layectemiğulimanu vel hasedu fi kalbi ğabdin ebeda)”İmanla kıskançlık kulun kalbinde asla bir arada bulunmaz. Biri girerse öteki çıkar”(Buhari- Müslim) Bu hadisi şeriften de anlaşılacağı gibi kıskanç insan imansız insandır.
HADİS: ”Haset imanı ifsat eder.” Yani imanı bozar kişiyi imandan çıkarır.
HADİS: ”Birbirinize buğz etmeyiniz. birbirinize haset etmeyiniz. Birbirinize sırt çevirmeyiniz. yek diğerinizle alakayı kesmeyiniz. Ey Allah’ın kulları kardeş olunuz.”’
HASET YAPILAN İYİLİKLERİ VE SEVAPLARI YOK EDER
HADİS: (emyehsurune ennase ala ma ata humullah)”Hasetten sakının zira haset ateşin odunu yakıp kül ettiği gibi amelleri yakıp kül eder.” Bu hadiste haset eden kişinin yapmış olduğu bütün ibadetlerin sevapların hayırların tamamen yok olacağı bildirilmektedir.”
HADİS: ”Sizden önceki kavimlerin hastalıkları olan kıskançlık ve kin besleme hastalığı sizlere de bulaştı. Bunlar bir cemiyetin dirlik ve düzenini kökünden kazıyan keskin bir usturaya benzer. Ustura demekle elbette sizin saçlarınızı kazır demek istemiyorum. Bu kötü huylar dininizi kökünden kazıyacaktır. Canım kudret elinde olan Allaha yemin ederim ki iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. (buharı- Müslim.)
KISKANCIN BAŞINA GELECEK FELAKETLER
1-Kıskançlık ibadet ve taatin sevabını kaldırır.
2Kötülük yapmaya sürükler. dedikodu, alayetme, yalan, iftira, küfür, nazar, gibi
3-Peygamberimizin şefaatinden mahrum olur.
HADİS: ”kıskançlık eden bizden değildir.”
4-Cehenneme girer
5-Başkalarına zarar verir.
6-Kederlenir üzülür, strese girer kendine zarar verir.
7-Kıskançlık kalbi öldürür.
8-Kıskanç kimse hiçbir alanda başarılı olamaz.
Herkesi memnun etmek mümkündür ancak kıskancı memnun etmek asla mümkün değildir. Zira o kıskandığı şey yok olmadıkça memnun olmaz.
HASET & KISKANÇLIĞIN SEBEPLERİ
1-Düşmanlık: herhangi sebeple düşman olan kişi düşmanını kıskanır.
2-Kibir: Kibirli olanlar kıskançtırlar.
3-İşini gördürme hizmet ettirme : Emrinin altındakinin emrinden çıkacağını sanıp kıskanırlar.
4- Piyango çıkanları kıskanırlar.
5-Aynı şeyi paylaşanlar: iki kardeş iki kuma gibi. Bunlar birbirini kıskanırlar.
6-En üst kademede olma arzusu: Bu kişiler kendi seviyelerinde olanları müthiş kıskanırlar.
7-Nefsi Emmare sahibi olanlar: Bu kişiler heva ve heveslerini kendilerine tanrı edinmişlerdir. Hasetlik, kin ve her türlü şer kanlarına işlemiştir. herkesi ve her şeyi kıskanırlar.
EDEN KENDİNE EDER HİKAYE ALİME TUZAK KURAN VEZİRİN SONU
Kıskançlıkla ilgili iki hikaye anlatıp bitirmek istiyorum. Alimin birisi padişah tarafından çok iltifat görmekte bu da padişahın vezirini kıskandırmaktadır. Vezir bir gün padişaha der ki padişahım o alime çok değer veriyorsun ama o senden iğreniyor. Tekrar gelirse dikkat et bak sana yaklaştığı zaman eliyle burnunu kapatacaktır der. Sonra alimin yanına gider. Alimi yemeğe davet eder ve ona ısrarla sarımsak yedirir. Yemekten sonra da tembih eder der ki sakın ha padişahın yanına yaklaşma sarımsak kokusundan nefret eder der. Padişah Alimi çağırır. Alim huzura gelir. Padişah yaklaş bakalım der. Fakat alim yaklaşmak istemez. Israr edince eliyle ağzını kapatır. Öylece padişaha yanaşır. Padişah vezir haklıymış bu beni iğreniyor der. Alimin eline bir zarf verir. Bunu falanca kişiye ver sana hediye verilecek der. Alim sevinçle dışarı çıkar. Dışarıda vezir o zarf nedir diye sorar alim de padişahın yaptığı hareketten çok hoşlandığını sarımsak kokusunu ona geçirmediğim için çok memnun kaldığını bu nedenle de bu zarfı falancaya getirip hediye almamı söyledi der. Vezir alime sen padişahtan her zaman hediye alırsın zarfı bana ver der alim veziri kırmaz. Zarfı vezire verir. Bir zaman sonra alim padişahın huzuruna varır. Padişah şaşırır. Alime zarfı ne yaptın diye sorar. Alim zarfı vezirin istediğini ona verdiğini söyler. Padişah der ki zarfın içinde ne yazdığını biliyor musun Hayır bilmiyorum der. Zarfın içinde bu zarfı getireni öldür diye yazıyordu. Vezir öldü der. Sonra niçin ilk seferde benden iğrendin de şimdi iğrenmiyorsun diye sorar. Alimde durumu anlatır. Vezirin kendisine sarımsak yedirdiğini sonrada sakın padişahın yanına yaklaşama dediğini söyler. Padişah oh olmuş kendi kazdığı tuzağa düştü diyerek hem padişah hem alim şükrederler. İkinci hikayede şudur.
HİKAYE KOMŞUSUNU ZEHİRLEMEK İSTERKEN KENDİ OĞLUNU ZEHİRLEDİ
Komşunun biri komşusunu aşırı kıskanmaktadır. Bir gün tarlaya giden komşusuna börek yapar ve böreğin içine zehir koyar. Komşusu tarlaya gider. Tarlada çalışırlarken komşunun askerde olan oğlu tarlaya uğrar. Kendilerine aç olduğunu söyler. Onlarda annesinin kendilerine börek hediye ettiğini onu yiyebileceğini söylerler. Genç böreği yer ve ölür. Akşam komşu eve gelince komşusuna oğlunun askerden geldiğini tarlaya uğrayıp verdiği böreği yediğini söyler. Komşu kendi elleriyle kendi oğlunu zehirlemiştir. Evet sayın okurlarım kıskanç insanlar en fazla kendilerine ve çevrelerine zarar verirler. Duayla konuyu bitirmek istiyorum. Yarabbi kıskançlıktan ve kıskançların şerrinden bizleri muhafaza eyle. Dedikodu, nazar, iftira, yalan, gibi maddi ve manevi şerlerden sana sığınıyoruz bizleri muhafaza eyle yarabbi.

PEYGAMBERİMİZİN(S.A.V) VEDA HUTBESİ



PEYGAMBERİMİZİN(S.A.V) VEDA HUTBESİ
Bismillahirrahmanirrahim
"Ey insanlar!
"Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha bulusamiyacagim.
"Insanlar!
"Bugünleriniz nasil mukaddes bir gün ise, bu aylariniz nasil mukaddes bir ay ise, bu sehriniz (Mekke) nasil
mübarek bir sehir ise, canlariniz, malariniz, namuslariniz da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden
korunmustur.
"Ashabim!
"Muhakkak Rabbinize kavusacaksiniz. O'da sizi yapti olayi sorguya cekecektir. Sakin benden sonra eski
sapikliklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayiniz! Bu vasiyetimi, burada bulunanlar,
bulunmayanlara ulastirsin. Olabilir ki, burada bulunan kimse bunlari daha iyi anlayan birisine ulastirmis
olur.
"Ashabim!
"Kimin yaninda bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki, faizin her cesidi kalidirilmistir. Allah
böyle hükmetmistir. Ilk kaldirdigim faiz de Abdulmutallib'in oglu (amcam) Abbas'in faizidir. Lakin
anaparaniz size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme ugrayiniz.
"Ashabim!"
"Dikkat ediniz, Cahiliyeden kalma bütün adetler kaldirilmistir, ayagimin altindadir. Cahiliye devrinde güdülen
kan davalari da tamamen kaldirilmistir. Kaldirdigim ilk kan davasi Abdulmuttalib'in torunu Iyas bin
Rabia'nin kan davasidir.
"Ey insanlar!
"Muhakkak ki, seytean su topraginizda kendisine tapinmaktan tamamen ümidini kesmistir. Fakat siz bunun
disinda ufak tefek islerinizde ona uyarsaniz, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak icin bunlardan da
sakininiz.
"Ey insanlar!
"Kadinlarin haklarini gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanizi tavsiye ederim. Siz kadinlari, Allah'in
emaneti olarak aldiniz ve onlarin namusunu kendinize Allah'in emriyle helal kildiniz. Sizin kadinlar üzerinde
hakkiniz, kadinlarin da sizin üzerinizde hakki vardir. Sizin kadinlar üzerindeki hakkinizi; yataginizi hic
kimseye cignetmemeleri, hoslanmadiginiz kimseleri izininiz olmadikca evlerinize almamalaridir. Eger
gelmesine müsade etmediginiz bir kimseyi evinize alirlarsa, Allah, size onlarin yataklarinda yalniz
burakmaniza ve daha olmasza hafifce dövüp sakindirmaniza izin vermistir. Kadinlarin da sizin üzerinizdeki
haklari, mesru örf ve adete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.
"Ey mü'minler!
"Size iki emanet burakiyorum, onlara sarilip uydukca yolunuzu hic sasirmazsiniz. O emanetler, Allah'in kitabi
Kur-ân-i Kerim ve Peygamberin (a.s.m) sünnetidir.
"Mü'minler!
"Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslümanin kardesidir ve böylece bütün Müslümanlar
kardestirler. Bir Müslümana kardesinin kani da, mali da helal olmaz. Fakat malini gönül hoslugu ile vermisse
o baskadir.
"Ey insanlar!
"Cenab-i Hakk her hak sahibine hakkini vermistir. Her insanin mirastan hissesini ayirmistir. Mirasciya vasiyet
etmeye lüzüm yoktur. Cocuk kimin döseginde dogmussa ona aittir. Zina eden kimse icin mahrumiyet vardir.
Babasindan baskasina ait soy iddia eden soysuz yahut efendisinden baskasina intisaba kalkan köle, Allah'in,
meleklerinin ve bütün insanlarin lanetine ugrasin. Cenab-i Hakk, bu gibi insanlarin ne tevbelerini, ne de adalet
ve sehadetlerini kabul eder.
"Ey insanlar!
"Rabbiniz birdir. Babaniz da birdir. Hepiniz Adem'in cocuklarisiniz, Adem ise topraktandir. Arabin Arap
olmayana, Arap olmayanin da Araap üzerine üstünlügü olmadigi gibi; kirmizi tenlinin siyah üzerine, siyahin
da kirmizi tenli üzerinde bir üstünlügü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadir. Allah yaninda
en kiymetli olaniniz O'ndan en cok korkaninizdir.
"Azasi kesik siyahî bir köle basinza amir olarak tayin edilse, sizi Allah'in kitabi ile idare ederse, onu
dinleyiniz ve itaat ediniz.
"Suclu kendi sucundan baskasi ile suclanamaz. Baba, oglunun sucu üzerine, oglu da babasinin sucu üzerine
suclanamaz.
"Dikkat ediniz! Su dört seyi kesinlikle yapmaycaksiniz:
Allah'a hicbir seyi ortak kosmayacaksiniz.
Allah'in haram ve dokunulmaz kildigi cani, haksiz yere öldürmeyeceksiniz.
Zina etmeyeceksiniz.
Hirsizlik yapmayacaksiniiz..
"Insanlar Lâilahe illallah deyinceye kadar onlarla cihad etmek üzere emrolundum. Onlar bunu söyledikleri
zaman kanlarini ve mallarini korumus olurlar. Hesaplari ise Allah'a aittir.
"Insanlar!
"Yarin beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?"
Saheb-i Kiram birden söyle dediler:
"Allah'in elciligini ifa ettiniz, vazifenizi hakkiyla yerine getirdiniz, bize vasiyet ve nasihatta bulundunuz, diye
sehadet ederiz!"
Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz (S.A.V.) sehadet parmagini kaldirdi, sonra da cemaatin üzerine cevirip indirdi ve söyle buyurdu:
"Sahid ol, yâ Rab! Sahid ol, yâ Rab! Sahid ol, yâ Rab!"

20 Kasım 2025 Perşembe

PEYGAMBERİMİZ(SAV)İN MEKKEDEN MEDİNEYE HİCRETİ


PEYGAMBERİMİZ(SAV)İN MEKKEDEN MEDİNEYE HİCRETİ


HİCRET NEDİR?
Hicret, Hz. Muhammed (s.a.v.) ve diğer Müslümanların, baskılardan kurtulmak için 622 yılında Mekke’den Medine’ye göç etmelerine verilen isimdir. Bu göçün sonucunda Medine’de, Medine Sözleşmesi ile günümüzde İslam Devleti olarak sınıflandırılan devletlerden ilki kabul edilen Medine Şehir Devleti kuruldu.
MÜSLÜMANLAR MEKKE’DEN MEDİNE’YE NEDEN HİCRET ETMİŞTİR?
İkinci Akabe Bey’ati’nden sonra müşrikler, Müslümanların sığınıp kendilerini koruyacak bir yere hicret edeceklerini öğrenince, yaptıkları eziyetleri büsbütün artırdılar. Müslümanlar bu dayanılmaz işkenceler sebebiyle Mekke’de oturamayacak hâle geldikleri için, hâllerini Peygamber Efendimiz’e arz ettiler ve hicret için izin istediler.
Allâh Resûlü, Allâh’ın izni ile Müslümanlara Medîne yollarını işâret etti ve şöyle buyurdu:
HADİS: “Bundan böyle sizin hicret edeceğiniz şehrin, iki kara taşlık arasında hurmalık bir yer olduğu bana gösterildi.” (Buhârî, Kefâlet, 4)
Onlara Ensâr ile, yâni Medîneli Müslüman kardeşleriyle kucaklaşmalarını emretti ve:
HADİS: “Allâh Teâlâ sizin için kardeşler ve huzur bulacağınız bir diyâr lutfetti!” buyurdu.
Bundan sonra Müslümanlar, müşriklere hissettirmeden hazırlandılar, birbirlerine yardım ederek gizlice hicret etmeye başladılar.
