pub-6450042492155979 İRFAN AKDOĞANIN TÜM SİTELERİ

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

10 Temmuz 2024 Çarşamba

38-)HZ.HIZIR(AS) KİMDİR?

İÇİNDEKİLER

HZ.HIZIR(AS) KİMDİR?
HZ. HIZIR'IN SOYU
KUR'AN-I KERİM'DE HIZIR ALEYHİSSELÂM
HADİS-İ ŞERİFLERDE HIZIR ALEYHİSSELÂM
HZ. HIZIR YAŞIYOR MU YOK ÖLDÜ MÜ?
HZ. HIZIR PEYGAMBER Mİ, VELİ Mİ, MELEK Mİ?
FARKLI KÜLTÜRLERDE HIZIR TELAKKİSİ
TASAVVUFTA HZ. HIZIR
HIZIR ALEYHİSSELAM’IN DOĞACAĞINI HABER VERDİĞİ HAK DOSTU
HIZIR İNANCININ SEMBOLİK TEVİLLERİ

HZ.HIZIR(AS) KİMDİR?Hızır Aleyhisselam kimdir? Ayet ve hadislerle Hızır Aleyhisselam hakkında bilgiler. Hızır Aleyhisselâm Hz. Mûsâ döneminde yaşayan, kendisine ilâhî bilgi ve hikmet öğretilen kişidir. Arapça kaynaklarda hadır (hadr, hıdr) şeklinde yer alan ve Arapça menşeli olduğu kabul edilen kelime Türkçe’de Hızır ve Hıdır biçiminde kullanılmaktadır. Hadır “yeşil, yeşilliği çok olan yer” mânasındaki ahdar ile eş anlamlıdır. Bu mânadan hareketle hadır kelimesinin özel isimden ziyade lakap ve sıfat olarak kabul edildiği söylenebilir. Nitekim bazı kaynaklarda Hızır’a bu ismin, kuru yerde oturduğunda altından otların yeşerip dalgalanması (Buhârî, “Enbiyâ”, 29), cennet pınarından içtiği için bastığı her yerin yeşile bürünmesi (Makdisî, III, 78) sebebiyle verildiği kaydedilmektedir. HZ. HIZIR'IN SOYU Bazı İslâmî kaynaklarda Hızır’ın asıl adı ve soyu hakkında bilgi verildiği görülmektedir. Sıhhatleri tartışmalı olan rivayetlere göre Hızır, Hz. Âdem’in çocuklarından Kābil’in oğlu Hazrûn veya Hz. Nûh’un oğlu Sâm’ın torunlarından Belyâ b. Melkân yahut Hz. İshak’ın torunlarından Hazrûn b. Amâyîl’dir. Bunun yanında onun Hz. Hârûn’un soyundan geldiği, isminin Hadır b. Âmiya veya Hadır b. Fir‘avn olduğu yahut Kur’an’da adı geçen İlyâs veya Elyesa‘ın Hızır’ın kendisi olduğu öne sürülür (Ebû Hâtim es-Sicistânî, s. 3; Makdisî, III, 77; İbn Kesîr, I, 295; Diyarbekrî, I, 106). Bazı kaynaklarda ise annesinin Rum, babasının Fars olduğu kaydedilir (İbn Kesîr, I, 299; Diyarbekrî, I, 106-107). İbn Kesîr, İslâmî kaynaklarda Hızır’ın gerçek adı olarak gösterilen Belyâ b. Melkân’ın aslında Kitâb-ı Mukaddes’teki İlya’dan bozma olduğunu belirtmiş (el-Bidâye, I, 299), bu görüşe dayanan A. J. Wensinck ve A. Yaşar Ocak gibi araştırmacılar, Hızır’ın asıl adının İlya’nın Arapçalaşmış şekli olan Belyâ olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Ancak başta Kur’ân-ı Kerîm olmak üzere hadis, tefsir ve tarih kitaplarında yer alan Hızır ve İlyâs tasvirlerine göre İlya ile İlyâs aynı, Hızır ile İlyâs farklı kişilerdir; ayrıca bunların birlikte hareket ettiklerine dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Buna göre halk kültüründeki Hızır-İlyâs beraberliğini ifade eden Hıdrellez telakkisinin sağlam bir temele dayanmadığı ortaya çıkar. KUR'AN-I KERİM'DE HIZIR ALEYHİSSELÂM Kur’ân-ı Kerîm’de adı geçmemekle birlikte müfessirler tarafından Hz. Hızır’a ait olduğu kabul edilen Kehf sûresindeki kıssa özetle şöyledir: Hz. Mûsâ (a.s.) genç adamına iki denizin birleştiği yere ulaşmaya karar verdiğini söyler, bunun üzerine beraberce yola çıkarlar. İki denizin birleştiği yere varınca yanlarına aldıkları kurutulmuş balığı bir kenarda unuturlar, balık da canlanarak denize atlar. Bir müddet sonra Mûsâ (a.s.) genç adamına azığı getirmesini söyler; fakat genç adam olup biteni hatırlayarak daha önce bunu Hz. Mûsâ’ya (a.s.) bildirmeyi unuttuğu için üzüntüsünü dile getirir. Bunun üzerine Hz. Mûsâ (a.s.) aradıkları yerin orası olduğunu söyler ve geriye dönerler. Burada kendisine Allah tarafından “rahmet ve ilim” verilmiş olan sâlih bir kul ile karşılaşırlar. Hz. Mûsâ (a.s.), sahip olduğu ilimden kendisine de öğretmesi için onunla arkadaş olmak istediğini söyler; Kur’an’ın adını bildirmediği bu kişi, iç yüzüne vâkıf olamayacağı olaylar sebebiyle bu beraberliğe sabredemeyeceğini belirtirse de Hz. Mûsâ’nın (a.s.) ısrarı üzerine, meydana gelen olaylar hakkında açıklama yapmadıkça kendisine soru sormaması şartıyla teklifi kabul eder. Hz. Mûsâ’nın 8a.s.) bu şarta uyacağına dair söz vermesi üzerine yolculuğa başlarlar. Bu zat önce bindikleri gemiyi deler, arkasından bir çocuğu öldürür, daha sonra da uğradıkları bir kasabanın halkı kendilerini misafir etmediği halde orada yıkılmak üzere olan bir duvarı düzeltir. Bu üç olayın her birinde Hz. Mûsâ (a.s.) arkadaşına davranışının sebebini sorar; arkadaşı da, “Ben sana benimle beraber olmaya sabredemezsin demedim mi?” diye uyarıda bulunur. Hz. Mûsâ (a.s.) özür dileyip yolculuğa devam etmelerini ister. Sâlih kul, birinci ve ikinci olaylardan sonra Hz. Mûsâ’nın (a.s.) ricasını kabul ederse de üçüncü olayda ayrılma vaktinin geldiğini söyler; bu arada söz konusu hadiselerle ilgili olarak davranışlarının sebeplerini de anlatır ve bunları Allah’ın emriyle yaptığını söyler (el-Kehf 18/60-82). Bu kıssadaki üç kişiden sadece Hz. Mûsâ’nın (a.s.) adı zikredilirken diğer iki kişiden biri “genç adam” (fetâ), diğeri de ilâhî rahmet ve ilme mazhar olmuş “Allah’ın kulu” diye anılır.
KUR'AN-I KERİM'DE HIZIR ALEYHİSSELÂM
Kur’ân-ı Kerîm’de adı geçmemekle birlikte müfessirler tarafından Hz. Hızır’a ait olduğu kabul edilen Kehf sûresindeki kıssa özetle şöyledir: Hz. Mûsâ (a.s.) genç adamına iki denizin birleştiği yere ulaşmaya karar verdiğini söyler, bunun üzerine beraberce yola çıkarlar. İki denizin birleştiği yere varınca yanlarına aldıkları kurutulmuş balığı bir kenarda unuturlar, balık da canlanarak denize atlar. Bir müddet sonra Mûsâ (a.s.) genç adamına azığı getirmesini söyler; fakat genç adam olup biteni hatırlayarak daha önce bunu Hz. Mûsâ’ya (a.s.) bildirmeyi unuttuğu için üzüntüsünü dile getirir.
Bunun üzerine Hz. Mûsâ (a.s.) aradıkları yerin orası olduğunu söyler ve geriye dönerler. Burada kendisine Allah tarafından “rahmet ve ilim” verilmiş olan sâlih bir kul ile karşılaşırlar. Hz. Mûsâ (a.s.), sahip olduğu ilimden kendisine de öğretmesi için onunla arkadaş olmak istediğini söyler; Kur’an’ın adını bildirmediği bu kişi, iç yüzüne vâkıf olamayacağı olaylar sebebiyle bu beraberliğe sabredemeyeceğini belirtirse de Hz. Mûsâ’nın (a.s.) ısrarı üzerine, meydana gelen olaylar hakkında açıklama yapmadıkça kendisine soru sormaması şartıyla teklifi kabul eder. Hz. Mûsâ’nın 8a.s.) bu şarta uyacağına dair söz vermesi üzerine yolculuğa başlarlar.
Bu zat önce bindikleri gemiyi deler, arkasından bir çocuğu öldürür, daha sonra da uğradıkları bir kasabanın halkı kendilerini misafir etmediği halde orada yıkılmak üzere olan bir duvarı düzeltir. Bu üç olayın her birinde Hz. Mûsâ (a.s.) arkadaşına davranışının sebebini sorar; arkadaşı da, “Ben sana benimle beraber olmaya sabredemezsin demedim mi?” diye uyarıda bulunur. Hz. Mûsâ (a.s.) özür dileyip yolculuğa devam etmelerini ister. Sâlih kul, birinci ve ikinci olaylardan sonra Hz. Mûsâ’nın (a.s.) ricasını kabul ederse de üçüncü olayda ayrılma vaktinin geldiğini söyler; bu arada söz konusu hadiselerle ilgili olarak davranışlarının sebeplerini de anlatır ve bunları Allah’ın emriyle yaptığını söyler (el-Kehf 18/60-82).
Bu kıssadaki üç kişiden sadece Hz. Mûsâ’nın (a.s.) adı zikredilirken diğer iki kişiden biri “genç adam” (fetâ), diğeri de ilâhî rahmet ve ilme mazhar olmuş “Allah’ın kulu” diye anılır
HADİS-İ ŞERİFLERDE HIZIR ALEYHİSSELÂM
Hızır (a.s.) konusu başta Buhârî ve Müslim olmak üzere Tirmizî, İbn Mâce ve Ahmed b. Hanbel’in hadis kitaplarının çeşitli bölümlerinde geçmekte, bunlarda Kehf sûresindeki bilgiler tekrar edildiği gibi başka bilgiler de verilmektedir. Sûrede yer alan kıssanın tefsiri mahiyetindeki rivayetlerin birinde kaydedildiğine göre Saîd b. Cübeyr İbn Abbas’a, Nevf el-Bikâlî’nin Hızır kıssasında sözü edilen Mûsâ’nın İsrâiloğulları’na gönderilen Hz. Mûsâ b. İmrân (a.s.) olmayıp başka bir Mûsâ olduğunu iddia ettiğini söylemiş, İbn Abbas da, “Allah’ın düşmanı yalan söylüyor” diyerek Übey b. Kâ‘b yoluyla Hz. Peygamber’den gelen Hz.Mûsâ (a.s.) merkezli uzunca rivayeti nakletmiştir (Müsned, V, 117-119; Buhârî, “İlim”, 44; “Enbiyâ”, 27; “Tefsîr”, 18/3; Müslim, “Feżâil”, 170-173; Tirmizî, “Tefsîr”, 19/1).
Aynı konuyla ilgili ikinci rivayette kaydedildiğine göre İbn Abbas’ın bir sorusu üzerine Übey b. Kâ‘b, buradaki Mûsâ’nın İsrâiloğulları’na gönderilen Hz. Mûsâ (a.s.) olduğunu ifade eden hadisi nakletmiştir (Müsned, V, 116-117, 122; Buhârî, “İlim”, 16, 19; “Enbiyâ”, 27; “Tevĥîd”, 31; Müslim, “Feżâil”, 174). Her iki rivayette de belirtildiği üzere Hz. Mûsâ (a.s.), İsrâiloğulları’na hitap ederken kendisine insanların en bilgilisinin kim olduğunun sorulması üzerine “benim” diye cevap verip mutlak ilmin nezd-i ilâhîde olduğunu hatırlatmadığı için Allah tarafından kınanmış ve kendisinden daha bilgili Hadır adında birinin bulunduğu söylenmiştir.
Ebû Hüreyre’nin naklettiği başka bir hadiste Hz. Hızır’a bu adın verilmesinin sebebi, “Kuru yerde oturduğunda altında otlar yeşerip dalgalanır” (Buhârî, “Enbiyâ”, 27; Tirmizî, “Tefsîr”, 19/1) şeklinde açıklanmıştır. Bu rivayet Ahd-i Atîk’teki, “İşte adı Filiz olan adam ve o durduğu yerden filizlenecek” (Zekarya, 6/12) ifadesini hatırlatmaktadır. Übey b. Kâ‘b’dan rivayet edilen, râvilerinden birinin zayıf sayıldığı bir hadiste Hz. Hızır’ın Firavunlar döneminde Mısır’da yaşayan İsrâiloğulları’ndan bir genç olduğu, bir rahipten hak dini öğrenip benimsediği, fakat bunu gizli tuttuğu, nihayet boşadığı bir hanımın bu sırrı ifşa etmesi üzerine kaçıp bir adaya sığındığı bildirilir (İbn Mâce, “Fiten”, 23).
Güvenilir hadis kaynaklarında yer alan Hz. Hızır’la ilgili haberlerin, ana hatlarıyla Kur’ân-ı Kerîm’deki çerçeveyi korumakla birlikte yer yer orada bulunmayan veya müphem olan bazı ayrıntılar içerdiği de görülmektedir.
Nitekim Kur’an’da Hz. Mûsâ’nın (a.s.) Hz. Hızır’ın varlığından nasıl haberdar olduğu beyan edilmezken hadislerde bunun Hz. Mûsâ’ya (a.s.) yöneltilen bir soru üzerine Allah tarafından kendisine bildirildiği ifade edilmektedir. Ayrıca yine hadislerde Kur’an’da adı geçen Mûsâ’nın, yahudilerin iddia ettiği gibi Mûsâ b. Mîşâ değil Hz. Mûsâ b. İmrân (a.s.), yanındaki gencin Hz. Yûşa‘ b. Nûn (a.s.), ilâhî ilim ve rahmete mazhar kılınan sâlih kişinin de Hz. Hızır olduğu açıklanmakta ve Hz. Hızır İsrâiloğulları’nın eşrafından biri olarak tanıtılmaktadır. Bu haberler içinde, Kur’an’daki bilgilere aykırı bir husus mevcut olmadığı gibi Hz. Hızır’ı tarihte yaşamış sâlih bir kişi konumundan çıkarıp onun varlığını günümüze kadar devam ettiren olağan üstü bir şahsiyet olduğuna dair bilgiler de bulunmamaktadır.
Buhârî’nin Abdullah b. Abbas’ın görüşü olarak yer verdiği bir rivayette (“Tefsîr”, 18/4) buluşma yerindeki kayanın dibinde “hayat” denilen bir su kaynağı bulunduğu, damlalarının dokunduğu her şeyin canlandığı, söz konusu balığa da bu sudan birkaç damlanın isabet ettiği ifade edilmekte, Tirmizî’de ise (“Tefsîr”, 19/1) bazı insanların böyle iddia ettiği belirtilmektedir.
HZ. HIZIR YAŞIYOR MU YOK ÖLDÜ MÜ?