Çünkü müslümanların daha evvel hicret edip de hüsn-i kabûl gördükleri Habeşistan, cihânşümûl bir dîn için merkez olabilme şartlarını hâiz değildi. Medîne ise, hem siyâsî hem ticârî bakımdan ve daha birçok yönleriyle İslâm’a merkez olabilecek vasıfta bir şe­hirdi. Bu yüzden topyekûn hicret, o mübârek beldeye nasîb olacaktı.
Nitekim Medîne, Müslümanlar için bir barınak ve sığınak mekânı hâline geldi. Böylece Mekkeli müşriklerin de korktukları başlarına gelmiş oldu. İslâm, Mekke dışına çıkmış ve Medîne’de büyük bir îtibar kazanmıştı. Bu, müşriklerin, Hz. Peygamber’i yurdundan söküp atmak için rahatsız edip durmalarının kendileri için ne kadar büyük bir zarar ve kayıp olduğunu bir türlü anlayamamalarından kaynaklanıyordu. Hakîkaten bu, onlar için büyük bir kayıptı. Fakat göremiyor, duyamıyor, hissedemiyor, kavrayamıyorlardı.
Allâh Teâlâ, Resûlü’ne buyurdu:
AYET: “...Onlar da Sen’den sonra yurtlarında pek az kalabileceklerdir!” (el-İsrâ, 76)
Zavallı müşrikler, o anki güçlerine ve nefislerinin sultasına aldanarak müslümanları alay, istihzâ, tehdit, ambargo, şiddet ve işkence ile yıldırdıklarını sanıyor, böylece Mekke’deki nüfûzlarını muhâfaza ettiklerine inanıyorlardı. Oysa pek yakın bir zamanda nelere şâhid olacaklardı! Kendilerini mutlak ve mukadder bir mağlûbiyet ve perişanlık bekli­yordu...
Çünkü akın akın Medîne’ye giden Müslümanlar, onlardan korktukları için değil, İslâm’ın temellerini en muhkem bir şekilde inşâ etmek üzere hicret ettiklerinin şuuru içindeydiler.
:
AYET: “(İslâm dînine girme husûsunda) öne geçen ilk Muhâcirler ve Ensâr ile onlara ihsân ile tâbî olanlar var ya, işte Allâh onlardan râzı olmuştur; onlar da Allâh’tan râzı olmuşlardır. Allâh onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu, büyük kurtuluştur.” (et-Tevbe, 100)
MUHACİR VE ENSAR NE DEMEK, KİMLERE DENİR?
Medîneliler, Mekke’den gelen kardeşlerini kucaklayarak karşılıyor, onlara cân u gönülden yardım ediyorlardı. Bu yüzden Mekkeli Müslümanlara “Muhâcir”, Medîneli Müslümanlara ise, yardım edenler mânâsına “Ensâr” denildi.
Allâh Teâlâ buyurur:
AYET: “(İslâm dînine girme husûsunda) öne geçen ilk Muhâcirler ve Ensâr ile onlara ihsân ile tâbî olanlar var ya, işte Allâh onlardan râzı olmuştur; onlar da Allâh’tan râzı olmuşlardır. Allâh onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu, büyük kurtuluştur.” (et-Tevbe, 100)
HİCRET NİÇİN YAPILMIŞTIR?
İslâm âlimleri, Müslümanların hicret etmelerine izin verilmesinden, şu hükümleri çıkarmışlardır:
Hicret, Hz. Peygamber’in döneminde farz idi. Onun farziyyeti kıyâmet gününe kadar bâkîdir. Mekke’nin fethi ile sona eren hicret ise, sâdece Resûlullâh devrine mahsustur.
Bir Müslümanın ezan, cemaat, oruç, namaz ve diğer İslâmî hükümleri yerine getiremediği bir yerde kalmaya devâm etmesi câiz değildir. Cenâb-ı Hakk’ın şu âyeti bu hususta delildir:
AYET: “Melekler, kendilerine zulmeden kişilerin canlarını aldıklarında, onlara, «Ne işte idiniz?» derler. Onlar da: «Biz yeryüzünde zayıf kimselerdik.» derler. Melekler: «Allâh’ın arzı geniş değil miydi, siz de orada hicret etseydiniz ya!» derler. İşte bunların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü gidiş yeridir. Ancak gerçekten âciz ve zayıf olan, çâresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar müstesnâ.” (en-Nisâ, 97-98)
Bu âyette, Medîne’ye hicret etmeyerek müşrik bir cemiyet içinde kalanların, kendilerine zulmettikleri bildirilmektedir. Bunlar, rahatlarını, alışkanlıklarını, âilelerini, mal-mülk ve menfaatlerini dinlerine tercih ediyorlardı. Bu sebepten “Biz yeryüzünde zayıf kimselerdik.” şeklinde ileri sürdükleri mâzeretleri kabûl edilmemiştir. Bununla birlikte hakîkaten hicrete güç yetiremeyen yaşlı, zayıf erkek, kadın ve çocukların mâzeretleri kabûl edilmiştir.
Hicret hâdisesinden çıkarılan bir başka hüküm ise, Müslümanların ülkeleri ve memleketleri her ne kadar ayrı ol­sa bile, diğer Müslümanlara mümkün olduğu müddetçe yardım etme­lerinin farz olmasıdır. İslâm âlimleri, Müslümanların yeryüzünde herhangi bir yerde zulüm gören, esir olan veya ezilen mü’min kardeşlerine yardım etmeye muktedir olup da yar­dım etmedikleri takdirde, büyük bir günâha girecekleri husûsunda icmâ etmişlerdir.
Varlık Nûru, Hicret’e büyük ehemmiyet atfetmiş, Mekke’nin fethine kadar bütün Müslümanların Medîne’ye hicret etmesini istemiştir. Çünkü Medîne dışındaki yerler küfür diyârı idi ve Müslümanların o diyarlarda inançlarını öğrenip yaşamaları çok zordu.
MÜŞRİKLERİN SUİKAST PLANI
Mekke’nin gün geçtikçe boşaldığını gören müşrikler, yavaş yavaş işin kendileri açısından vehâmetini kavramaya başladılar. Hemen bir fesat ocağı olan Dâru’n-Nedve’de toplandılar. Toplantıya Necidli olduğunu söyleyen bir ihtiyar da katılmıştı. Bu ihtiyar, insan sûretine girmiş şeytandan başkası değildi.
Ne yapacaklarını uzun uzun tartıştılar. Peygamber Efendimiz’i yakalayıp hapsetmek veya Mekke’den sürüp çıkarmak gibi birçok teklifler ileri sürüldü. Tekliflerin hepsine şeytan karşı çıktı. Sonunda en rezil bir kararda fikir birliğine vardılar:
Allâh Resûlü’nü öldürmek!..
Bu teklifi, devrinin Firavun’u olan Ebû Cehil şöyle dile getirmişti:
“–Her kabîleden birer silâhlı genç bulalım. Gençlerin hepsi O’na bir anda saldırsınlar. Hep birlikte vurup öldürsünler. Böylece O’ndan kurtulalım, rahata kavuşalım! Delikanlılar bu şekilde yapınca, O’nun kanı bütün kabîlelere dağılmış olur! Abdi Menaf Oğulları ise, bütün kabîlelerle savaşmaya güç yetiremezler, diyet almaya râzı olurlar. Biz de, Abdi Menaf Oğulları’na O’nun diyetini öderiz!” dedi.
Necidli bir ihtiyar kılığındaki şeytan:
“−İşte en yerinde söz, bu adamın sözüdür! Bundan daha mâkul bir teklif olamaz!” dedi. (İbn-i Hişâm, II, 93-95)
Bu karar alındığı sırada Allâh Resûlü, Mekke’de âdeta yapayalnız kalmıştı. O, ümmetine düşkün bir Peygamber olarak önce onları göndermiş, ken­disi de Muhâcirler’in gerisini kollamak gibi bir hareketi tercîh etmişti. Zâten murâd-ı ilâhî de böyleydi. Hattâ mukaddes yolculukta biricik yoldaşı olacak olan Hz. Ebûbekir, hicret için kendisinden izin istediğinde:
HADİS: “–Sabret!” buyurmuş ve ilâve etmişti:
HADİS: “–Belki Allâh sana hayırlı bir yol arkadaşı verir!” (İbn-i Hişâm, II, 92)
Buna çok sevinen Hz. Ebûbekir, hicrete hazırlık olmak üzere sekiz yüz dirheme satın aldığı iki deveyi, evinde dört ay îtinâ ile besledi. (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 45)
Müşrikler, almış oldukları kararı tatbîk için harekete geçtiklerinde, Allâh Resûlü de hicret için emr-i ilâhîyi almıştı:
AYET: “(Resûlüm!) De ki: Ey Rabbim! Gireceğim yere dürüstlükle girmemi sağla! Çıkacağım yerden de dürüstlükle çıkmamı sağla! Bana katından, hakkıyla yardım edici bir kuvvet ver!” (el-İsrâ, 80)
Bu âyet-i kerîmeden başka, Cebrâîl (a.s.) de müşriklerin kurdukları hîle­leri Hz. Peygamber’e bildirmiş ve:
HADİS: “–Bu gece yatağına yatmayacaksın!” demişti. (İbn-i Hişâm, II, 95)
Bunun üzerine Hz. Peygamber, gündüzün herkesin istirahat ettiği öğle sıcağında Hz. Ebûbekir’in yanına gidip hicret emrinin geldiğini bildirdi.
Hz. Ebûbekir sordu:
HADİS: “–Berâber miyiz ey Allâh’ın Resûlü!”
Resûlullâh:
“–Evet, berâberiz!” buyurdular.
Hz. Ebûbekir bu cevaptan öyle memnûn ve mesrûr oldu ki, göz pınarlarından taşan sevinç damlaları, O’nun gönül âlemini en güzel bir şekilde aksettiriyordu.[2]
PEYGAMBERİMİZ HİCRET EDERKEN YATAĞINDA KİMİ BIRAKMIŞTIR?
Daha sonra Peygamber Efendimiz, Hz. Ali’yi çağırarak hic­reti haber verdi ve üzerinde bulunan emânetleri yerlerine teslîm etmesi için O’nu vekil bı­raktı. Çünkü Mekke’de, kıymetli bir eşyâsı olup da, sıdkını ve emînliğini bildikleri için, onu Resûlullâh’a emânet etmeyen kimse yoktu.
Müşriklerin plânlarına tedbîr olarak da şöyle buyurdu:
HADİS: “–Yâ Ali! Bu gece benim yatağımda sen yat! Şu hırkamı da üstüne ört; korkma! Sana hoşlanmayacağın bir şey isâbet etmeyecektir!” (İbn-i Hişâm, II, 95, 98)
Allâh Resûlü’nün, hırkasını Hz. Ali’nin üzerine ört­türmesi, aynı zamanda eşyâ ile teberrüke bir misâl teşkil eder. Bunun benzeri misâller çoktur.
Nitekim Hz. Peygamber, Veysel Karânî’ye de hırkasını göndermiş ve:
HADİS: “Bunu sırtına giysin, ümmetime duâ etsin!” buyurmuştur. (Feridüddîn Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ, s. 21)
Burada dikkat çeken diğer bir husus da Hz. Ali’nin Resûlullâh’a olan teslîmiyetidir. Zâten sahâbe-i kirâm hazarâtı, Allâh Resûlü’nün emirlerine teslîmiyette aslâ tereddüt göstermezler, O’nun söz ve fiillerine tâbî olmakta kesinlikle ihmalkâr davranmazlardı. Hiçbir zaman neden ve niçin diye sormazlar, verilen emir ne ise derhâl onu yerine getirirlerdi. Sünnetlerinden hiçbirini terk etmemeye, hepsiyle istisnâsız amel etmeye gayret eder, O’nun yolunu terk ettiklerinde dalâlete düşeceklerini çok iyi bilir ve bundan korkarlardı. Ashâbın Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye’ye bağlılığı, gölgenin sâhibine bağlılığı gibiydi.[4]
HZ. ALİ’NİN (R.A.) KIRDIĞI PUT
Hz. Ali (r.a.) şöyle anlatıyor:
HADİS: “Resûlullâh Mekke’den hicret edeceği zaman berâber Kâbe’ye gittik. Kâinâtın Efendisi bana:
«−Otur!» buyurdu.
Omzuma basıp Kâbe’ye çıkmak istedi. Birden gücüm kuvvetim gitti! Fahr-i Âlem Efendimiz benim kuvvetten düştüğümü görünce, hemen omzumdan indi. Kendisi yere çökerek:
«−Bas omuzlarıma!» buyurdu.
Omuzlarına bastım. Bana birden öyle bir güç kuvvet geldi ki, istesem semânın ufuklarına ulaşabileceğimi hissettim! Nihâyet, Beytullâh’ın üstüne çıktım. Orada tunçtan veya bakırdan bir put vardı. Resûlullâh bana:
«−Onu aşağı at ey Ali!» buyurdu.
Aşağı atar atmaz o, sırça bir çanak gibi kırılıverdi!
Hemen Kâbe’nin üzerinden indim. Herhangi bir kimse ile karşılaşmamak için hemen oradan uzaklaştık.” (Ahmed, I, 84; Hâkim, III, 6/4265)
PEYGAMBERİMİZİN HİCRET EDERKEN OKUDUĞU AYETLER
Hicret gecesi, Resûlullâh, daha hâne-i saâdetlerinden çıkmadan müşrikler evin etrâfını sarmışlardı. Fakat Allâh’a tevekkül ve teslîmiyeti sonsuz olan Hz. Peygamber’de hiçbir tereddüd, endişe ve telâş emâresi görülmüyordu. Resûl-i Ekrem Efendimiz, mübârek ellerine bir avuç toprak alarak müşriklerin üzerine serpti ve Yâ-sîn Sûresi’nin şu âyet-i kerîmelerini okuyarak aralarından süzülüp geçti:
AYET: “Biz, onların boyunlarına halkalar geçirdik. O halkalar çenelerine kadar dayanmıştır da burunları yukarı, gözleri aşağı somurtmaktadırlar. (Ayrıca) önlerinden ve arkalarından birer set çektik de onları sardık; artık göre­mezler!” (Yâ-sîn, 8-9)
Göremezlerdi elbette! Çünkü onların kalplerinin körlüğü gözlerini âmâ etmişti. Aralarından geçen ise, Fahr-i Kâinât, Âlemlerin Efendisi, Varlık Nûru idi. Tabiî ki, kör kalplerin ve gözlerin Nûr’u görmesine imkân yoktu. Nitekim gör­mediler de!..
Bir kimse müşriklerin yanına gelip onlara:
“−Siz burada neyi bekliyorsunuz?” diye sordu.
Onlar:
“−Muhammed’i bekliyoruz!” dediler.
Bunun üzerine o şahıs:
“–Allâh sizi umduğunuza erdirmesin! Vallâhi Muhammed çıkmış ve başınıza toprak saçıp gitmiş!” dedi.
Müşrikler ellerini başlarının üzerine sürdüklerinde, toprak içinde kaldıklarını gördüler. Hemen içeriye baktılar. Peygamber Efendimiz’in döşeğinde birisinin uyumakta olduğunu gördüler:
“−İşte Muhammed! Örtüsüne bürünmüş uyuyor!” dediler.
Hemen yatağa doğru yürüdüler. Yataktaki zât doğrulup onlara bakınca müşrikler şaşkınlıktan donakaldılar, gözlerine inanamadılar! Zîrâ karşılarındaki Allâh’ın Resûlü değil, Hz. Ali idi!
Kendi kendilerine:
“−Vallâhi, adamın bize söylediği doğru imiş!” dediler.
Kureyş müşrikleri, Hz. Ali’ye öfkeyle:
“−Amcanın oğlu nerede ey Ali!?” diye bağırdılar.
Hz. Ali:
HADİS: “−Bilmiyorum, bu hususta bir fikrim yok! Hem O’nun üzerinde gözcü de değilim! Siz O’na Mekke’den çıkıp gitmesini söylediniz! «Bizden ayrıl, git!» dediniz. O da çıkıp gitti.” dedi.
Bunun üzerine müşrikler Hz. Ali’yi azarladılar ve tartakladılar; hattâ Mescid-i Harâm’a götürüp bir süre hapsettikten sonra bıraktılar. (İbn-i Hişâm, II, 96; Ahmed, I, 348; Ya’kûbî, II, 39)
Kalpleri kilitli ve hakîkate âmâ olan bedbahtlar, hâne-i saâdetin etrâfında çirkin bir niyetle beklerlerken, Allâh Resûlü, ilâhî emniyet içinde, çoktan Hz. Ebûbekir’in evine varmıştı. Çünkü müşriklerin bir plânı vardı, ama Allâh’ın da bir plânı vardı ki, onun dışında geçerli olabilecek hiçbir hüküm yoktu. Bu husûsu Cenâb-ı Hak şöyle bildirir:
“AYET: (Ey Resûlüm!) Kâfirler Sen’i tutup bağlamak veya öldürmek yahud Sen’i (yurdundan) çıkarmak için Sana tuzak kuruyorlardı. Onlar (Sana) tuzak kurarlarken, Allâh da (onlara) mekir (tuzak) kuruyordu. Çünkü Allâh, mekir (tuzak) kuranların en ha­yırlısıdır.” (el-Enfâl, 30)
PEYGAMBER EFENDİMİZİN HİCRET ESNASINDA YOL ARKADAŞI KİMDİR?
Evinden çıktıktan sonra Hz. Ebûbekir’in hânesine gelen Allâh Resûlü, o kabûl etmese de, kendisi için hazırlanan devenin parasını verdi. Biraz evvel müşriklerin ortasından onlara görünmeden geçen Allâh Resûlü, ümmete numûne olacağı için bu defâ sünnetullâh îcâbı tedbirli hareket etti. Hz. Ebûbekir’le berâber, evin arka tarafından çıktılar. Develeri birkaç gün daha burada kalacaktı.
Yine ince bir tedbîr olarak Medîne’nin aksi istikâmetine doğru yola revân oldular.
Hz. Ebûbekir, Fahr-i Kâinât Efendimiz’in kâh önünde, kâh arkasında yürüyordu. Allâh Resûlü onun bu hareketini fark edince:
HADİS: “−Ey Ebûbekir, niçin böyle yapıyorsun?” diye sordu.
Hz. Ebûbekir:
“−Yâ Resûlallâh! Sizin hakkınızda endişe ettiğim için böyle yürüyorum!” dedi.
PEYGAMBERİMİZİN HİCRET ESNASINDA SIĞINDIĞI MAĞARAYA NE AD VERİLİR?
Nihâyet Sevr Mağarası’na ulaştılar.
Sıddîk-ı Ekber Hazretleri:
“−Yâ Resûlallâh! Ben mağarayı temizleyinceye kadar, siz burada bekleyin!” dedi ve mağaraya girdi. Mağaranın içini temizleyip haşerât deliklerini kapattıktan sonra:
HADİS: “−Artık gelebilirsiniz ey Allâh’ın Resûlü!” dedi. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 222-223)
Bu sırada müşrikler, Ebû Cehl’in başkanlığında Hz. Ebûbekir’in evine gelmiş­ler, kızı Esmâ’ya babasını sormuşlar ve ondan “bilmiyorum” cevâbını alınca, hırs ve hınçlarını, zavallı kızcağızı tokatlayarak çıkarmışlardı.
SEVR MAĞARASININ BEKÇİLERİ
Sevr Mağarası’nın Bekçileri
Varlık Nûru ve O’nun Yâr-ı Gâr’ı[5] mağarada bir müddet kalacaklardı. Böylece, kendilerini Medîne yol­larında arayacak olan müşriklerden daha rahat korunabileceklerdi. Zâten Allâh’ın lutf u inâyeti onların üzerindeydi ve kul tedbîrinin tükendiği yerde ilâhî nusret devreye giri­yordu. Nitekim birtakım müşrikler, izleri tâkib ederek, Sevr Mağarası’nın ağzına kadar gelmişlerdi. Ancak baktılar ki, mağaranın ağzı hiç el değmemiş gibi örümcek ağları ile kaplı idi ve ayrıca bir güvercin yuvası vardı. Allâh Teâlâ’nın emriyle mağaranın önünde Peygamber Efendimiz’in yüzünü örtüp göstermeyecek biçimde bir ağaç yetişti![6]
Müşrikler, Âlemlerin Efendisi’nin burada olabileceğine ihtimal vermeyerek geri döndüler.
Bu iki azîz yolcunun müşterek yardımcısı, dayanağı, sığınağı ve barınağı, Hak Teâlâ idi. Bunun için mağaranın önüne gelen bedbahtlar, bir güvercin yuvası ile örümcek ağından başka bir şey görememişlerdi.
Ancak bütün bunlar olurken, mağaranın içinde Hz. Ebûbekir nâzik anlar yaşamıştı. Korkmuştu; kendisi için değil, Allâh Resûlü Efendimiz için...
Zîrâ müşrikler azıcık eğilip baksalar, onları hemen görebileceklerdi. Onlar mağaranın sağını solunu dolaşıyor ve:
HADİS: “–Eğer mağaraya girmiş olsalardı, güvercinlerin yumurtası kırılır, örümcek ağı da bozulurdu” diyorlardı.
Bâzıları:
“−Mağaranın içine girip bakalım!” dedikleri zaman, Ümeyye bin Halef:
“−Sizin hiç aklınız yok mu? Mağarada ne işiniz var?! Üzerinde üst üste, kat kat örümcek ağı bulunan şu mağaraya mı gireceksiniz?! Vallâhi kanaatime göre şu örümcek ağı, Muhammed doğmadan öncesine âittir!” dedi.
Ebû Cehil ise:
“−Vallâhi, öyle zannediyorum ki, O yakınımızdadır! Fakat sihri ile gözlerimizi bağladı, görmez etti!” dedi.[7]
Bu esnâda endişeye kapılan Hz. Ebûbekir Sıddîk, Resûlullâh’a hitâben:
HADİS: “–Ben öldürülürsem, nihâyet bir tek kişiyim, ölür giderim. Fakat Sana bir şey olursa, o zaman bir ümmet helâk olur.” diyordu.
Peygamberimiz ayakta namaz kılıyor, Hz. Ebûbekir de gözcülük yapıyordu. Efendimiz’e:
“–Şu kavmin Sen’i arayıp duruyorlar. Vallâhi ben kendim için endişelenmiyorum. Fakat sana zarar vermelerinden korkuyorum.” dedi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz Yâr-ı Gâr’ına:
HADİS: “–Ey Ebûbekir, korkma! Hiç şüphesiz Allâh bizimledir!” buyurdu. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 223-224; Diyarbekrî, I, 328-329)
Kur’ân-ı Kerîm’de bu hâdise şöyle anlatılmaktadır:
AYET: “O’na (Muhammed’e) yardım etmezseniz, bilin ki inkâr edenler, O’nu Mekke’den çıkardıklarında mağarada bulunan iki kişiden biri olarak Allâh O’na yardım etmişti. Arkadaşına «Üzülme, Allâh bizimle berâberdir!» diyordu; Allâh da O’na sekînetini indirmiş, görmediğiniz askerlerle O’nu desteklemiş, inkâr edenlerin sözünü alçaltmıştı. Allâh’ın sözü ise, işte en yüksek olan odur. Allâh Azîz’dir, Hakîm’dir.” (et-Tevbe, 40)
Üçüncüleri Allah Olan İki Kişi
Hz. Ebûbekir diyor ki:
“Biz mağarada iken müşriklerin ayaklarını görüyordum:
HADİS: «–Ey Allâh’ın Resûlü, onlar ayaklarının aşağısına bir bakacak olsa bizi mutlakâ görürler!» dedim.
Bunun üzerine:
HADİS: «–Ey Ebûbekir! Üçüncüleri Allâh olan iki kişi hakkında ne endişeleniyorsun?» buyurdu. (Buhârî, Fedâilü’l-Ashâb, 2, Menâkıb, 45; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 1)
Sevr Mağarası’nın Önemi Nedir?
SEVR MAĞARASININ ÖNEMİ NEDİR? 
Mekke’deki on üç yıllık teblîğ ve irşâd mücâhedesinden sonra, Allâh Resûlü’ne ikinci bir mağara olarak gösterilen Sevr, Hirâ’dan farklı bir mânevî tedrîs mekânı idi.[8] Orası, ilâhî esrâr ve kudret akışlarını müşâhede etmek, insan ve kâinât kitâbındaki hikmetleri okumak içindi. İlâhî esrâra gark olma ve kalbi inkişâf ettirme dersânesi idi.
Buradaki misâfirlik, üç gün, üç gece sürdü. Yalnız değildi. Arkadaşı, peygamberler­den sonra insanların en üstün ve kıymetlisi olan Hz. Ebûbekir idi. Hz. Ebûbekir, O’nunla mağarada üç gün arkadaşlık yapma şeref, izzet ve fazîletine ermiş, “ikinin ikin­cisi” olmuştu. Varlık Nûru, bu azîz arkadaşına:
AYET: “…Mahzûn olma; Allâh bizimle berâberdir!..” (et-Tevbe, 40) buyurmakla, aynı zamanda Allâh ile berâber olma (maiyyet) sırrını telkîn ediyordu. Bu, gizli zikir tâlîminin ilk baş­langıcı ve gönüllerin Allâh’a açılarak itmi’nâna ermesiydi.
Yâni Sevr Mağarası, kulu sonsuz esrâr fezâsından, vâsıl-ı ilallâh kılacak temel kalbî eğitimin başlangıç mekânı ve bu ilâhî yolculuğun ilk merhalesi olmuştur.
Hz. Peygamber’in nûr menbaı olan kalp âlemindeki esrârı ümmetine fâş etmesi, ilk defâ Hz. Ebûbekir ile bu mağarada başlamış, kıyâmete kadar devâm edecek Altın Silsile’nin ilk halkası oluşmuştur.
Îman, gücünü Hazret-i Peygamber’e muhabbetten almıştır. Bütün ulvî yolculukların temel sâikı, O’na olan muhabbettir ve Hakk’a vuslatın yegâne yolu, O’na muhabbet ile noktalan­mıştır. Çünkü sevginin şartı, aşkın kânunu, sevilen kişiye duyulan muhabbet ve o aşktan dolayı o kişinin sevdiği şeyleri de sevmektir. Muhabbetin taze tutulması da mânevî râbıta ile mümkündür.[9] İlâhî muhabbeti, ham ve sığ bir idrâk ile kavrayabilmek mümkün değildir.
Hz. Ebûbekr’in Peygamber Efendimiz’le kalbî râbıtasını ifâde eden şu hâdisenin, her gönle kendi ufku ve istî­dâdı ölçüsünde bir tesir bırakacağı kanaatindeyiz:
Hz. Ebûbekir, Resûlullâh ile her sohbetinde apayrı bir zevk ve lezzetle mütelezziz olurlar, esrâr-ı nübüvvetin en samîmî mahremi olduklarından, müstesnâ tecellîlere nâil olarak yanlarında iken bile Allâh Resûlü’ne hasret içinde kalırlardı.
Nitekim Hz. Peygamber’in:
HADİS: “−Ebûbekir’in malından istifâde ettiğim kadar başka hiçbir kimsenin malından fayda­lanmadım...” ifâdesi karşısında, Hz. Ebûbekir gözyaşları içinde:
“−Ben ve malım, yalnızca Sen’in için değil miyiz yâ Resûlallâh?!.” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 11) demek sûretiyle kendisini her şeyiyle berâber Hz. Peygamber’e adadığını ve O’nda fânî olduğunu göstermiştir. (Bu mânevî makâm, ta­savvufta “Fenâ fi’r-Resûl” olarak ifâde edilmektedir.)
Yılan Hikâyesi
YILAN HİKAYESİ
Sevr Mağarası’nda Allâh Resûlü, bir ara mübârek başla­rını Hz. Ebûbekir’in dizlerine koyup hafif bir uykuya dalmışlardı. O esnâda Hz. Ebûbekir, mağarada kendilerine çok yakın bir yerde küçük bir delik gördü. Herhangi bir zararlı haşerâtın çıkıp da Hz. Peygamber’i incitmemesi için hemen ayağını Allâh Resûlü’nü uyandırmadan o deliğin üzerine koydu.
İmtihân-ı ilâhî, gerçekten bir müddet sonra düşüncesinde haklı çıktı. Zîrâ bir yılan, Hz. Ebûbekir’in ayağını şiddetli bir şekilde ısırdı ve zehrini akıttı. O büyük sahâbî­nin canı o kadar yandı ki, Resûlullâh uyanmasın diye hiç kı­pırdamadıysa da, gözlerinden düşen birkaç damlaya mânî olamadı. Öyle ki, bu damlalar­dan bir tanesi Allâh Resûlü’nün vech-i mübâreklerine düştü. Bunun üzerine uyanan Hz. Peygamber:
HADİS: “–Ne var yâ Ebûbekir? Ne oldu?” diye sordu.