Müteahhir hadis kaynaklarıyla tarih ve tasavvuf kitaplarında Hz. Hızır’ın efsanevi bir kişiliğe büründürülerek tarihte uzun süre yaşayanlardan olduğu, kıyamete kadar da yaşamaya devam edeceği şeklinde bilgiler yer almaktadır. Bazı hadisçilerle tarihçilerin kaydettiği rivayetlere göre Hz. Hızır’ın Deccâl’i yalanlaması için ömrünün uzatıldığı (İbn Hacer, el-İśâbe, I, 431), Deccâl’in karşısına çıkacak kişinin Hz. Hızır olacağı (Nevevî, XVIII, 72), Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde hayatta olduğu ve Hz. Peygamber’in (s.a.v.) elçisi olarak Enes’in kendisiyle görüştüğü (Beyhakī, V, 423), Resûlullah (s.a.v) vefat ettiği zaman gelip Ehl-i beyt’e tâziyette bulunduğu (İbn Kesîr, I, 141), Ömer b. Abdülazîz ile İbrâhim b. Edhem, Bişr el-Hâfî, Ma‘rûf-i Kerhî, Cüneyd-i Bağdâdî ve Muhyiddin İbnü’l-Arabî gibi mutasavvıflar tarafından görüldüğü, Hz. Hızır’ın denizlerde, Hz. İlyâs’ın karada yaşadığı, sık sık bir araya geldikleri (İbn Hacer, el-İśâbe, I, 432), Cebrâil, Mîkâil ve İsrâfil ile her yıl arefe günü Arafat’ta buluştukları haber verilmiştir. Bunlardan bir kısmı, Hz. Hızır’ın dünyanın sonuna kadar yaşamasını Hz. Âdem’in (a.s.) bir vasiyetine ve duasına (a.g.e., I, 431), bir kısmı da onun âb-ı hayâttan içmesine (Taberî, Târîħ, I, 220) bağlamaktadır. Hızır’ın uzun ömürlü olduğunu söyleyenler ise onun Hz. Mûsâ (a.s.) zamanında, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) nübüvvetinden önce veya ölümünden sonraki ilk yüzyıl içinde vefat ettiğini ileri sürerler.
HZ. HIZIR ÖLDÜ DİYENLER...
Başta Buhârî, İbrâhim el-Harbî, Ebû Hayyân el-Endelüsî, Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, Muhammed Abdürraûf el-Münâvî, Takıyyüddin İbn Teymiyye ve Süyûtî olmak üzere birçok hadis ve tefsir âlimi Hızır’ın hayatta olmadığını söylemiş; onun yaşadığına dair nakledilen haberler İbnü’l-Cevzî, Ali el-Kārî, Muhammed Dervîş el-Hût gibi hadis tenkitçileri tarafından reddedilmiştir. İbn Kayyim el-Cevziyye de Hz. Hızır’ın hayatına dair nakledilmiş rivayetlerin hepsinin uydurma olduğunu ifade etmiştir (el-Menârü’l-münîf, s. 67).
Hz. Hızır’ın hayatta olmadığını ileri sürenler onun öldüğüne dair Kur’an’a, sünnete ve akla dayanan çeşitli deliller zikretmişlerdir. Kur’an’ın, Hz. Muhammed’den (s.a.v.) önce birçok peygamberin gelip geçtiğini ve hiçbirine ebedî hayat verilmediğini (Âl-i İmrân 3/144; el-Enbiyâ 21/34), her nefsin ölümü tadacağını (Âl-i İmrân 3/185; el-Enbiyâ 21/35; el-Ankebût 29/57) bildiren âyetleri ve Hz. Peygamber’in vefatına yakın günlerde söylediği, “Yüz sene sonra bugün yeryüzünde yaşayanlardan hiç kimse kalmaz” (Buhârî, “İlim”, 41; Müslim, “Feżâilü’ś-śaĥâbe”, 219) sözünü delil getirmektedirler. İ
bn Kayyim ayrıca, bu konuda muhakkık ulemânın icmâının bulunduğunu söyleyerek onun yaşadığına ilişkin haberlerin doğru olmadığını değişik aklî delillerle ispat etmeye çalışmaktadır (el-Menârü’l-münîf, s. 73-76). Son devir âlimlerinden Şehâbeddin Mahmûd el-Âlûsî ve Kâmil Miras gibi müellifler de Hz. Hızır’ın da her insan gibi öldüğü kanaatindedirler.
HZ. HIZIR PEYGAMBER Mİ, VELİ Mİ, MELEK Mİ?
İslâm âlimleri Hızır’ın peygamber, velî veya melek olduğu konusunda değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Onun nebî olduğunu söyleyenler Allah tarafından kendisine rahmet ve ilim verilmiş olmasını (el-Kehf 18/65), kıssada anlatılan işleri kendiliğinden yapmadığı yönünde açıklama yapmasını (el-Kehf 18/82), vahiy ile yönlendirilmesini, sahip olduğu bilgiler dolayısıyla Hz. Mûsâ’dan (a.s.) üstün bir konumda tanıtılmasını delil gösterirler.
Hz. Hızır’ın velî olduğunu kabul edenler ise ona verilen bilginin doğrudan Allah’tan gelen bir ilham olabileceğini söylerler. İbn Teymiyye, Hızır kıssasını ileri sürerek velîlerin şeriatın dışına çıkabileceklerini söylemenin yanlış olduğunu kaydeder. Ona göre Hz. Hızır’ın, Hz. Mûsâ’nın (a.s.) şeriatının dışına çıkmadığı, yaptığı işlerin gerekçesini söylediğinde Hz. Mûsâ (a.s.) tarafından onaylanmasından anlaşılmaktadır.
Ayrıca Hz. Hızır’ın nebî kabul edilmesi durumunda Hz. Mûsâ’nın (a.s.) ümmetinden olmadığını, dolayısıyla onun şeriatına uymakla yükümlü bulunmadığını da söylemek gerekir (Risâle fî ilmi’l-bâŧın ve’ž-žâhir, s. 250). Hz. Hızır’ın melek olduğu iddiası (İbn Hacer, el-İśâbe, I, 429) pek taraftar bulmamıştır. Genellikle tasavvuf erbabı onun velî olduğunu, kelâm, tefsir ve hadis âlimlerinin çoğu da nebî olduğunu düşünür.
FARKLI KÜLTÜRLERDE HIZIR TELAKKİSİ
Hızır telakkisi Nusayrîler başta olmak üzere aşırı Şiîler (Gāliyye), Yezîdîler ve Dürzîler arasında önemli bir yere sahiptir. Kur’an ve sahih hadis kitaplarında anlatılan hususlara zamanla birçok hurafe ve mitolojik unsurun eklendiği, bunun sonucunda birbiriyle ve İslâm inancıyla çelişkili yorumların ortaya çıktığı görülmektedir. Bu yeni unsurların genişleyen İslâm coğrafyasında yerli kültürlerden kaynaklandığı, meselâ Yahudilik’teki Elijah ve Hıristiyanlık’taki Saint George (Circîs) inançlarının halk kültürünün oluşmasında etkili olduğu söylenebilir.
TASAVVUFTA HZ. HIZIR
Kur’ân-ı Kerîm’de anlatılan Hızır kıssası başlangıcından beri en çok tasavvuf çevrelerini ilgilendirmiştir. Bunun sebebi, kıssanın âdeta tasavvufun iki ana ilkesi olan irşadı ve ilm-i ledünnü temsil etmiş olmasıdır. Zira kıssada Allah’ın, kendisine Hz. Mûsâ’nın (a.s.) bilemediği bir ilim (ilm-i ledün) verdiği kul (Hızır) Hz. Mûsâ’ya (a.s.) kılavuzluk (irşad) etmektedir. Kıssa bundan dolayı daha IX. yüzyıldan itibaren tasavvuf çevrelerinde özel bir ilgiye mazhar olmuş ve buna tasavvufun ruhuna uygun bir yorum getirilmiştir. Bu yorumda Hz. Hızır mürşidi, Hz. Mûsâ (a.s.) müridi temsil etmektedir. Hz. Hızır’ın abdalların reisi olarak en yüksek mürşid mevkiine oturtulması tasavvufun gelişiminde önemli bir dönüm noktası teşkil etmiş, birçok sûfî Hızır tarafından irşad edildiğini ve onunla görüşüp sohbet ettiğini söylemiştir.
Mutasavvıflar genellikle Hızır’ın velî olduğunu kabul etmişler, onu melek veya peygamber olarak tanıtan rivayetleri muteber saymamışlardır. Hz. Hızır’ın hayatta bulunduğunu söyleyen mutasavvıflar pek çok sûfî ve velînin, hatta sıradan kişilerin onu gördüklerine, kendisinden öğüt ve dua aldıklarına, bazı durumlarda Hz. Hızır’ın onlara yol gösterdiğine, yardımcı olduğuna, İsm-i A‘zam'ı öğrettiğine dair birçok menkıbe rivayet ederler. Bunların en meşhuru İbrâhim b. Edhem’in sahrada Hz. Hızır’ı gördüğünü, onun uyarısıyla zühd yoluna girdiğini ve kendisinden İsm-i A‘zamı öğrendiğini anlatan menkıbedir (Sülemî, s. 31, 34).
Aynı şekilde İbrâhim el-Havvâs da Hz. Hızır’ı Sînâ çölünde görmüş ve kendisinden bilgi almıştır (Ebû Nuaym, IX, 187; İbn Hacer, I, 446). Yine Bâyezîd-i Bistâmî’nin Hz. Hızır’la birlikte yürüdüğü, Bişr el-Hâfî, Feth el-Mevsılî ve Ma‘rûf-i Kerhî’nin Hz. Hızır’ı gördükleri, Hakîm et-Tirmizî’ye Hz. Hızır’ın yol gösterdiği anlatılır. Hz. Hızır’ı görme ve ondan öğüt alma olayına sonraki mutasavvıflarda daha sık rastlanır. Serrâc, ledün ilminin kaynağı olarak gördüğü Hz. Hızır’ın Hz. Ali ile görüştüğünü kaydeder (el-Lüma, s. 179). Kuşeyrî çeşitli vesilelerle Hz. Hızır konusuna temas ederek onun bir velî olduğunu belirtir (er-Risâle, s. 475). Hücvîrî ise ondan Hz. Hızır peygamber diye söz eder (Keşfü’l-mahcûb, s. 257). Gazzâlî de Hz. Hızır’la ilgili menkıbeler nakletmiştir (İĥyâ, IV, 245, 257, 345).
HIZIR ALEYHİSSELAM’IN DOĞACAĞINI HABER VERDİĞİ HAK DOSTU
Muhtemelen ilk defa İbnü’l-Arabî, Hz. Hızır’la bir kere görüştüğünü ve ondan hırka giydiğini ifade ederek Hz. Hızır’la tasavvuf kültüründe önemli bir yere sahip bulunan hırka konusunu irtibatlandırmış oldu. Bâdisî ve İbnü’z-Zeyyât et-Tâdelî gibi Kuzey Afrikalı tasavvufî tabakat yazarları velîleri anlatmaya Hz. Hızır’la başlamışlardır.
Abdülhâlik-ı Gucdüvânî’nin doğacağını Hz. Hızır’ın önceden haber verdiği (Reşehât Tercümesi, s. 29), aynı sûfînin zikr-i hafîyi Hz. Hızır’dan öğrendiği ve Hâcegân silsilesinin “hâce” unvanıyla anılan Hz. Hızır’la başladığı kabul edilir. Hızır inancı Yesevîlik’te ve dolayısıyla Türkistan tasavvufunda da önemlidir. İnanışa göre Ahmed Yesevî’nin babası Şeyh İbrâhim 10.000 müridiyle birlikte Hz. Hızır’a arkadaş olmuştu. Yine Şeyh İbrâhim’in, halifesi olan Şeyh Mûsâ’nın kızıyla evlenmesine de Hz. Hızır delâlet etmişti. Bizzat Ahmed Yesevî Hz. Hızır’la görüşür ve irşadlarından faydalanırdı. Hatta tarikatında önemli bir yer tutan “zikr-i erre”yi ona Hz. Hızır telkin etmişti. Yesevîlik’teki tarikat asâsı da Hz. Hızır’dan kalmadır. Süleyman Ata hikemî şiirler söyleme yeteneğini Hz. Hızır’ın duası sayesinde kazanmış (Köprülü, s. 32, 37, 74, 89), Aziz Mahmud Hüdâyî Celvetiyye’deki Hızır kıyamı (nısf-ı kıyâm) zikrini Hz. Hızır’dan almıştı.
Bektaşîlik’te on iki posttan biri olan mihmandarlık postunun sahibinin Hz. Hızır olduğuna inanılır (Ahmed Rifat, s. 281; Ocak, İslâm-Türk İnançlarında Hızır, s. 168). Hz. Hızır bazan Hz. Ali’nin adı olarak da kullanılır. “Mihman Ali’dir” sözünde bu noktaya işaret vardır.
Ahzâb kitaplarında kaydedilen bazı önemli hizb ve virdlerin de Hızır tarafından öğretildiği kabul edilir. Bu örneklerde olduğu gibi mutasavvıflar tasavvuf ve tarikatlarda büyük önem verilen hırka, zikir ve tarikat esasları gibi hususları kendilerine Hz. Hızır’ın telkin ettiğine inanmışlardır. Tasavvufa Hz. Hızır aracılığıyla giren zümreye Hızıriyye denir. Kuzey Afrikalı sûfî Abdülazîz ed-Debbâğ’a da (ö. 1132/1720) Hızıriyye adıyla bir tarikat nisbet edilmiştir (Nebhânî, II, 73; Harîrîzâde, I, vr. 332b).
HIZIR İNANCININ SEMBOLİK TEVİLLERİ
İbnü’l-Arabî ve onun takipçileri bazan Hz. Hızır’la İlyâs’ı sembolik bir şekilde yorumlayıp, “Hz. Hızır bast, İhz. lyâs kabz haline işaret eder” demişlerdir. Hz. Hızır’a bastın izâfe edilmesi onun bünyesindeki kuvvetlerin madde âlemine yayılmış olmasından, İhz. lyâs’a kabzın nisbet edilmesi de onun kuvvetlerinin mânevî âleme yükselip orada büzülmüş olmasındandır (Kâşânî, s. 160). Öte yandan Kehf sûresindeki (18/60) “iki denizin birleştiği yer” ifadesinde söz konusu olan iki denizle zâhir ve bâtın ilimlerinin kastedildiğini, Hz. Mûsâ’nın (a.s.) zâhir ilmini (şeriat), Hz. Hızır’ın ise bâtın ilmini (ilm-i ledün) temsil ettiğini ileri sürenler olmuştur (Demîrî, I, 245).
İbnü’l-Arabî’nin Abdürrezzâk el-Kâşânî, Dâvûd-i Kayserî, Sadreddin Konevî gibi bazı takipçileri, Hızır’ı kıyamete kadar yaşayacak bir şahıs olarak kabul eden inancın kesin olmadığını, Hızır’ı gördüğünü söyleyen kişinin gerçekte karşısında canlanan kendine ait bir vasfı gördüğünü düşünmüşlerdir. Buna göre aslında o kişinin gördüğü şey kendi ruhunun bir tezahürü veya Rûhulkudüs’tür (Kâşânî, s. 160; İsmail Hakkı Bursevî, III, 499; Kâtib Çelebi, Mîzânü’l-hak, s. 198). Ölümsüzlük hüviyeti verilen Hızır gerçek ve bağımsız bir varlık olmayıp onu gören kişinin halidir. Bu sebeple onu görme ve onunla temas etme mânevî âlemde cereyan eder. Hz. Hızır’ın ruhanî ve semavî bir varlık (melek) olduğuna inananların görüşü de bu yorumu desteklemektedir.
Hızır Aleyhisselam kimlere görünür?
“Her geceyi Kadir, her gördüğünü Hızır bilmek” düstûrunca, kimin duâsı hürmetine murâdımızın hâsıl olacağı meçhuldür. Dolayısıyla insanlar nazarında değer verilmeyen, hattâ hor görülen nice gariplerin, Hak katında “naz ehli” kullar olabileceği ihtimâlini göz ardı etmemek gerekir.
Allah, inayetini, bazı kullarına Hızır Aleyhisselam üzerinden gönderir. Darda kalanlara karada Hızır Aleyhisselam, denizde İlyas Aleyhisselam ile yardım olunacağı rivayet edilmiştir.
“Kul sıkılmayınca, Hızır yetişmez” buyrulmuştur. Allah darda kalana, eğer dilerse, Hızır Aleyhisselam üzerinden yardım gönderir. Fakat unutmamak icap eder ki yardım Hızır'dan değil Allah’tandır. Velhasıl Allah Teâlâ’nın lutfu ile Hızır Aleyhisselam herkese görünebilir. Bu bazen yardım, bazen de imtihan olur.