Hz. Ebûbekir:
“–Bir şey yok yâ Resûlallâh!” dediyse de, Resûlullâh’ın ısrârı üzerine meseleyi anlatmak zorunda kaldı. (Beyhakî, Delâil, II, 477; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 223)
Allâh Resûlü, hemen mübârek tükrüklerini yılanın ısırdığı yere parmaklarıyla sürdüler. Allâh’ın lutfuyla daha o anda Hz. Ebûbekir’in acı ve ıztırâbı dindi, yarası şifâ buldu.
Zayıf bir rivâyete göre bu hâdise dolayısıyla Allâh Resûlü, yılana sordu:
HADİS: “–Bu işi niçin yaptın?”
Yılan da şöyle dedi:
“–Yâ Resûlallâh! Ben yıllardır Sizi görmenin hasreti ile şu küçük delikte bekler du­rurdum. Tam arzuma nâil olacağım sırada, Sizi görebilme yolumun kapanmış olduğunu gördüm. Ancak muhabbetimin galebesine dayanamayarak onu kapatanı engellemek için ısırmak zorunda kaldım.”
Bu hakîkati aksettiren diğer bir misâl de Hz. Ömer’in hilâfetinde vukû bulmuştur. Şöyle ki:
Rivâyete göre Bizans imparatoru, bir iyi niyet nişânesi olarak Hz. Ömer’e düşmanlarını bertaraf etmekte faydalı olabilecek çok kuvvetli bir zehir gönderir. Hayatları Rum entrika­larıyla geçen Bizans imparatorları için çok tabiî olan bu işe, Hz. Ömer iltifat etmez. Onu getiren elçinin önünde zehir şişesini ellerine alır ve sâdece bir besmele çekerek olduğu gibi içer. Zehrin hiçbir tesiri görülmez.[10]
Bu hâdiseler, yâni Allâh’ın izni ile zehrin zararından mahfûz olabilmek, ancak Allâh Resûlü’nün kalp âleminden nasîb alarak O’nunla aynîleşmiş müstesnâ kullara âit bir keyfiyettir.
Hz. Ömer halîfeliği zamânında bâzılarının kendisini H. Ebûbekir’e üstün tutar biçimde konuştuklarını işitince:
HADİS: “−Vallâhi, Ebûbekir’in o gecesi, Ömer’in bütün hânedânından daha hayırlıdır! Yine Ebûbekir’in o günü, Ömer’in bütün hanedânından daha hayırlıdır! Resûlullâh mağaraya gitmek için evden çıktığı zaman, Ebûbekir O’nun yanında idi.” demiştir. (Hâkim, III, 7/4268)
Peygamberimiz Sevr Mağarası’nda Kaç Gün Kaldı?
Sevr Mağarası’nda misâfir kaldıkları zaman zarfında Hz. Ebûbekir’in kızı Esmâ yemek getirir; oğlu Abdullâh ise babasının emri üzerine her gece mağarada onların yanında geceler, seher vakti yanlarından ayrılır, sanki Mekke’de gecelemiş gibi Kureyş müşrikleriyle sabahlardı. Son derece zekî ve kâbiliyetli bir genç olan Abdullâh, gündüz de Kureyş müşriklerinin arasında bulunur, Peygamber Efendimiz hakkında söylenen şeyleri dinler, kurulan hîle ve tuzakları Varlık Nûru’na haber verirdi.
Hz. Ebûbekr’in âzatlısı Âmir bin Füheyre de Ebûbekir’e âit davarları, Mekkelilerin çobanlarıyla birlikte yayardı. Sabahleyin onlarla birlikte çıkar, akşam dönüşünde ise davarlarının yürüyüşünü ağırlaştırıp çobanlardan geride kalır, gece karanlığı basınca, davarlarıyla birlikte Sevr Mağarası’na dönerdi. Peygamberimiz ve azîz dostu, ihtiyaçları olan sütü bu koyunları sağarak alırlardı. Sabahleyin erkenden Mekke’ye dönen Abdullâh’ın ayak izlerini de davarların izleriyle siler, belirsiz hâle getirirdi.[11]
Üç gündür Resûlullâh’ı arayan müşrikler, artık O’nu bulmaktan ümit kes­mişlerdi. Abdullâh’tan, müşriklerin ümîdinin tükendiğini haber alan Resûlullâh, dördüncü gün kılavuzun getirdiği develere binerek yola koyuldular. Ne de olsa bu yolculuk, doğup büyüdüğü topraklardan bir ayrılış olduğu için Allâh Resûlü’nün hüzünlenmesine sebep oldu. Çünkü O, Mekke-i Mükerremeʼyi çok seviyordu. Nitekim bir defâsında Hazvere bölgesinde durup Kâbe ve haremine yönelerek Mekke’ye hitâben şöyle buyurmuştu:
HADİS: “Vallâhi sen, Allâh katında beldelerin en hayırlı ve en sevgili olanısın. Çıkarılmış olmasaydım, senden çıkmazdım.” (Ahmed, IV, 305; Tirmizî, Menâkıb, 68/3925)
Yine bir defâsında Mekkeʼye hitâben:
HADİS: “Ne güzel bir beldesin, bana ne kadar da sevimli geliyorsun. Şâyet kavmim beni senden çıkarmasaydı senden başka bir yeri yurt tutmaz, yuva kurmazdım.” buyurmuştu. (Tirmizî, Menâkıb, 68/3926)
Yüce Peygamber’in bu hüznüne, vahy-i ilâhî ile tesellî geldi:
AYET: “Sana Kur’ân’ı (okumayı, teblîğ etmeyi ve ona uymayı) farz kılan (Allâh) Sen’i döneceğin yere döndürecektir.” (el-Kasas, 85)
Bu ifâdeler, geri dönüşü müjdeliyor, aynı zamanda Mekke fethinin ilk alâmeti olarak Allâh Resûlü’nün gönlündeki kederi sürûra inkılâb ettiriyordu.
PEYGAMBER EFENDİMİZİN MEDİNE YOLCULUĞU
Mekke ile Medîne arası 400 küsur kilometrelik bir yoldur. O zamanlar deve yürüyüşüyle sekiz günde gidilebiliyordu. Yollar uzun, hava sıcak, kumlar alev alevdi ve mübârek kâfile, ilk yirmi dört saat hiç durmadan yollarına devâm etmişti.
Hz. Ebûbekir, ticâret maksadıyla zaman zaman Şam’a gidip geldiği için pek çok kişi onu tanırdı. Bu yolculukları esnâsında da tanıdığı birisiyle karşılaştıkça:
HADİS: “–Ey Ebûbekir! Kimdir şu önündeki zât?” diye Fahr-i Kâinât Efendimiz’i soranlara:
“−Kılavuzumdur! Bana yol gösteriyor!” diyerek temkîn ve tedbîri elden bırakmaz, bu sözü ile de aslında: “O bana en hayırlı yolu gösteriyor!” demek isterdi. (İbn-i Sa’d, I, 233-235; Ahmed, III, 211)
Hicret Esnasında Peygamberimizin Yanında Kimler Vardı?
Resûlullâh, Ebûbekir Sıddîk ve âzatlısı Âmir bin Fuheyre ile birlikte Abdullâh bin Ureykıt[12] rehberliğinde Kudeyd mevkiinde bulunan bir çadıra uğradılar. Bu çadır Ümmü Mâbed’e âitti. Kendisi gelip geçen yolcuların su ve yiyecek ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırdı. Medîne’nin mukaddes yolcuları da Ümmü Mâbed’den süt istediler.
Peygamberimizin Süt Sağması
PEYGAMBERİMİZ(sav)İN SÜT SAĞMASI
Çadırda Ümmü Mâbed’in gâyet zayıf bir koyunu vardı ki, sütü ve yağı olmak şöyle dursun, zayıflığının had safhada olması sebebiyle, hayvancağızın sürüye katılarak meraya gitmeye bile mecâli yoktu. Bu sebeple çadırın bir köşesinde kalmıştı. Resûlullâh, koyunu sağmak için izin istediğinde Ümmü Mâbed:
HADİS:“−Anam babam sana fedâ olsun! Şâyet onda süt bulabilirsen sağ!” dedi.
Sevgili Peygamberimiz, Allâh Teâlâ’nın bereket ihsân etmesi için duâ ettikten sonra besmele çekerek bizzat kendi elleriyle o gün koyundan pek çok süt sağdı.
Ümmü Mâbed’in (r.a.) bildirdiğine göre o koyun, Hz. Ömer’in halîfeliği zamânında meydana gelen kuraklığa kadar yaşamıştır.
Yine Ümmü Mâbed (r.a.):
“Yeryüzünde hayvanlar yiyecek bir şey bulamazken biz onu akşam sabah sağardık.” diyerek koyundaki bereketi ifâde etmiştir.
Resûlullâh oradan ayrıldıktan sonra çadıra Ümmü Mâbed’in (r.a.) kocası Ebû Mâbed çıkageldi. Çadırda pek çok süt görünce hayretle:
“−Ey Ümmü Mâbed! Bu sütler nereden geldi? Koyunlar uzak merada, hepsi de kısır, burada ise sağılır hayvan yok! Bu ne hâldir?” diye sordu.
Hanımı:
“−Bugün bize mübârek bir zât uğradı. Şöyle şöyle güzel hâlleri vardı.” diye o gün yaşadığı hâdiseleri anlattı.
Ümmü Mâbed’in (r.a.) Hilye-i Şerifi
Kocası:
“−Aman şu zâtı bana târif et!” deyince, Ümmü Mâbed, Varlık Nûru’nun şemâilini şöyle târif etti:
“−Gördüğüm zât öyle bir kimseydi ki, güzelliği zâhir, yüzü nûrânî, ahlâkı güzel ve emsâlsiz idi. Kendisinde hiçbir ayıp olmayıp bilâkis son derece hoş-endâmlı ve güzel sîmâlıydı. Gözünde siyahlık, kirpiklerinde çokluk, sesinde nezâket vardı. Gözünün beyazı gâyet beyaz, karası gâyet kara ve Kudret’ten sürmeliydi. Kaşlarının ucu ince, saçları koyu siyahtı. Gerdanı uzun ve yüksek olup sakalı sık ve hafif uzundu.
Sustuğunda üzerinde sekînet ve vakar hâsıl olur, konuştuğunda güzellik, güler yüzlülük ve tatlı dillilik zuhûr ederdi. Sözleri sanki dizilmiş inciler gibi olup, ağzından tâne tâne çıkardı. Sözü açıktı, hak ile bâtılı gâyet iyi ayırırdı. Ne âcizlik sayılacak derecede az, ne de bıktıracak kadar çoktu.
Uzaktan görüldüğünde, insanların en heybetlisi ve en güzeli, yakınına gelince de insanların en tatlısı ve melâhatlisi idi. Orta boylu olup, boyu ne hoşlanılmayacak derecede uzun ne de gözün hakir göreceği şekilde kısaydı. Sanki bir fidandı ki, fidanlar arasında bitmiş, güzelliği onların üzerine çıkmıştı. Yanında birtakım arkadaşları vardı ki, bir şey söylediği zaman huzurla dinlerler ve verdiği emri yerine getirmek için koşuşurlardı. Hizmetine koşulan ve hürmet edilen biriydi. Mütebessim bir çehreye sâhipti. Kimseyi ayıplamaz ve azarlamazdı.”
Mekke’de Zuhur Eden Peygamber
Ebû Mâbed bu güzel sıfatları işitince yemin ederek:
HADİS: “−Bu zât Kureyş kabîlesinde zuhûr eden Peygamber’dir. O’nunla berâber olup kendisine arkadaşlık etmeyi ne kadar isterdim. Yine de bir yol bulabilirsem bunu muhakkak yapacağım!” dedi.
O günlerde Mekke’de sâhibi bilinmeyen bir sesin Ümmü Mâbed’in çadırına gelen misâfirleri medheden içli şiirler okuduğu duyulmuştur. Hâtiften gelen bu şiiri duyan Hassân bin Sâbit de, Peygamber’leri aralarından çıkıp giden kavmin hüsrâna uğradığını ve O Peygamber’in Medîne’de hidâyeti neşredip Allâh’ın kelâmını okuduğunu anlatan bir şiir ile cevap vermiştir. (İbn-i Sa’d, I, 230-231; VIII, 289; Hâkim, III, 10-11)
Ebû Mâbed ve onun mesut âilesi, hep birlikte İslâm’a girerek sahâbîlik şerefine nâil olmuşlardır.
Sürâka bin Mâlik’in (r.a.) Müslüman Olması
Mukaddes kâfileyi bir türlü bulamayan müşrikler, bulanlara büyük mükâfatlar va’detmişlerdi. Bu vaatlerle gözleri kamaşanlar da, yollara düşmüştü. Sürâka bin Mâlik de bunlar­dandı.
Nitekim Sürâka uzun bir arayıştan sonra, Allâh Resûlü’ne rast geldi. O’nu görür görmez atını hızlandırdı. Fakat birdenbire atının ayakları kumlara gömülüverdi. Kendisi de yere düştü.
Ne kadar uğraştıysa da, kumdan çıkmaya ve Peygamber Efendimiz’e doğru ilerlemeye muktedir olamadı. Bir hayli uğraştıktan sonra aklı başına geldi; nâdim oldu. Allâh Resûlü’nün affına ilticâ etti. HADİS: Hz. Peygamber de duâ buyurdular. Bu duâ bereketiyle Sürâka’nın atı kumlardan kurtuldu. Bu mûcizeyi gören Sürâka’nın, o anda kalp âlemi değişti ve Resûlullâh’a samîmî bir dost oluverdi. Kâfilenin yerini gizli tutmak niyetiyle geri döndü. O tarafa gelenleri de, ya geri çevirdi ya da başka yönlere sevk etti. (Müslim, Zühd, 75)
Allâh Resûlü’nün şu müjdesi, Sürâka’nın âdeta kulaklarında çınlıyordu:
HADİS: “–Ey Sürâka! Kisrâ’nın bileziklerini takınacağın, kemerini kuşanacağın ve tâcını giyeceğin zaman kendini nasıl hissedecek­sin?”
Hakîkaten İran fütûhâtında Kisrâ’nın bilezikleri, kemeri ve tâcı Medîne’ye getirildiği zaman, Hz. Ömer Sürâka’yı çağırıp bunları ona taktı ve:
HADİS. “−Ey Sürâka! Ellerini kaldırıp: «Allâhu ekber! Hamd olsun o Allâh’a ki, bunları “Ben insanların Rabbiyim!” diyen Kisrâ bin Hürmüz’den çıkarıp Müdlicoğulları’ndan Sürâka bin Mâlik’e taktırdı!» de!” buyurdu. (İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, II, 332; İbn-i Hacer, el-İsâbe, II, 19)
Peygamber Efendimiz Gamîm mevkiine geldiğinde, Büreyde bin Husayb ve kavmi ile karşılaştı. Onları İslâm’a dâvet etti.
Bunun üzerine onlar da Allâh Resûlü’ne tâbî olup İslâm’la şereflendiler. Varlık Nûru, Büreyde’ye (r.a.) o gece Meryem Sûresi’nin baş tarafını öğretti.[13]
Büreyde başındaki beyaz sarığı çözerek:
“–Yâ Resûlallâh! Müsâade buyurursanız, alemdârınız olayım!” dedi.
Böylece Kuba köyüne kadar Allâh Resûlü’ne bayraktar­lık yaptı.
Büreyde’den sonra mübârek kâfile, Şam’dan dönmekte olan ticâret kervanına rast­ladı. İçlerinde Zübeyr bin Avvâm da vardı. Zübeyr, Resûlullâh’a ve Hz. Ebûbekir’e beyaz maşlahlar giydirdi. [14]
Hicret kâfilesi Medîne’ye doğru adım adım yaklaşıyordu. Müşriklerin Allâh Resûlü’nü öldürmek için herkesi seferber etmelerine ve diğer pek çok tehlikelere rağmen, O yine vazîfesini yapmaya devâm ediyor, yolda karşılaştığı kimselere İslâm’ı anlatıyordu.
Nitekim ashâb-ı kirâmdan Sa’d ed-Delîl[15] -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
“Hicret esnâsında Allâh Resûlü, Hz. Ebûbekir ile berâber bize uğradı. O sırada Hz. Ebûbekir’in bir kızı, yanımızda süt annede idi. Resûlullâh kısa yoldan Medîne’ye varmak istiyordu. Biz kendisine:
«–Burası Rekûbe geçidinin Gâir yoludur. Burada Eslem kabîlesinden Mühânân diye bilinen iki hırsız vardır. İstersen onların üzerine biz varalım.» dedik.
Resûlullâh:
HADİS: «–Sen bizi onların yanına götür!» buyurdu.
Bunun üzerine yola koyulduk. Rekûbe’yi çıkıp yokuşun başına vardığımızda, o iki hırsızdan biri arkadaşına:
«−Bu zât Yemenlidir.» diyordu.[16]
Varlık Nûru onları yanına çağırıp İslâm’ı anlattı ve Müslüman olmalarını istedi. Onlar da Müslüman oldular. Allâh Resûlü isimlerini sorduğunda:
«–Biz Mühânân (hakîr görülen iki kişiyiz).» dediler.
Resûlullâh:
HADİS.«–Bilâkis siz, Mükremân (şerefli iki kimsesiniz).» buyurdu ve müjdeci olarak önden Medîne’ye gitmelerini emretti.” (Ahmed, IV, 74)
PEYGAMBER EFENDİMİZİN MEDİNE’YE GELİŞİ
Resûlullâh Efendimiz’in yola çıktığını haber alan Medînelilerde heyecan zirvedeydi. O mübârek yolcunun yolunu hasretle gözlüyorlardı. O nûrlu kâfileyi karşılamak, o ebedî saâdet kervanının kereminden bir kırıntı kapabilmek için şehrin dışına kadar çıkıp iştiyakla bekleşiyorlardı.
Nihâyet nübüvvetin on dördüncü senesi 12 Rebîulevvel pazartesi günü[17] bir ses bütün Müslümanların sînelerinde se­vinçle yankılandı:
“Beklenen mübârek yolcu geliyor!..”
Bu müjdeli haberle tekbîr sesleri bütün Medîne’yi çınlatmaya başladı.
Müslümanlar silâhlandılar. Kimi atlı, kimi piyâde mukaddes misâfiri karşılamaya koştu­lar.
Beklenen mübârek kâfile, ilâhî himâye ve sıyânet altında Medîne yakınlarındaki Kuba’ya ulaştığında, ortalık kaynamış, cihân bir cümbüşe dönmüştü.
Peygamberimiz Medine’ye Girerken Söylenen İlahi
PEYGAMBERİMİZ(SAV) MEDİNEYE GİRERKEN SÖYLENEN İLAHİ
Tepelerden “Talea’l-bedru aleynâ”nın[18] yakıcı nağmeleri, dalga dalga semâyı örüyor, gönülleri coşturuyordu. Târih, o andan itibâren kıyâmete kadar meydana gelecek vukuâtı fihristleyecek bir “hicret takvîmi” başlatıyordu.
Karşılamaya gelen müslümanların çoğu, kâinâtın varlık sebebi, Âlemlerin Efendisi, Hz. Muhammed Mustafâ’yı (a.s.) daha önce görmedikleri için tanımıyorlardı. Bir müddet Hz. Ebûbekir Sıddîk’ı Peygamber Efendimiz zannettiler.
Resûl-i Ekrem Efendimiz sükût hâlindeydi. Üzerine güneş gelince, Hz. Ebûbekir hemen kalkıp O’nu ridâsıyla gölgelemeye başladı. Müslümanlar ancak o zaman Varlık Nûru’nu tanıyabildiler.[19]
Medîne, bu günden sonra, İslâmiyet’in inkişâf ve terakkî mekânı ve aynası oldu. Küfrün karanlık yüzü, bu hicretle soldu. Mescid-i Saâdet ve Mescid-i Kuba, ulvî bir mânâ kazanıp mahşere kadar bu mübârek hicretin kudsî mekânı ve hâtırası olarak kaldı.
Ensâr, Muhâcirlere mal ve mülklerini arz ederek:
“İşte malım! Al, yarısı senin!..” dedi. Fedâkârlık ve ferâgatte kâbına varılmaz bir İslâm kardeşliğinin temeli böylece atıl­mış oldu. Medîne, İslâm târihindeki ölmez mevkiine ve zâil olmaz îtibârına mazhar oldu. Medîne’de ezanlar, Ramazanlar, bayramlar, zekâtlar, muhârebeler ayrı bir tecellî ve ayrı bir ulviyyetle ümmete numûne ve emsâl oldu.
Varlık Nûru Kuba’da bulunduğu esnâda Amr bin Avf Oğulları’ndan Külsûm bin Hidm’in evinde misâfir kaldı. Resûlullâh buradan çıkarak Sa’d bin Hayseme’nin evine gider, orada müslümanlarla oturur, sohbet ederdi.
Sa’d bin Hayseme (r.a.) bekâr olduğundan, Muhâcirlerin bekârları onun evinde kalırlardı. Bu sebeple Sa’d’ın (r.a.) evine “Menzilü’l-Uzzâb: Bekârlar Evi” denirdi. (İbn-i Hişâm, II, 110; İbn-i Sa’d, I, 233)
Resûlullâh Kuba’da kaldığı günlerde cenâze teşyîinde bulunur, hastaları ziyâret eder, dâvetlere katılırdı.
Musalla Taşı Adı Nereden Geliyor?
Ebû Said el-Hudrî (r.a.) ashâbın hassâsiyetini gösteren, o günlere âit bir hâtırayı şöyle nakleder:
“Resûlullâh Medîne’ye yeni geldiği sıralarda bizden biri ölüm döşeğinde iken, varıp kendisine haber verirdik. O da gelir hastanın başında durur, istiğfarda bulunurdu. Ölünce de yanındakilerle berâber geri dönerdi. Bâzen de cenâze gömülünceye kadar beklerdi.
Kendisine zahmet vermekten endişe duyarak aramızda şöyle konuştuk:
“−Hastamız ölünceye kadar Allâh Resûlü’ne bir şey söylemeyelim. Vefât edince kendisine söyleriz. Böylece O, ne yorulur ne de zaman kaybeder.”
Böyle yapmaya başladık. Hastamız ölünce kendisine gider haber verirdik. O da gelir namazını kılar, istiğfarda bulunur, geri dönerdi. Bâzen de cenâze gömülünceye kadar beklerdi.
Bir süre de bu şekilde yaptık. Daha sonra:
“−Vallâhi böyle de yapmayalım. Bu da Resûlullâh’ı yoruyor. Cenâzemiz olduğunda onu Resûlullâh’ın evinin kapısına götürelim, orada namaz kıldırsın. Bu, O’nun için daha kolay olur.” dedik ve öyle yaptık.
Hadîsin râvisi Muhammed bin Ömer diyor ki:
“Bu sebepten oraya «cenâze namazının kılındığı yer» mânâsında «musallâ» dendi. Cenâzeler hep oraya götürülüyordu. Allâh Resûlü’nün vefâtından sonra da aynı usûl devâm etti.” (İbn-i Sa’d, I, 257, Hâkim, I, 519/1349)
Allâh Resûlü Kuba’da iken, Hz. Ali de, kendisine verdiği emânetleri yerine teslîm etmiş olarak onlara yetişti.
Berâ bin Âzib’in (r.a.) Hatırası
Ashâb-ı kirâmın Allâh Resûlü’ne ve O’nun azîz hâtıralarına karşı besledikleri muhabbetin coşkusunu ve büyüklüğünü gösteren pek çok rivâyet mevcuttur. Nitekim ashâbdan Berâ bin Âzib (r.a.),[20] babasının her fırsatta, Allâh Resûlü’ne âit bir hâtırayı dinleyebilme arzusunu şöyle anlatır:
“Ebûbekir Sıddîk (r.a.), babamdan on üç dirheme bir semer satın aldı ve:
«–Berâ’ya söyle de onu bizim eve götürüversin.» dedi.
Babam:
«–Hayır! Bana Resûlullâh’ın Mekke’den Medîne’ye nasıl hicret ettiğini anlatıncaya kadar olmaz.» dedi.
Bunun üzerine Ebûbekir (r.a.) hicret yolculuğunu uzun uzun anlattı.” (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 2; Ahmed, I, 2)
İSLAM TARİHİNDE YAPILAN İLK MESCİD - Müslümanların İlk Mescidi
Hicret yolculuğunun ilk durağı olan Kuba’da Allâh Resûlü, Amr bin Avf Oğulları’nda on dört gece misâfir oldu. İşte meşhur Mescid-i Kuba, bu esnâda yapıldı. Hz. Peygamber de, mescidin inşâsında bizzat çalıştılar.
Kuba Mescidi, İslâm’da inşâ edilen ilk mesciddir. Hicret gibi mühim bir hâdise esnâsında binâ edildiği için önemli bir yere sâhiptir. Bu mescid, Kur’ân-ı Kerîm’de:
“…(Medîne’ye hicretin) ilk gününden takvâ üzerine kurulan Mescid...” (et-Tevbe, 108) şeklinde zikredilmiştir.[21]
Ebû Hüreyre (r.a.):
“Orada, temizlenmeyi seven insanlar vardır. Allâh da çok temizlenenleri sever.” (et-Tevbe, 108) âyetinin de Kuba halkı hakkında nâzil olduğunu bildirmiştir. (Tirmizî, Tefsîr, 9/3099; Ebû Dâvud, Tahâret, 23/44; İbn-i Mâce, Tahâret, 357)
Hicret eden ilk Muhâcirler Kuba’ya vardıklarında, Amr bin Avf Oğulları’nın hurma kurutma yerini düzeltip düzleyerek orada namaz kılmaya başlamışlardı. Ebû Huzeyfe’nin âzatlısı Sâlim, Kur’ân’ı en güzel okuyan ve bilen kimse olduğu için ilk Muhâcirlere o imamlık yapıyordu.[22]
Varlık Nûru, ilk Muhâcirlerin namaz kıldığı bu sahayı genişleterek Kuba Mescidi’ni inşâ etti. Mescid, kare şeklinde olup ebadları yaklaşık 32 X 32 metre idi. Allâh Resûlü, Kubalılardan taş getirmelerini istemiş, onlardan birini alıp kıble tarafına koyarak, Ebûbekir ve Ömer’in (r.a.) da aynı şekilde sırayla taş koymalarını emir buyurmuştu.
Mescid’in inşâsında en büyük gayreti, Ammar bin Yâsir -radıyallâhu anh- göstermekteydi. Bu bakımdan kendisine “İslâm’da ilk mescid binâ eden” denilmiştir. [23]
Abdullâh bin Revâha (r.a.) da hem çalışır hem şiir söyler, böylece mü’minlerin yorgunluğunu hafifletirdi.[24]
Mescidin müezzinlik vâzîfesini ashâb-ı kirâmdan Sa’d el-Kurazî (r.a.) deruhte etmekteydi.
MESCİDİN MÜEZZİNİ
Mescid-i Nebevî ve Medîne’deki diğer dokuz mescid gibi Kuba Mescidi’nde de eğitim ve öğretim faâliyetleri devâm eder, Peygamber Efendimiz buraya her gelişlerinde buna nezâret ederdi.[25]
Peygamberimizin Her Cumartesi Namaz Kılmaya Gittiği Cami
Kâinâtın varlık sebebi, iki cihânın saâdet rehberi Efendimiz, Cumartesi günleri Kuba’ya bâzen binekli bâzen de yaya olarak gider ve orada iki rekât namaz kılardı.[26]
Bir hadîs-i şerîflerinde ise bunu Müslümanlara da tavsiye ederek şöyle buyurmuşlardır:
HADİS. “–Kim evinde güzel bir şekilde abdest alır, sonra Kuba Mescidi’ne gelir ve orada namaz kılarsa onun için umre sevâbı vardır.” (İbn-i Mâce, İkâme, 197; Nesâî, Mesâcid, 9)
Hz. Ömer, halîfeliği zamânında, pazartesi ve perşembe günleri burayı ziyâret eder, Kuba çok uzak mesâfelerde olsaydı bile devesini oraya ulaşmak için yine de süreceğini ifâde ederdi.[7]
Kuba Mescidi, Hz. Osman ve Ömer bin Abdülaziz tarafından genişletilmiştir. Daha sonra birçok defâ tâmirat görüp yenilendi. 1829 yılında Sultan II. Mahmut tarafından îmâr edilen tek minâreli ve düz tavanlı mescid, Suûdî Arabistan hükûmeti tarafından yıkılıp, kubbeli ve dört minâreli olarak ve genişletilerek yeniden inşâ edilmiştir.
İSLAM TARİHİNDE İLK CUMA NAMAZI VE İLK HUTBE
Nihâyet Kuba’da on dört günlük bir misâfirlikten sonra Allâh Resûlü ve berâberindekiler, Medîne’ye hareket ettiler. Günlerden cuma idi. Öğle üzeri “Rânûnâ Vâdisi”ne varılmış, namaz vakti girmişti. Allâh Resûlü devesinden indi. O sırada, İslâm’ın iktidârının bir alâmeti olarak farz kılınan “cuma namazı”nı kıldırdı. Orada şu hutbeleri îrâd buyurdular:
Peygamberimizin İlk Hutbesi - İlk Hutbe
HADİS: 1. Hutbe:
“Ey insanlar!