KARIN AĞRISI, ÖKSÜRÜK, ÇAYLARIN FAYDALARI

KARIN AĞRISI, ÖKSÜRÜK, ÇAYLARIN FAYDALARI 

https://www.youtube.com/shorts/JyACAb80Fbk

DİŞ AĞRISINA SOĞAN, AYAKTA SU İÇME, SAĞLIK BİLGİLERİ

https://www.youtube.com/shorts/tjwSdBcifJk

DİŞ AĞRISINA SOĞAN, AYAKTA SU İÇME, SAĞLIK BİLGİLERİ 

Bacak bacak üstüne atma, damar tıkanıklığı

Bacak bacak üstüne atma, damar tıkanıklığı 

FAYDALI BİLGİLER

FAYDALI BİLGİLER 

https://www.youtube.com/shorts/V8Uo_jMxAnU

4 kaşığı kanseri önlüyor

4 kaşığı kanseri önlüyor 

15 LİMON ,12 SARMISAK, 1KG BAL, 400GR CEVİZ, 400 GR BUĞDAY

https://www.youtube.com/shorts/QyXxdK0iBCg

YOĞURT, ELMA

YOĞURT, ELMA 

https://www.youtube.com/shorts/hEcCpKcvV30

HZ. PEYGAMBER(SAV) İN, SAĞLIK TAVSİYELERİ

HZ. PEYGAMBER(SAV) İN, SAĞLIK TAVSİYELERİ 

https://www.youtube.com/shorts/7RK43z2uook

ISPANAĞIN FAYDALARI NELERDİR, kansere ve vereme, şeker hastalarına, göze iyi geliyor, kabızlığı önlüyor

ISPANAĞIN FAYDALARI NELERDİR, kansere ve vereme, şeker hastalarına, göze iyi geliyor, kabızlığı önlüyor 

https://www.youtube.com/watch?v=u8JrP8cCuUk

ŞEKER HASTALARINA, İYİ GELEN BİTKİLER, tarçın, zencefil, çörek otu, zerdeçal, aloe vera, ıspanak

ŞEKER HASTALARINA, İYİ GELEN BİTKİLER, tarçın, zencefil, çörek otu, zerdeçal, aloe vera, ıspanak 

https://www.youtube.com/watch?v=FClxAX8os6Y

9 Temmuz 2024 Salı

ŞEKER HASTALARINA, İYİ GELEN YİYECEKLER, soğan, lahana, zeytinyağı, enginar, fasulye, pancar, balık eti, yoğurt, brokoli, yulaf ezmesi

ŞEKER HASTALARINA, İYİ GELEN YİYECEKLER, soğan, lahana, zeytinyağı, enginar, fasulye, pancar, balık eti, yoğurt, brokoli, yulaf ezmesi 

https://www.youtube.com/watch?v=7-2uYe0El50

ŞEKER HASTALIĞINA, İYİ GELEN MEYVELER

ŞEKER HASTALIĞINA, İYİ GELEN MEYVELER 

https://www.youtube.com/watch?v=t6NXetzoh3w

(DİYABET) ŞEKER HASTALIĞININ, ORGANLARA VERDİĞİ ZARARLAR

(DİYABET) ŞEKER HASTALIĞININ, ORGANLARA VERDİĞİ ZARARLAR 

https://www.youtube.com/watch?v=MyWWShUl0CA

Tip 1 şeker hastalığı belirtileri

Tip 1 şeker hastalığı belirtileri 

https://www.youtube.com/watch?v=7-ftRkgS060

(Diyabet), şeker hastalığı belirtileri

(Diyabet), şeker hastalığı belirtileri 

https://www.youtube.com/watch?v=AtkJpzg6z20

DİYABET ŞEKER HASTALIĞI NEDİR?

DİYABET ŞEKER HASTALIĞI NEDİR? 

https://www.youtube.com/watch?v=p3g_W-NXuK0

ALLAHIN LANETİ ZALİMLERİN ÜZERİNDEDİR

ALLAHIN LANETİ ZALİMLERİN ÜZERİNDEDİR 

https://www.youtube.com/shorts/GKPUc5KdZG0

KOLESTROL NASIL DÜŞÜRÜLÜR

KOLESTROL NASIL DÜŞÜRÜLÜR 

https://www.youtube.com/watch?v=Wrk3wXhCZLA

8 Temmuz 2024 Pazartesi

YÜKSEK KOLESTROL BELİRTİLERİ

YÜKSEK KOLESTROL BELİRTİLERİ 

https://www.youtube.com/watch?v=BMywD4nV2iI

KOLESTROL NEDİR ?

KOLESTROL NEDİR ? 