Ölmeden önce tevbe edin; fırsat elde iken sâlih ameller işlemeye bakın! Gizli-açık bolca sadaka vermek ve Allâh’ı çok çok zikretmekle Rabbinizle aranızı düzeltin! Böyle yaparsanız, rızıklandırılır, yardım görür ve kaçırmış olduğunuz şeyleri elde edersiniz.
Biliniz ki Allâh, bu yılınızın bu ayında, bu yerde size kıyâmete kadar «cuma na­mazı»nı farz kılmıştır. Âdil olsun-olmasın, başında bir imâm varken benim sağlığımda veya benden sonra her kim hafife alarak veya inkâr ederek bu namazı bırakırsa, onun iki yakası bir araya gelmesin! Ve Allâh, onun işlerini başarıya ulaştırmasın! O kim­senin başka namazı yoktur; tevbe edenler müstesnâ... Çünkü kim tevbe ederse, Allâh onun tevbesini kabûl eder.” (İbn-i Mâce, İkâme, 78)
“Ey insanlar!
Sağlığınızda âhiretiniz için hazırlık yapınız! Muhakkak her biriniz ölecek ve sürü­sünü çobansız bırakacaktır. Sonra Allâh, ona tercümansız ve vâsıtasız olarak diyecek ki: «Benim Rasûlüm gelip de size emirlerimi bildirmedi mi? Ben sana mal-mülk verdim, pek çok iyiliklerde, ihsanlarda bulundum; sen kendin için ne getirdin?»
Bu suâl ile karşılaşan herkes, sağa-sola bakacak bir şey göremeyecek, önüne baktığı zaman cehennemi görecek...
O hâlde uyanınız! Kim yarım hurma ile dahî ateşten korun­maya muktedirse, onu yapsın! Kim ki o yarım hurmayı bulamazsa, bâri tatlı bir söz söy­leyerek iyilik etmeye çalışsın! Çünkü bir iyiliğe on mislinden yedi yüz misline kadar sevap verilir.
Allâh’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun!” (İbn-i Hişâm, I, 118-119, Beyhakî, Delâil, II, 524)
HADİS: 2. Hutbe:
“Allâh’a hamd ederim ve O’ndan yardım dilerim. Nefislerimizin şerrinden ve amel­lerimizin kötülüklerinden Allâh’a sığınırız. Allâh’ın hidâyete erdirdiğini kimse saptıramaz; saptırdığını da kimse doğru yola iletemez.
Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ilâh yoktur. O, birdir; ortağı yoktur. Sözlerin en güzeli Allâh’ın kitâbıdır. Allâh, kimin kalbini Kur’ân’la süsler ve onu küfürden sonra İslâm’a hidâyet buyurur, o da Kur’ân’ı başka sözlere tercîh ederse, işte o kimse kurtuluşa ermiştir.
Doğrusu Allâh’ın kitâbı, sözlerin en güzeli ve en belîğidir.
Allâh’ın sevdiğini seviniz! Allâh’ın Kelâmı’ndan ve O’nu zikretmekten usanmayınız. Allâh’ın kelâmından kalbinize darlık gelmesin! Çünkü Allâh’ın kelâmı, her şeyin üstü­nünü ayırıp seçer. Amellerin hayırlısını, kulların seçkini olan peygamberleri, kıssaların en güzel ve ibretlilerini anlatır.[28] Helâl ve harâmı açıklar.
Siz ancak Allâh’a ibâdet ediniz ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayınız! O’ndan hakkı ile sakınınız! Yaptığınız iyi işleri diliniz te’yîd etsin! Allâh’ın kelâmı ile birbirinizi seviniz! Muhakkak biliniz ki Allâh Teâlâ, ahdini bozanlara gazab eder.
Allâh’ın selâmı üzerinize olsun!” (Beyhakî, Delâil, II, 524-525)
Bu hutbeler, İslâm’ın îtikad, ibâdet, ahlâk, muâmelât gibi mevzûlarıyla dînin umûmî bir hulâsası hükmündedir.
Cuma namazının Hicret esnâsında farz kılınması, müslümanların cemaat hâline gelmelerinin ehemmiyet ve zarûretine işâret etmektedir.
PEYGAMBER EFENDİMİZ MEDİNE’DE KİME MİSAFİR OLMUŞTUR?
Resûlullâh, Kuba’dan Medîne’ye hareket edeceği zaman, dayıları olan Neccâroğulları’na haber gönderdi. Onlar da silâhlanıp geldiler ve Hz. Peygamber Efendimiz’e selâm vererek:
“−Emniyetiniz temin edilmiş olarak develerinize binebilirsiniz!” dediler.[29]
Cuma namazından sonra Allâh Resûlü, devesi Kasvâ’ya bin­miş, Hz. Ebûbekir, Neccâroğulları’nın eşrâfı ve diğer Müslümanların refâkatinde Medîne’ye girmişlerdir.
İki Cihan Güneşi İmâmu’l-Enbiyâ Efendimiz’i daha fazla misâfir etmek şerefinden mahrûm kalacaklarını anlayan Kubalılar, O’ndan ayrılmanın hüznü ile:
“−Yâ Rasûlallâh! Bizden usandığın için mi, yoksa bizim evimizden daha hayırlı bir yere gitmek için mi buradan ayrılıyorsun?” dediler.
Peygamber Efendimiz:
HADİS: “−Bana Medîne’ye gitmem emredildi!” buyurarak kendilerinden hoşnud olduğunu bildirdi. (Diyarbekrî, I, 339)
Medîneli bütün mü’minler, Allâh Rasûlü’nü misâfir etme arzusu içinde idiler. Herkes O’nu evine götürüp ağırlamaya can atıyor ve bu hususta birbirleriyle tartışıp duruyorlardı. Bunun üzerine Allâh Resûlü, devesi Kasvâ’yı kastederek:
HADİS:“−Hayvanı serbest bırakın, yolundan çekilin; o me’mûrdur (nerede çökeceği kendisine bildirilmiştir)!” buyurdu. (İbn-i Hişâm, II, 112-113)
Zîrâ, ancak bu şekilde hiç kimsenin gönlü kırılmadan Rasûlullâh’ı kimin misâfir edeceği meselesi halledilmiş olacaktı.
Peygamberimiz Medine’de Kimin Evinde Kalmıştır?
PEYGAMBERİMİZ(SA)İN MEDİNEDE KİMİN EVİNDE KALMIIŞTIIR?
Nitekim mübârek deve, bir iki yerde çöküp kalktıktan sonra Hâlid bin Zeyd’in (r.a.), yâni Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretlerinin evinin önündeki arsaya çöktü. Bahtlı sahâbî Ebû Eyyûb Hazretlerinin gönlünü târifsiz bir sürûr kapladı. Resûlullâh Efendimiz’i:
“–Buyrunuz ey Allâh’ın Resûlü! Hânemizi şereflendiriniz!” diyerek evine dâvet etti.
Resûlullâh, Ebû Eyyûb’un (r.a.) evine doğru gelirken, Neccâroğulları’nın küçücük kızları deflerle karşısına çıkıp:
“Neccâroğulları’nın kızlarıyız biz! Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hısımları olmak, O’nunla komşu olmak ne saâdet, ne büyük bir şereftir!” diyerek neşîdeler okuyorlardı.
Gönüller sultânı Peygamberimiz, onlara:
“−Söyleyin bakalım, beni seviyor musunuz?” diye soruyordu.
Onlar da:
“−Evet yâ Resûlallâh, Sen’i çok seviyoruz!” diyorlardı.
Onların neş’e ve sevinçleriyle mesrûr olan Âlemlerin Efendisi de:
“−Allâh biliyor ya, vallâhi, ben de sizleri seviyorum! Vallâhi, ben de sizleri seviyorum! Vallâhi, ben de sizleri seviyorum!” buyuruyordu. (İbn-i Mâce, Nikâh, 21; Diyarbekrî, I, 341)
Berâ bin Âzib (r.a.) buyuruyor ki:
“Ben Medînelilerin, Resûlullâh’nün gelişine sevindikleri kadar, çok sevindikleri başka bir şey görmedim! Bütün Medîneliler büyük-küçük, kadın-erkek yollara dökülüp evlerin çatılarına çıkmışlar ve:
«−Allâh’ın Nebîsi geldi! Yâ Muhammed! Yâ Resûlallâh! Yâ Muhammed! Yâ Resûlallâh!» diyerek sevinçle bağırıyorlardı.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 45; Müslim, Zühd, 75)
Enes bin Mâlik Hazretleri de:
“Ben, Resûlullâh’ın Medîne’yi şereflendirdiği günden daha güzel, daha revnaklı, daha nûrlu bir gün görmedim, O geldiğinde bütün Medîne aydınlığa gark oldu.” demiştir. (Ahmed, III, 122; Tirmizî, Menâkıb, 1/3618)
PEYYGAMBERİMİZ(SAV) İÇİN KESİLEN ŞÜKÜR KURBANI
Peygamberimiz İçin Kesilen Şükür Kurbanı
Medîneli Müslümanlar, Allâh Resûlü’nün Medîne’ye teşrîfinden duydukları saâdetin şükrânesi olarak deve kurbân ettiler.[30]
Medine Dönemi Ne Zaman Başladı?
Hicret-i Seniyye ile nübüvvetin Mekke devri nihâyete ermiş, Medîne devri başlamış oldu.
HİCRETİN SONUÇ VE ETKİLERİ
Hicretin Sonuç ve Etkileri Hicret, İslâm Tarihinin en önemli olayıdır. İslâmiyet Mekke şehri hudutları dışına hicretle taşmış ve bu güneş dünyaya Medîne ufuklarından yayılmıştır. Kur’an-ı Kerîm ayetlerinin bir kısmı Mekke’de, bazıları da Medîne’de nâzil olmuştur. Bu büyük olaya ilk Müslümanlar fazlaca önem verdikleri ve diğer olaylardan daha çok anılmaya değer buldukları için Hz. Ömer’in halifeliği zamanında onu tarih başı kabul etmişlerdir. Hicret olayının milletimiz ve ülkemiz için hayırlara vesile olmasını Cenâb-ı Hak’tan diliyorum. Allah, milletimiz ve memleketimizi her türlü felâket ve musîbetlerden muhafaza buyursun. Âmin.


18 Kasım 2025 Salı

İSLAMDA YEMİN

İSLAMDA YEMİN
YEMİN :
Sağ el; bereket; güç, kuvvet ve güzel mevki, yaralayıcı; kişinin bir haberi kuvvetlendirmek veya bir işi yapıp yapmamak hususundaki azim ve iddiaya güç vermek için Allah'a kasem ya da boşama ve köle azadı gibi bir şeye bağlamak suretiyle akit etmesi anlamında bir fıkıh terimi.
Yemin daha çok Allah'ın isimleri veya zâtî sıfatlarından birisi anılarak yapılan kasem için kullanılır. Talâka veya köle âzadına bağlı olanların yemin olup almadığı tartışmalıdır (Kasânî, Bedâiu's-Sanâi,III, 2).
Kasem ve hılf kelimeleri arasında nüanslar olmakla birlikte "yemin" ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadırlar (Kâsânî, a.yer; Lisânu'l Arab, XIII, 462). Türkçe'de bazan yemin yerine "and içmek" tabirinin kullanıldığı görülmektedir.
Bu mefhumun, kelimenin anlamı ile irtibatı; yeminin söze güç kuvvet katması ve yeminleşenlerin sağ ellerini birbirlerine vurmalarıdır (Mevsılî, el-İhtiyâr, IV, 45).
Yemin, akitlerde ve husûmetlerde sözü te'kid için meşrudur. Meşrûtiyeti Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnetle sabittir. 
KURANIN BİRÇOK SURESİ YEMİNLE BAŞLAR
Kur'ân'ın bir çok sûresi değişik cisimler üzerine yapılan yeminlerle başlar. Tin, Şems, Fecr sûreleri bu kabildendir. 
YEMİN AYETLERLE SABİTTİR
AYET: Bakara sûresinin 225. ve Mâide sûresinin 89. âyetinde Allah Teâlâ'nın, yemin-i lağv sebebiyle kullarını mülahaza etmeyeceği bildirilmektedir. Yine 
AYET: Mâide sûresinin 89. âyetinde sorumluluk getiren yeminin mûn'akıde yemini olduğu ifade edilmekte, yeminlere riayet emedilmekte ve yeminini bozanların nasıl keffaret ödeyecekleri beyan edilmektedir. Bunların yanısıra;
AYETLER.  Nahl (16) 38, 92, 94; Âlu İmran (3) 77; Mâide (5) 53, 108; En'am (6) 109; Tevbe (9) 12,13; Nur (24) 53; Fatır (35) 42; Mücâdele (58) 16; Münafıkûn (63) 2; âyetleri de yeminin meşrûtiyetinin Kur'ân'dan delilleridir.
YEMİN HAKKINDAKİ HADİSLER
Hz. Peygamber bir hadisinde ümmetine, babalar ve putlar adına yemin etmemelerini, yemin edeceklerse HADİS: Allah adına yemin etmelerini ya da hiç yemin etmemelerini emretmiştir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 7; Tirmizî, Nuzur, .
Rasûlüllah bizzat kendisi de yemin etmiştir. Onun yemin ederken en çok kullandığı tabirlerden birisi: HADİS:"Nefsime veya Muhammed'in nefsine sahip olana yemin ederim ki. "dir (Örnek olarak bkz. İbn Mâce, Keffaret 1; Ahmed b. Hanbel, a.g.e., IV, 16).
YEMİN ÇEŞİTLERİ
Yeminler önce Allah adına edilenler ve Allah'tan başkası adına edilenler olmak üzere ikiye ayrılırlar. Allah adına edilen yeminler de kendi aralarında taksime tabidirler.
ALLAH ADINA EDİLEN YEMİNLER
Kasem suretiyle Allah adına yeminler "Allah" ya da "İzzet, celal, azamet" gibi zati sıfatlarının başına "ba, va, ta" harflerinin birisini getirmek suretiyle yapılır (Mevsılî, a.g.e., IV, 49, 50; Şirbinî, Muğni'l-Muhtaç, IV, 320, 312). Müslümanlar arasında en çok kullanılan yemin yafızları: "Vallâhi, billâhi ve tallâhi" sözcükleridir.
ALLAHIN İSİM VE ZATINDAN BAŞKA HİÇBİR ŞEY ÜZERİNE YEMİN EDİLMEZ
Allah'ın isim ve zatî sıfatlarının dışında hiçbir şeye yemin edilmez. Hanefilere göre, Nebi, Kur'ân, Kâbe gibi Müslümanlarca kutsal olan varlıklar adına da yemin edilmesi caiz değildir (Kâsânî a.g.e., III, 5-10; Merginânî, el-Hidâye," II, 72; Mevsıli; IV, 51).
İmam Şâfiî, İmam Mâlik ve İmam Ahmed b. Hanbel'e göre Kur'ân, Kur'ân âyetleri ve Mushaf adına edilen yeminler mûteberdir. Bozulması halinde keffareti gerektirir (İbn Kudâme, el-Muğnî, XI,194,195). Hanbelîlere göre Kâbe ve diğer yaratıklar adına yemin etmek caiz değilse de, Peygamber adına yemin etmek caizdir. Bozulması keffareti gerektirir (İbn Kudâme, a.g.e., XI, 210).
YEMİN ARAPÇA DIŞINDAKİ DİLLERDEDE YEMİNDİR 
Yeminin mûteber olması için mutlaka arapça olması şart değildir. Diğer dillerle de yemin edilebilir. Kaynaklar farsça bazı tabirlerle yemin edilebileceğine işaret etmişlerdir (bkz. Merginânî, a.g.e., II, 74; Fetâve'l-Kâdihan, II, 7; el-Fetâve'l-Hindîye, II, 57).
Buna göre Türkçe'de kullanılan "yemin ederim, kasem ederim, and içerim" gibi sözler de yemin sayılır. Ancak "mukaddesâtım adına, şerefim üzerine and içerim" gibi sözlerin yemin olmaması gerekir. Çünkü Allah'ın adı veya sıfatları adına yapılmamıştır. Merginânî, hangi sözlerle yemin edip edilemeyeceğinin örfe bağlı olduğunu söylemektedir (Merginânî, a.g.e., a.y.) Bu sözcükler bugün ülkemizde bazı ortamlarda yemin için mâruf hale gelmişlerse de yaygın bir örf saymak mümkün değildir.
Bunların dışında, kişinin mübah olan bir şeyi kendisine haram kılması veya birşeyi yaptığı ya da yapmadığı takdirde, yahudi, hristiyan vs. olacağını yemin kasdıyla söylemesi de bir yemindir (Merginânî, a.g.e., II, 74; Mevsilî, a.g.e., IV, 52, 53).
İmam Şâfiî, İmam Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'den nakledilen bir görüşe göre bu tür sözler yemin sayılmaz, dolayısıyla bozulması durumunda keffaret gerekmez (İbn Kudâme, a,g.e., XI, 199, 200; Şirbinî, Muğni'l-Muhtâc, IV, 324; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletühû, III, 344).
Allah adı anılarak edilen yeminler ğamûs, lağv ve mün'akıde olmak üzere üç çeşittir;
YEMİN 3 ÇEŞİTTİR
1-) ĞAMUS YEMİN 
Ğamûs yemin; geçmişteki veya bu zamandaki bir olayın ilgili olarak, bile bile yalan yere yemin,etmektir. Mesela bir kimsenin, borcunu ödemediğini bildiği halde "ödedim” diye veya hâli hazırda cebinde parası olduğu halde parasının olmadığını söyleyerek yemin etmesi birer ğamûs yeminidir. Böyle bir yemin büyük bir günahtır. Allah (c.c) lu 
AYET: İmran sresinin 77. âyetinde; "Allah'a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir paraya satanlara gelince; işte bunların ahirette bir nasibi yoktur. Allah kıyamet günü onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için elem verici bir azap vardır" buyurmaktadır. Eş'as bin Kays'ın bildirdiğine göre, bu âyet kendisine ait bir kuyuda amcasının oğlunun hak iddia etmesi ve onun beyyine getirmediğini takdirde amcası oğlunun yalan yere yemin edebileceğini söylemesi üzerine nazil olmuştur (Ebû Dâvud, Sünen, Eymân, 1; İbn Kudâme, a.g.e., XII, 122). 
HADİS: Hz. Peygamber (s.a.v) bir çok hadisinde yalan yere başkasının malını almak için yemin etmenin Allah'a ortak koşmak, adam öldürmek, anaya babaya isyan etmek gibi büyük günahlardan olduğunu, böyle yemin edenlerin Cennet'in mahrum olup, Cehennem'i hak ettiklerini, dolayısıyla oradaki yerlerine hazırlananları gerektiğini haber vermektedir (bkz. Buhârî, Eyman, 16, 18, el-Mürteddin, 1; Müslim, İman, 220, 221; Ebu Dâvud, Eyman, 1 ; Tirmizî, Büyü, 42; İbn Mâce, Ahkâm, 7; Ahmed b. Hanbel, I, 379, 442, V. 211, 212; Zeylâî, Nasbu'r-Râye, III, 292, 293).
Hanefi, Hanbelî ve Malikilere göre ğamûs yemininden dolayı keffaret yoktur. Yemin eden kişi Allah'tan af dilemeli, tevbe istiğfar etmelidir. Çünkü bu yemin Allah'a karşı büyük bir cür'ettir, onu hafife almaktır; böyle büyük bir günahın keffaretle giderilmesi mümkün değildir. Hz. Peygamber (s.a.v) bir hadisinde beş şeyden dolayı keffaret olmadığım söylemiş ve kişinin uymak zorunda olduğu yemini bunlardan saymıştır (Şevkânî, Neylü'l-Evtar, VIII, 264). Buradaki kefaretin olmayışından maksat, bu yeminin günahını kefaretin silemeyeceğidir. Kâsanî (v. 587/1191) tevbe ve istiğfarın, ğamûs yemininin keffareti olduğunu söylemektedir (Kâsânî, a.g.e., III,15). Şâfiîlere göre bu yeminden dolayı keffaret gerekir (Merginânî, a.g.e., II, 72; İbn Kudâme, XI, 178; Şirbinî, a.g.e., IV; 325).
2-)LAĞV YEMİN
Lağ yemini Hanefilere göre-yanlışlıkla edilen, yani sahibinin söylediği sözün hakikat dışı olduğu halde, doğru olduğunu zannederek ettiği yemindir. Bu yemin de hem geçmiş ve hem de şimdiki zamanla ilgili olabilir. Meselâ borcunu ödemediği halde, ödediğini zannederek, veya cebinde para olduğu halde olmadığını zannederek yemin eden kişinin ettiği yemin, lağv yemindir (Kâsânî, a.g.e" III, 17; Merginânî, a.g.e., II, 72; Mevsılî, a.g.e., IV, 46). Hanefîlerin bu anlayışı bir çok sahabe ve tabiinden nakledilmiştir (bkz. Zeylâi, Nasbu'r-Râye, III, 293).
Şâfiîlere göre lağv yemini, konuşma esnasında kasıt olmadan insanın ağzından çıkan "hayır vallahi, evet vallahi" gibi yeminlerdir (Şirbinî, a.g.e., IV, 324, 325). Lağv yemininin bu şekildeki izahı Hz. Âişe tarafından Hz. Peygamber'den nakledilmiştir (Buhârî, Eyman,15; Ebû Dâvud, Eyman, 6).
HADİS. Hz. Peygamber'den lağv yemini için başka izahlar da rivâyet edilmiştir. Meselâ bir hadiste: "Âtıcıların yemini lağvdır, onun için keffaret yoktur" buyurmuştur (Heytemî, Mecmua'z-Zevaid, IV, 185).
Alimler kendi anladıkları lağv yemininden dolayı günah ve keffaret olmadığında hemfikirdirler. Çünkü AYET: Allah (c.c) lağv yemininden dolayı kulunun muaheze edilmeyeceğini bildirmiştir (Mâide, 5/89).
Şâfiiler, Hanefilerin lağv yemini dedikleri yeminleri bu grup içinde kabul etmedikleri için, doğru zannedilerek edilen yeminlerden dolayı da kefaretin gerekli olduğu kanaatindedirler.
3-) MÜNAKİDE YEMİNİ
Mün'akide yemini bir şeyi yapmak veya yapmamak için edilen yemindir. Bu yemin gelecek ile ilgilidir. Bir kimsenin "yarın falan yere gideceğine" veya "falan kişiyle bir daha konuşmayacağına" yemin etmesi bu kabildendir.
MÜNAKİDE EMİN 3 E AYRILIR
Mün'akide yemini kendi arasında, mürsel, muvakkat ve fevr olmak üzere üçe ayrılır.
1- MÜRSEL YEMİN :
 Mürsel yemin: Bir fiili yapıp yapmamayı zamana bağlamadan edilen yemindir. Meselâ, bir işi yapacağına yemin eden ama bunu zamana bağlamayan kişinin ettiği yemin mürseldir. Ölüm anına kadar ettiği şeyi yapıp yemininden kurtulabilir. Belirli bir sürenin geçmesi ile yemini bozmuş sayılmaz.
Bu yemine "mutlak yemin" de denilir.
2- MUVAKKAT YEMİN
  Muvakkat yemin: Bir zamana bağlı olarak edilen yemindir. Bu yemin, filin bağlandığı zamanla kayıtlıdır. Zamanın dolması ile yeminin hükmü sona erer. Meselâ bir meyveyi üç gün yetmeyeceğine yemin eden kişi, üç gün dolduktan sonra o meyveyi yese yeminini bozmuş sayılmaz.
Belirli bir süre içinde bir şeye yapmaya yemin eden kişi o kişi ön gördüğü süre içinde yaparsa yemininden kurtulmuş olur. O süre içinde yapmazsa, daha sonra yapsa bile yeminini bozmuştur; keffaret ödemesi gerekir. Şayet yemin eden kişi süre dolmadan ölürse, Ebû Hanife ve Muhammed'e göre yeminini bozmuş olmaz. Ebû Yusuf'a göre bozmuş olur.
Bu yemine "mukayyed yemin" de denilir.
3- FEVR YEMİN 
Fevr yemin: Bir sebebe bağlı olarak edilen yemindir. Başka deyişle; kendisi ile gelecek değil şimdiki zaman kasdedildiğine karineler bulunan yemindir. Bir soruya cevap verirken edilen yemin bu kabildendir. Meselâ yemek yiyenlerin yanlarına gelen birisine "buyur ye" demelerine karşılık onun "vallahi yemem" demesi fevr yeminidir. Gelecekle değil o anla ilgilidir. Dolayısıyla daha sonra bir şey yemesi ile yeminini bozmuş olmaz (Tahânevî, Keşşafu Istılahâti'l-Fünûn, II, 1549, 1550; Muhammed Ravas Kal'acî, Hamid Sadık Kuneybî, Mu'cemu Lüğâti'l-Fukahâ, 514).
Mün'akide yemininde yeminin gereğini yapmaya berr, yapmamaya bârr, yemini bozmaya hins, bozana da hânis denilir. Bu türden bir yeminin gereğini yapan kişi yemininden kurtulmuş olur. Yemininde hânis olan kişiye ise keffaret gerekir. Yeminde aslolan ona sadakat göstermektir. Ancak bu, yemin edilen şeyin dinî hükmüne göre farklılık gösterebilir. Onun için yemine sadakat gösterme konusunu alimler beş grupta ele almışlardır:
YEMİNE SADAKKAT KONUSUNDA YEMİNLER 5 E AYRILIIR
1- UYULMASI VACİP OLAN YEMİNLER :
Uyulması vacip olan yeminler: Farz olan bir ibadeti yapmak veya masum bir insanı ölümden kurtarmak, ya da bir haramı terk etmek için yapılan yeminleri yerine getirmek farzdır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v) "Âllah'a itaat etmek üzere yemin eden kişi itaat etsin" buyurmuştur. Bu kabilden olan bir yeminin gereğini yerine getirmeyen kişi günahkar olmuştur; tevbe ve istiğfar etmesi icab eder, ayrıca yemin keffareti ödemesi gerekir.
2- YEMİN ETMESİ HARAM BOZULMASI FARZ OLAN YEMİNLER:
 Edilmesi haram, uyulmaması cevap olan yeminler:
Bir farzı terk etmek veya bir haramı işlemek için yemin etmek haram bir yemindir, bozulması farzdır. Dolayısıyla, meselâ ana babası ile konuşmamaya yemin eden kişi, onlarla konuşacak, yani yeminini bozacak ama yemin keffareti ödeyecektir. Ayrıca haram birşeyi yapmaya yemin ettiği için tevbe istiğfar edecektir. Hz. Peygamber; Bir şeye yemin edip de, başkasını daha hayırlı gören kişi yemininden dolayı keffaret ödesin, sonra da o hayırlı olan şeyi yapsın"buyurmuştur (Nesâî, Eyman, 41; Ebû Dâvud, Eyman, 12).
Bir başka hadiste de şöyle buyurulmuştur: "Rabbe isyanda, sılayı rahmi kesmekte ve mâlik olmadığın şeyde sana yemin de, nezir de yoktur" (Ebû Davud Eyman, 12; Nesâi, Eyman, 17; İbn Mâce, Keffaret, 8; Ahmed b. Hanbel, II, 185, 202).
Şâ'bî'ye göre haram bir fiili işlemek üzere yemin eden kişi yeminini bozar, yani o haramı işlemez. Ayrıca keffaret ödemesine de gerek yoktur. Çünkü Hz. Peygamber kişinin haramı işlememesinin yeminine keffaret olduğunu söylemiştir (Ebû Davud, Eyman, 12).
Hanefiler mün'akide yemininden dolayı kulların sorumlu tutulacağı bildiren âyetin zahirine dayanmaktadırlar (Mâide, 89).
3- LUZUMSUZ YERE YAPILAN YEMİNLER: 
Uyulması mendup olan yeminler: Bir maslahata müteallik olan yeminlerdir.
Yapılması mendup olan bir fiili işlemek için edilen bir yemine uymak da menduptur. Böyle bir yeminin bozulması mekruhtur, keffaret gerekir.
4- MÜBAH OLAN YEMİNLER:
Mübah olan yeminler:
Mübah olan bir işi yapmak veya yapmamak, ya da doğru olan bir haber üzerine yemin etmek mübahtır. Böyle bir yeminin bozulması efdaldir. Bozulursa keffaret gerekir.
5- MEKRUH OLAN YEMİNLER: 
Mekruh olan yeminler:
Mekruh olan bir fiili işlemek veya mendubu terketmek için yemin etmek mekruhtur. Alış veriş esnasında yemin etmek de mekruhtur. Böyle bir yeminin bozulup keffaret ödenmesi efdaldir. Yemine sadakat ise mekruhtur (Kâsânî, a.g.e., III, 17, 18; İbn Kudâme, el Muğnî, II, 167; Necati Yeniel-Hüseyin Kayapınar, Süneni Ebû Davud Terceme ve Şerhi, XII, 236).