https://www.youtube.com/watch?v=SNBhnDUQLVM

DÜŞÜK TANSİYONUN BELİRTİLERİ

DÜŞÜK TANSİYONUN BELİRTİLERİ 

https://www.youtube.com/watch?v=um8PafRY8lA

HİCRİ YILBAŞI

HİCRİ YILBAŞI 

https://www.youtube.com/shorts/uWQqgzyeQQI

KARABASAN İÇİN DUA

KARABASAN İÇİN DUA 

https://www.youtube.com/shorts/JQSUB0fz8Xs

TANSİYONU NE DÜŞÜRÜR, NE YEMELİ

TANSİYONU NE DÜŞÜRÜR, NE YEMELİ 

YÜKSEK TANSİYONUN, BELİRTİLERİ NELERDİR

YÜKSEK TANSİYONUN, BELİRTİLERİ NELERDİR 

5 Mayıs 2024 Pazar

56-) İSLAMDA, YETİM HAKKI


https://www.youtube.com/live/LesWiN66uKs

İSLAMDA YETİM HAKKI

Kur’an-ı Kerim, müminlerin yetim malı yemeleri bir yana o mala yaklaşmalarını dahi mahzurlu saymış, pek çok ayet-i kerimeyle bu hususta dikkatli olunması gerektiğini nazara vermiş ve
AYET:(Nisâ, 4/10)“Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, aslında karınları dolusu ateş yerler. Onlar, yarın harıl harıl yanan bir ateşe gireceklerdir” ikazında bulunmuştur.
İnsanlar, doğumdan ölüme kadar bazı problemlerle yüzleşebilmektedirler. Bunlar, günlük hayatın akışı içerisinde karşılaşılabilecek ve üstesinden gelinebilecek türden olabileceği gibi bazen de hayat boyu derin izler ve etkiler bırakabilecek, çözümü zor ya da mümkün olmayan problemler de olabilmektedir. Özellikle anne-babadan birini ya da her ikisini kaybetmek akla gelebilecek aşılması en zor ve telâfisi olmayan problemlerden biridir. Yetim kalan çocuklar, çeşitli sıkıntılara maruz kalabilmektedirler.
İslâm dini yetimlerin yardımına koşulmasında büyük mükâfatlar olduğunu, onların rencide edilmesi ya da herhangi bir haksızlığa maruz bırakılmasında ise büyük cezalar olduğunu bildirmektedir. Yetimlere yardım edilmesi çeşitli ayet ve hadislerde yoğun bir şekilde teşvik edilmiş, onların şahsî ve malî işlerinin takibi için veli ya da vasi tayin edilmesi tavsiye hatta emredilmiştir1. Bu kişilerin İslâm’ın çizdiği çerçevede hareket etmesi için de devletin takibi gerekli görülmüştür.
YETİM :
Yetim; kelime olarak yalnız kalmak, tek başına kalmak anlamına gelmektedir.
2-Yetim ıstılahı anlamda ise, genel anlamda ve yaygın olarak buluğ çağına ermeden babalarını kaybetmiş, küçük çocuklara denilir.
3- Esasen yetim, babasını kaybeden büyüklere de küçüklere de denilmekle beraber örfî ve şer’i manada küçüklere tahsis edilmiştir. Bu tahsisin sebebi de buluğ çağına girdikten sonra yetimliğin kalkacağını bildiren hadis-i şeriftir.
4-Yetimliğin babanın yokluğuna endekslenmesi, babanın ailenin geçim ve nafakasını temin etmede en etkili kişi olmasındandır. Zira babasını küçük yaşta kaybeden bir çocuk; maddi ve manevî ihtiyaçlarını tedarik edecek önemli bir destekten mahrum kalmış demektir. Bu mahrumiyet yüzünden çocuğun gelişiminin aksayacağı ve maddî, manevî değerler bakımından hak mahrumiyetine uğrayacağı muhakkaktır. Bunun yanı sıra destekten mahrum büyüyen bu çocukların, toplum içerisinde problem hâline gelmeleri de mümkündür. Bu yüzden İslâm dini, yetimlerin gerek ferdî hayatlarında, gerekse sosyal hayatlarında oluşabilecek arızaları asgariye indirmek için onlara olabildiğince iyi davranılmasını teşvik etmiş ve haklarının korunması için önemli düzenlemeler getirmiştir. Yetimlerin hak mahrumiyetine uğramamaları açısından yetimlik vasfının ne zamana kadar devam edeceğinin bilinmesi önemlidir.
YETİMLİĞİN SONA ERMESİ:
Fukahaya göre kişinin yetimlik vasfının sona ermesi ve malının kendisine teslim edilmesi için sadece buluğa ermesi değil, aynı zamanda rüştünü de ispat etmiş olması şarttır. Buna delil olarak şu ayet gösterilmiştir:
AYET:(Nisa 4/6)“Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri (gözetip) deneyin, eğer onlarda akılca bir olgunlaşma görürseniz hemen mallarını kendilerine verin.”
Bu ayette geçen “evlilik çağı” ifadesinden yetimin malî tasarruflarındaki eda ehliyeti için buluğun şart, gerekli olduğu açıkça beyan edilmektedir. Buluğ şartıyla birlikte, yetimlik vasfının sona ermesi için yetim kişinin reşid olması da gerekli görülmüştür. Zaten Enam Suresinde geçen bir ayette de, AYET: (Enam, 6/152)“Rüşt çağına erişinceye kadar, yetimin malına, sadece en iyi tutumla yaklaşın; ölçü ve tartıyı adaletle yapın” buyrulmaktadır. Yine bu durum bir başka ayette de şu şekilde dile getirilmiştir.
AYET: (İsra, 17/34)“Yetimin malına, rüşdüne erinceye kadar, ancak en güzel bir niyetle yaklaşın. Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir.”
Yetim çocukların rüşte erip ermediklerinin tespiti, takip ve deneme ile anlaşılabilecek bir durumdur. Eğer bu çocuklar, velileri tarafından kendilerine sunulan imkânları gereği gibi değerlendirebiliyor ve işlerini aldanmadan sürdürebiliyorsa rüşte ermiş kabul edilir. Kastedilen olgunluğa erişen yetimlere malları teslim edilir.
Burada maksat, yetimin malını ona teslim edinceye kadar en güzel şekilde korumak ve vakti geldiğinde ona teslim etmektir. Vaktinden önce teslim durumunda yetimin zarara uğrayacağı, malına sahip çıkamayacağı şüpheden uzak değildir. Vakti geldikten sonra bekletmek de doğru değildir. Çünkü insanın en önemli bir özelliği hür bir varlık olmasıdır. Bu vasfı haiz olduğunda özgürlüğünün önündeki engelleri ortadan kaldırmak esastır.
Cahiliye döneminde yetimlerin çoğu, babalarının bıraktığı mirastan bile mahrum bırakılmaktaydılar. İslâm dini ise yetimlerin durumlarını iyileştirmeye yönelik birçok yenilikler getirmiş ve önemli haklar tanımıştır. Birçok ayet ve hadiste yetimlerin himaye edilmesi istenmiş ve özellikle mallarının korunmasına dair hükümler getirilmiştir. İslâm’ın getirdiği hakları üç kategoride değerlendirmek mümkündür. Yetimliğin, ferdî, içtimaî ve mali boyutları vardır.
Yetim çocuklar, korunma ve himaye yönünden başkalarının yardımına ihtiyaç duyarlar. Bu durumlarda çocuğun ortada kalmaması, yetiştirilmesi, mevcut ve gelecekte elde edeceği varlıklarının tehlikeye girmemesi için bir kısım hukukî düzenlemeler yapmış ve çocuğa veli ya da vâsi tayin edilmesini hükme bağlamıştır.
Küçüğe velayet edecek kişinin öncelikle çocuğun kendi yakınlarından tercih edilmesi bu görevi ifa edecek bir yakını bulunmadığında devlet tarafından tayin edilecek kimsenin velayeti üstlenmesi tavsiye edilmiştir. Çünkü velisi olmayan kimsenin velisi sultandır. Yani devletin yetkili kişisi ya da yetkili organıdır.
Yetimlerin ihtiyaçları sadece yeme-içme, giyinme ve barınmadan ibaret değildir. Onların aynı zamanda manevî ve psikolojik ihtiyaçlarının karşılanması da önem arz etmektedir. Nitekim Kuran’da
AYET:(Duha, 93/9)“Öyleyse yetimi sakın azarlama” şeklinde emir ile yetime maddî ve manevî bakımdan eziyet edilmemesi ve kişiliğinin örselenmemesi istenmiştir.
Kuran-ı Kerim, yetim çocuklara hem özenle yaklaşılmasını teşvik etmiş hem de onlar hakkında kötü düşünen ve yanlış uygulama içerisinde bulunanların uğrayacakları kötü sonucu, inananların dikkatine sunmuştur. (Nisa, 4/10) Bu durumda yetimlerin haklarına gerekli hassasiyeti gösteremeyecekleri endişesine kapılan sahabe, kendileriyle yaşayan yetim kimselerin yiyecek ve içeceklerini kendilerininkinden ayırmaya başlamışlar ve onlardan uzak kalarak bu endişeden kurtulmayı tercih etmişlerdir. Bunun üzerine
AYET: (Bakara, 2/220)“Sana yetimler hakkında soruyorlar. De ki: Onları iyi yetiştirmek (yüzüstü bırakmaktan) daha hayırlıdır. Eğer onlarla birlikte yaşarsanız (unutmayın ki) onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah, yararlı iş yapanı bozguncudan ayırır.” Ayeti indirilerek gayenin yetim çocuklardan uzaklaşmak olmadığı ifade edilmiş ve onların toplum içerisinde toplumla beraber yaşamalarının gerekliliğine vurgu yapılmıştır.
Peygamberimiz bir hadisinde
HADİS: “Ben ve yetime bakan kişi Cennet’te şu ikisi (orta ve işaret parmaklarını birleştirerek) gibiyiz.”
buyurarak yetime bakanın ahirette kendisi ile beraber olacağını beyan etmiştir. Bu nedenle Kuran ve Sünnetin yetime yaklaşımı ve İslâm hukuku kaynaklarında yer alan düzenlemeler; çocuğun ferdî haklarını korumanın yanı sıra onu topluma hazırlayıcı ve suç unsuru olmaktan uzaklaştırıcı bir mahiyet arz etmektedir.
Öteden beri mal ve para hayatı kolaylaştırıcı bir araç olarak insan hayatında önemli bir yer işgal etmiştir. Yetimlerin hayatında da elbette ki mal ve servetin önemli bir yeri vardır. Bu mal ve servetin, İslâm hukuku tarafından sınırları belirlenmiş bir kısım kaynakları vardır.
Genel olarak İslâm’da servetin tek elde toplanması arzu edilen bir durum olmayıp, servetin zenginlerden fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine transferi için teşvik ve tavsiyenin yanı sıra bir kısım düzenlemeler de yapılmıştır. Esasen devletten beklenen, elde edilen gelirlerin dağılımında özellikle düşük gelirli vatandaşlarını kollaması ve gerekli iktisadî tedbirleri alarak bir kısım hizmetleri vatandaşlarına sunmasıdır.
Bu bakımdan savaşta elde edilen ganimetler hakkında düzenlemeye gidilmiş, elde edilen ganimetlerin beşte birinin devlete ayrılması kalan kısmının ise gaziler arasında pay edilmesi Kuran ayetiyle belirlenmiştir. Zira Kuranda
AYET:(Enfal, 8/41)“Eğer Allah’a ve hak ile bâtılın ayrıldığı gün, iki ordunun birbiri ile karşılaştığı gün (Bedir Savaşı’nda) kulumuza indirdiğimize inanmışsanız, bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a, Resulüne, onun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolcuya aittir. Allah her şeye hakkıyla kadirdir”
Bu ayetin hicretin 2. yılında yani henüz devletin yeni teşekkül etmeye başladığı bir dönemde nazil olması İslâm’ın yetimlere verdiği önem açısından dikkate değer bir husustur.
Diğer taraftan, kanunî mirasçı olmayan yetimlerin, herhangi bir miras taksiminde hazır bulunmaları hâlinde gönüllerinin hoşnut edilmesi bakımından onlara da pay verilmesi Kuranın tavsiyeleri arasında yer almaktadır. Zira Kuranda
AYET:(Nisâ, 4/8)“(Mirastan payı olmayan) yakınlar, yetimler ve yoksullar miras taksiminde hazır bulunurlarsa bundan, onları da rızıklandırın ve onlara güzel söz söyleyin.”
buyurulmaktadır. Her ne kadar miktarı belirlenen bir pay ayrılmamış olsa da taksim esnasında mevcut olan yetim ve yoksullara imkân nispetinde pay verilmesi tavsiye edilmiştir.
Yetimlerin malî kaynakları arasında zekâtı da saymak mümkündür. Çünkü Sadakaların (zekâtların), farz olarak fakirlere, düşkünlere, zekât toplayan memurlara, kalpleri İslâm’a ısındırılacak olanlara (özgürlüğüne kavuşturulacak) kölelere, borçlulara, Allah yolunda cihad edenlere ve yolda kalmış yolculara verileceği Kuranda açıkça beyan edilmiştir. (Tövbe, 104/60) Uygulama da bu şekilde cereyan eder. Ancak yetimlerden ihtiyaç sahibi olanlar da zekât verilenler kapsamına öncelikli olarak dâhil edilmiştir.
Yetimlerin bir diğer malî kaynağı da yetimlere yapılan bağışlardır. İslâm hukukunda genel anlamda kişinin medenî hakları kullanabilmesi için vücub ve eda ehliyetine sahip olması gerekir. Kişi cenin döneminden itibaren sağ doğmak şartıyla, hayatta olan herkes gibi hukuken vucub ehliyetine yani kanunî kişiliğe sahip kabul edilir ve sağ doğması ihtimaline binaen lehine olan miras, hibe ve vasiyet gibi haklara sahip olur. Çünkü bu hakları elde etmek, irade be­yanı ve kanunî temsilcinin onayını gerektirmemektedir. Kişinin yetimlik vasfının buluğ çağına kadar devam ettiği dikkate alınırsa işte bu dönemde kişinin kendi lehine yapılan bağışlardan dolayı da mala sahip olabileceği aşikârdır.
YETİM MALININ KORUNMASI
Cahiliye döneminde malı ve serveti olmayan yetimler pek dikkate alınmaz ve onlarla ilgilenilmezdi. İslâm’ın gelmesi ile yetimler insanlık onuruna yakışır bir hayata kavuşmuşlardır. Zira İslâm’da, yetim kişinin, içinde bulunduğu durum dolayısı ile kişiliğinin korunmasına yönelik birçok tedbir alındığı gibi sahip olduğu mal ve servetin korunması için de maddî ve manevi yaptırımları olan bir kısım tedbirler getirilmiştir. Hz. Peygamber bir hadisinde
HADİS: “Allah’ım! (Sen şahid ol) Ben bu iki zayıfın hakkının zayi edilmesinden (insanları) şiddetle cidden sakındırırım, men ederim: Yetim ve kadın” diye buyurarak insanların bu hususta hassas olmaları gerektiğine dikkat çekmiştir. Diğer bir hadiste de helâk edici yedi şeyi saymıştır ki, bunlar arasında yetim malı yemek de vardır.
Kuran’da her şeyden önce yetim malı yiyenler şiddetli azap ile uyarılmışlardır. Zira
AYET:(Nisâ, 4/10)“Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar; zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir.” buyrulmuştur. Bu ayetin inmesi üzerine insanlar yetimlerin malları konusunda öylesine endişeye kapılmışlar ki yanlışlıkla yetimlerin mallarından yeriz korkusu ile onlarla bir arada bulunmaktan kaçınmaya başlamışlardır. Oysa asıl gayenin bu olmadığını ifade için Bakara Suresindeki
AYET: (Bakara, 2/220)“De ki: Onların işlerini düzeltmek, kendileri için daha hayırlıdır. Eğer onları aranıza alırsanız onlar sizin din kardeşlerinizdir.”
ayeti nazil olmuştur. Böylece yetimlerin sosyal hayaa katılmalarının ve insanlarla içli dışlı olmalarının da önemli olduğuna vurgu yapılmıştır. Bu olay üzerine Müslümanlar tekrar yetimlerle bir arada yaşamaya başlamışlardır. Ancak durumu iyi olmayan Müslümanların yetimin malından istifade etmesine müsaade edilmiştir. Fakat bu durum sadece durumu iyi olmayanlar için bir ruhsattır. Hatta durumu iyi olmadığı için yetimin malından yiyen kimselerin bunu borç kabul edip ileride durumlarının düzelmesi hâlinde iade etmeleri gerektiğini ileri sürenler bile olmuştur. Yetimlerin mallarını koruma sadece manevî müeyyidelere bağlanmamış yeri geldiğinde hâkime müdahale yetkisi de verilmiştir.
YETİME MALININ TESLİM EDİLMESİ
İslâm Hukukuna göre yetimin sahip olduğu malları veli ya da vasisi tarafından çocuk buluğ çağına erinceye kadar en iyi şekilde muhafaza edilir ve vakti geldiğinde uygun bir tarzda sahibine teslim edilir. Çünkü Kuranda
AYET:(Nisa, 4/2)“Allah’tan korkun da yetimlere mallarını verin ve temizi murdara (helali harama) değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katarak (kendi malınızmış gibi) yemeyin. Çünkü bu, büyük bir günahtır”
buyurulmaktadır. Bazen yetimin kaliteli malını kendi değersiz malı ile değiştirme durumu olabileceği gibi bazen de yetime iyilik adı altında alım satım ya da servetini yetimin lehine işletme perdesi altında onun malından istifade cihetine gitmek isteyenler olabilir. Ayet bunlardan insanları şiddetle nehyederek yetimin malını en güzel şekilde korumayı ve günü geldiğinde de teslim etmeyi emretmiştir.
Yetime malının ne zaman teslim edileceği ise ayette şu şekilde belirtilmiştir.
AYET:(Nisa suresi 6) “Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri (gözetip) deneyin, eğer onlarda akılca bir olgunlaşma (rüşd) görürseniz hemen mallarını kendilerine verin.”
Yani buluğ çağının yanı sıra rüşdünü ispat etmesi de şart koşulmuştur. Ta ki yetim, malına layıkıyla sahip çıkıp güzelce tasarruf edebilsin.
Kuranda yetime malının teslim edilmesinin gerekliliği ve ne zaman teslim edileceği belirtildikten sonra nasıl teslim edileceği de yine ayetin son kısmında beyan edilmiştir. Ayetin son kısmında
AYET: (Nisa suresi 6) “Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman yanlarında şahit bulundurun. Hesap sorucu olarak da Allah yeter.” buyrularak, teslim muamelesinin şahitlerle tespit edilmesi gerekli görülmüştür.
Şahit bulundurmanın amacı, yetimin rüşt çağına erdiğini ve aynı zamanda, veli ya da vasinin bu görevi ifa ettiğini ispattır. Diğer taraftan yetim ya da yakınları tarafından ileri sürülebilecek muhtemel iddialara yönelik bir tedbirdir.
Sonuç İslam’ın geldiği asırda birçok alanda insan hakları ihlal edilmekte idi. İslam, hak ihlallerini önlemenin yanı sıra yetimin hak ve hukukunu korunması gereken en önemli hakların başında kabul edip ona göre disiplinler vazetmiştir. Çünkü çocukların hayatlarında karşılaşabilecekleri en zor durumlardan biri yetim kalmaktır. Zira çocukların maddî ve manevî ihtiyaçlarını tek başlarına karşılamaları zordur. İslâm dininin getirdiği düzenlemelerle yetim kalan çocuğun, ferdî ve sosyal hayatında oluşabilecek boşluklara fırsat verilmemiştir. Yetimlere muamelede bir boşluk varsa bunun sebebi dinin bu konudaki değerlerinin temsilindeki eksiklerden kaynaklanmaktadır.
Cahiliye döneminde yetimlerin çoğu babalarının bıraktığı mirastan mahrum bırakılmaktaydılar. Oysa İslâmiyet, sağ doğmak kaydı ile anne karnındaki çocuğa mirastan pay ayrılmasını ve hakkında yapılan bağış ve teberruların geçerli olmasını yasal bir hak olarak kabul etmiştir. Ganimetten verilen hisse, miras taksiminde ayrılan pay ve zekât gelirlerinden lehlerine yapılan harcamalar da yetimin mali kaynakları arasında sayılmaktadır. İslâm, bu kaynakların en uygun şekilde korunmasını ve vakti geldiğinde yani çocuk ergenlik çağına ulaştığında ve rüşde erdiğinde şahitler huzurunda sahibine teslimini istemiştir.
Bu tür çocuklara gerektiğinde ve imkân nispetinde süt hısımlığı sağlamak suretiyle de kurulan bağ neticesinde bir anlamda hukuken de geçerli yeni anne, baba ve kardeşlere sahip olması, yapılabilecek en güzel yardımlardan biridir. Günümüzde, sokaklarda ya da yetiştirme yurtlarında büyüyen çocukların, hem hissî ve hem de hukuki manada kimsesizliklerini ortadan kaldırmada, İslâm hukukundaki bu değerlendirmelerden faydalanılmalıdır.
İslâm hukukunda yetime bu kadar hak tanınmışken ve önemli düzenlemeler dikkate alındığında 20. asırda düzenlenmiş olan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde bu hususa doğrudan değinilmemiş olması çok büyük eksikliktir. Zira genellikle insan hakları dendiğinde 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi hatırlanmaktadır. Oysa özel mülkiyetin, akıl ve beden sağlığının, kişi mahremiyetinin, inanç seçme ve inancını yaşama haklarının ve fikir hürriyetinin mutlak koruma altına alınmasının; adalet ve hukukun hâkimiyetinin, şûranın, kamu hazinesinin halka ait olduğunun ve bunlar gibi daha pek çok insan hak ve hürriyetlerinin kaynağı ve uygulaması için Kurana ve hadislere bakılması yeterlidir. Aynı zamanda insan hayatının mana ve değerinin anlaşılabilmesi için de buna ihtiyaç vardır.