Hanefî ve Malikilere göre unutarak, hataen, ikrah yoluyla ve yemin kasdı olmadan edilen yeminler mûteberdir. Çünkü yukarıda işaret edilen ayet mutlaktır. Yeminin kasda dayanıp dayanmaması konusunda bir kayıt mevcut değildir. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.v) bir hadisinde; yemin, talak ve nikahın ciddisinin de, ciddi sanıldığını haber vermişlerdir (Ebu Davud, Talak; 9; Tirmizi, Talak, 9; İbn Mâce, Talak, 13; Kâsânî, a.g.e., III,18; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletuhû, III, 367).
Şâfiî ve Hanbelîlere göre yeminini unutarak bozan kişi, yemininde hânis sayılmaz. Dolayısıyla kendisine keffaret icab etmez. Delilleri, kulların hataen yaptıklarından dolayı günah olmadığını bildiren ayetle (Ahzab, 5) Müslümanların hatâen, unutarak ve ikrah yoluyla işlediklerinden dolayı sorumlu tutulmayacaklarını bildiren hadistir (İbn Mâce, Talak, 16).
İkrah yoluyla yeminini bozan kişi, Ebû Hanife ve Mâlik'e göre keffaret öder; Ahmed b. Hanbel 'e göre ödemez. İmam Şâfiî'den ise bu konuda iki ayrı görüş nakledilmiştir (İbn Kudâme, a.g.e., XI, 177, 178).
Yemin edildikten sonra hemen peşinden "inşallah" denilirse, bozulması halinde keffaret gerekmez. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v) "Yemin edip de istisna eden (İnşallah diyen) isterse, döner,isterse yemini bozmadan terk eder" buyurmuştur (Ebû Davud, Eyman, 9; Nesâî, Eyman,18; Ahmed b. Hanbel, II, 6, 49). Ancak bu hükmün geçerliliği yeminle "inşallah" demenin arasında konuşulmamasına veya konuşacak kadar susulmamasına bağlıdır.
İbn Kudame'nin bildirdiğine göre "inşallah" denildiğinde kefaretin gerekmeyeceğinde dön mezhep müttefiktir (İbn Kudâme, a.g.e., XI, 227).
YEMİN KEFFARETİ
Yemin Keffareti Mü'akide yemininin hangi türünden olursa olsun bozulması, keffareti gerektirir. Normalde keffaret yemin bozulduktan sonra ödenir. Yemin bozulduktan sonra ödenen kefaretin mûteber olduğu konusunda ulema arasında hiç bir ihtilaf yoktur. Ancak önce kefaretin ödenip sonra yeminin bozulması durumunda bu kefaretin yeterli olup olmayacağı tanışmalıdır. Hanefilere göre, keffaret ister malla, ister oruçla ödensin mutlaka yemin bozulduktan sonra ödenmelidir. Bozulmadan önce ödenmesi caiz değildir. Şafiilere göre keffaret malla ödenecekse yemin bozulmadan önce de ödenebilir. Hanbelî ve Mâlikîlere göre kefaretin ister malla ister oruçla, yemin bozulmadan önce de sonra da ödenmesi caizdir.
HADİS: Yemin edilmeden önce keffaret ödenip daha sonra yemin edilmesi ve bozulması durumunda bu keffaret mûteber değildir. Bu konuda hiçbir görüş ayrılığı yoktur (Kâsânî, a.g.e., III,18; İbn Kudâme, a.g.e., XI, 223-226; Şevkânî, Neylü'l-Evtar VIII, 268, 269; Necati Yeniel-Hüseyin Kayapınar, a.g.e., XII, 237, 138).
Yemin keffareti; gücü yeterse bir köle azad etmek veya on fakiri sabahlı akşamlı doyurmak ya da on fakiri alışılmış biçimde giydirmektir. Kişi bu üçü arasında muhayyerdir. Ama bunlara gücü yetmezse,peşi peşine üç gün oruç tutar. Orucun arası hayız dahil hiç bir özür sebebiyle kesilmez, kesilmesi halinde yeniden başlanmalıdır. Yemin kefaretinin gereği ve bu şekilde ödeneceği Kur'ân-ı Kerîm'le sabittir. Ve âyet gayet nettir. (Bkz. Maide, 5/89). Onun için konu ile ilgili görüş farklılığı yoktur.
2. ALLAHTAN BAŞKKASI ADINA EDİLEN YEMİNLER 2 YE AYRILIR
Allah'tan başkaları adına edilen yeminler iki kısımdır:
a- ALLAHTAN BAŞKALARI ADINA EDİLEN YEMİNLER
Babalar, anneler, melekler vs. gibi Allah'tan başka varlıklar adına edilen yeminler: Bu şekilde yemin etmenin caiz olmadığını, Hz. Peygamber'in böyle yemin etmeyi men ettiğini yukarıda belirtmiştik. Böyle sözlerle yemin etmek caiz olmadığına göre, buna yemin demek de doğru değildir.
b- BİR ŞARTA BAĞLANARAK EDİLEN YEMİNLER 2 YE AYRILIR
Bir şarta bağlanarak edilen yeminler: Bu gruptaki yeminleri de iki kısımda ele almak mümkündür:
1)- İBADET VE TAAT CİNSİNDEN BİRŞEYE BAĞLANAN YEMİNLER
İbadet ve taat cinsinden bir şeye bağlananlar: Meselâ bir kimse "şu işi yaparsam üç gün oruç tutayım" dese, bu bir bakıma yemindir. Çünkü o işi yapmaktan nefsini menetmek maksadıyla o sözü söylemiştir. Bir başka açıdan da nezir (adak)tır. Çünkü bir ibadeti yapmayı, bir şarta bağlamıştır. Bu târz bir ifadenin nezir olarak değerlendirilmesi daha isabettir (Kasânî, III, 21).
2-) İBADET VE TAATE BAĞLI OLMAYAN YEMİNLER
 İbadet ve taate bağlanmayıp, talak veya köle azadına bağlanan yeminler: Bir kimse karısının boş olmasını veya kölesinin hür olmasını bir şartın tahukkukuna bağlarsa, talakla. veya köle azadı ile yemin etmiş sayılır. Böyle yeminlere tâliki talak da denir. Böyle sözlerin yemin olarak değerlendirilmesi kişiyi bir fiili yapmaya teşvik veya yapmaktan men etme konusunda kuvvet vermesinden dolayıdır (Ö. Nasuhi Bilmen, Hukukî İslâmiyye ve İstıhâhâtı Fıkhıyye Kamusu, II, 232).
Bu maddede söz konusu edilen şartın tahukkuku halinde şayet adamın maksadı kendisini bir işi yapmaya teşvik veya yapmaktan menetmek değil de karısını boşamak veya kölesini azad etmekse, şartın vukuu halinde karısı boş veya kölesi azad olmuş olur. Bu konuda ulema arasında her hangi bir görüş ayrılığı tesbit edilmemiştir. Çünkü bu yemin değil, talakı veya itakı şarta bağlamaktır. Ama eğer kişinin maksadı, karısını boşamak değil de, kendisini bir işi yapmaya veya yapmamaya zorlamak ise hüküm nedir? İşte bu konuda bazı değişik görüşler vardır. Konuyu bir örnekle anlatalım: İçki müptelası olan bir kimse içkiyi bırakmak ve nefsini bu işe mecbur etmek maksadıyla "Bir daha içki içersem karım boş olsun" veya "bir daha içersem şart olsun" dese ve daha sonra yeminini bozsa yani içki içse bu durumda ne uygulanacaktır? Bu konuda üç görüş vardır:
1- Bu söz tamamen geçersizdir; ne talaktır ne de yemindir. Çünkü ne Allah'ın istediği bir şekilde karı boşama, ne de bir yemin etmedir. O halde böyle bir söz söyleyen ve sonra bozan kişinin karısı boş olmaz, kendisine yemin keffareti de gerekmez. Bu görüş Hz. Ali'ye nisbet edilmektedir. Zahirîler ve bazı Mâlikîler de bu görüştedir.
2- Böyle bir söz söyleyen kişi yemin etmiş ve yeminini bozmuştur. Çünkü adamın maksadı karısını boşamak değil, kendisini içki içmekten men etmektir. Dolayısıyla kişi ettiği yemini bozduğu için kendisine yemin keffareti icabeder; karısı boş olmaz. Hanbelîlerden İbn Teymiye ve İbn Kayyim el-Cevziyye bu görüştedir (İbn Teymiye el-Fetava'l-Kübra, 1-5, Beyrut, II, 110; İbn Kayyim el-Cevziyye, İlâmu'l-Muvakkîn, IV, 17 vd.).
3- Talak veya köle azadının bir şarta bağlanması ve şartın tahakkuku halinde, karı boş veya köle hür olur. Yukarıdaki misalimizde, adam içki içtiği zaman karısı boş olmuş olur. Dört mezhebin görüşü bu istikamettedir (Kâsânî, a.g.e., III, 21 vd.; Merginânî, a.g.e., II, 250 vd.; Mevsılî, a.g.e., III,140 vd.; İbn Kudâme, a.g.e., VIII, 335, 336; Ö. Nasuhî Bilmen, a.g.e., II, 232; vd.; Zühaylî, a.g.e., III, 388 vd.).
Yeminin Hâkim Kararına Etkisi
Davacı, mahkemede davasını isbat edemezse, davalıya yemin teklif etme hakkına sahiptir. Yemin onun kendi fiili veya başkasının fiili hakkında olumlu veya olumsuz yönde olabilir; "Allah'a yemin olsun ki, satmadım yahut satın almadım yahut da sattım veya satın aldım" demek gibi. Çünkü insan kendi durumunu ve fiillerini başkalarından daha iyi bilir. Bu yüzden onun yemini anlaşmazlığı sona erdiren bir delil sayılır.
İbn Abbas (r.a)'den rivâyete göre Hz. Peygamber (s.a.s) bir adama”yemin teklif etti ve ona şöyle dedi: "De ki, kendisinden başka hiçbir ilah olmayan Allah'a yemin ederim ki, davacının bende hiç bir hakkı yoktur." Yine Eş'as b. Kays'dan rivâyet edilmiştir. O şöyle dedi: Kindeli bir şahısla Hadramutlu birisi Yemen'deki bir toprak için Hz. Peygamber'in önünde hasımlaştılar. Hadramutlu hasımının babasının kendi toprağını gasbettiğini ve halen bu toprağın hasmının elinde bulunduğunu iddia etti. Hz. Peygamber davacıya delilini sordu O, "Delilim yok, fakat yemin ederim ki, o toprağın babası tarafından gasbedildiğini bilmiyor" dedi. Bunun üzerine Kindeliye yemin teklif edildi (Ebû Davud nakletti).
İslâm hukukçuları mahkemedeki yeminde yedi şartın bulunması gerektiğini belirtirler. Bunlar şöylece sıralanabilir:
MAHKEMEDEKİ YEMİNİN 7 ŞARTI VARDIR
1- Yemin edenin buluğ çağına gelmiş olması, temyiz kudretini hâiz bulunması ve iradesinin hür olması;
2- Davalının, davacının hakkını inkâr etmesi;
3- Hasımın hâkimden yemin talep etmesi ve hakimin yemin edecek olana teklifte bulunması;
4- Yemin şahsa bağlı olup, yeminde vekâlet kabul edilmez. Yemin, yemin edecek olanın zimmeti ve dini ile bağlantılı olduğu için veli veya vekil bu hakkı kullanamaz.
5- Hadler gibi Allah'a ait haklarla ilgili olmaması gerekir.
6- İkrar caiz olan haklarla ilgili olması. Hadis-i şerifte Delil davacıya, yemin ise davalıya aittir" buyurulur. İkrar caiz olmayan haklar konusunda yemin geçerli olmaz.
7- İsbat için delil olmaması veya mevcut delillerin yetersiz bulunması.
MAHKEME YEMİNLERİ 2 ÇEŞİTTİR
Mahkemedeki yeminlerin çeşitleri:
1- Şâhidin yemini: Bu, şâhidin, şehadetten önce doğru söyleyeceğine dair yaptığı yemindir. Günümüzde, şahidin tezkiyesi yerine geçmek üzere başvurulan bir yoldur. Malikiler, Zeydiyye, Zâhiriye, İbn Ebî Leyld ve İbnü'l-Kayyim, devrin bozulması ve dinî duyguların zayıflaması sebebiyle bu yemine cevaz vermişlerdir. İslâm hukukçularının çoğunluğu ise şahid yeminine karşıdır (Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l İslâmî ve Edilletuhû, VI, 600):
2- Davacının yemini: Hanefiler dışında diğer çoğunluk hukukçulara göre, kendisinden töhmeti kaldırmak için davacı da yemin edebilir. Bu yemin, hakkını isbat veya aleyhindeki yemini reddetmek için de olabilir.
İslâm hukukçularının çoğunluğu bir şahid ve davaya verilecek yemin delilleri ile hüküm verilebileceğini söylerken Hanefîler, âyetlerde iki şahidin öngörüldüğünü, bu olmadığı takdirde, davalıya yemin teklif etme hükmünün hadisle sabit bulunduğu görüşünü benimser (İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, III, 456, 459).
Yemin ancak hâkimin veya naibin huzurunda onların teklifi ile geçerli olur. Mahkeme dışındaki yemin veya yeminden kaçınma muteber değildir. Çünkü, yemin husumeti kesmek için söz konusu olur. Yemin hasmın talebi üzerine verilir. Ancak beş yerde hâkim re'sen yemin teklifi eder:
HAKİM 5 YERDE YEMİN TEKLİF EDER
1- Bir kimse bir mirastan alacak veya bir mal dava edip de isbat ederse, hâkim başka hukukî yollarla bu hakkı düşüren bir muamelenin olmadığı konusunda davacıya yemin teklif eder.
2- Bir malı dava edip kendisine ait olduğunu isbat eden kimseye hâkim "malın onun mülkünden başka bir muamele ile çıkmadığı" konusunda yemin teklif eder.
3- Müşteri, malı ayıp sebebiyle reddederse, ayıba razı olmadığı konusunda yemin teklif eder.
4- Hakim şüf'a hakkı sebebiyle bu hakkı daha önce düşürmediği konusunda yemin teklif eder.
5- Kocası kayıp olan bir kadının lehine nafaka ile hükmedilince hâkim, evliliğin devam ettiği, nafaka olmadığı ve onun yanında mal bırakmadığı, konusunda yemin teklif eder.
Kendisine yemin teklif edilen kimse, yemin ederse dava konusunda hak kazanır. Yeminden kaçınırsa dava konusu şeyi kaybetmiş olur.