52-) MÜSLÜMAN, LAKAP TAKMAZ


KİŞİNİN HOŞALANACAĞI LAKABI TAKMAK SÜNNET HOŞLANMAYACAĞI LAKABI TAKMAK HARAMDIR. Kıymetli okurlarım duyduğunda üzüleceği,kırılacağı bir lakabı kardeşimize takmak haramdır. Bir insanın adının benzerlerinden ayrılması için daha sonra ona verilen isim veya sıfat, çoğulu "elkâb''dır Gerek yazı dilinde, gerekse konuşma dilinde karşıdaki şahsın rütbe ve ünvanı göz önüne alınarak söylenen sözler de lâkab kategorisi içine girer Devletli, izzetli, saadetli gibi Lâkab kelimesi hem övgüyü, hem de yergiyi ifade etmek için kullanılır Kur'ân-ı Kerim'de bu konuya açıklık getirilmekte, BİRBİRİNİZİ KÖTÜ LAKAPLA ÇAĞIRMAYINIZ AYET: (Hucurat -11) "Birbirinizi kötü lakablarla çağırmayınız" denilmektedir "Nebeze" fiilinden türetilen "Tenâbezû" kötü lâkab takmak, kötü adla çağırmak anlamlarını ifade etmektedir İnsanı, utanacağı bir adla veya unvanla çağırmanın yasaklanması da bu sebebledir Ayette zikredilen fiil çoğul olarak kullanılmakta ve bununla bütün müslümanlara hitab edilmektedir Müslümanlar arasında birliğin, beraberliğin, sevginin egemen olması için bu tür hareketlerden uzak kalmak gerekmektedir İman eden bir müminin başka bir mümini kötü adla anması "fâsıklık" olarak nitelenmekte bu kötü fiili işledikten sonra pişman olmayan, tevbe etmeyen insan da zalim olarak zikredilmektedir (Hucurât-11) Müslümanlar hakkında övgü ve saygı ifade eden lâkablar yasaklanmamıştır Bu tip isimler ve sıfatlar insanların birbirlerini sevmesine, saymasına sebep olur İnsanların birbiriyle olan münasebetlerini iyi yönde etkiler MÜSLÜMANIN MÜSLÜMAN ÜZERİNDEKİ HAKKI ONU EN ÇOK SEVDİĞİ LAKAPLA ÇAĞIRMASIDIR Peygamber Efendimiz (sas)'den rivayet edilen bir hadiste: HADİS:"Müminin mümin kardeşi üzerindeki hakkından birisi de onu en çok sevdiği ismiyle çağırmasıdır" buyurulmaktadır Bu hadisin ifadesine göre müslümanları sevdikleri adlarla çağırmak hem sünnettir, hem de örfe uygundur İnsanları güzel buldukları adlarıyla çağırmakta bir sakınca yoktur Hatta Hz Ömer künyelerin yaşatılması fikrinde ısrar etmektedir İslâm tarihine göz attığımızda Hz Ebu Bekir'in Sıddık; Hz Ömer'in Fârûk; Hz Osman'ın Zinnûreyn; Hamza'nın Esedullah; Hâlid b Velid'in Seyfullah; Hz Ali'nin Ebu Türab; Umeyr'in Ebu Hureyre adlarıyla anıldıklarını görürüz Bu da Müslümanları bu tip adlarla çağırmanın teşvik edildiğini göstermektedir Peygamberimiz (sas), Medine'ye hicret ettiğinde Ensar'dan bazılarının iki, üç adla çağrıldıklarını gördü Onlar, bu adlardan bazılarıyla çağırıldıkları zaman rahatsız oluyorlar, inciniyorlardı İşte bu ayeti kerime hem bu konuya açıklık getirdi, hem de müslümanların sevmedikleri adlarla çağırılmalarını yasakladı Hz Peygamber yeni müslüman olanları huzuruna kabul ettiğinde onların adlarını sorar; hoşuna gitmeyen, insanlar arasında hoş karşılanmayan, bir anlam ifade etmeyen bazı isimleri değiştirir, yerine daha güzel, daha uygun adlar verirdi . Toplum içinde Samimiyetsizliğin yanı sıra alaycılık da İnsanların ortak davranış bozukluklarındandır. Kuran'da açıkça yasaklanan alaycılığın, ne derece çekinilmesi gereken bir davranış olduğu Kur anda şöyle bildirilir. KAŞ GÖZ HAREKETİYLE ALAY EDENİN VAY HALİNE AYET:(Hümeze-1)’’Arkadan çekiştirip duran ve kaş göz işaretiyle alay eden her kişinin vay haline.’’ Bir topluluk içinde samimi olduğu kişilerle kaş göz işareti yaparak diğer bazı kişileri alaya almak, topluluk içinde insanları aşağılamak kastıyla onların hatalarını, eksiklerini, kusurlarını gündeme getirmek ve bunları alay konusu yapmak, kişinin fiziksel özellikleriyle alay etmek, karşı tarafın eksik ya da vasat özelliklerini, o şahsı bu özelliklerin zıttıyla överek alay konusu yapmak kibir ve gururdan kaynaklanır. Ayrıca şaka ve esprilerle veya kötü lakaplar ve sıfatlar takmak suretiyle insanları küçük düşürmek, bakış ve mimiklerle insanları küçümsemek ve aşağılamak, karşısındakinin küçük düşürücü şekilde taklidini yapmak, üslup, ses tonu ve seçilen kelimelerle karşı tarafı ezmeye çalışarak kendi üstünlüğünü ortaya koymak, birisi bir şey anlatırken onun eksikliğini ima ederek başkasıyla gülüşmek, duyamayacağı bir şekilde onun hakkında fısıldaşmak gibi hareketler kültürü eksik halk arasında sık sık görülür. Bunların yanı sıra ortamda hata veya sakarlık yapan birisiyle toplu olarak dalga geçmek, eğlence konusu edinmek için saflığı ya da iyi niyetiyle tanınan bir kişiyle özellikle uğraşıp onun her hareketinden, her sözünden alay edilecek bir şeyler çıkarmak, sevmediği, ezmek istediği bir kimseyi bilhassa kalabalık ortamları kollayarak küçük düşürmek de ,Ahlakı davranış bozukluğudur. Oysa alaycılık, aşağılama, lakap takma gibi davranışlar Kuran'da şiddetle kınanmış ve yasaklanmıştır:
BAŞKA KAVMİ ALAYA ALMAK KÖTÜ LAKAPLA ÇAĞIRMAK FASIKLIĞA SEBEPTİR AYET: (Hucurat- 11)’’Ey iman edenler, bir kavim (bir başka) kavimle alay etmesin, belki kendilerinden daha hayırlıdırlar; kadınlar da kadınlarla (alay etmesin), belki kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kendi nefislerinizi (kendi kendinizi) yadırgayıp-küçük düşürmeyin ve birbirinizi 'olmadık-kötü lakaplarla' çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir. Kim tevbe etmezse, işte onlar, zalim olanların ta kendileridir.’’ HADİS: İnsanlarla alay edene, Cennetten bir kapı açılır, haydi gir denir O da, telaşla gelir, fakat kapı hemen kapanır Sonra başka bir kapı açılır O yine üzgün olarak kapıya gider Kapı yine kapanır Bu durum, defalarca tekrar eder, artık, gel denildiği halde, gidemez (Tirmizi) HADİS: Çocuklarınıza çeşitli lakap takılmadan, onlarla künyelenin (İbni mace)buyurulmaktadır. KENDİNE YAPILMASINI İSTEMEDİĞİN ŞEYİ BAŞKALARINA YAPMA, EMPATİ YAP.
MÜSLÜMANIN MÜSLÜMAN ÜZERİNDEKİ HAKKI ONU EN ÇOK SEVDİĞİ LAKAPLA ÇAĞIRMASIDIR Peygamber Efendimiz (sas)'den rivayet edilen bir hadiste: HADİS:"Müminin mümin kardeşi üzerindeki hakkından birisi de onu en çok sevdiği ismiyle çağırmasıdır" buyurulmaktadır Bu hadisin ifadesine göre müslümanları sevdikleri adlarla çağırmak hem sünnettir, hem de örfe uygundur İnsanları güzel buldukları adlarıyla çağırmakta bir sakınca yoktur Hatta Hz Ömer künyelerin yaşatılması fikrinde ısrar etmektedir İslâm tarihine göz attığımızda Hz Ebu Bekir'in Sıddık; Hz Ömer'in Fârûk; Hz Osman'ın Zinnûreyn; Hamza'nın Esedullah; Hâlid b Velid'in Seyfullah; Hz Ali'nin Ebu Türab; Umeyr'in Ebu Hureyre adlarıyla anıldıklarını görürüz Bu da Müslümanları bu tip adlarla çağırmanın teşvik edildiğini göstermektedir Peygamberimiz (sas), Medine'ye hicret ettiğinde Ensar'dan bazılarının iki, üç adla çağrıldıklarını gördü Onlar, bu adlardan bazılarıyla çağırıldıkları zaman rahatsız oluyorlar, inciniyorlardı İşte bu ayeti kerime hem bu konuya açıklık getirdi, hem de müslümanların sevmedikleri adlarla çağırılmalarını yasakladı Hz Peygamber yeni müslüman olanları huzuruna kabul ettiğinde onların adlarını sorar; hoşuna gitmeyen, insanlar arasında hoş karşılanmayan, bir anlam ifade etmeyen bazı isimleri değiştirir, yerine daha güzel, daha uygun adlar verirdi . Toplum içinde Samimiyetsizliğin yanı sıra alaycılık da İnsanların ortak davranış bozukluklarındandır. Kuran'da açıkça yasaklanan alaycılığın, ne derece çekinilmesi gereken bir davranış olduğu Kur anda şöyle bildirilir.

51-) İSLAMDA EZAN

İSLAMDA EZAN Muhterem müminler EZAN: lugatta “i’lam” yani “bildirmek” demektir. Istılahta ise, farz namazlar için muayyen vakitlerde malum lafızlarla okunan mübarek sözlere “ezan” denir. Ezan okuyan kişiye de “müezzin” adı verilir. Ezan, hicretin birinci yılında meşru kılınmış olup, meşruiyyeti Kur’an ile sabittir. Kur’an-ı Kerim’de; Cenab-ı hak buyuruyorki AYET: [Maide, 58] “(Ezanla) birbirinizi namaza çağırdığınız zaman.” Başka ayette AYET: [Cuma, 9] “Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağırıldığı (ezan okunduğu) zaman.” buyurulurmuştur. EZAN NASIL TESBİT EDİLDİ? Hicretin birinci yılında Medine-i Münevvere’de Mescid-i Nebevi tamamlanınca cemaatle namaz kılınmaya başlandı. Müslümanlar, namaz vakitleri gelmeden önce mescidin yanında toplanıp namaz vaktinin girmesini beklerlerdi. Bu arada Hz. Bilal-i Habeşi (ra), Rasûlullah’ın emriyle cemaate “es-selah, es-selah” (namaza namaza) veya “es-selatu camiğatun” (namaz toplayıcıdır / cemaatle namaza) diye seslenirdi. Ancak bu usül, Müslümanları zamanında cemaate toplanmaya ve onları cemaatten mahrum etmemeye elverişli değildi. Nitekim mescide erken gelen sahabiler namaz vaktini bekleyerek işlerinden olurlar, geç gelen sahabiler ise namaza yetişemezlerdi. Bu sebeple namazları zamanında bildirecek bir alamete ihtiyaç duyuldu. Bu iş için Resûlullah’ın riyasetinde bir istişare heyeti toplandı. Mecliste bulunan sahabiler tarafından çeşitli teklifler gündeme getirildi. Bazıları “Namaz vakti gelince yüksek bir yere bayrak dikelim, onu görenler birbirlerine haber verirler” dediler. Resulullah bu görüşü münasip bulmadı. Yine Resulullah “boru çalınması” teklifini yahudilerin, “çan çalınması” teklifini hiristiyanların, “ateş yakılması” teklifini de mecusilerin adeti olduğu gerekçesiyle kabul etmedi. Neticede istişare heyeti bu hususu karara bağlayamadan dağıldı. Resulullah da bu hususta Allah’tan vahiy beklemeye başladı. Ertesi sabah Abdullah b. Zeyd, Resulullaha gelerek; “Ya Resulullah, bu gece ben bir rüya gördüm. Rüyamda üzerinde iki parçadan oluşan bir elbise ve elinde bir çan bulunan biri yanıma geldi. Ben kendisine ‘Ey Allah’ın kulu; bu çanı satar mısın?’ diye sordum. O, ‘Çanı ne yapacaksın?’ dedi. Ben de ‘Onunla halkı namaza çağıracağız’ dedim. O ise, ‘Sana ondan daha hayırlı olanı söyleyeyim mi?’ dedi. Ben de ‘Olur, nedir?’ dedim. Bunun üzerine bana ezanı okudu...” diye anlattı. Abdullah b. Zeyd’in rüyasını Resûlullah’a anlatması üzerine Resûlullah : “İnşaallah, bu hak rüyadır. Gördüğünü Bilal’e öğret. Çünkü onun sesi senin sesinden daha güzeldir” buyurdular. O da bunu Hz. Bilal’e öğretti. Bilal’de bu ezanı yüksek ve çok tatlı bir sesle okudu. Ezan’ın Medine semalarında yayıldığı sırada, bu ilahi daveti duyan Hz. Ömer (ra), evinden çıkıp koşa koşa Resûlullah’a geldi ve “Ya Resûlullah, bunu ben rüyamda gördüm” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah; “Ey Ömer, vahiy sizi geçti. Siz bana gelip anlatmadan önce bu hususta vahiy geldi” diye buyurdu. Abdullah İbn-i Ömer (ra) anlatıyor: (Sahih-i Buhari’den) “Müslümanlar muhacir olarak Medine’ye geldikleri zaman, bir araya toplanıp, namaz vaktini gözetlerlerdi. Bir gün bu husus hakkında aralarında müşavere ettiler. Bazıları Hiristiyanların çanı gibi, çan kullanılsın, bazıları da çan olmasın da, Yahudilerin nefirisi gibi boru çalınsın teklifinde bulundu. Hz. Ömer (ra) ise; “Öyle ama, namaza insanları çağırmak için neden bir adam görevlendirmiyoruz” dedi. Resûl-i Ekrem (sav) bunun üzerine: “Haydi Bilâl kalk, namaz için nida et” buyurdu”... İmam Kasani; Abdullah b. Zeyd’in, bu müşavereden sonra ezânı rüyasında gördüğünü ve bu durumu Resûl-i Ekrem (sav)’e bildirdiğini kaydettikten sonra, Hz. Ömer (ra)’in de aynı günlerde ezânı rüyasında işittiğini kaydediyor... İbn-i Abidin bu konuda şunları kaydediyor: “Fethû’l Kadir sahibi, Abdullah b. Zeyd kıssasını “Sirac”dan naklen ve tamamen isnadlarıyla nakletmiştir. Bu kıssada aynı rüyayı o gece Hz. Ömer (ra)’in de gördüğü bildirilmektedir. “Minhac” haşiyesinde Hafız İbn-i Hacer’den naklen şöyle deniliyor: Bunu Abdurrezzak ile Ebû Davûd’un Murasil’inde rivayet ettiği şu haber te’yid eder: Hz. Ömer (ra) Ezân rüyasını görünce haber vermek için Peygamber (sav)’e geldi. Fakat bu hususta vahyi gelmiş buldu. Onu Bilâl’in Ezânından başka şaşırtan şey olmadı. Bunun üzerine Peygamber (sav): “Bu hususta vahiy seni geçti” buyurdu .
EZAN NASIL TESBİT EDİLDİ? Hicretin birinci yılında Medine-i Münevvere’de Mescid-i Nebevi tamamlanınca cemaatle namaz kılınmaya başlandı. Müslümanlar, namaz vakitleri gelmeden önce mescidin yanında toplanıp namaz vaktinin girmesini beklerlerdi. Bu arada Hz. Bilal-i Habeşi (ra), Rasûlullah’ın emriyle cemaate “es-selah, es-selah” (namaza namaza) veya “es-selatu camiğatun” (namaz toplayıcıdır / cemaatle namaza) diye seslenirdi. Ancak bu usül, Müslümanları zamanında cemaate toplanmaya ve onları cemaatten mahrum etmemeye elverişli değildi. Nitekim mescide erken gelen sahabiler namaz vaktini bekleyerek işlerinden olurlar, geç gelen sahabiler ise namaza yetişemezlerdi. Bu sebeple namazları zamanında bildirecek bir alamete ihtiyaç duyuldu. Bu iş için Resûlullah’ın riyasetinde bir istişare heyeti toplandı. Mecliste bulunan sahabiler tarafından çeşitli teklifler gündeme getirildi. Bazıları “Namaz vakti gelince yüksek bir yere bayrak dikelim, onu görenler birbirlerine haber verirler” dediler. Resulullah bu görüşü münasip bulmadı. Yine Resulullah “boru çalınması” teklifini yahudilerin, “çan çalınması” teklifini hiristiyanların, “ateş yakılması” teklifini de mecusilerin adeti olduğu gerekçesiyle kabul etmedi. Neticede istişare heyeti bu hususu karara bağlayamadan dağıldı. Resulullah da bu hususta Allah’tan vahiy beklemeye başladı. Ertesi sabah Abdullah b. Zeyd, Resulullaha gelerek; “Ya Resulullah, bu gece ben bir rüya gördüm. Rüyamda üzerinde iki parçadan oluşan bir elbise ve elinde bir çan bulunan biri yanıma geldi. Ben kendisine ‘Ey Allah’ın kulu; bu çanı satar mısın?’ diye sordum. O, ‘Çanı ne yapacaksın?’ dedi. Ben de ‘Onunla halkı namaza çağıracağız’ dedim. O ise, ‘Sana ondan daha hayırlı olanı söyleyeyim mi?’ dedi. Ben de ‘Olur, nedir?’ dedim. Bunun üzerine bana ezanı okudu...” diye anlattı. Abdullah b. Zeyd’in rüyasını Resûlullah’a anlatması üzerine Resûlullah : “İnşaallah, bu hak rüyadır. Gördüğünü Bilal’e öğret. Çünkü onun sesi senin sesinden daha güzeldir” buyurdular. O da bunu Hz. Bilal’e öğretti. Bilal’de bu ezanı yüksek ve çok tatlı bir sesle okudu. Ezan’ın Medine semalarında yayıldığı sırada, bu ilahi daveti duyan Hz. Ömer (ra), evinden çıkıp koşa koşa Resûlullah’a geldi ve “Ya Resûlullah, bunu ben rüyamda gördüm” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah; “Ey Ömer, vahiy sizi geçti. Siz bana gelip anlatmadan önce bu hususta vahiy geldi” diye buyurdu. Abdullah İbn-i Ömer (ra) anlatıyor: (Sahih-i Buhari’den) “Müslümanlar muhacir olarak Medine’ye geldikleri zaman, bir araya toplanıp, namaz vaktini gözetlerlerdi. Bir gün bu husus hakkında aralarında müşavere ettiler. Bazıları Hiristiyanların çanı gibi, çan kullanılsın, bazıları da çan olmasın da, Yahudilerin nefirisi gibi boru çalınsın teklifinde bulundu. Hz. Ömer (ra) ise; “Öyle ama, namaza insanları çağırmak için neden bir adam görevlendirmiyoruz” dedi. Resûl-i Ekrem (sav) bunun üzerine: “Haydi Bilâl kalk, namaz için nida et” buyurdu”... İmam Kasani; Abdullah b. Zeyd’in, bu müşavereden sonra ezânı rüyasında gördüğünü ve bu durumu Resûl-i Ekrem (sav)’e bildirdiğini kaydettikten sonra, Hz. Ömer (ra)’in de aynı günlerde ezânı rüyasında işittiğini kaydediyor... İbn-i Abidin bu konuda şunları kaydediyor: “Fethû’l Kadir sahibi, Abdullah b. Zeyd kıssasını “Sirac”dan naklen ve tamamen isnadlarıyla nakletmiştir. Bu kıssada aynı rüyayı o gece Hz. Ömer (ra)’in de gördüğü bildirilmektedir. “Minhac” haşiyesinde Hafız İbn-i Hacer’den naklen şöyle deniliyor: Bunu Abdurrezzak ile Ebû Davûd’un Murasil’inde rivayet ettiği şu haber te’yid eder: Hz. Ömer (ra) Ezân rüyasını görünce haber vermek için Peygamber (sav)’e geldi. Fakat bu hususta vahyi gelmiş buldu. Onu Bilâl’in Ezânından başka şaşırtan şey olmadı. Bunun üzerine Peygamber (sav): “Bu hususta vahiy seni geçti” buyurdu .
EZAN DİNLEMENİN ADABI 1- Ezan okunurken konuşulmaz. Müzik v.b şeyler dinliyorsa vaz geçer ezanı dinler. Hatta kuran okuyan kişi kuran okumayı bırakır ezanı dinler. 2- Ezanı dinleyen kişi ezanı içinden tekrar eder. Haya lesselah ve hayyalel felah okunduğunda( la havle vela guvvete illa billah) der. 3- Sabah ezanında Esselatü hayrünminennevm okunduğunda (sadakte ve berirte )’’Doğru söylüyorsun’’ denir. 4- Ezanı dinleyen kişi cünüpte olsa ezanı içinden tekrar eder. Ancak aybaşı olan kadın tekrar etmez. 5- Ezanı dinleyen kişi elindeki işe ara verir. 6- Ezanın sonunda şu dua okunur.
EZANDA DİKKAT EDİLECEK HUSUSLAR 1- Ezan mutlaka Arapça okunmalıdır. Çünkü ezan Müslümanların birlik ve beraberlik sembolüdür. Eğer ezan ayrı dillerde okunursa birlik sağlanamaz. Türkün okuduğu ezanı arap anlayamaz. Müminler arasındaki birlik ve ahenk bozulur. 2- Ezanı Müslümanların sevip saydığı güvenilir, İslam ahlakı ile ahlaklanmış olanların okuması gerekir. Toplumun sevmediği , günahkar, kötü kişilerin okuduğu ezan Müslümanları toplama da başarısız olur. 3- Ezan okuyan kişinin sesi gür ve güzel olmalıdır. Güzel okunan ezan insanları cezp eder. Kalplerini yumuşatır. İslama ısındırır. Nitekim birçok hiristiyan,Yahudi ve benzeri dinlere mahsus birçok kişi ezandan etkilenerek Müslüman olmuşlardır. 4- Ezan ağır ağır, Kamet hızlı okunmalıdır. 5- Ezan okuyan müezzin teganni yapmamalıdır.( Harfleri yanlış okumamalıdır.) 6- Ezan okuyan müezzin verilen selamı almaz, konuşmaz. 7- Ezan ayakta okunmalıdır. 8- Ezan kıbleye karşı okunmalıdır. 9- Ezan abdesli olarak okunmalıdır. 10- Ezanı kadın veya çocuk okursa batıldır. Tekrar okunmalıdır. 11- Ezan namaz vaktinden önce okunduğunda tekrar edilmelidir. 12- Ezanı kafiri ve deli okursa batıldır. Tekrar okunmalıdır. 13- Ezan okuyan sarhoşun okuduğu batıldır. Tekrar edilmelidir.
VESİLE DUASI: "Allahumme Rebbe hazihi'd-dağveti't-tamme. Vesselatil gâimeti ati Muhammedenil vesilete vel fazilete veddereceter-refîğate. vebğashu makamen Mahmudenillezi veğadteh. İnneke lâ tühlifü'l-mîâd ANLAMI "Ey benim Allahım! Ey bu tam davetin ve vakti gelen, kılınacak olan namazın Rabbi. Peygamberimiz Muhammed (S.A.V)'e vesileyi, fazileti ve yüksek dereceyi ihsan et. O'nu kendisine va'dettiğin Makam-ı Mahmud'a eriştir. Muhakkak Sen va'dinden dönmezsin." HADİS:"Kim ezanı işittiği zaman, Ey şu eksiksiz davetin ve kılınacak namazın Rabbi olan Allahım Muhammed (s.a.v)'e vesileyi ve fazileti ver. O'nu kendisine va'dettiğin Makam-ı Mahmud'a ulaştır, diye dua ederse kıyamet gününde o kimseye şefaatim vacip olur." (Buhari)

YUSUF TUNA HAYATI VE ŞİİRLER

YUSUF TUNA HAYATI VE ŞİİRLERİ 1961 yılında Muğla ilinin Fethiye ilçesine bağlı Yanıklar köyünde doğdum.Sonra Kargı Köyüne yerleştik.İlkokulu Kargı ilkokulunda,Orta okulu Fethiye Orta Okulunda,Liseyi Fethiye Lisesinde okudum.Kastamonu Eğitim Yüksek Okulunu 1983 yılında bitirdim.1984 yılında öğretmen olarak göreve başladım.Otuz yıl çalıştıktan sonra emekli oldum.Şimdi Muğla ili,Fethiye ilçesi Kargı mahallesinde ikamet etmekteyim. Halen şiir yazmaya devam ediyorum. Şiirlerimde vatan,millet,din aşkı ile insan sevgisi,tabiat ve Hak sevdasını işlemekteyim. Evli olup Hasan Alper,Aybike Gökçen ve Amine Hilal adlarında üç çocuğum vardır. Herkese gönülden saygı,sevgi ve muhabbetlerimi sunarım.Esselamü Aleyküm. Eserleri Bu memleket bizim-şiir. Düşünce harmanında sevda şiirleri-şiir. Gönül sohbetleri-şiir. Eren Dağı-hikaye. Fethiye yörük obası-araştırma. Hikmetli ve güzel sözler-araştırma. İşte hayatım-Hatırat. Tuna ailesi soy kütüğü-araştırma. Destanlarla Muhabbet-Şiir. Eren Dağı-Denemeler. Sırr-ı Alem (Alemlerin Sırı)-Araştırma. İslam Ülkümüzdür Bizim-Dini şiirler. Molla Süleyman Oymağı-Roman. Türk Hakanları-Şiir. Hikmetli ve Güzel Sözler-Araştırma. Devlet-i Ebed Müddet Ülküsü-Araştırma. İşte Hayatım-Yusuf Tuna. Kızıl Elma-Şiir. Bir Ülkücü nasıl olmalıdır?-Araştırma. Yaşanmış çocukluk ve Gençlik Hikayeleri-Hikaye. Resimlerle Yusuf Tuna Şiirleri.İnsan yaptığını mutlaka çeker İÇİNDEKİ ŞİİRLER 1-) BÜYÜKLERE SAYGI GÖSTERMELİYİZ 2-) VATAN ŞAİRİ MEHMET AKİF ERSOY 3-) KÜTÜPHANENİN ÖNEMİ BÜYÜKTÜR 4-) TEMİZ OLALIM TEMİZLİK İMANDANDIR 5-) AİLE SEVGİ ÜZERİNE KURULUR 6-) DİN SAMİMİYET DEMEKTİR 7-) İSLAMI YAŞAYIP GÖÇENLER ÖLMEZ 8-) ÇANAKKALE GEÇİLMEZ 9-) AY YILDIZI BAYRAK HÜRRİYETİMİZ 10-) ABDEST BÜTÜN GÜNAHLAR TEMİZLER 11-) KURAN KULU HİDAYETE ERDİRİR 12-) GÜZEL SÖZLER SÖYLEYELİM 13-) AÇINMAYI ÇAĞDAŞLIK SAYANLAR VAR 14-) KURAN MÜMİNLER İÇİN BİR ŞİFADIR 15-) ADAMLIK CİNSİYETTE DEĞİL ŞAHSİYETTEDİR 16-) ANA GİBİ YAR VATAN GİBİ DİYAR OLMAZ 17-) ADAMIN ADAMI DEĞİL DAVANIN ADAMIYIM 18-) GÜZEL AHLAK SAHİBİNİ CENNETE GÖTÜRÜR 19-) ALLAHIN EN BÜYÜK VASFI MERHAMETLİ OLMAKTIR 20-) AĞAÇ YAŞKEN EĞİLİR

YUSUF TUNA,ŞİİRLERİ 2

ALLAHIN 99 İSMİNİ OKUYALIM Haydi Allah adını okuyalım, Gönüllere nakşedip dokuyalım: Dünyada Hak'kın sevgisini güden, O'nu sevmelidir yolundan giden. Acıyıp onlara merhamet eden, Canı can ile Er-Rahman’dır Allah.(c.c) Sevgisi ile gönüllere giren, Dünyada insana kol kanat geren. Merhamet ederek nimetler veren, Rızk sahibi Er-Rahim’dir Allah.(c.c) Gönülde müminlerin yari odur, Her şeyin tek sahibi,varı odur. Bu kainatın hükümdarı odur, Şahların şahı El-Melik’tir Allah.(c.c) Gücü ile hatadan uzak kalan, Kendini aczden münezzeh kılan. Her türlü eksiklikten uzak olan, Varlığı temiz El-Kuddüs’tür Allah.(c.c) Bizi selamete çıkarıp soran, Her halükarda gözetleyip gören. Cennette kullarına selam veren, Sevgi sahibi Es-Selam’dır Allah.(c.c) Gönlümüze iman ışığı katan, Sevgisi ile gönlümüzde yatan. Kullarını koruyup rahatlatan, Düze çıkaran El Mü’min’dir Allah.(c.c) Şu dünyada sevgisini arayan, İnsanları gözeterek koruyan. Varlıkları rahmetiyle bürüyen, Bu alemde El-Müheymin’dir Allah.(c.c) Hayatta varlıklar gibi ölmeyen, Dünyada yoktur gücünü bilmeyen. Mağlup edilmesi mümkün olmayan, En güçlü olan El-Aziz’dir Allah.(c.c) On sekiz bin aleme imza atan, Eksiği tamamlayıp değer katan. Her şeyi yaptırmaya gücü yeten, Bizi yaratan El-Cebbar’dır Allah.(c.c) Geleceği,zamanı,dünü gösteren, Seneyi,mevsimi,günü gösteren. Herkese büyüklüğünü gösteren, Şu cihanda El-Mütekebbir’dir Allah.(c.c) Sevgisini müminlere yar eden, Kötü kimseye dünyayı dar eden. Her varlığı,her şeyi yoktan var eden, Mülkün sahibi El-Halık’tır Allah.(c.c) Bütün eşyaları dengede tutan, Varlığıyla vücuda şekil katan. Her şeyi uygun şekilde yaratan, Yaratıcımız El-Bari’’dir Allah.(c.c) Tasvir ederek yüze bellik veren, Özüyle insana güzellik veren. Aleme değişik özellik veren, Güzel olan El-Musavvir’dir Allah.(c.c) Amel defteri günah ile dolan, İnsanlara kurtuluş yolu kılan. Affı ve mağfireti pek çok olan, Affedici El-Gaffar’dır Allah.(c.c) Bütün canlarla canı verip alan, Şu evrene gücünü hakim kılan. Dünyadaki her şeye galip olan, Her şeyi yapan El-Kahhar’dır Allah.(c.c) Çok fazla ihsan ederek canlara, Bol bol neler varsa verir onlara. Çeşitli nimetler verip bunlara, Hep bağışlayan El-Vahhab’tır Allah.(c.c) Varlıkların daima sırrına eren, İhtiyacı karşılayıp gören. Bütün mahlukatın rızkını veren, Rızık sahibi Er-Rezzak’tır Allah.(c.c) Bize şu dünyada kol kanat geren, Sevgiyle önümüzü açıp duran. Her türlü zorluğu kolaylaştıran, Darlıktan kurtaran El-Fettah’tır Allah.(c.c) Şu alemi yaratıp güzel kılan, Arşta her şeyin üstesinden gelen. Ebedi,ezeli,her şeyi bilen, İlmin sahibi El Alim’dir Allah.(c.c) Yüreğimize dar ederek bakan, Gönül bendinin setlerini yıkan. Dilediğine darlık verip sıkan, Gönül daraltan El-Kabıt’tır Allah.(c.c) Koca alemi genişletip geçen, Sevgiyle gönlümüze ışık saçan. Dilediğine bolluk verip açan, Kerem sahibi El-Basit’tir Allah.(c.c) Büyüklük taslayana ceza veren, Yukardan aşağı indirip seren. Alçaltıp dereceleri düşüren, Yere batıran El-Hafıd’dır Allah.(c.c) Sevdiği kimseyi yukarda tutan, Alemdeki her şeye gücü yeten. İnsanın derecesini yükselten, Yukarı çeken El-Rafi’dir Allah.(c.c) İstediğini görüp aziz kılan, Kalbi sevgiyle karıp aziz kılan, İnsana izzet verip aziz kılan, İzzet sahibi El-Muiz’dir Allah.(c.c) Şükretmeyen kimseyi bakir eden, Zillete düşürerek fakir eden. İstediğini hor ve hakir eden, Gücün sahibi El-Müzil’dir Allah.(c.c)
Çok mütevazi,engin olan O’dur, Yarattığına yangın olan O’dur. Varlığıyla çok zengin olan O’dur, Muhtaç olmayan El-Ganiyy’dir Allah.(c.c) Cümle varlığın sırrına eren O, Kulun önüne nimeti seren O. Dilediğine zenginlik veren O, Mustagni kılan El-Mugni’dir Allah.(c.c) Göklere bakıp ibret kapın diyen, Güzel olan şeyleri yapın diyen. Bazı şeylere müsaade etmeyen, Engelleyen O,El-Mani’dir Allah.(c.c) Dünyada derdimize dert katan O, Bize dert verip derman aratan O. Zarar verecek şeyi yaratan O, Hüsrana uğratan El-Darr’dır Allah.(c.c) Dertli kimselerin tabibi olan, Bütün gönüllerin habibi olan. Hayır ve hasenet sahibi olan, Menfaat veren El-Nafi’dir Allah.(c.c) Yedi göğü doldurup ta donatan, Her şeyi idare edip yöneten. Alemi nuru ile aydınlatan, Yüzelere nur veren El-Nur’dur Allah.(c.c) Hayatta canı tenden O’dur alan, İnsanlar ölür O’dur baki kalan. Kulları hayırla muvaffak kılan, Hidayet veren El-Hadi’dir Allah.(c.c) O,her daim var olan,silinmeyendir, O,kudreti sonsuz bilinmeyendir. Varlığının sonu bulunmayandır, Ebedi olan El-Baki’dir Allah.(c.c) Dertlilerin dermanı,tabibidir, O,cümle gönüllerin habibidir. Servetlerin hakiki sahibidir, Varlığı sosuz El-Varis’tir Allah.(c.c) Her şeyi hikmeti ile bitiren, Evrenin bile sonunu getiren. Alemi akibetine götüren, Nizam sahibi El-Raşit’tir Allah.(c.c) Şu dünyada Hak’kı örnek almayan, Yusuf bizleriz sabırı olmayan. İsyankar kuldan intikam almayan, Sabır sahibi Es-Sabur’dur Allah.(c.c)
Hayata nizam verip sahip olan, Aşkla müminlerin kalbine dolan. Her şey helak olunca geri kalan, Baki olan tek El-Ahir’dir Allah.(c.c) O hep sevgiyle gönüllerde kalan, Her şeyi münasip olarak kılan. Varlığı delillerle açık olan, İlim sahibi El-Zahir’dir Allah.(c.c) Aklın alır ise haydi kafa yor, İlmini akıl idrak edemez zor. Yüceliği gizli olan biri var, Şahların Şahı El-Batın’dır Allah.(c.c) Varlıklara sebep olan neden O, Ezelden gelip ebede giden O. Bu kainatı idare eden O, Muazzam olan El-Vali’dir Allah.(c.c) İsmini yazmış kalbimizle ele, Şanını anlatmak sığmıyor dile. Aklın mümkün gördüğü şeyden bile, Pek yüce El-Müteali’dir Allah.(c.c) Mesut olur Hak rızasını güden, Huzur bulur O’nun yolundan giden. İhsanla kullara iyilik eden, Nimeti bol El-Berr’dir Allah.(c.c) O’na sığınıp yalvaranı duyan, Tövbe edenleri günahsız sayan. İnsanın günahını bağışlayan, Hem affedici El-Tevvab’dır Allah.(c.c) Amel defterini tartarak duran, Adaleti ile hesabı gören. Günahkarlara cezasını veren, Celaliyle El-Muntekım’dır Allah.(c.c) Yaratacağı şeyi murat eden, Şekil verip insanı suret eden. İnsanları af ve mağfiret eden, Affı çok olan El-Afüvv’dür Allah.(c.c) Rahmeti bol olan,rahmetli olan, Merhametliden merhametli olan, Merhamet eden,pek şefkatli olan, Şefkat sahibi El-Rauf’tur Allah.(c.c) Her şeyi yoktan yarattığı gibi, Mülk O’nun,saltanat O’nundur tabi. Mülkün ebedi,ezeli sahibi, Arşın Sultanı,Malik’ül Mülk Allah.(c.c) Günü bölmüş gündüzle gece Mevla, Yarattığı kulu sever nice Mevla. Fazlı Kerem sahibi Yüce Mevla, Hem Zülcelali ve’l-ikram Allah.(c.c) Her şeyi nizam ile kılan Allah, Adaletin timsali olan Allah. Her işinde adalet olan ilah, Bize hükmeden El-Muksit’tir Allah.(c.c) İsterse kullarını sokar derde, İsterse gözlerine çeker perde. İstediğini istediği yerde, Toplayan O’dur,El-Cami’dir Allah.(c
Sevgisi ile gönlümüze giren, Her şeyi tayin edip onu gören. Her yarattığının rızkını veren, Her şeyi bilen El-Mukit’tir Allah.(c.c) Herkesin hayatını esas alan, Hatayı teferruatıyla bulan. Yaptığımızın hesabını bilen, Kafi olarak El-Hasib’tir Allah.(c.c) Azametle arzın velisi olan, Gönüllerin özde dolusu olan. Bütün uluların ulusu olan, Ulu Hünkarım El-Celil’dir Allah.(c.c) Bir çok işi kolay kılar zor olan, Varlığıyla gönlümüzde yar olan. Çok ikram edici lütufkar olan, İhsan sahibi El-Kerim’dir Allah.(c.c) Eşyanın tasarrufu katındadır, Keramet Allah’ın sıfatındadır. Kullar murakabesi altındadır, Düşünülen Rab, El-Rakib’dir Allah.(c.c) Her zamanda gönlümüze giren O, İnsanoğluna kol kanat geren O. Duamızı kabul edip veren O, Boş çevirmeyen El-Mucib’tir Allah.(c.c) Zikir etmeli ağızda dil olan, O’na iman eder esas kul olan. Lütfi keremi her zaman bol olan, İkram sahibi El-Vasi’dir Allah.(c.c) Alemdeki tüm sırları bilen O, Emri ilahi yerini bulan O. Bütün işleri hikmetli olan O, Kelam sahibi El-Hakim’dir Allah.(c.c) Canı veren de O,Alan da O’dur, İyi kulu sevip bulan da O’dur. Sevilmeye layık olan da O’dur, Cümle cihanda El-Vehud’tur Allah.(c.c) Var mı başka şöyle bak üstün olan? Şu cihanda başka yok üstün olan. Şanı ve şerefi çok üstün olan, Her şeye kadir El-Mecid’dir Allah.(c.c) Yoktan var edip insana veren can, Allah’ı ne güzel anlatır Kur’an. Ölüyü diriltip yerden çıkaran, Tekrar yaratan El-Bais’tir Allah.(c.c) Darda olan kimseye Hızır olan, Varlığının özüyle nazır olan. Her zaman her tarafta hazır olan, Lütfi Keremle El-Şehid’dir Allah.(c.c)
Her şeyi işitip özünü duyan, Dua edenlerin sözünü duyan. Arşta kulların niyazını duyan, Ve kabul eden El Semi’dir Allah.(c.c) Yaratmış olduğu varlığı tutup, Canlıların özüne sevgi katıp. Küreden zerreye kadar gözetip, Her şeyi gören El-Basir’dir Allah.(c.c) Her işte Allah rızasını güden, Yaptığında hikmet gözetip giden. Canla hikmet sahibine hükmeden, Hikmet sahibi El-Hakem’dir Allah.(c.c) Yarattığı kulu ele alarak, Düzenler her şeyi adil kılarak. Son derece adaletli olarak, Herkese adil olan El-Adl’dır Allah.(c.c) Bütün sırları, incelikleri bilen, En ince işi bile mamur kılan. Tek lütuf ve ihsan sahibi olan, Her şeyi bilen El-Latif’tir Allah.(c.c) Kulun günahını affedip silen, Sır olanın sırrını bile bulan. Her şeyin iç yüzünü görüp bilen, Haberdar olan El-Habir’dir Allah.(c.c) Zalim olanı huzurundan kovan, Yumuşak davranan kulları öven. Hilmi çok olup insanları seven, Aşkın sahibi El- Halim’dir Allah.(c.c) Bütün haşmetiyle aleme dolan, Kalbimizden geçeni bile bilen. Yücelerin bile yücesi olan, Azametiyle El-Azim’dir Allah.(c.c) O’nu dünyada çok sever kul olan, Bütün kalplerde sevgisi yol bulan. Bağışlayan,mağfireti bol olan, Affı çok seven El-Gafur’dur Allah.(c.c) Rızası için yapılanı duyan, Yapılan iyiliği sevip sayan. Ameli ziyasıyla karşılayan, Ve kabul eden El-Şekur’dur Allah.(c.c) Şu koca evrenden daha kocadır, O’nu hiç bir kimse bilmez nicedir? Yücelerden bile daha yücedir, Yüce Han olan El-Aliyy’dir Allah.(c.c) Orda ondan başka yok büyük olan, Kainattan bile çok büyük olan. Zatı ile bile pek büyük olan, En büyüğümüz El-Kebir’dir Allah.(c.c) Yapılan işleri özde arayan, Tafsilatıyla hıfzedip tarayan. Bizi afetle beladan koruyan, Merhametiyle El-Hafız’dır Allah.(c.c)
İlelebet varlığı baki kalan, Alemleri yerli yerince kılan. Mükemmel bir hayat sahibi olan, Diri olarak El-Hayy’dir Allah.(c.c) İnsan olur mu hiç O’nu bilmeyen? Yedi gök üstünde nuru solmayan. Her işi bilen evveli olmayan, İşi çeviren El-Kayyum’dur Allah.(c.c) Her şey oluverir dediği vakit, Melekler Kur'an okuduğu vakit. İstediğini istediği vakit, Hep hazır bulan El-Vacid’dir Allah.(c.c) Akıl sahibi, dehası bol olan, Koca alemde sahası bol olan. Kerem ve müsemahası bol olan, Şanı çok büyük El-Macid’dir Allah.(c.c) Evveli olmayan sonu gelmeyen, Zatıyla sıfattan ayrı kalmayan. Benzeri ile ortağı olmayan, Yalnız tek olan El-Vahid’dir Allah.(c.c) Sevgiyle bağrımıza saplanır ok, Muhtaçlığı olan biziz hem de çok. O’nun hiç bir şeye muhtaçlığı yok, Mülkün sahibi El-Samed’dir Allah.(c.c) Bedenlere ruh üfleyip can kılan, İstediğini dünyaya Han kılan. Can yaratıp muktedir insan kılan, Canları veren El-Kadir’dir Allah.(c.c) Her şeyi yaratıp yoktan vareden, Vahdet-i vücut O’nundur, O beden. Kuvvet ve kudrette tasarruf eden, Güç kaynağı El-Mukdedir’dir Allah.(c.c) Yüce Rabbim ile huzurlu duran, Her şeyi anlatıyor bize kur’an. Sevdiği kimseyi öne çıkaran, Öne alan El-Mukaddim’dir Allah.(c.c) Duymadığımız sözleri de duyan, Kurtuluşa erer sözüne uyan. İstediği kimseyi geri koyan, Tam bırakan El-Muahhir’dir Allah.(c.c) Kötü kimseye korku salan O’dur, Ebedde bile mutlak kalan O’dur. Her şeyden önce var olan hep O’dur, Ezelde bile El-Evvel’dir Allah.(c.c)
Cennette her şeyi muntazam kılan, Her zaman Vacib’ul vücud olan. Ol varlığı hiç değişmeden kalan, Arş-ı Alada El-Hakk’tır Allah.(c.c) Mümin olanın yükünü azaltan, Seven insanın işini düzelten. Tevekkül eden kimselere yeten, Müslüman dostu El-Vekil’dir Allah.(c.c) Her şeyi ölçüp tartar,kuvvetlidir. Arşı elinde tutar, kuvvetlidir. Her şeye gücü yeter, kuvvetlidir. Alem onundur, El-Kaviyy’dir Allah.(c.c) Malikil mülk olan bu Hak güçlüdür, Gücü her şeye yeter çok güçlüdür. Kimsenin gücü yetmez pek güçlüdür, Şanı büyüktür,El- Metin’dir Allah.(c.c) Hak kelamı kelamların üstüdür, Habibinin dostu O’nun dostudur. Seçkin kullarının dostu hep O’dur, Sevgisi ile El-Veliyy’dir Allah.(c.c) Dünyada rızası güdülür olan, Ancak kendine hamd edilir olan. Bütün varlığın diliyle öğülen, En büyük olan El-Hamid’dir Allah.(c.c) Yarattığının iyisini bilen, Göğün ve yerin kıyısını bilen. Bir bir her şeyin sayısını bilen, Namütenahi, El-Muhsin’dir Allah.(c.c) Koca dünyayı ayakta tutan O, Geceyi alıp gündüze katan O. Mahlukatı maddesiz yaratan O, Örneksiz olan El-Mubdi’dir Allah.(c.c) Şu on sekiz bin alemi şok edip, İstedikleri her şeyi çok edip. Yarattığı varlıkları yok edip, Tekrar yaratan El-Muid’dir Allah.(c.c) Yarattıklarına şan bağışlayan, Bize sağlık verip kan bağışlayan. Diriltip,dünyada can bağışlayan, İhya eden bir El-Muhyi’dir Allah.(c.c) Canlı olan mahlukatı öldüren, Öldüğünde gökyüzüne kaldıran. Azraile görevini bildiren, Ruhunu alan El-Mümit’tir Allah.(c.c)

YUSUF TUNA, ŞİİRLERİ 3

İÇİNDEKİLER 22-) ALEME NUR İLE MUHAMMED(SAV) 23-) OLMAMIZ LAZIM 24-) ALLAHA ŞİRK KOŞMAK EN BÜYÜK GÜNAH 25-) ŞEYH EDEBALİNİN OSMAN GAZİYE ÖĞÜDÜ 26-) YÜREKTE ATEŞ KÜLLENİR AHINDAN 27-) KÜFÜR İLE KİBİR 28-) ALLAHU EKBER ALLAHU EKBER 29-) YÜCE ALLAH VARDIR VE BİRDİR 30-) ABDÜLHAMİD HANI TAKDİR ETMELİ 31-) ALLAHIM BAYRAKSIZ VATANSIZ BIRAKMA BİZİ 32-) ALLAHIN LÜTFÜ KEREMİ HERŞEYDEN ÜSTÜNDÜR 33-) VATAN EVLATLARINA SELAM OLSUN 34-) DUA İBADETİN ÖZÜDÜR 35-) AK AKÇE KARA GÜN İÇİNDİR 36-) ALLAH İÇİN ORUÇ TUTMAK GÜZELDİR 37-) İSLAM HOŞGÖRÜ VE SEVGİ DİNİDİR 38-) ADALETTE HZ ÖMER GİBİ OLMALI 39-) HEMEN KAPILMA ASLI İYİ OLSUN 40-) DOST OLARAK ALLAH BİZLERE YETER 41-) KANIMIZLA ÇİZDİK BİZ VATAN SINIRINI 42-) BÜLBÜL 43-) RAMAZAN BAYRAMI MÜBAREK OLSUN 44-) ZİKRİMİZ NE İSE FİKRİMİZ ODUR 45-) ŞEHİTLER ÖLMEZ VATAN BÖLÜNMEZ 46-) ALEMLERE RAHMET HZ MUHAMMED 47-) ALLAHA KULLUK EDİN ANA BABAYA İYİLİK

YUSUF TUNA, ŞİİRLERİ 4

İÇİNDEKİLER 48-) ADEM İLE HAVVA ATAMIZ BİZİM 49-) AHLAK OLMAZ İSE İNSANLIK ÖLÜR 50-) AHLAKSIZLIĞIN İLACI BULUNMAZ 51-) ALLAH BİZLERE ORUÇ TUTUN DEMİŞ 52-) ALLAH HEP GÖNLÜMÜZE GÖRE VERSİN 53-) ONLAR İÇİN DÜNYA İKİ ADIMDIR 54-) ALLAH EVİMİZDEN BEREKETİ EKSİK ETMESİN 55-) ALLAHN EMRİ OLMADAN YAPRAK BİLE SALLANMAZ 56-) ALLAHIN İPİNE SARILIN 57-) ÇOK UYUMAK AHİRETİ ETKİLER 58-) BİZİM İÇİN VATAN NAMUS DEMEKTİR 59-) ZALİM OLAN İNSAN KORKAK OLUR 60-) İSTANBULU FETHEDEN ASKER NE GÜZEL ASKER 61-) KENDİNE DİKKAT ET DEMEDİ DEME 62-) VATAN NE YAPSIN VATANSIZA 63-) İYİLİK EDEN CENNETTE İYİLİK GÖRÜR 64-) YUSUF NEBİ GİBİ KUYUYA ATTILAR BİZİ 65-) ALLAH(CC) ŞAH DAMARINDAN DAHA YAKINDIR 66-) CÖMERTLİK CENNET AĞACININ DALIDIR 67-) AHİR ZAMANIN TAM ORTASINDAYIZ 68-) KIBLEMİZ GÖNÜLLER DEĞİL KABEDİR 69-) KİMİ KULA AŞIKTIR KİMİ HAKKA 70-) CUMA BİZLERİN HAFTALIK BAYRAMI 71-) GÖNLÜMÜZDE BİR GÜLDÜR PEYGAMBER 72-) ZENGİN OLUP GÖNÜ FAKİR OLANI HAK SEVMEZ 73-) ARAFATTA VAKFE DURDU HACILAR 74-) KİME İYİLİK YAPSAM KÖTÜLÜK GÖRDÜM 75-) MİLLİ DEĞERLERİ YARINA AKTARMAK GEREK 76-) ALLAHA ŞÜKREDİN 77-) BOY ABDESTSİZ GEZMEYELİM

T İLE BAŞLAYAN, GÜZEL SÖZLER

T İle Başlayan Güzel Sözler Tembellik hür adamı esir yapar. Tembele iş buyur, sana akıl öğretsin. Tam öğrenme sıfıra yakın öğrenmedir Tevekkelin gemisi batmaz. Tarih değil, yanlışlar yinelenir Testiyi kıran da bir, suyu getiren de. Tevekkül, insanların elinde bulunana umut bağlamamaktır. Teşbihte hata olmaz. Tereciye tere satılmaz. Tabak sevdiği deriyi yerden yere çarpar. Terazi tartıyla, her şey vaktiyle. Tan yeri ağarınca hırsızın gözü kararır. Temiz iş altı ayda çıkar. Tencere dibin kara, seninki benden kara. Tarlada izi olmayanın, harmanda yüzü olmaz. Tekkeyi bekleyen çorbayı içer. Tarlanın iyisi suya yakın, daha iyisi eve yakın. Tebdil-i mekanda ferahlık vardır. Tek kanatla kuş uçmaz. Tarlaya saban, sürüye çoban. Tayfanın akıllısı, geminin dümeninden uzak durur. Taş düştüğü yerde ağırdır. Tavşanı tazı tutar, çalımı avcı satar. Taşıma su ile değirmen dönmez. Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış. Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır. Tatsız aşa tuz neylesin, akılsız başa söz neylesin. Tatlı söz dinletir, tatsız söz esnetir. Tatlı tatlı yemenin, acı acı geğirmesi olur. Tatlı söz can azığı, acı söz baş kazığı. Tövbe etmek isteyip de edemeyenler helak oldular Terzi kendi söküğünü dikemez. Türkçe,türküm diyen ve her yönüyle, her şeyden önce Türkçe konuşandır. Terazi var, tartı var; her şeyin bir vakti var. Toplum kendinden olana ,kendine benzeyene sürekli saygı duyar. Tevekkülden habersiz olmak manevi açlığa,manevi azlık ruhsal yalnızlık ve dengesizliğe neden olur. Türkler zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevk ve idare edecek reislere sahip oldukları sürece de çalışkandırlar Tarih,insanın geçmişini ve dolayısıyla kendini arayışının ilmidir.Tarih,hz.adem a.s.’dan günümüze insanın serüvenidir Tövbesizlik fert fert,kavim kavim,millet millet bela ve musibeti zeker.Günah,kalpleri karartır.Kalpleri karartan günah belayı da çeker.

U İLE BAŞLAYAN, GÜZEL SÖZLER

U İle Başlayan Güzel Sözler Umut, çalışkanların rüyasıdır. Unutulanlar, unutanları asla unutmaz. Uyuyan yılanın kuyruğuna basma. Ucuz satan yalnız kendisi kazanır, ucuz alanın yalnız kendisi kaybeder Utanma pazar, dostluğu bozar. Unuttum demek bile onu hatırlamaktır… Ustanın çekici bin altın. Uyanık tek adam, uyuyan binlerce kişiden daha kuvvetlidir. Umut, fakirin ekmeğidir. Ucuz etin yahnisi yavan. Umut küçük çocukların hevesi gibidir. Bir gelir, bir kaybolur! Ummadığın taş baş yarar. Ucuz alan pahalı alır. Umudum yerin dibine girmeye hazırlanırken, tam o esnada yaktığın her ışığın hakkını ödeyebilcek misin? Ulular köprü olsa basıp geçme. Umut ettiğim şey senin beni sevebilme ihtimalinin bitmemesidir işte bu kadar umut susuzum sana karşı. Ulu sözü tutmayan ulur. Umutlar insanların hayatını güçlendirir umut olmadan yaşam zevksiz olur.. Ulu sözü dinlemeyen, uyuyakalır. Umudunu yitirdiğin anda yaşamak sadece formalitedir. Ucuzdur vardır illeti, pahalıdır vardır hikmeti. Umuda kurşun sıksan da gülüm umuda Kurşun işlemez gülüm… Ucuz etin yahnisi yenmez. Umut demek umutsuz kaldığın anda umut ışığını görmek için çaba göstermektir.

V İLE BAŞLAYAN, GÜZEL SÖZLER

V İle Başlayan Güzel Sözler Vur dedik, öldürdü. Verirsen doyur, vurursan duyur. Veren eli herkes öper. Vakit nakittir. Vermeyince Mabud, neylesin Mahmud. Vakitsiz öten horozun başını keserler. Vermemiş mabut, neylesin Mahmut. Var evi, kerem evi; yok evi, verem evi. Verirsen veresiye, batarsın karasuya. Var ne bilsin yok halinden. Veripte kötü olacağına, vermeyipte kötü ol. Var varlatır, yok söyletir. Verip pişman olmaktansa, vermeyip düşman olmak yeğdir. Varını veren utanmamış. Varsa hünerin, var her yerde yerin; yoksa hünerin, var her yerde yerin! Veresiye şarap içen, iki kez sarhoş olur. Varsa pulun, herkes kulun; yoksa pulun, dardır yolun.

Y İLE BAŞLAYAN, GÜZEL SÖZLER

Y İle Başlayan Güzel Sözler Yaptığın kadar insansın Yenileceğinden korkan daima yenilir. Yükselmede son basamak önemli olma isteğidir. Yarım hekim candan eder, yarım hoca dinden eder. Yabancı dilde eğitim yaptırdığın zaman insanlar düşünemez duruma gelir Yarım elma, gönül alma. Yanlış bir yanıt verme korkusu, yanıttaki yanlıştan daha çok utanılacak bir eylemdir Yardımcının yardımcısı olur. Yanlış yapan yanlışını kabul etmediği sürece kendisinden başka herkesi suçlar Yarası olan gocunur. Yaptığın şeylerin pişmanlığı zamanla geçer ama yapamadığın şeylerin pişmanlığı hiç bir zaman geçmez.. Yaralı tavşana sıkı atılmaz. Yararlı insanlarla birlikte olanlar onların yararlarını görürler ve bu bereketle yararlılardan olurlar Yara, sıcakken sarılır. Yardim almaya alışanlar emir almaya da alışırlar Yar, yıkıldığı gün tozar. Yargılamayın ki yargılanmayasını Yapı taşı, yapıdan kalmaz. Yardım, tıpkı çiçekler gibidir. Ne kadar tâze ise insanları o kadar memnun eder Yanlızlık Allah’a mahsustur. Yaşam,yenilgiler ve zaferler arasında engebeli bir yoldur Yanlız taş duvar olmaz. Yaşam,sizi mutlu edecek şeyleri seçme işinden başka bir şey değildir. Yanlız öküz, çifte koşulmaz. Yaşamlarını güzel yaşayan insanlar, öldükten sonra da arkalarında güzellikler bırakan insanlardır Yanlız kalanı kurt yer. Yaşam bir dizi soru sorma ve yanıtlama işidir. Yanlış hesap Bağdat’tan döner. Yaşam, senin eylemlerinin bir aynasıdır. Yalancının şahidi şıracı olur. Yaşamak için kazanmak,kazanmak için çalışmak,çalışmak için de nefes alacağız. Yalancının mumu yatsıya kadar yanar. Yazmak süreklilik isteyen bir iştir. Yalancının evi yanmış, kimse inanmamış. Yöntemsiz başarım olmaz Yalancı kim? İşittiğini söyleyen. Yağına kıymayan, çöreğini yavan yer. Yakın dost hayırsız akrabadan yeğdir. Yağmur tavına ekilen darıdan, kocasından sonra kalkan karıdan hayır gelmez. Yağmurlu gün tavuk su içmez. Yağmur yağsa kış değil mi? Kişi halini bilse hoş değil mi?